Afthonia

“Afthonia” diye seslendiler altın saçlı, bal rengi gözlü, zeytin tenli, ışıl ışıl parlayan güzeller güzeli kıza. Amber kokulu Afthonia, güneş gibi ısıtıyordu her yeri. Adım attığı yere sağlıkta, bilgelikte, muhabbette, neşede, servette bereket getiriyordu. Biri bin ediyordu.

Afthonia

Bedel olarak istedikleri arasında emek, sadakat, adanmışlık, azim, değerinin bilinmesi, varlığının görülmesi, bozuk para gibi çarçur edilmemesi vardı.

Varlığının, ziyaretlerinin değer bilenlerle paylaşılması, ışığının kıymet bilenlere yansıtılması , adının vefalı insanların kulağına fısıldanması da beklentilerindendi.

Varlığı hak etmeyenlerle paylaşılırsa, yüzü herkese gösterilirse, adı her kulağa fısıldanırsa, saçlarını rüzgârda hışımla savurur, simsiyah atına biner çok uzak diyarlara gidip, bir daha da terk ettiği yere adım atmazmış.

Sunduğu hediyeler güzel gönüllerle, hak eden ihtiyaç sahipleriyle paylaşılınca, beyaz kanatlı atı ile uçarak gelip, o haneye daha da neşe, huzur, saadet, servet, bilgelik getirirmiş. 

Afthonia, bereket demekmiş.

Bereket de aynen bu şekilde gelir, gidermiş evlere. Afthonia, kendi şarkısı olan Puerta a la Abundancia’ı kulağıma fısıldarken, bu sırrı da bıraktı ardında.

Hak ettiği değeri bulmadığı yere adım atmazmış. Hak ettiğince ağırlanmadığı masalardan anında kalkıp, adil kurallar koyarmış.  Afthonia karşı tarafa verdikçe, onların da başkaları ile paylaşmasını beklermiş. Bir kapıdan verdiği bereketi, kurallara uyulmazsa başka kapıdan kısarmış.

Saçların hep ışıldasın, ışığın hep parlasın, melodin hak eden gönüllerde senfoniler yaratsın.

Bugünkü şarkım, Afthonia’nin notaları ile bestelendi.  Aşk ve sevgiyle kalın.

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Sultan

Selena’nın kanala nazır Amsterdam’daki evinde, dolunayın sudaki yansımasını izleyerek uzunca bir sohbet ettik. O anlattıkça, katman katman açıldı önümüze, yaşadığı ilişkiler, aile dinamikleri, yaptığı fedakarlıklar, bazı fedakarlıkların sonucunda ödediği bedeller. Kendimizce anlattıklarından dersler çıkarmaya çalıştık sıcak çikolata eşliğinde.

Sultan

Selana’nın annesi Umay, henüz on iki yaşındayken annesini kaybetmiş. Selena'nın anneannesi (Atiye Hanım) vefatından bir hafta kadar önce ucunda fener olan altın bir kolye hediye etmiş kızı Umay’a. Fenerin yan çeperlerinde zümrüt ve yakut taşları bulunmaktadır. Yıllar sonra Selena yakut taşlarını aşk, sevgi, bağlılık ve bundan doğan güçle; zümrüt taşlarını ise sevgi ve sadakat ile ilişkilendirmiştir. 

Umay’ın babası, Ali Bey, oldukça varlıklıymış, ancak iş hayatında bir başkasının yaptığı zincirleme hatalar yüzünden hızla her şeyini kaybetmiş. Evlerinde ev düzeninden sorumlu çalışanlar olmasına rağmen, Umay’ın annesi her bayram sabahı yemekleri kendisi yapar, sofra kurar, tüm çalışanlarla birlikte yemek yerlermiş. Umay Hanım’ın annesi her şeyini kaybetmekte olan eşinin durumu nedeniyle çok üzülmesine rağmen, o bayram sabahı da aynı rutini devam ettirerek sabah erkenden kalkıp, yemekleri yapar. Sonrasında ise kendisini çok yorgun hissettiği için, yatak odasına geçip uzanır. 

Umay da annesinin yanına kıvrılıp uyuya kalır. Ali Bey bayram namazından eve dönünce, Umay’ın ablaları annelerini uyandırmak için yatak odasına gelirler. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar annelerinden bir türlü tepki alamazlar. Umay’ın annesi Atiye Hanım, uykusunda hayata veda eder.

Umay, “Anne, anne uyan anne, babam geldi, Hadi artık kalk, kahvaltı etmeyecek miyiz?” bağrışlarını duyarak, şaşkın bir şekilde uyanır. Yanında uzanmakta olan annesinin hayata gözlerini yumduğunu fark eder. Umay istemsizce, elini bir gün önce annesinin hediye etmiş olduğu fener şeklindeki kolyeye götürür. “Şimdi ne yapacağım anne sensiz?” der. Bu sorunun cevabını ise yıllar sonra kendi içinde bulur.

Atiye Hanım’ın vefatından iki yıl kadar sonra, Umay on dört yaşında iken, Ali Bey de art arda yaşadığı kayıpların yarattığı derin üzüntülere daha fazla dayanamayarak, bir sabah yatağında hayata gözlerini kapar.

Umay artık hem annesiz hem de babasızdır. Boynundaki fener şeklindeki kolye sanki Umay’a yolculuğunun tılsımlı gücünü fısıldamak için hep oradadır. Hayattaki rehberi; değerleri, ilkeleri ve sevgi dolu kalbi olur. Kendisini derslerine, erdemli ve insanlara faydalı biri olma yoluna adar. Aradan yıllar geçer, etrafını fener misali aydınlatan rehberlerden biri olur. 

Üniversiteden mezun olur, evlenir. Çocukları olur. Selena, ilk çocuğudur. Selena ve Umay’ın mizaçları birbirine çok benzer. Olaylar karşısında verdikleri tepkiler, mimikler bile benzerdir.

Umay genç yaşta ağır bir hastalığa yakalanır. Henüz çocukları da küçük yaştadır. Kısacık ömründe çok iyi bir anne olmaya adar kendisini. Kendisi de annesiz büyüyen Umay, çocuklarının da onunla aynı kaderi paylaşacak olmasından derin üzüntü duyar.

Selena, annesi rahatsızlandığında henüz dokuz yaşındadır. Haberi duyduğu gece, annesi ile her saniyeyi verimli geçireceğine, birlikte yüzlerce anı inşa edeceklerine dair söz verir kendisine. Umay çeşitli tedavi süreçlerinden geçer, on yıl kadar mücadele eder hastalıkla. Maalesef Umay’dan ümidi keser doktorlar.

Bir gün Umay, Selena’ya “Yolun hiç doğrudan şaşmasın, sana güveniyorum, adaletten, ilkelerinden, değerlerinden ve o sevgi dolu kocaman kalbinin yolundan hiç ayrılmazsın sen, bunu biliyorum. Çocukluğundan beri yedi emin gibi hep güvenilir, dürüst, paylaşımcı, yardımsever oldun sen. Bu çizginden hiç şaşma. Rehberin kalbin olsun. Bu nedenle bu kolye artık senindir.” der.  Selena'nın boynuna takar annesinin kendisine hediye ettiği fener şeklindeki kolyeyi. Ardından ekler “Benim artık çok az vaktim kaldı, yakında anneme, babama kavuşacağım. Benim için hiç üzülme. Bu dünyada iyi kalmak ve iyi olmak için elimden geleni yaptım. Umarım başarılı olmuşumdur. Şimdi artık tek başına bu yoldan yürüyeceksin benim yüzü, kalbi, aklı ışık kızım”.  

Selena.  “Anne, sensiz bir saniye bile geçiremem, yapamam, lütfen gitme!” der. Umay devam eder, “Sen o kadar güzel sevebilen bir kalbe sahipsin ki, ben olmasam da her türlü güçlüğe rağmen, kalbinde cenneti yaşatırsın. Önce senin kalbine, sonra da aklına, azmine ve iradene güveniyorum. Lütfen babana ve kardeşlerine sen moral ver yokluğumda. Biliyorum yaşın henüz on dokuz, bu yük çok ağır ama sen hep olgun bir ruhtun.” der.  

Selena, annesini üzmemek için her zaman olduğu gibi göz yaşlarını kendisine saklayarak “Sana layık olmaya çalışacağım. Nerede olursan ol, hep kalbimde olacaksın.” der. Umay,  bu konuşmadan bir hafta kadar sonra hayata gözlerini yumar.

Aradan yıllar geçer. Selana, ülkeler değiştirir.  Üniversitelerden mezun olur. Çok çalışır, emek verir çevresine, karşısına çıkan her cana. “Göz göze gelip, iki kelam ettiğim her canın iyi olma halinden ben de sorumluyum.” der hep. Çoğu zaman adil olacağım derken, dengeyi sarsıp kendinden çokça vermiştir. Ancak “Bir kalbi kırmak, dünyanın en ağır yüküdür, ben bunu taşıyamam.” der her seferinde. 

İhanete uğrasa da, kalbi kırılsa da, nankörlüklerle karşılaşıp emekleri bazen heba olup  maddi ve manevi kayıpları çokça olsa da o kendisiyle ilgili yazdığı defterden memnundur. 

Selena’ya göre her kalp değerli nadir elementlerle bezenmiş bir tapınaktır. “Öyle bir tapınakta, insan parmaklarının ucunda bir tüy misali süzülmek ister.” Der. Dokunduğu her kalpte hoş seda bırakmak, karşılaştığı her gönlü bulduğundan daha iyi bir halde bırakmayı kendine öncelik ve hal edinmiştir. Elbette bu çok iddialı ve zorlu bir yolculuktu onun için. Her karşılaştığı insan, Selena ile aynı incelik ve naiflikte olmadığı için çok fazla suistimal edilip, fazlaca sınırlarının ihlal ve ihmal edilmesinin yarattığı hayal kırıklığını taşıyordu artık kalbinde. 

Sıcak bir Temmuz akşamı, Amsterdam’da çok sevdiği kanal manzaralı otelin restoranında arkadaşlarıyla yemek yer. Neden gözlerinin daldığını soran yakın arkadaşı Ruxy’e “Gönül yorgunluğu yaşıyorum ben.” diyerek cevap verir “Arkadaşı anlat, dinlerim” der her zamanki ilgili, özenli haliyle.  Selena, atmosferin ambiyansını bozmamak için “Sonra, belki” diyerek konuyu değiştirir son gittiği konseri anlatarak. Emily ise hobi olarak yaptığı resimleri anlatmaya başlar sonrasında. 

Selena dalıp gitmiştir düşünceler arasında. İç sesi durmaksızın konuşmaktadır o akşam. Bir an on dokuz yaşından beri takmakta olduğu fener şeklindeki kolyeye gider eli. Kolyeyi avucunda tutar. İçinden “Anne hadi göster yine kendini bana. Bir işaret yolla bana!” derken pencerenin önünde durmakta olan kuşa takılır gözü.  Bazen dara düştüğünde şöyle dua eder; “Allah’ım annemden bir işaret getir bana!” 

Duasını eder etmez, çok sevdiği Soltane Ghalbam (Kalbimin Sultanı) isimli şarkı çalmaya başlar piyanoda. Annesinin “Seven gönül sultandır.” cümlesini hatırlatır şarkı Selena’ya. Gözlerinden iki damla göz yaşı süzülür. Gözyaşlarını saklamak için başını pencereye çevirir. Pencerenin pervazında bembeyaz bir kuş durmaktadır. O kuşun kanatları ile annesine, kendisini kalbine köklendirdiği ve karşılaştığı her kalbe hürmet etmeyi öğrettiği için minnettarlığını ilettiğini hayal eder.

Sonrasında, gökyüzündeki dolunaya bakarak sevgi ile yolculuğunda yürümeye devam edeceğini, bedeli ne olursa olsun ardında bıraktığı tek ayak izinin sevgi renginde olması için elinden geleni yapacağına söz verir içinden bir kez daha annesi Umay’a.

O günün sonunda, tüm bu düşündüklerini ve sürecini anlattı bana sıcak çikolata eşliğinde.  Sonra da devam etti sözlerine; “Zaman zaman sevdiklerime kırılsam da, herkesi affediyorum şu an. Herkes kendi defterini yazıyor, kendi bildiği notadan besteliyor özündeki ritmin şarkısını. Tüm kırgınlıklardan arınıyorum. Seven gönül sultandır. Benim kalbim sevmişse vardır bir bildiği. Kırıcı karşılıklar aldığım, emeklerimin boşa gittiğini düşündüğüm deneyimlerime de üzülmeyeceğim artık. Başkalarının gönlünü kırmadığım gibi, kendi gönlümü de kırmayacağım böyle üzülerek, incinerek. Geçmişte olan oldu, sınırlar ihlal edilmişse de insanlar bazen güvenimi suistimal etmişse de olan oldu. Ben de bu vesileyle sınırlarımı, sabırla tahammül arasındaki farkı, kendi haklarımı gözetmemin de önemli olduğunu anladım. Karşımdakinin kalbini incitmemeye özen gösterdiğim kadar kendi kalbimi de korumam, kendi duygu ve ihtiyaçlarıma da özenli davranmam gerektiğini anladım. Güçlü ve iyi bir insan olmak; kırılmamak, duygularını ihmal etmek, kendi iyi olma halini gözetmemek, kendi haklarına sırtını dönmek ve başkaları iyi olsun diye kendine haksızlık yapılmasına izin vermek, bunları görmezden gelmek değilmiş. Karşılıklı iki tarafın da iyi, mutlu, huzurlu olduğu adil bir denge kurmak da mümkünmüş. Aslında bunu idrak ederek belki de ilk defa annemin “Hiçbir kalbi kırma” sözünün hakkını vermiş oluyorum. Benim bugüne kadar yaptığım, herkesi kapsarken kendimi dışlamak olmuş.  Galiba bugün biraz daha büyüdüm. Bu yeni farkındalığımla, bundan sonra sanki tüm ilişkilerim daha dengeli ve sağlıklı olacak, hissediyorum bunu. Beni bu farkındalığa getiren tüm geçmiş deneyimler, kayıplar ve zorluklar için minnettarım. Sanki bilinç sıçraması yaşadım bugün. Bütün taşlar yerine oturmuş gibi ferahladım.”

Selena coşkuyla anlatıyordu hislerini, düşüncelerini. Bazen başkası için çok aşikâr olan bir hal, bir başkası için mizacı, yetiştiriliş tarzı, deneyimleri, öncelikleri, alışa geldiği yaşam şekli nedeniyle, onlarca deneyimden sonra farkındalık geliştirerek, değişerek, dönüşerek varılacak bir hal oluyor.  Kimisi “Hep bana, rab bana, hep ben” derken, “Sen de varsın.” demeyi öğreniyor. Sonrasında biz haline varıyor. Kimisi de “Öncelikle sen, hep sen” derken, büyük kayıplar ve üzüntüler sonrası bir gün” Ben de varım, adil olan hem senin hem de benim gözetildiğimiz ortak ve adil zemin” demeyi öğrenerek “biz” haline varıyor.

Belki de hayatta öğreti olarak “ben” diyenler, “sen” diyenlere denk geliyor birbirlerine aynalık yapmak, gelişmek ve dönüşmek için. Bu büyük fırsatı ıskalamayıp yeterince sabırlı, emektar ve gönüllü olanlar dengeli alışverişin mümkün olduğu, birlikte daha iyiye adım atılan besleyici ilişkilerin de olduğu idrakine varıyor. Sonrasında da hali ile biz olmaya hazır hale gelenler, “hep ben” ya da “hep sen” halinden ayrışarak, güvenli bağlarla oluşturdukları kendi klanlarını kuruyorlar.

Selena’nın annesi Umay Hanım’ın dediği gibi seven gönül sultandır, cömerttir, kutsaldır, hürmeti hak edendir.  Aşk ve sevgiyle kalın, seven kalbinize selam ve hürmetlerimle…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Elma Şekeri

Aşırı sıcak bir Amsterdam gecesinin ardından, şiddetli yağmur ve gök fırtınası ile uyandım güne. Aklımda kırmızı bir elma şekeri ve kırmızı bir balon vardı, yeni başlayan güne gözlerimi kırptığım ilk an. “Bugün güzel geçecek!” dedim. Ne de olsa aklıma ilk gelen, kıpkırmızı parlak bir elma şekeriydi. Elma şekeri çocukluğumuzun masumiyeti, neşeli halleri, umut dolu günleri,  etrafa coşkulu bir merakla baktığımız mevsimlerden bağımsız bahar halimizin, olmazları kolaylıkla oldurabileceğimizi düşündüğümüz anların sembolü benim için. Elma şekeri tadında akıllarda kalıp, ardında iz bırakan insanlar var bu fani gök kubbenin altında. Tatlı dilli, varlığı ile ortamın enerjisini sihirli bir şekilde neşelendiren, yıllar geçse bile ruhunun asaleti ve tevazusu ile hatırlanan, hatırlandığında insanı gülümseten, insanda huzur uyandıranlar… 

Elma Şekeri

Zaman içinde herkesin hayatı değişir, kimileri okyanus aşırı ülkelere taşınır, arkadaşlıklar dönüşür, değişir. Bazen istenmese de araya zaman girer, bazı bağlar hayatın yoğun ritmine yenilerek zayıflar, kopar. Ama, herkes kendince bir tat bırakır ardında, kimi kekremsi, kimi tatlı, kimi acı, kimi de bir daha hatırlamanın karşı tarafça hiç istenmeyeceği nahoş tatlar, izler bırakır ardında. 

Anılarda hoş kalabilmek ise, dengenin, adaletin, emeğin, paylaşımın, hürmetin, sevginin harmanındandır. Bendeki elma şekeri sembolünün tarifini isteseler, “çokça emeğin, adaletin, nezaketin, tatlı dilin, güler yüzün, özverinin, sevginin aşkla ve coşkuyla gönül kabında, yaşam sahnesinde karışımı” diye özetlerdim. Anılarımda elma şekeri tadı bırakan herkesin ruhunun önünde sevgiyle, hürmetle eğiliyorum. Bizlerin de böyle hatırlanması dileğiyle, aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Yol

Ayna rehberliği kıymetlidir tekâmül yolculuğunda… Ayna var, aynalar var!  Doğru aynayı bulmak ve onu kabul edebilmek de derin mevzu. Üzerine ne kitaplar yazılır. Şems, Mevlâna ile karşılaşmasında, Mevlâna aslında pek de prim vermiyor bu karşılaşmaya. Iskalıyor o ilk şansı.

İkinci karşılaşmada ise, Şems’in nev-ı şahsına münhasır sert üslubu karşısında hiddetlenmeden, direnç göstermeden, reddetmeden, merakla, aşkla, heyecanla kalmayı biliyor Mevlâna… Herkes bir Şems arar kendisine, ama Şems’i bulma derdine düşmeden önce, biz aradığımız şeye ne kadar benziyoruz, bizim eksiğimiz, fazlamız nerede, aşmamız gereken neler var, bir bakmak, üzerinde çalışmak gerek…

Ayna, razı ve hazır olana gelir. Yüzleşeceklerinden, kaybedebileceklerinden, vereceklerinden, alacaklarından, dönüşeceğinden razı olana gelir. Özetle yola çıkmaya gönüllü ve yolculuğa hazır olana gelir. Yolculuğumuz kutlu ve aydınlık olsun! Aşk ve sevgiyle kalın. 

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Simya

Simya

Alırken de verebilmek, verirken de alabilmek 

İçerdeyken dışarıya akmak

Zarafette gücü bulmak 

Aynı anda hem cam gibi kırılgan hem de elmas gibi sert olmak 

Sözünde net ama incitmeyenlerden olmak 

Sınırlarını koruyarak da karşındakini evde hissettirebilmek 

Alan tanırken, alanını koruyabilmek 

Bilme halinden çıkıp, her dem meraklı çocuk olmak 

Bilgiyi, bilgeliğe hal ehillerinden olarak dönüştürebilmek

Satır ehlinden, sadır ehline dönüşmek simyadır, dengedir.


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Oma

Dün akşam, arkadaşım Mai ile kahve içerken, seksen iki yaşındaki komşusu Züleyha Hanım’ın apartmandaki diğer komşularına atmış olduğu iftiraları ve onlara yapmış olduğu kötülükleri anlattı bana. Arkadaşım, yaşça kendisinden çokça büyük olan komşusuna yaşına hürmeten saygı ve sevgi dolu yaklaşıp, komşusunun her ihtiyacında yanında olmuş. Ona, öz anneannesi gibiymişçesine kapsayıcılıkla yaklaşmış. Ancak bir zaman sonra, anlattığı her hikâyede kendisini mağdurmuş gibi sunan Züleyha Hanım’ın gerçek yüzü ile tanışıp, uzaklaşınca ondan, Mai de Züleyha Hanım’ın kötülüklerinden, itibarsızlaştırmak amaçlı atmış olduğu iftiralardan nasibini almış. Şaşırmadım buna, insan kendi kabında ne varsa, onu sızdırır dışarıya. Züleyha Hanım’ın kabında ise kötülük mayalanmış ve yaptığı kötülükler yeni kötülükleri doğurmuş maalesef.

Mai’nin “Bu yaşta olmasına rağmen, Züleyha’nın içinden nasıl bu kadar kötülük akabiliyor dışarıya. Hiç mi yaşadıkları, şahit olduğu hayat hikayeleri onda merhamet, sevgi, adalet duyguları uyandırmadı, neden kimseyi sevemiyor?” sorusu düşündürücü ve yerinde. Ancak, bu cümleler kollektif olarak başka bir yanılgımızın altını çiziyor bence. Yaş almak demek, bilgeleşmek, arınmak, saygın olmak değil. İnsanın yaşından, statüsünden bağımsız olarak topluma, dünyaya katkısıdır, ürettiğidir, dilindeki, kalbindeki, yüzündeki, hayatındaki nurdur saygıya ve sevgiye layık olan. İnsan, şişedeki şarap değil ki yaş aldıkça kıymetlensin. Emeğidir, çabasıdır, niyetidir, hayattaki duruşudur, kalbinde taşıdığıdır, dilindekidir, yaşamı okuma şeklidir insanı en kaliteli yıllanmış şaraba da, küflenmiş turşuya da dönüştüren.

Bu sabah, tüm bunları düşünürken, “Que Sera Sera, Whatever Will Be, Will Be” şarkısı eşliğinde elimdeki safran aromalı çaydan bir yudum alarak manevi omamın (Flemenkçe büyükanne) fotoğraflarına ve onunla geçirdiğimiz özel günlerin kutlama videolarına baktım özlem ve saygıyla.

Benim tatlı, güzel, cömert kalpli, içten, her zaman düzenli, iletişim becerilerinde usta, halden anlar minicik ama kocaman Oma'm, yıllar önce “gefeliciteerd”  (Flemenkçe terbik ederim) kelimesiyle hayatıma girdi. İki yıl kadar önce ise, “Huzurla ışığa git” cümlesi ile vedalaştım onunla, Oma'm 96 yaşında iken. Bu süre zarfında nice özel günleri birlikte kutladık, anları anılara dönüştürdük. 

İlk tanışmamız, Omamın torununun doğum gününde oldu. Oma'mın ismi Jet, ama ben ona ilk anda o kadar ısınmıştım ki, anında ona “oma” diye hitap ettim. Jet ismini hiç kullanmadım. Doğum günü kutlaması benim evimde olmuştu. Oma, bana da hediye getirmişti, doğum günüm olmamasına rağmen. Bana özgü bir hareketti bu. Ben severim öyle doğum günlerinde, doğum günü sahiplerinin yanı sıra yanındakilere de hediye vermeyi. O ilk an, bu benzerliğimiz beni şaşırtmıştı. O gün karşımda pastel tonlarda giyinmiş, şık, zarif, güler yüzlü, sevgi dolu bir hanımefendi duruyordu. Konuşması, mimikleri, tavrı ile tanışmamızın ilk beş dakikasında, onun özel bir hanımefendi olduğunu anlamıştım. Birbirimizin farklı hallerine ve süreçlerine şahitlik ettiğimiz yıllar zarfında da ona dair bu intibam hiç değişmedi.

Adaptasyon ve esneklik, zekayı işaret eder. Oma, ne büyük savaşlar görüp neler atlattığını anlatmıştı bana saatlerce süren keyifli sohbetlerimizde. Dünya’nın ve Avrupa’nın son yüz yılda komple değiştiğini hepimiz biliyoruz. Ancak oma her değişikliğe, yeniliğe uyum sağlayıp, kendisini sürekli güncel tutabilmeyi başarabilmişti, esnekliği ve adaptasyon yeteneği sayesinde. Bu yanına da ayrı bir hayranım.

Pandemi döneminde, Oma'ya zoom üzerinden yapılan çevrim içi spor ve dans derslerinden bahsedip, bu derslerden birini örnek olarak izletmiştim ona. “İlk uzaktan spor derslerine ben de katıldım” dedi gülerek. 1960’larda her sabah önce radyo programı eşliğinde sonrasında ise TV’de izleyerek spor yapmış oma. Bu konuda da hiç şaşırtmadı beni inovatif, topluma göre hep bir adım ileride olan Oma.

Oma'ya bir dönem dans dersi aldığımı anlatmıştım ve birlikte dans videolarımı izlemiştik. Konu konuyu açınca, Oma bana 2. dünya savaşının bitiminde Hollanda halkının ve askerlerin özgürlük kutlamaları kapsamında, Amsterdam sokaklarında danslar ettiğini anlattı. O gün yapılan dans yarışmasında, Oma 1. Olmuş. Onunla dans eden asker ise Oma'ya evlenme teklif etmiş aynı gün.  Oma o askere “Sadece dans ettik, birbirimizi hiç tanımıyoruz bile, sen askerden yeni geldiğin için her kızla evlenmek isteyecek kadar coşkulu, neşeli ve cesur hissedebilirsin bugün. Bence git dinlen. Hayatını yaşa. Benimle evlenmek yerine bunları yap” demiş. Bu anısını bana gülerek anlatırkenki ses tonu halen kulaklarımda.

Oma'nın bir şeyler anlatırken hissettiği heyecan, coşku, neşe, dinamizm, nezaket, kapsayıcılık hep aklımda kalacak. Benim için oma demek, sıcacık cömert bir kalp, ışıltılı bir ruh ve minicik bir beden demek. İşte o nedenle bu minik bedenli kadın kocamanlaşıyordu eterik bedeni ile.

Onun anlattıklarını dinlemeyi çok özlüyorum, ama geçmişte birlikte yapmış olduğum sohbetler her aklıma geldiğinde yüzümü kocaman bir gülümseme kaplıyor. İyi ki birlikte o güzel zamanları geçirdik. 

Bir gün önemli bir toplantı sonrası, Oma'nın Amsterdam’daki evine gittiğimde, çalıştığım konularla ve o günkü toplantının içeriği ile ilgili sorular sordu bana. O sırada, elektrikli taşıtlarla ilgili kapsamlı birkaç proje yürütmekte idim. Doksan iki yaşındaki Oma'm, bana öyle sorular sormuştu ki, anlattıklarımı eksiksiz anladığını ve geçmişte yaptığımız her konuşmayı ne kadar dikkate aldığını, beni nasıl özenli dinlediğini ve konuları bir kez daha nasıl birbirine bağladığını anlamıştım. Yeni şeyler öğrenirken, konuya nasıl önyargısız yaklaştığı hep aklımda kalacak. 

Benim projelerimle ilgili konuştuktan sonra, oma çok sevdiğim elmalı turta ve kahve servisinde bulunup, devam etmekte olduğu koro çalışmalarından bahsetti. Kalın bir dosya getirip gösterdi bana. Koroda söyledikleri şarkıların sözleri ve notalar vardı bu dosyada. İçinden seçmece şarkılar seçip beraber şarkı söyledik. O şarkılardan biri, “Que Sera Sera, Whatever Will be, Will be” isimli şarkıydı. Şükür ki o gün onunla o şarkıyı söylediğimiz anları kayda almıştım. Bu sabah bu şarkıyı o kayıttan dinlerken, şarkının sözlerinin Oma'mın ve benim ortak hayat görüşümüzle ne kadar paralel oluğunu düşündüm. Şarkının Türkçe adı, “Ne olacaksa olur” olarak tercüme edilebilir, Şarkı, "Ne olacaksa olur" temasıyla, hayatın belirsizlikleri karşısında endişelenmek yerine, anı yaşamayı ve geleceği akışına bırakmayı salık veriyor. Tıpkı Oma'mın hayatta her zaman elinden geleni zarafetle ve adaletle kimseye yük olmadan, kimseyi kullanmadan yerine getirip, kalanı da akışa bıraktığı gibi. 

Oma kalbimde hep çok özel bir yere sahip olacak. Onu her zaman sevgi, gurur ve özlemle hatırlayacağım. Hani derler ya “Şu fani gök kubbenin altından geçerken, ardında bir hoş seda bırakmak gerek” diye, işte Oma'm bu hayattan onurla, sevgiyle geçip giderken bunu başarabildi. Ne mutlu onun gibi olabilenlere ve onun gibilerle yolu kesişen bizlere. 

Züleyha gibilere gelirsek, babamın bir sözü vardı “Kimi rahmetle anılacak şekilde eker tohumları, kimi de zahmetle anılacak gibi işler toprağını”. Yolumuz Oma gibilerle kesişsin ve oma gibi güzel hatırlanacak yaşam izi bırakalım ardımızda. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Mimoza

Gökyüzünden rengarenk bilyeler serpiştirilmişti dünyaya. Her bir bilyenin içine, bir duygu ve niyet gizlenmişti.  Rengini gökkuşağından alan bilyelerin renkleri aşk, sevgi, merhamet, şefkat, sadakat, bağlılık, kapsama, paylaşma, sevinç , neşe, coşku, özlem  ile boyanmıştı. Grinin ve siyahın farklı tonlarında olan bilyelerin rengi ise korku, endişe, dışlama, savaş, ihanet, nefret, üzüntü, kaygı, hüzün, hüsran, haset, kibir,  kırgınlık gibi duygularla ilişkilendirilmişti.

Mimoza

İki küçük çocuk oynamak istiyordu etrafa saçılan bilyelerle, kendilerince bir oyun kurarak. Koşa koşa gidip, seçtiler heyecanla kalplerinin ritmine en uygun buldukları bilyeleri. Her ikisi de seçtiklerini birbirlerine göstermeden, ceplerini doldurdular yerden topladıkları bilyelerle. 

Başladılar el ele tutuşarak geldikleri oyun alanında oynamaya. Kızın adı Mimoza, erkeğinki ise Fırtına idi. Yuvarladı sevgi renkli bilyesini Mimoza. Fırtına ise karşılığında attı savaş renkli bilyesini hırsla. Mimoza’nın bilyesi kırıldı. Mimoza yuvarladıkça rengarenk bilyelerini neşe ile, Fırtına karşılık verdi hırs ve öfke ile. Mimoza oyuna devam etti, oyun arkadaşının oyundan keyif almak yerine hırs ve kontrol etme isteğine kapılmış olmasına rağmen. Mimoza, Fırtına’nın neden hırsla bilyelerine zarar verdiğini anlayamıyordu. Bunu da oyunun doğal bir parçası sanıyordu. 

Mimoza’nın bazı bilyeleri kırıldı, bazıları kayboldu yoldaki çukurlara düşerek. Çok azı kalmıştı Mimoza’nın avucunda ama Fırtına sertçe eserek onları da etrafa savurdu. Mimoza‘nın rengarenk ışıl ışıl bilyeleri gözden kaybolmuştu. 

Mimoza, avucundaki katran renkli bilyelere baktı. Elinde kalanlar kırgınlık, hüzün, hüsran ve yorgunluk renginde idi. Mimoza fıtratı gereği güçlüydü, dirençliydi. Zorluklara narin yapısına rağmen, tek başına göğüs gerebilirdi. Ama çok kırılınca içine kapanırdı, küserdi, oynamazdı bir daha o çok sevdiği oyunu.  İstemezdi artık yanında, bir zamanlar o çok kıymet verdiği oyun arkadaşını. 

Bu nedenle, hiç beklenmedik bir anda kapattı Mimoza o altın sarısı yapraklarını.  Güneşi hatırlatan rengi, çoğu kültürde neşe, bolluk, bereket, baharla ilişkilendirilen Mimoza, fıtratının gölge yanını seçmişti bu sefer, başka baharlarda açmak için. Kapattı yapraklarını, çekti kendisini içine, özüne. İşte o zaman, Mimoza’ya “Küstüm Çiçeği” dediler. 

Belki gelecekte, bilyeler tekrar dağıtıldığında, başka bir bilye kombinasyonu ve oyun arkadaşı ile bambaşka bir coşku ile bu sefer daha temkinli bir şekilde oyun oynamayı tekrar cazip bulurdu. Ama şu anda, kendi yapraklarından gelen tınıyı dinlemeye, kendi toprağından beslenmeye ve güneşten aldığı enerji ile kendisini büyütmeye karar vermişti kırgın ama güçlü bir şekilde.

Fırtına ise esip, gürlemiş, yıkmış dağıtmış, kendisi savrulurken etrafındakileri de savurmuştu. Son bir kez dokunmak istedi Mimoza’ya, “Eserek de olsa yapraklarını açmaya zorlarım Mimoza’yı. Onu beslemeyecek olsam da yarattığım etki ile açılır yaprakları, görürüm güzelliğini Mimoza’nın” dedi. Ama açmadı Mimoza yapraklarını bu sefer Fırtına için. Fırtına yumuşamayı seçse de sadece sert bir rüzgâra dönebildi.

Durum böyle olunca, Mimoza ne tekrar bilye seçmek istedi, ne de kendi dünyasından çıkıp Fırtına ile hemhal olmak istedi. Küsmüştü özü artık Mimoza’nın. Mimoza da, Fırtına da fıtratınca oynamıştı oyunu. Ne kaybeden vardı bu oyunda, ne de kazanan.

Mimoza’nın açtığı Mart ayı, baharın gelişini sembolize etmeye devam etti asırlarca. Mimoza her seferinde kendi içindeki bahara ve ışığa güvenerek açmaya devam etti başka yerlerde, başka baharlarda. Gücünü kendi doğasından, kendi tohumumdan, özünden aldı her seferinde.  Kalbi kadifeden olduğu halde ruhu neşeli, güçlü, dayanıklı olanlara ithaf olsun bu yazım. Aşk ve sevgiyle kalın …

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Teklik, Yokluk, Birlik

Teklik, Yokluk, Birlik

Hiçbir şeydeki her şey iken, her şeydeki hiçbir şey olmak 

Bütünün içinde eriyip, bütünle bir olmak  

Kendindeki her şeyin ve hiçbir şeyin, el ele tutuşarak samsarada ahenk içinde dans edişine şahitlik etmek

Tüm zamanların, mekanların ve olasılıkların ötesinde 

Her şeyin üstünde, her şeyden özgür olmak

Kaosun içindeki düzene âşık olup, düzendeki kaosa sevdalı olmak

Kalbindeki müziğin ritminde meyi de kadehi de bulmak

Ve tüm bunlar için müteşekkir olmak …

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Kalem ve Kâğıt

Kalem, kâğıda kavuşur bazı ellerde, ortaya yüzlerce yıl kalplere şifa olacak tınılar dökülür. Kimi ellerde ise, asırlar sonra geliştirilecek olan teknolojinin temelini oluşturan matematiksel denklemler dökülür kâğıda. Bir başka elde ise sırrı halen çözülemeyen çizimler, tablolar ortaya çıkar. Bu eserlerin sırrını, detaylarını anlamak için nükleer teknoloji bile kullanılır.

Kalem ve Kâğıt

Kuşlar için de barınma imkânı sunmayı ihmal etmeyen, nice depremlerden bir çatlak dahi almadan çıkan sarayların, camilerin, medreselerin planları, çizimleri, statik ve mukavemet hesaplamaları çıkar ortaya ustalığının zirvesindeki mimarlara yârenlik edince kalem ve kâğıt. Yine aynı kalem ve kâğıt, şifa dolu reçetelere de ev sahipliği yapar işin ehli bir hekimin elinde. Bazı ellerde ise tehdit dolu mektuplara, karşı tarafı suistimal eden sahtekârlık dolu anlaşmalara, savaş planlarına ev sahipliği yapar aynı kalem ve kâğıt. Bir başka elde ise, daha önce var olmayan ülkelerin bir gecede oluşturulan haritalarına ev sahipliği yapar buldu kendini kalem ve kâğıt. 

Bazı ülkelerin desteğiyle, bir gecede tasarlanan haritalarda bölüştürülen kıymetli toprakların, nasıl bazı aşiretler tarafından gasp edilip, sözde ülkelere dönüştüğü gerçeğini aktarmadı mı gelecek kuşaklara, bazı tarihçilerin ellerinde kalem ve kâğıt? Suç kalemde mi, kâğıtta mı? Aynı kalem ve kâğıt bazen şifaya aracılık ediyor bütünün hayrına, bazen ise zehir oluyor hayatlara. Herkes kalbinde, küpünde taşıdığını yansıtıyor işine, eylemine, sözüne, duruşuna, dışarıya. Sonsuza kadar, gizli kalmıyor insanın kalbinde pişirdiğinin kokusu…

Bu bazen bir kitapla, bazen bir mısralık şiirle, bazen iki parametreli bir matematiksel denklemle, bazen bir şarkı ile, bazen şifa dolu bir ilaçla paylaşılıyor dünyayla. Kimi zamansa, kısa bir sohbetle, küçük bir tebessümle, sessiz bir bakış ile, uzatılan karanfil kokulu bir çayla, küçük ama sevgiyle hazırlanmış bir hediye ile, özenle hazırlanan bir sofra ile, sadakat, aidiyet ve bağlılıkla akıyor dışarıya. O nedenle, yılı kapatırken, önümüzdeki yıl için, yüksek getiri garantili bir yatırım tavsiyesi gelsin benden.  “Kalbe, akla ve bedene yatırım yapalım.” derim ben. Bu üçlünün harmoni içinde, sağlık ve mutlulukla bütünün ve kendimizin yüksek hayrına parlayıp, çalışıp, ışıldaması dileğimle.  Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Flavia

Floransa’daki yoğun ve keyifli geçen konferanstan çıkıp, Siena’ya gelmiştim bir gece önce. Sabah, otelin terasında kahvaltımı eder etmez, vanilya sarısı uzun keten elbisemi giyerek, kenarları mimoza işlemeli büyük hasır şapkamı da alarak Siena sokaklarında yürüyüşe çıktım. 

Flavia

İnsana huzur veren bir dokusu vardı şehrin.  İlk olarak Piazza del Campo’yu gezdim. Piazza del Campo’nun etrafındaki küçük butikler ise büyük zincir mağazalarda satılan birkaç kullanımdan sonra modası geçen çoğunlukla sentetik içerikli, trend ürünlerin aksine doğal materyallerden hazırlanmış el yapımı ürünlerdi. 

En beğendiğim mağaza ise, kişiye özel ekru rengi dantelli keten gömlek ve elbiseler diken bir butikti. Mağazaya girer girmez, ürünleri kaç günde teslim edebileceklerini sordum. Çok teferruatlı olmayan modelleri iki, üç gün içinde teslim edebileceklerini söylediler. Bu harika bir haberdi, ben de şehirde dört gün kalacaktım. 

Heyecanla inceledim askıdaki modelleri ve katalogları. Tüm modeller özenle hazırlanmıştı.  Vitrinde gözüme çarpan zarif ve şık bir elbisenin modelinde karar kıldım.  Ölçü almak ve detayları konuşmak için, iki buçuk saat sonrasına randevu verdiler. 

Mağazadaki doğal kumaşlara dokunmak bile iyi hissettirmişti. Denk geldikçe, küçük, mahalli üreticilerden doğal el yapımı ürünler alıp kullanmayı severim ben. Daha özgün hikayeleri olduğu için bu ürünlerin, onlarla bir gönül bağım oluyor. 

Sürdürülebilir enerji, alternatif enerji kaynaklarının kullanımı konularında bilimsel çalışmalarda bulunan biri olarak günlük hayatın içinde tüketim eğilimlerinin sürdürülebilirlikten oldukça uzak oluşu, satın alınan ürünlerin kısa süreli kullanılıp genellikle geri dönüştürülmemesi, ekonomiye tekrar kazandırılmayışı üzüldüğüm konulardan biri. Üretim süreçlerini ve içeriklerini bildiğim, doğal el yapımı ürünleri tercih edip kullandığım anlar, günlük hayattaki seçimlerimle de aynı şeye katkıda bulunduğumu hissedip, mutlu oluyorum. 

Maalesef günümüzde üretim süreçlerinde ve sonrasında çevrenin üzerinde oluşan atık yükü ve tüketilen doğal kaynakların miktarı, gelecek nesillere bulduğumuzdan da iyi bir dünya bırakma sorumluluğumuzun çok uzağında. Örneğin, basit bir pamuklu tişörtün üretimi için iki bin yedi yüz litre su harcanıyor.  Bu bir insanın, iki buçuk yıllık içme suyuna denk geliyor. Üstelik, bu miktarın çoğu sadece tişörtün hammaddesi olan pamuğun üretimi için kullanılıyor. Bunu düşününce, gözümün önüne Afrika’da günlerce içecek su bulamayıp, hayatını kaybeden çocuklar geliyor, içim sızlıyor. Bizler bu dünyadan gelip geçen yolcularız, ardımızda bıraktığımız ayak izinden sorumluyuz.

Eskiler “alışveriş yapmak” demezmiş, “eksik gidermek” dermiş. Şimdi ise eksik gidermek için alışveriş yaptığımız pek nadir, modayı takip etmek için, elimizdekilerden hızla sıkıldığımız için, zevk için alışveriş yapıyoruz. Üstelik de en lüks mağazalardaki çoğu kıyafetin içeriğinde bile sağlığa ve çevreye zararlı doğal olmayan materyaller var. Doğal kumaşlardan, yünlülerden yapılan ürünler nadir bulunuyor raflarda. Bunları düşünerek çıktım butikten. 

Butiğin elli metre kadar ilerisinde terasa koydukları ferforje masalarının şıklığı ile dikkatimi çeken küçük bir restoran gördüm. Masaların beyaz metal gövdeleri çiçek desenleri ile bezenmiş, üzerlerinde mavi beyaz benekli örtüler, küçük zarif kristal vazolar ve papatyalar vardı. İçeriden gelmekte olan Fred Bongusto’nun seslendirdiği “Una Rotonda Sul Mare” isimli şarkı, hafif de olsa duyulmaktaydı.

Asma yapraklarının yanındaki masaya oturmak üzereyken, restoranın dondurma satışı yapan kısmındaki basamakta oturan bir buçuk, iki yaşlarındaki kız çocuğu gözüme çarptı.  Altın sarısı parlak saçları omuzlarına değiyordu. Kocaman mavi gözleriyle bana bakıyordu dikkatle. Başımdaki hasır şapkaya benzer bir şapka da onun kafasındaydı. Onun şapkasının ucuna kumaş bir unutma beni çiçeği iliştirilmişti. Işıl ışıl parlayan bu tatlı kız, üzerinde beyaz minik çiçekleri olan mavi salopet tulum ve yakası dantelli beyaz tişört giymişti.  Ayağında ise, deri taba rengi önü açık bir sandalet vardı. Ayak parmaklarından birini sivrisinek ısırmıştı yakın zamanda, tıpkı benim gibi.

Minik kızla karşılıklı olarak birbirimize bakıyorduk. Aynı anda ikimizin de yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Ben onu izlerken, O kendi etrafında döne döne danslar ederek yanıma geldi. Küçücük elini, elimin üzerine koyup, yüzüme batkı gülümseyerek. Dondurma kuyruğunda beklemekte olan babasından onu kucağıma almak için izin istedim. Babası, “Kendisine sorun.” dedi gülümseyerek, ardından da “O pek kimsenin yanına gitmez aslında” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Kucağıma almak için ona uzandığım an, O da kollarıma uzandı gülümseyerek. Aldım onu kucağıma. Biraz kucağımda oturdu, saçlarımla oynadı. Sonrasında havaya kaldırıp indirdim defalarca onu. Kahkahalar atıyordu. Gülerken mavi gözlerini kısıyor, altın sarısı kâkülleri, kahkahaları, kısık gözleri ile “güneş gibi bir çocuk” diye geçirdim içimden. Sonra tekrar kucağıma oturttum. Yüzümü dokunarak sevdi. O an babasına göz ucuyla baktım, rahat hissedip hissetmediğini tartmak için. Babası da bize gülümseyerek bakıyordu. Sonra elimden destek alarak kucağımda ayakta durdu eliyle gökyüzünü gösterdi, “Haydi beni tekrar kaldır yukarıya” der gibi. 

O İngilizce konuşamıyordu doğal olarak, ben de İtalyanca bilmiyordum. Ama birlikte kalpten kalbe köprü kurmuş, sevgi diliyle anlaşıyorduk. Tekrar onu havaya kaldırıp indirdim, sonra yere bıraktım. Babasının yanına gidip az önceki basamakta oturdu tekrar. Babasından isminin Flavia olduğunu öğrendim. Flavia, tekrar kendi etrafında dönerek, dans ede ede geldi yanıma aynı gülümseyen gözlerle, aldım onu tekrar kucağıma, kahkahalar atıyorduk. O an sanki zaman durmuştu, her şey donmuştu ve sadece ikimiz vardık. 

Birbirini tanımayan iki insan, birbirlerinin dilini bile bilmeden bağ kurmuş, ruhları aynı anda aynı şarkıyı söyler olmuştu. Ne kadar yaşadığımız, kaç yaşında olduğumuz hiç önemli değil. Önemli olan; yaşadığımız o anın içinde ne kadar canlı hissettiğimiz, hafızamızda o anın, o mekânın, o duygunun, o temasın, o tadın, o sesin, iletişimde olduğumuz kişinin, ne kadar özel, ne kadar güzel kaldığı. İşte Flavia ile paylaştığımız o kısacık zaman, hafızamda kalacak olan canlı anlardan biriydi.

Flavia’nın babasına dondurma sırası geldi. Babası, Flavia için çikolatalı bir top dondurma aldı ve yanımıza geldi, Flavia’ya gitme vakti geldiğini söyledi. Flavia, yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu. Ben de onun avucunun içini öptüm. Onun hep mutlu ve neşeli kalmasını, yolunun sevgi dolu insanlarla kesişmesini diledim. Bu dileğimi babasıyla da paylaşınca, babasının gözleri doldu. “Ona sizin gibi sevgiyle bakan insanlarla karşılaşırsa yolu, Flavia bu hayatta cenneti yaşar” dedi gülümseyerek. Onlar giderken arkalarından baktım, Flavia arkasına dönüp öpücük yollayıp, el sallıyordu bana.

Flavia gider gitmez, siparişimi almak için garson geldi yanıma. “O küçük kızla iletişiminiz, o kadar güzeldi ki muhabbetinizi bozmak istemedim, o nedenle ancak şimdi geldim.” dedi. Garsonun gelip bizi bölmemesi çok ince düşünülmüş, yerinde bir tavırdı. Flavia ile geçirdiğim o kısa ama kalbime dokunan zaman diliminde, ruhum doymuştu. Şimdi karnımı daha da mutlu bir şekilde doyurabilirdim. Flavia’nın babası, vedalaşırken Ribolita isimli çorbayı ve Bistecca alla Fiorentina’yı (biftek) denememi önermişti. Hemen onları sipariş ettim.

Flavia’yı düşündüm yemekleri beklerken. Onu düşünürken, gülümsemekten yanaklarıma ağrı girdiğini fark ettim. Huzurlu olmak, mutlu olmak gönülden yapılan paylaşımlarla ne kadar kolay. Mutlu olmak isteyene; gökyüzünün mavisi, rüzgârın sesi, yağmurun dokunuşu, ılık bir yaz havası, küçük bir çocukla paylaşılan anlar, bir kedinin karnını doyurmak, bir atla göz göze gelmek fazlasıyla mutluluk verebilir, ilham olabilir. 

Yemeklerim geldi. Flavia’nın babası iyi ki yemek tavsiyesinde bulunmuş bana. Gerçekten yemekler çok lezzetliydi. Ruhumu da karnımı da en güzel şekilde doyurmuştum tesadüfen girdiğim bu restoranda. Plansız, tesadüfen gelişen olaylar bazen ne kadar şifalı oluyor, ruha ve bedene iyi geliyor.

Yemekten sonra kahvemi içerken, yan masada oturmakta olan, şık bir hanımefendi “Küçük kız sizi ne kadar çok sevdi, keşke beraber fotoğrafınızı çekseydim, hiç aklıma gelmedi ki” diyerek sohbete başladı benimle. “İsmi Flavia imiş. Altın sarısı saçları ile sanki güneşi kucaklamışım gibi hissettim. Ben ona Güneş ya da altın ismini koyardım” diyerek karşılık verdim hanımefendiye. İsminin anlamına bakacağım internetten şimdi hemen” dediğim an yan masadaki kadın gülerek “Bakın ve az önce söylediklerinize siz de şaşırın benim gibi, ben isminin anlamını bildiğim için bu sözlerinizi çok kıymetli buldum” diyerek karşılık verdi bana. 

İnternetten araştırınca, Flavia isminin tarihte zenginlik ve parlaklık ile ilişkilendirilen ve soylulara verilen bir isim olduğunu öğrendim. Flavia’nın Latincedeki anlamlarından biri altın sarısı imiş. Bir çocuk ismine ancak bu kadar yakışabilirdi.

Yan masadaki hanımefendinin ismi Maria imiş. Sienna Üniverstesi’nde akademisyen olarak görev yapıyormuş. Benim de akademisyen olduğumu öğrenince, hem Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan Sienna Üniversitesi’ni görmem hem de daha çok sohbet edebilmek için üniversitedeki ofisine davet etti beni çalıştığım konuları ve kurumları da öğrenince.  Maria ile ertesi gün görüşmek üzere sözleşerek, ayrıldım restorandan.

Randevu saatim yaklaşmıştı. Büyük bir mutlulukla mağazaya doğru yürüyordum Flavia’yı düşünerek. Gece gündüz yoğun bir şekilde çalışıp, çoğu zaman uykusuz kalma sebeplerimin en başında, dünyayı gelecek kuşaklara mümkün olduğunca iyi ve güzel bir şekilde devredebilmek geldi her zaman “İyi ki bu konularda çalışmışım, iyi ki bu kadar çok çalışmışım.” dedim içimden yine bir kez daha. Sırf Flavia için bile bu kadar emek sarfetmeme değerdi.

Mağazada, seçmiş olduğum modelin üzerinde yapılmasını istediğim birkaç değişikliği anlattıktan sonra, ölçüm alındı. Elbisenin markasının da el işi ile içine işleneceğini öğrenince, bugünün hatırasına marka yerine Flavia isminin işlenmesini istedim, başımdan geçen hikâyeyi ve Flavia’nın nasıl da ismine yaraşır bir çocuk olduğunu anlatarak. Mağaza sahibi ricamı geri çevirmemekle beraber, Flavia isminin yanına altın rengi bir güneş işlemeyi ve elbisenin kumaşından küçük bir çanta dikerek, üzerine de altın sarısı güneş deseni işleyip bana hediye etmek istediğini söyledi. “Flavia, zenginlikle de ilişkilendirilen bir isim ve sizin çantanız da altınlarla dolup taşmalı, bu kadar gönülden bağ kurabildiğiniz için” diyerek sözlerine devam etti. Dokunabildiğim her kalp zaten benim için yeni bir altın madenine sahip olmak gibi.” diyebildim mahcup bir şekilde. 

Bugün, kısa zaman dilimlerine sığdırılan paylaşımların her birini kalbimde hissettim. Anlar, güzel anılara dönmüştü bile. İşte, bu nedenle ne kadar yaşadığımız değil, kalbimizin sevgiye ve paylaşıma ne kadar açık olduğu, ne kadar bağ kurabilip, ne kadar sevebildiğimiz kıymetli olan. İnsanın en büyük zenginliği sevebilme kapasitesi, paylaşma potansiyeli, niyeti ve bu yolda attığı adımlar bence. 

Hem Flavia’nın hem de sizlerin de yolunuzun kıymet bilen, iyi niyetli, karşılıklı paylaşmaktan, gelişmekten, dönüşmekten keyif alan ve bunu önceliklendiren, sevme kapasitesi yüksek, bağ kurmaya niyetli ve açık insanlarla kesişmesini dilerim. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Lavanta

Başlarda psikolojik terapi desteği alırken, bundan fayda sağlamadığını düşünerek terapiyi bırakmıştı. Kendi kendine bazı davranış kalıplarını ve döngülerini değiştirebileceğini düşünerek onlarca psikoloji kitabı okumuştu.  Yine de hem iş, hem de özel hayatında maddi ve manevi olarak kayba uğrayacak şekilde insanlardan darbe alma döngüsünden kurtulamıyordu.

Yazar Güz, Lavanta

Eylem ve kayıplarının kök sebeplerini bulmak için dedektif gibi iz sürüyordu. Malum devir bilgi devri idi, herkes herşeye kolaylıkla ve hızla erişiyordu. Demeter de sadece bilimsel kaynakları takip etmeyip, çeşitli sosyal medya platformlarından da bu konuyla ilgili paylaşımları okuyup, dinliyordu.  O, bu konuları araştırdıkça, algoritmalar onun karşısına konuyla ilgili doğru ya da yanlış ayırt etmeksizin daha da çok paylaşım çıkarıyordu. 

Demeter hangi sosyal medya platformuna girerse girsin, insanı düzeltilmesi gereken  bozuk bir makineymiş gibi ele alan sözde kişisel gelişimcilere denk geliyordu. Bu da onu daha da tetikleyerek,  bu konulara daha da fazla kaynak aktarmasına sebep oluyordu. 

Demeter, ilk dönemlerde gayet sağlıklı bir şekilde psikolojik terapi alırken, bu süreci yarım bırakarak, her türlü bilgiyi doğru, yanlış demeden içselleştirerek bir o yana, bir bu yana savrulmuştu. Sonrasında karşılaştığı zorlu duygu durumunlarını sadece dışarıdan destek alarak çözebileceğine inanır hale gelmişti. Nasıl ki yanlış ilaç ve dozla hasta, şifa bulamayıp, var olan sağlığını da kaybederse, Demeter de yanlış bilgi, yanlış yöntem ve bakış açıları ile var olan psikolojik direncini ve iyi olma halini kaybetmişti. 

Alternatif yolları denemesini önermişti bir arkadaşı. Önceleri çok bilimsel gelmese de, sonrasında mantıklı geldi bu da ona, denize düşen yılana sarılır misali. Peru’dan geldiği söylenen bir şamanın hafta sonu kamplarına gitmiş, Göbeklitepe’de ağlama seanslarına sonrasında da ormanda bağırarak öfkenin dışa vurulduğu arınma çalışmalarına da katılmıştı. Artık konu bilimsel çözümler aramaktan ziyade, her seferinde dolandırıldığı ama bir şekilde daha iyi versiyonunu bulup, daha iyi deneyimler yaşayacağına inandığı bir rotada koşar adımlarla yürümeye dönüşmüştü. Aslında yürümüyordu da, sadece patinaj yapıyordu. Ancak, farkında değildi durumun uzunca süre.

Spiritüel çalışmalara, ritüellere bağımlı hale gelmişti. Mesai saatlerinden arta  kalan tüm zamanını ve neredeyse tüm kazancını bu çalışmalara harcıyordu. Ancak bir arpa boyu yol alamıyordu. 

Bir gün Demeter, yakın arkadaşı Dilara ile birlikte Dilara’nın anneannesi emekli doktor Dilruba Hanım’ı ziyaret eder. Dilruba Hanım, Demeter’in bahsettiği arınma terapilerinin ve meditasyonların detaylarını ve Demeter’in içinden geçtiği süreci dikkatle dinledikten sonra içeriye gider. Kısa bir süre sonra, elinde bir tepsi ile gelir. Tepside ince belli bardakta demli çay, yanında tarçın kokulu akide şekeri ve kenarları lavanta işlemeli bej rengi bir kese vardır. Dilruba Hanım, tepsiyi Demeter’in önündeki sedef kakmalı ahşap sehpanın üzerine koyarken Demeter’e dönerek “Sıhhat ve afiyet olsun kızım.” der. Demeter keseyi açar, içinde lavanta kokulu mor bir sabun vardır. 

Çayın yanında sabun ikramı hiç görmemişti ömründe, alır eline koklar sabunu. “Ne güzel kokuyor, kesenin işlemeleri ne özenli, kumaşı ne kadar doğal” der Demeter gülümseyerek. Dilruba Hanım söze girer “Demeter kızım sürekli dolandırılıp, kandırılmışsın maddi ve manevi konularda. Kendini suçlayıp ben nerede yanlış yaptım, çocukluk travmalarım nelerdir, blokajları nasıl çözerim diyerek kapı kapı dolaşmışsın, bunu çok takdir ettim. Ama aslında olayların detaylarının bu kadar içine girip kaybolmadan, anlattıklarına daha bütünsel gözle bakınca tüm hikayelerde ortak bir şey farkettim. Hep aynı karakterdeki insanlara güvenmişsin ama bu insanlar güvenilmez  olduklarına ve değer yargılarında eksiklikler olduğuna dair sinyalleri vermişler zaten. Ama sen “Herkes güvenilirdir, her insan bir şans hak eder. “diyerek hep işaretleri görmezden gelmişsin. Aslında insanlara karşı sınırlarını yavaş yavaş esnetip, yanlış bir tavır gördüğünde biraz geri çekilip, öfkenin de gerekli bir şey olduğunu kabul edip, öfkelendiğinde ya da kırıldığında insanlarla mesafeni tekrar düzenleseydin yaşadıklarının akışı değişebilirdi. Anlıyorum kalp kırmak istemiyorsun, ama kırılıp kızdığında tartışmana, bağırıp çağırmana gerek kalmadan, sadece “Bu benim hoş görebileceğim bir şey değil!” deyip,  emek, zaman ve maddi kaynaklarını o kişiye ya da kuruma akıtmayı azaltsan ya da komple kessen daha az Zarar görecektin çoğu zaman Demeter kızım. Bu dediklerim şiddetsiz ama adil bir iletişimin, ilişki kurmanın parçası.” 

Demeter başlar anlatmaya “Psikoloğum bir keresinde “Her öfke tipi zararlı değildir. Sınırlarını nerede koyman gerektiğini gösteren bir erken uyarı sistemi gibi düşün öfkelenmeyi” demişti. Ama ben hep kötü bir insan olmak, karşımdakine haksızlık yapmak korkusu ile duygularımı ve kendi ihtiyaçlarımı bastırmaktan, öfke bile hissedemez haldeydim. Sonrasında da moda akıma kapılıp bu spiritüelcilerin eline düştüm. O noktada da işin şirazesi iyice kaydı. Farklı çalışmalara, kamplara katıldım. Zamanımı, paramı, hatta sağlıklı düşünme yetimi bile kaybettim. Ortalıkta spiritüel dolandırıcılar çoğalmış epey. Bir tarafta sözde tarikatlardaki hacılar hocalar tarafından maddi ve manevi olarak sömürülen halkımız, bir tarafta da bu kişilere kananları kınayan ama spiritüellik adı altında aynı şeyi yapanlara kaynaklarını kaptırıp, sonrasında da akıl sağlıklarını kaybedenler var ülkede. Atatürk tekke ve zaviyeleri her ne kadar kapatsa da, halkın inançlarını sömürenlerin önü yıllar içinde iyice açılmış, mantar gibi çoğalmışlar farklı formatlarda. Bu akıl tutulması hali de bir başka pandemi türü bence. Maalesef ben de nasibimi aldım bu furyadan. Şimdi de “Ben nasıl bu gibi şeylere inandım!” diyerek derin üzüntü ve pişmanlık içindeyim. Kaybettiğim para, zaman ve iyi olma halimin ise telafisi yok.” Demeter konuşurken, bir yandan da içli içli ağlıyordu. 

Dilruba Hanım, Demeter’e masada duran kenarları pembe gül oyalı mendili uzattı. Demeter gözyaşlarını sildi. Dilruba Hanım’ın hobilerinden biriydi iğne oyalı mendiller, işlemeli keseler yapıp, içlerine objeler koyarak hediye etmek misafirlerine diş kirası olarak. Paşa dedelerinden gelen, aslında bir Türk geleneği olan, diş kirası adı altında hediye verme alışkanlığını ailece sürdürmekteydiler. 

Dilruba Hanım, Demeter’in soğuyan çayını yeniler. Demeter safran aromalı çayından bir yudum alıp, tarçınlı akide şekerini ağzına atmış, lavanta işlemeli keseyi dokunarak inceliyordu. Dilruba Hanım, Demeter’in yüzündeki rahatlamış ifadeyi görünce başlar konuşmaya. “Çapa olsun lavanta kokusu sana, ne zaman lavanta görsen ya da kokusu gelse burnuna, sınırlarını korumayı hatırlat kendine. Seçici davranarak işinin ehli olan gerçek psikologlardan terapi desteği al, ihtiyaç duyarsan. Bu lavantalı sabunu al, banyo alırken kullan, hatırla konuştuklarımızı onu kullanırken. Kendine telkin et duygularını hissetmenin ve haklarını korumak için sınır koymanın seni kötü bir insan yapmayacağını. Küçük adımlarla başla sınır koyma pratiklerine. Belki çevren daralır ama sağlıklı ve yerinde sınırlar koyarsan, hakiki dostlar, arkadaşlar, akrabalar kalır yanında. Kaybedeceklerin sadece seni suistimal etme niyetinde olanlar olur ki onların kaybı aslında bir kazançtır senin için. 

Muhtemelen çocukluğunda ortamda dengeyi sağlamak ve uyumlu bir çocuk olmak için kendi duygusal ve  fiziksel ihtiyaçlarından bile vazgeçmek zorunda kalmıştın. Hatta belki de ebeveynlerini farklı sebeplerle, sen teselli etme görevini üstlenmiş, bu sayede de onay ve takdir görmüştün. Onların duygularını ön görmek ve anlamak için epeyce pratik yapmış, bu arada kendi duygusal ihtiyaçlarından kopmuş, çevreni mutlu etmek için sürekli verirken, kendin için bir şey istemeyi ve destek almayı da unutmuştun. Böylece hiç bir isteği geri çeviremez hale gelip, yetişkinliğinde de istismar ve manipülasyonlara açık hale gelmişsin Demeter kızım. Geçirgen sınırların olması senin bireyselleşmeni ve ayrışmanı da engeller güzel kızım. Seni rahatsız eden bir olay yaşandığında kendini suçlamak yerine önce biraz bekle. Bu çay gibi konu senin içinde demini alsın, dingince dinle iç sesini, anla ve kapsa duygularını. Ne yapılmış, ne yaşanmış ve bu sana ne hissettiriyor bir bak bakalım. İyi ya da güvende hissetmiyorsan, değer yargılarına ters bir şey yapıldıysa ya da hakların gasp edildiyse, haksızlığa uğradıysan yapılanları yok sayarak, hiç bir şey olmamış gibi davranmak zorunda değilsin. Hatta aynı mesafede durmaman karşı taraf ile, daha sağlıklı olan. Karşı tarafın da gelişmesi ve aynı hataları yaparak başka insanları da yaralamaması için bir geri besleme ona da, faydalı bir adım olarak düşün bunu bütünün hayrı için.”

Demeter, Dilruba Hanım ve Dilara ile geçirdiği huzurlu saatlerden sonra, eve dönerken köşe başındaki çiçekçide mor bir saksının içinde lavanta çiçekleri görür. Salonunun baş köşesine koymak üzere, hemen içeri girip satın alır onları. Dilruba Hanım’ın dedikleri kulağına küpe oldu Demeter’in.  Gerçek profesyonellerden terapi aldı. Uzak durdu insanların zaaflarını kullanarak, şifacılık adı altında ticaret yapanlardan. Kendi iyi olma haline ve sınırlarına sadakat geliştirdi küçük adımlarla. Aradan bir  yıl geçip, Dilara ile Dilruba Hanım’ın doğum günü ziyaretine gittiğinde, Dilruba Hanım’a üzerinde lavanta deseni olan altın zarif bir broş hediye eder, göz kırpıp, gülerek. Dilruba Hanım, gülümseyerek başını bilgelikle sallar  Demeter’e onay verir gibi. Diğer misafirlerinin varlığı nedeniyle Demeter ve Dilruba Hanım, hiç konuşmadan iletişim kurmuşlardır Demeter’in hayatının artık yolunda gittiğine dair.

Şifa kapılarının anahtarını bazen bir söz ile, bazen bir temas  ile farkederiz. Güzel kapılara açılan, belki de zaten gözümüzün önünde açık seçik duran, anahtarları kolaylıkla ve huzurla farkedebilmek dileğiyle. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

Portal

Hava bugün tam sevdiğim gibiydi Amsterdam’da. Yağan yağmur, ormanda uzun bir yürüyüş yapmayı daha da cazip hale getirdi benim için.  Arkadaşım Kasia yoldaşlık etti bana yürüyüş boyunca. Zaman zaman, yan patikadan geçen atların ayak sesi ve yağmurun tınısı daha da keyifli hale getirdi sohbetimizi. 

Yazar Güz: Portal

Kasia, yakın arkadaşı (Annie) aracılığı ile tanışmış olduğu, kendisini şifacı ve spiritüel koç olarak tanıtan Gerard isimli bir beyden bahsetti bana. Gerard, küçük bir klan kurmuş neredeyse kendisine inananlardan oluşan. İnsanlara, kendilerinin ya da atalarının yapmış oldukları hatalı tavırları sebebiyle yaratmış oldukları karmalardan arınmaları için meditasyon ve çeşitli ritüeller öneriyormuş. Düzenli olarak bu çalışmaları içeren bireysel seanslar sunarak, yüklü ücretler talep ediyormuş karşılığında. 

Ona inananlara, geçmişteki karmaları nedeniyle hayatlarında blokaj yaratmış olduklarını, yolunda gitmeyen kariyer ve finans konularının, evliliklerinin ve hatta sağlık sorunlarının bile bu çalışmalara devam etmeleri durumunda düzeleceğini söylüyormuş. Geçmişten ancak bu şekilde arınarak, geleceklerini de kurtarabileceklerini, zenginleşebileceklerini, bolluk bereket içinde yaşayacaklarını anlatıyormuş. 

Gerard’ın ilk seansları nispeten daha ucuzken, ileri aşamalardaki seansları çok daha pahalıymış. Blokaj oluşturan yüzeysel konuların, ilk seanslarda kolaylıkla çözüldüğünü, sürecin bir noktadan sonra derin kazı ve yoğunlaşma gerektiren sorunlara takılı kaldığını aktarıyormuş. O aşamada, katman katman kök sebeplere yoğunlaşacaklarını anlatıyormuş danışanlarına. Seans haricinde, kendisinin gecelerce tek başına, danışanın katılımı olmaksızın kişiye özel enerji çalışmaları yaptığını, reiki, thetha healing gibi yöntemleri de kullandığını, bu çalışmaları yaparken insan üstü mesai harcadığını ve uykusuz kaldığını belirterek, fiyatların bu kadar yüksek olmasının sebebini açıklıyormuş kendince. Gerard’a para vermek için arabasını satanlar, ay sonunu getiremeyenler, bankadan ihtiyaç kredisi çekenler olmuş. 

Gerard’ın söylediğine göre, geçmişte kendilerinin ve atalarının yaptıklarından bu çalışmalara katılarak arınan insanlar, sonrasında da frekanslarını yükselterek ruhani olarak beşinci boyuta erişiyorlarmış. Böylece para, bolluk, aşk ve sevgiyi yüksek titreşimler yayarak kendilerine çekiyorlarmış. Gerard, danışanlarının frekanslarının yükselip, beşinci boyuta geçmeleri için kendisinin portal olarak vesile olduğunu söyleyip meditasyonlar yaptırıyormuş danışanlarına. Arada da şifalı olduğunu söylediği bir şeyler içiriyormuş onlara seanslarda.

Kasia, anlattıkça anlattı nefesi kesilmişçesine. Sesinde kaygı, öfke, şaşkınlık vardı.  Hiç soru sormadan, bölmeden dinledim onu. Ancak, bir yandan da “Şu ormandaki huzur, toprak kokusu, ayağımı ıslak çimenlere bastığım zaman hissettiğim topraklanma duygusu, yağmurun ardından burnuma gelen petrikor kokusu, az önce kafama ceviz atan sincap, insanın enerjisini Gerard gibi şarlatanların binlercesinin bir araya gelip de başaramayacağı derecede yükseltiyor” diye düşünmeden edemedim.

Kasia, Gerard’dan düzenli olarak seans alanların arasında Annie gibi yüksek eğitimli yüzlerce kişinin olduğunu, bu duruma da çok şaşırdığını söyledi.  Annie ile yıllardır süregelen dostluğunun bile, onu Gerard’a karşı uyarmış olması nedeniyle bozulduğunu, Annie’nin da aylardır Gerard’a yüklü paralar ödeyerek seanslara katıldığını anlattı.

Benim fikrimi sordu bu konuda. Kasia’ya gülümsedim. “Biraz önce yanımızdan geçen kahverengi Friesian atının ayak seslerini duydun mu? İşte benim frekansımı yükselten, o at oldu. Şayet frekansı yükselterek beşinci boyuta çıkılıyorsa ormanın kalbinde o kadar çok portal var ki görebilene, duyabilene boyut kapısı odur. Emin ol, Gerard’dan daha güvenilir ve daha kalbe huzur veren ortamı sunar orman.” dedim. 

O sırada yürüyüşümüzü göletin yanındaki ağaç ev şeklindeki kafede sonlandırdık. Kahve ve çocukluğumdan beri çok sevdiğim buram buram tarçın kokan elmalı tartlarımızı alarak, göl kenarındaki bir masaya oturduk. Göldeki ördekleri izlemeye koyulduk kahvemizi yudumlarken. Kafede arka fonda James Hood’un Animal isimli eseri, kısık bir şekilde çalmaktaydı. O sırada birkaç tane yeşil papağanın gözümüzün önünden uçuşuna şahitlik ettik. “Al sana frekans yükseltici bir şey daha” dedim Kasia’ya.

Kasia, “Gerard konusunda ne düşünüyorsun gerçekten? Neden Annie ondan seans almayı sürdürüyor? Neden Gerard’la ilgili tatlı dille onu uyardığımda, benimle iletişimini kesti üstelik beni çok kıran cümleler sarfederek?” diye sordu. 

Kasia’yı biraz daha dinledikten sonra, şunları söyledim. “İnsan, yetenekleri ve ilgi alanlarını birleştirerek bütünün hayrına faydalı olma amacıyla iş kolunu seçip, hedefine maddi kazançlar yerine toplum için katma değer üretmeyi koyarsa hem mutlu, hem de başarılı olur. Dolaylı olarak para da kazanır, bolluk ve bereketi de günden güne artar. 

Kestirme yollardan zengin olup, hizmet ya da ürün sunduğu toplumun iyi olma halini gözetmeden, yaptığı işi kalitesiz ve etik olmayan şekillerde sunarak bolluk bereket içinde olmak isteyen insan, banka hesabı kabarık da olsa, statü sahibi de olsa, gerçek anlamda huzur ve neşeli olamaz. Her birimiz, kollektif bilincin bir parçasıyız. Bütün için neyi isteyip, topluma neyi sunduğumuz sadece bütüne verdiğimiz değil, aynı zaman da kendimize de verdiğimizdir. Kollektif için bolluk, bereket, sağlık, neşeyi içtenlikle isteyip, buna katkıda bulunmayı görev edinen, kendisi de bunu çeker hayatına. Kazana ne koyarsan, kepçene o gelir nihayetinde. Ben, kötülük ve üç kâğıt peşinde koşup, adam kullananın, gönül kıranın, haset olanların, kendi çıkarları uğruna adaletten sapanların gözlerinde ışıltı, yüzlerinde huzur görmedim hiç bugüne kadar. Tanıdığın bu şekilde yaşayan insanlar varsa, bir bak gerçekten gören gözlerle yüzlerine, bu dediğimi fark edeceksin bence. Türkçe’de “Yüzünde nur kalmamış.” derler. İşte o nurun kaynağı, insanın bu hayattaki eylemleri, niyetleri, kalbinde başkaları için taşıdıklarıdır. Kalp bir küfedir, içindekini yüzüne, aurana, hayatına sızdıran.

Etik olmayan şekillerde zenginleşip, kalp kırıp, başkalarına hasetle, kötü niyetle yaklaşıp, her fırsatta kendi çıkarlarını önceliklendirenler, meditasyonla, şifa kampları ile karma temizliği yapmaya çalışarak yine bir nevi kısa yoldan köşeyi dönme tilkiliği peşindeler bence. Hakiki arınma, önce pişmanlıkla, mahcubiyet ve telafi etme isteği ile olmaz mı? İçten bir telafi, maddi ve manevi kaynak ayırmayı, emek vermeyi, gerçek çaba ve adanmışlığı gerektirmez mi? Eğer zarara uğratılan, gönlü kırılan, hak ettiği şekilde muamele görmeyen o kişi, hayatta değilse, yani onunla yüzleşmek ve adil bir şekilde ona hakkını teslim etmek mümkün değilse, yaşananlardan ders çıkarıp, bir daha kimseye böyle davranmayarak olur gerçek arınma.  

Bir de atalardan gelen karma mevzusu var. O da öyle meditasyonla, ritüelle, reiki enerjisi ya da theta healing çalışmaları ile olmaz. Atalarımızın hatalarından dersler alarak, boynuz kulağı geçer misali onların bu hayatta yapmış oldukları güzel şeylerin daha da iyisini yaparak, onların yapmış olduğu hataları tekrarlamayarak, kendi davranışlarımızın sorumluluğunu alarak, emek vererek, paylaşarak, olaylara yıkıcı bir şekilde yaklaşmak yerine, yapıcı bir şekilde yaklaşarak, iyiliği, güzelliği yayma çabası ve niyeti ile olmaz mı?  Ata karması, ancak kendi eylemlerimizle iyileştirilir. İyi niyetli, sevgi kökenli eylemlerle temizlenir, eğer öyle bir temizlik gerçekten mümkünse.”

O sırada Kasia eli ile garsona işaret etti. Bana dönerek “Sen seversin, taze nane yapraklı çay içelim mi? Hava serinledi. Sen de tatlı tatlı anlatıyorsun, biraz daha oturalım mı?“ dedi. “Kasia’nın çay siparişi ile konuşmamı bölmesi, ikimizin de konudan uzaklaşıp, es vermesi, nefes alması için iyi oldu.” diye düşündüm o an. 

Kasia, chili soslu peynirli sufle de sipariş etti bizim için. Hollanda peyniri, en sevdiklerim arasında olunca, peynirli sufle de doğal olarak favorilerimden. Kocaman gülümsedim istemsizce. “İnsanın onu tanıyan, neyi sevip sevmediğini bilen, bakışından o anda, ona neyin iyi geleceğini bilen, hayatına, yolculuğuna, varlığına şahitlik eden yakın bir dostunun olması ne güzel!” diye düşündüm. Böyle bir dostu, yüzeysel, içi boş sohbetlerin yapıldığı yüzlerce arkadaşlığa değiştirmem ben. Derinlik ararım iletişimlerde. Bunun da ancak kısıtlı sayıda insanla yakalanabileceğini bilirim. Zaten, herkes de derinlik, yoğunluk, bağ kurmayı aramıyor ki ilişkilerinde. Kimi yüzeyselliği, kalabalığı, bağ kurmamayı tercih ediyor. Belki bizler de balıklar gibiyiz. Kimimiz dip balıkları gibi iken, kimimizse yüzey balıkları gibiyiz, duyguları işleme, düzenleme, anlama ve derinleşme potansiyeli ve eğilimi olarak. Ben bunları düşünürken, siparişlerimiz geldi masaya.

Çayımdan bir yudum aldığım sırada, Kasia, “Az önceki kahven buz gibi oldu konuşmaktan Soğuk soğuk içtin onu, çayını soğutmana sebep olmayacağım. Ama tek bir sorum var. İnsanın eylemlerinden ve sonuçlarından bahsettin. O aşikâr olan, onu anladım, ancak niyete de çok vurgu yaptın. Niyetini eyleme dönüştürmediyse sence o da etki eder mi ki eylemleri gibi?”

Cevap verdim Kasia’ya. “Çayım soğusa da önemli değil. Annie en yakın arkadaşın ve ona olan kırgınlığın nedeniyle, ayazda kalmış gibi üşümüş kalbin. O nedenle anlıyorum seni. Evet, niyet iyi ise ama o an imkanlar tam olarak niyetini gerçekleştirmesine olanak vermese de tüm adımlarını niyetiyle tutarlı şekilde attıysa, odağı tutarlı ve içten bir şekilde çabalamakta, çözüm yolları aramakta olduysa, niyeti de eylemine tabidir. Ya da niyeti kötü olduğu halde utandığı, korktuğu, toplumdan dışlanmaktan çekindiği, imkanları el vermediği için kötülük yapmadıysa, kalbindeki o kötü niyeti de eyleme tabi.  Çünkü koşullar uygun olsa, yapma arzusu varmış o kötülükleri. Özetle niyetin, eylemindir bence.”

Biraz ara verdik bu konuya. Peynirli suflelerimizi yiyip, nane yapraklı, ballı çaylarımızı içtik, yağmurun sesine kulak vererek. O sırada, Kasia beş yaşındaki yeğenine hediye ettiği kırmızı yağmurluğun fotoğraflarını gösterdi bana. Kasia’nın buluştuğumuz zamanki kasvetli, üzgün yüz ifadesinin silinmiş olduğunu fark ettim. Konuşmamız ve orman havası ona iyi gelmişti. Kırmızı yağmurluğu göstererek, içimdeki kırmızı aşkını ateşlemiş olacak ki bir butikte gördüğüm kırmızı elbise geldi aklıma, onu anlattım hemen Kasia’ya. Kafe çıkışında, o kırmızı elbiseyi gidip satın almaya karar verdik heyecanla. 

Tam kalkacakken, Kasia’nın aklına yine Annie geldi. “Bak dedi, Gerard’a kaptırdığı paralarla ne elbiseler alırdı O. Senin bahsettiğin butiği bile satın alabilirdi paralarla.” Kasia’ya son olarak şunları söyledim cevaben “Annie kısa yoldan emek vermeden, ruhani ve dolaylı olarak da dünyevi olarak yükselişe geçmek için portal arıyormuş. Oysa, gözüne baktığın her canlı portaldır. Hasta bir kediye yardım ederek, kalp arınır. Dünya güzelleşir. İşini hakkını vererek yaparak, topluma faydalı olarak bolluk bereket artar. Kırdığın kalbi onararak, karma temizlenir. Hatta kalp kırmayarak, haksızlık etmeyerek, kimsenin hüznü, pişmanlığı, göz yaşı olmayarak, kimseyi değersizleştirmeyerek, insanlara biricik ve özel olduklarını hissettirerek, özenli ve sorumlu davranarak karma yaratmaktan sakınılır. Maddi ve manevi kaynaklarını, imkânları dahilinde az ya da çok demeden paylaşarak, nefsinden arınır insan. Kendisi için istediğini başkası için de istediği ve kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmadığı zaman enerjisi, huzuru artar insanın. Örneğin, bir deniz kaplumbağası ile denizde yüzerken göz göze geldiğimiz an, ona kalbimizden yansıyan sevgi ve niyettir portalımız. Dolayısıyla, Gerard’a yüksek hizmet bedelleri ödeyerek, Annie hızlı ve kolay fakat bir işe de yaramayacak bir yol seçmiş kendisine. Annie, ilk etapta kendisini kandırıyor. Emeksiz, gerçek yüzleşmeler yaşanmadan, bedeller ödemeden neşe, huzur, bolluk ve berekete sahip olmak peşinde. Serbest piyasa, ne tip bir talep varsa, ona uygun arzı yaratır ivedilikle. Annie gibiler kısa yoldan, düşük emekli ve hızlı çözümler aradıkları için, serbest piyasada da onlara arz sunacak çeşitli yaştan, milletten, kültür seviyesinden, eğitim seviyesinden şarlatanlar çıkacaktır.

İnsan, kalbinin, aklının, emeğinin ekmeğini yer. Az önce dediğim gibi kazana ne koyarsa, kepçesine o gelir. Annie’ye de olan bu bence... Sana tepki verme sebebi ise, söylediklerinin, onun gerçek ve belki de zorlayıcı oranda emeği ve çabayı göstermeden her anlamda yükselme arzusunu desteklememiş olması. Seni duymak, belki de işine gelmedi. Ya da, bir boşluğa düştü, sağlıklı kararlar alamayacağı ölçüde çaresiz hissetti. Denize düşen, yılana sarılır misali Gerard’dan medet umdu. Sen yanında olup, onu uyarmışsın. Bundan sonrası onun özgür iradesi. Senden yardım almaya istekli olmadıkça Annie, sen ona zorla yardım edemezsin ki. Muhtemelen, Gerard Annie’nin duymaya hazır ve istekli olduklarını söylüyordur seanslarda. 

Herkes birbirinin portalı. Annie, senin kalbini kırmak yerine, kibarca teşekkür edip, yine de kendi istediğini yaparak da sınır koyabilirdi sana. Ama bana aktardığına göre, senin kalbini kırmayı seçmiş bir şekilde. Her deneyim, her temasta olduğumuz can bizler için portal. Ya iletişimlerimizde, bir üst versiyonumuza geçeriz eylemlerimiz ile, niyetimiz ile. Ya da zarar verir, bulduğumuzdan daha kötü bir hale getirip karşımızdakini, kendi ışığımızı da kısarız. Seçim, özgür irademize kalmış. Şimdi gidip şu kırmızı elbiseye bakalım. O kırmızı elbiseyi giydiğim anlarda da, karşıma çıkacak canlarla muhabbetim sevgiyle, dostlukla, iyilikle olur umarım, karşılaştığım gönül portallarından en şık ve güzel halimle geçerim bak o elbise ile.”

Kasia “Konuyu elbiseye bağladın yine, işte bu da tam sen” diyerek güldü. Tabi öyle olacaktı, kırmızı elbise mühim konu. Karşımıza çıkan portallardan aşkla, sevgiyle, iyi niyetle geçebilmek dileğiyle…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2025 / Sayı 33

İnsan

Seven kalp, annesinin sesindeki tınıda da, bir ağacın yapraklarında da aynı coşkuyu bulur. Merhametli olan, yanan her orman parçası için de, özgürce ormanlarda gezme hakkı gasp edilen her geyik için de, zarar gören kendi evladı için de aynı hüznü duyar. Gerçekten duyabilen, ney sesinde de, yağmur sesinde de, nal sesinde de huzur bulur,  ruhu ile derin bir bağ kurar. Hikmetin dışarıdan gelen seste olmadığını, kalbinde beslediklerinin duyduğu sesleri nasıl şekillendirip, anlamlandırdığını bilir.

Yazar Güz: İnsan

Minnettar olan, annesinin yıllar önce yapmış olduğu elmalı turta için de şükreder her tarçın kokusu burnuna geldiğinde, ondan dinlediği her uyku öncesi masal için de şükran duyar yıllar geçse de. Genç yaşta annesini kaybettiği için isyan etmek yerine, olanda da, olmayanda da gizli kalan güzellikleri görür. Kayıpları, daha da yükseklere uçması, vizyonunu geliştirmesi, kendi potansiyelinin farkına varması için, kanat olur ona. 

Yaşam amacını bilen, üretir, paylaşır, çabalar. Arada duraklasa da, yorulsa da, hiç pes etmez yüreği ile çıktığı yolculuğundan, yolundan. Birilerini mutlu etmek, destek olmak, varlığını hissettirmek isteyen, karşılık beklemeden, yokluk demeden vermek için sebep arar, fırsat kollar.  “Alma-verme” dengesi diye günümüzde dillere pelesenk olmuş şekilde, tüccar edasıyla kantarı koymaz ortaya her adımında. Paylaşmak, destek olmak için vesile yaratır. Bu, bazen “Sen seversin, onun için bunu yaptım” tadında olur, bazen de “Vitrinde gördüm, aklıma sen geldin, hemen aldım senin için” şeklinde olur. Gün gelir, hissettirmeden, dile getirmeden karşıdakinin ihtiyacını gidermek için maddi ve manevi kaynaklarını kullanır, mahcup etmeden.

Özen gösteren, karşısındakini istemsizce kırdıysa, uykusuz kalır. Bunu kendine dert edinir, hatasını sadece sözleriyle değil, eylemleriyle de telafi eder. Aynı hatayı bir daha tekrarlamaz. Emek vermek isteyen, her durumu bunun için fırsat bilir, çabalar. Yapmadıkları için mazeret yaratanlardan olmak yerine, işlerin yolunda gitmesi için ortam, fırsat yaratır çünkü bilir ki emeksiz, çabasız hiçbir şey büyümüyor, gelişmiyor, yeşermiyor.

Mütevazi olan, eğitiminden, dış görünüşünden, statüsünden, mal varlığından bağımsız olarak kalpten kalbe köprü kurar. Kimseyi, kimseyle kıyasa sokmadan karşısındakine biricik ve kıymetli olduğunu bakışı ile, sözleri ile, duruşu ile hissettirir. Yanında huzur ve güven hissedilir.

Gözlemlerime göre yukarıda saydıklarımı yapanları ise suistimal edenler, manipüle edenler çoğunlukta maalesef. Nihayetinde insan olmak, sanatların en zoru, yolculukların en erdemli olanı. Yolculukta bazen ihanete uğramak da, yorulmak da, kaybetmek de var. Hepsi insana dair, hepsi hayatın bir parçası.

Kurnazlığa kaside yazılan bir coğrafyada, kurnazlığı zekâ ile karıştıranlar çokça. Bilmezler ki, kurnaz insan daha düşük zekâ seviyesine sahip olmakla beraber, ahlaki olarak zayıftır, etik ve adaleti kendi çıkarları için feda etmiştir. 

İnsan bilinci ile yolculuğuna devam edenler, bunları görür, üzülür ama duymaya, sevmeye, görmeye, vermeye devam eder. Çünkü beşer olmak ile insan olmak arasındaki fark, bu yolculuktan alnının akıyla, tüm deneyimlenenlere rağmen çıkmakta yatar. 

Beşer bilinci ile insan bilinci arasındaki uçurum büyüktür. Beşer, orman yakar. Eğitimi, bilgisi, yeteneği ile hak etmediği pozisyonlara emek harcamadan, torpille, ayak kaydırarak gelir. Adam kullanır, kendi kasasını düşünür, arkadaşını kullanır, eşini aldatır, etrafındakileri dolandırır. Ayrımcıdır beşer. Adalet bilmez, olayları işine geldiği gibi yorumlar. İlişkilerde maske takar, taktik çok bilir, strateji uzmanıdır. Kıymet gördüğü zaman, kıymete kendisinin fazlasıyla layık olduğunu, karşı tarafın kendisine mecbur ve borçlu olduğunu sanır. Kolaylıkla şımarır, değersizleştirir karşısındakini. Bilmez ki iletişimde olduğu kişi, insan olmanın verdiği sorumlulukla, hoşgörü, nezaket ve kapsayıcılık ile ona yaklaşıyordur.

Bir muhitte, sokak hayvanlarına nasıl davranıldığından anlarım ben orada yaşayan ahalinin beşer bilincinde mi insan bilincinde mi olduğunu. Bir iş yerindeki en yetenekli, konusunda en bilgili ve çalışkan personelin meslektaşları tarafından mobbinge uğrayıp uğramadığı güzel bir göstergedir o kurumun beşer bilincinde mi, insan bilincinde mi olduğunu anlamak için.  

İlişkisine emek mi veriyor partnerinin kalbini hoş tutmak için, yoksa karşı tarafı kırıp, rencide ederek kendi yetersizliğini, hatalarını mı kamufle ediyor oradan anlarız karşımızdakinin beşer bilincinde mi, insan bilincinde mi olduğunu. Yakın arkadaşının, öz kardeşinin başarısını, güzelliğini, imkanlarını kıskanıp arkadan iş mi çeviriyor yoksa gönülden her daim iyiliğini mi istiyor…

Misaller listesi böyle uzar, gider. Hayat yolculuğunda, beşer ve insan arasındaki farkı anlayana ve ona göre konumlanana kadar yansıtma, aynalama aracılığıyla, sonsuz olasılıklı misaller kümesinden düşer bizim de bahtımıza çeşitli deneyimler, eşleşmeler, sınavlar, kayıplar, fırsatlar. 

İnsan olma yolculuğu, meşakkatli ama çok kıymetli. Yolculuğumuzda duyan, gören, seven ve yaşam amacına sadık olanlardan olmak dileğiyle. Aşk ve sevgiyle kalın…


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2025 / Sayı 32

Gölge

Gölge

Kimi kendi içindeki karanlığa tutkun kaldı, çıkamadı zindandan.

Kimi de kendi aydınlığı gibi varsaydı dünyayı, yok saydı karanlığı.

İkisi de bir diğerinin varlığını görmez olmuştu.

Yoktu birbirlerinden farkları... 

Birbirlerinin gölge yanlarına ayna olmuşlardı, bundan bihaber.


Bunu anlamaları için yanmaları gerekiyormuş hakikatin aşkı ile.

Aşkla harlandıkça, karanlık da aydınlık da buldu yerini el ele, yan yana. 

Dışlamadan, yok saymadan, yok etmeden … 

İşte orada açıldı cennet bilinci önce ruha,

Sonra üç boyutlu dünyaya…


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2025 / Sayı 31

Sisifos

Karanfil kokulu çayıma eşlik eden akide şekerim ve fonda çalan Ludovico Einaudi’nin Experience isimli eseri eşliğinde Waal nehrine düşen yağmur damlalarını izledim bu sabah penceremden. Hafif buğulu hava, usulca çiseleyen yağmur, penceremin önündeki limon ağacımdan yayılan koku, ince belli bardaktaki çay ve o an sokakta gördüğüm yağan yağmura rağmen hızla bisikletinin pedalını çeviren kızıl saçlı kızın etkisi ile kendimi bir masalın içinde hissettim. Masalları severim ama “masalken misal olarak alıp, içselleştirmedik mi çoğu masalı?” diye de düşünürüm zaman zaman.

Sisifos

Masallarla büyüdük hepimiz. Çocukken dinlediğimiz masallar, farkında olmadan bilinçaltı korku, arzu, özlem, koşullanmalarımızı, hayattan, ilişkilerden beklentilerimizi, hayallerimizi, potansiyelimizi keşfetme ve kullanma cesaretimizi etkiledi. Dinlediğimiz, okuduğumuz masallarda Rapunzel saçlarını uzatarak alıkonulduğu kuleden kendisini kurtaracak prensi bekledi yıllarca. Uyuyan güzel ise prensin öpücüğü ile uyanabildi. Üvey annesi tarafından bir elma ile zehirlenen Pamuk Prenses ’in şifası ise bir prensin öpücüğünde saklıydı. 

Çocukluğumuzda dinlediğimiz her masalda bir zorba, kurban ve kurtarıcı vardı. Farkında olmadan dinlediği her şeyi sünger gibi emip, bilinçaltına kaydeden yaşlarda idik. Atasal travmalar, yaşadıklarımız, okulda maruz kaldıklarımız ve şahit olduklarımız, epigenetik kodlar, izlediğimiz filmler, farklı ortamlarda günlük sohbetlere kulak verdiğimizde duyduklarımıza ek olarak dinlediğimiz masalların da etkisi ile bazılarımız dünyayı korkulan, pasif bekleyişte iken aniden gelen bir kurtarıcının sayesinde özgürlüğe, itibara, başarıya ancak o kurtarıcı sayesinde kavuşabildiğimiz bir yer olarak algıladık. 

Bazılarımız ise dünyayı zorlu ve aşılması gereken sınavlarla dolu, türlü türlü zorlukların üstesinden tek başımıza gelmek zorunda olduğumuz, sürekli emek ve çaba göstermemiz gereken, sevdiklerimiz ve inandığımız davalar uğruna her türlü fedakarlıkta bulunmaya razı olarak yılmadan mücadele ettiğimiz ve nihayetinde mağduru zalimin elinden kurtardığımız bir alan olarak kodladık bilinçaltımıza. Bu ikinci grup için, mutluluk ve huzur başkalarının kahramanı olmaktan geçer oldu ilerleyen yıllarda. 

Her ne kadar yaşananlar, şahit olunanlar, duyulanlar, okunanlar bilinç altı kodlarımızı oluştursa da tamamen aynı şeylere maruz kalan iki kardeşten biri kurban rolünü seçerken, öteki kurtarıcı rolünü de seçer oldu bazen. 

Mizaç, zekâ, maruz kalınanları algılayış şeklimiz, doğum sıramız, ebeveynlerimizin bizlere yüklediği sorumluluk, misyon, bizlerden beklentileri ve tavırları da etkili oldu bu durumda. Özgür irademizle, tamamen otantik bir yerden üstlendiğimizi sandığımız görev ve sorumluluklar, yaşam tarzımız, koyduğumuz ya da koyamadığımız sınırlar, beklentilerimizi ortaya koyuş şeklimiz, ihtiyaçlarımızla kurduğumuz bağ, duygularımızı tanıma kapasitemiz ve düzenleme şeklimiz bile biz farkında olmadan aslında bilinç altı kodlarımızın eseriydi.

Hayatta öyle bir an geliyor ki kurtarıcı herkesin kahramanı olurken, kendine yetmez hale gelip, yorgun düşüyor. Ancak etrafına kümelenenler ondan beslenen, onun rehberliği ile ilerleyen, onun desteği ile zorluklarla başa çıkanlar olunca, kurtarıcı yorulduğunda yüzleşiyor içine girmiş olduğu yardım isteyemeyen ve alamayan haliyle. Ancak yine de başkalarının derdini çözme ve yardım etme döngüsünden kolaylıkla çıkamıyor çoğunlukla. Kurban rolündeki ise durumu ile daha zor ve geç yüzleşiyor belki de. Pasif bekleyişte olması ve her durumun dış koşullardan olduğu kabulünde olması nedeniyle kendisini kurtaracak, dayanak, destek olacak birini arama, bulma ya da bekleme halini sürdüren döngüde kalıyor çoğu zaman, biraz da yılların getirdiği tembellik ve tek başına bir şey yapamayacağına olan inancının da etkisi ile. Özetle kurtarıcı rolündeki de kurban rolündeki de Sisifos döngüsünde tutuklu kalıyor yıllarca.

Bazen, kurtarıcının maddi ve manevi kaynaklarından faydalanmaya alışan kurban rolündeki kişi zamanla zorba rolüne bürünüyor. Fakat, bu durumu ne kurtarıcı ne de kurban fark edip, kondurabiliyor bunu yılların içinde oluşan etkileşime. Bu döngülerden çıkma yolculuğu ise farkındalık ile başlıyor. Farkındalık ise bakan gözle, açık kalple, çokça acılı deneyim sonrası nasip oluyor çoğu insana. Önce farkındalık oluşuyor, sonra alternatif bir yaşamın ve farklı davranış kalıplarının da var olduğunu anlıyor insan okuduklarının, araştırdıklarının, gözlemlediklerinin ve de bazen dışarıdan aldığı profesyonel yardımın etkisi ile. Kişinin reflekse bağladığı hal ve tavırlardan arınmayı seçimi ile ise değişim ve dönüşüm başlıyor.  

Farkındalık yolun yarısı derler, ama asıl zorlu olan farkında olduğumuz hal, tavır, inanç ve seçimlerimizin yerine kalp, beden ve akıl üçlemesine sağlıklı ve adil şekilde hizmet edecek ve bütünün de hayrına olacak yeni eylem ve tavırları hayata geçirmek bence. O zamana kadar Sisifos’la aynı kaderi paylaşmaya devam ediyoruz maalesef. Döngüden kolaylıkla çıkabilmek dileğiyle, aşk ve sevgiyle kalın…


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2025 / Sayı 29

Karşılaşma

Yoğun geçen günün akşamında, bisikletle Amsterdam Ormanı’na gittim bugün. Yemyeşil ağaçların gölgesinde pedallarken, önüme düşen sincapta, uçan kuşta, yeşilin onlarca tonunda, rüzgârla birlikte burnuma gelen petrikor kokusunda aşkı buldum her zamanki gibi. Bir saat kadar bisiklete bindikten sonra, gölün kenarında, hafif nemli çimenin üzerine kırmızı ekoseli örtümü sererek oturdum. Rengini güneşten alan termosumu, kiraz kabartmalı hasır sepetimden çıkararak, badem aromalı sıcacık kahvemden bir yudum aldım.  

Karşılaşma

O sırada, yandaki patikada yürümekte olan atların ayak seslerini gözlerimi kapatarak dinledim, ıslak çimen kokusunu da içime çekerek. Kalbim yine aşkla doldu. Atlara âşık olan biri olarak, günün en mutlu anları idi bu anlar benim için. Yazmakta olduğum bilimsel yayın için notlar almaya başladım, Mevlâna’nın Şems için yazmış olduğu, Nu’nun seslendirdiği “Mon O To” isimli şiirini dinlerken. 

“Şems’i bularak Mevlâna, ne büyük şans yakalamış” diye düşünürdüm on yedi, on sekiz yaşlarımda iken. Gıpta ederdim ona. Bilirdim, ayna rehberliğinin kıymetli olduğunu tekâmül yolculuğunda. Aynalar, çeşit çeşit. Gönül, hakikate açılan aynayı, aynaların pirini ister. Ancak, doğru aynayı bulmak ve onu kabul edebilmek de derin mevzu. Üzerine ne kitaplar yazılır bunun…Aynada gördüğümüzü kabul etmeye hazır olmak ise bedeller ödeyerek edindiğimiz hayat deneyimiyle mümkün oluyor çoğunlukla.  

Şems ve Mevlana’nın ilk karşılaşmasında, Mevlâna aslında pek de prim vermiyor bu karşılaşmaya. Iskalıyor o ilk şansı. Yıllar sonra gelen ikinci karşılaşmada ise; Şems’in nev-i şahsına münhasır sert üslubu karşısında, hiddetlenmeden, direnç göstermeden, reddetmeden, merakla, aşkla, heyecanla cevap vermeyi biliyor Mevlâna. Bu sayede, günlerce, gecelerce süren, Mevlâna’yı Mevlâna yapan, onu dönüştüren muhabbete, dostluğa, yolculuğa açılıyor kapı. Herkes bir Şems arar kendisine, ama Şems’i bulma derdine düşmeden önce, aradığımız şeye ne kadar benziyoruz, o karşılaşmaya ne kadar hazırız, bizim eksiğimiz, hatalarımız, zaaflarımız neler, bunların üzerinde çalışmak gerek. Bunu yapabilmek için de bazen inzivaya çekilmeye, bazen de ilişkilere ihtiyacımız var. İnsanı kendisiyle en çok buluşturan, gölge yanlarını tetikleyerek, gün ışığına çıkaran da ilişkiler değil mi?

Ancak, ilişkilerde o ideal yoldaş arayışı, o ideal yoldaşa hasreti bitmez kimilerinin. Bazıları, idealize edilen hayali yoldaşla yaşanacak aşka güzellemeler yapıp, yılları ve emek verseler yeşerme, derinleşme potansiyeli yüksek olan mevcut ilişkilerini, kendi üzerlerinde hiç çalışmadan, dönüşmeden, gelişmeden israf ederler, tüketirler. O partnerden, bu partnere dolaşırlar. Böylece, çok kişinin hayatına uğrayıp, kimsenin yüreğine dokunamazlar. Bu şekilde, kendileri de gitgide çoraklaşıp, içten içe kururlar maalesef. En çok buna üzülürüm, insanın israf edilmesine, bağların yıpratılmasına, emek vermeyerek kalplerin kırılmasına, başkasının zamanının çalınmasına, yılların ziyan olmasına. Oysa, aşkı aramak kolay olan! Aşkın kendisi olmak ise insana en yakışan. Mevlana’nın dediği gibi “Bizim görevimiz aşkı aramak değil, aşkla aramızdaki engelleri kaldırmak”. Aşkın tam kendisi olmak dileğiyle… 

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2025 / Sayı 30

Saklambaç

Çocukluğumuzda, “1,2,3,4,5,6,7,8,9,10, önüm, arkam, sağım, solum sobe, saklanmayan ebe” diyerek başlardık saklambaç oynamaya. Sevdiğim oyunlardandı. Aradan yıllar geçti, bu kez yeğenimle saklambaç oynar olduk. Hiç unutmam o sahneleri, yeğenim üç yaşında iken bazen perdenin arkasına saklanır, minicik ayakları gözükürdü perdenin altından. Kıyamazdım “Seni buldum, sobe” demeye. Tüm evi arar, tarar bulamazdım güya onu, “Bulamadım, bulamadım boncuğum seni” diye seslenirdim bir yandan da.  Kahkahalar atarak çıkardı saklandığı yerden, “Buyadayım buyadayım Güz” diye karşılık verirdi bana. 

Saklambaç

Sanki bulunmayacak şekilde saklanabilmenin verdiği gururla, sobelenip ebe olmamanın verdiği zafer duygusuyla, sakladı herkes küçükken bir parçasını kendisinin dahi bulamayacağı bir yere, bazen bir travma ya da toplumsal bir öğreti nedeni ile.  Bizi, bizden görünmez bir el alıp sakladı bu şekilde, saklanan parçamızdan habersiz geçti yıllar. Kimimiz kendisine ait olmayan istekleri, inançları, kariyer planlarını, hayalleri kendisine aitmiş gibi sahiplenip, gerçeklemek için peşine düştü. 

Nice insan, bazen o kadar habersizdir ki kendi özgün hayal ve isteklerinden, toplumun dayattığı istekleri yerine getirerek ömrünü heba eder. 

Tüm bunları yaparken de mutsuzluğunu bastırmak için kendisinden de saklanır olur, gerçek duyguları yüzeye çıkmasın diye. Çünkü onlarla nasıl baş edeceğini dahi bilemez. Ne yaparsa yapsın, yine de içinde dolmayan bir boşluk kalır. 

Kimisi ise şanslıdır, bir şarkı, bir kitap, bir cümle, bir deneyim ile hatırlar kendi özgün parçasını. Neydi kendinden sakladığı hayali, öz parçası bulur, doldurur boşluğunu, büyütür kendisini, güneş doğar hayatına, Aydınlık tarafı ile kucaklaşır. Ancak öncesinde, herkes saklambaç oynar kendi gölgesi ile. Gölge ile tanışmaya ise bir öteki ile temas götürür insanı. O nedenle, ilişkiler çok kıymetlidir. Saklambaç oyununda bir saklanan, bir de sobeleyen vardır ne de olsa. Aşkla, sevgiyle sobelenmek dileğiyle…Saklanan ve ebe olma yolculuğumuz keyifli olsun.


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2025 / Sayı 28

Kahve

Yağmurlu bir hava vardı bugün, çocukluğumun geçtiği Nişantaşı’nda yürüyüş yaptım. Annem ve babamla geçirdiğim günleri, çocukluk anılarımı hatırladım. Küçük yaşlarda annemden kimseyi yargılamamayı, kapsayıcı olmayı, şefkati ve sevmeyi babamdan ise analitik düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı, bir konu hakkında fikir sahibi olmadan önce o konu hakkındaki zıt görüşlerle ilgili tarafsız bilgi toplamayı, analiz etmeyi öğrendim. “Annem ve babamdan bana en büyük miras olarak, bu donanım kaldı” diye içimden geçirdim kırmızı şemsiyeme vuran yağmurun sesini dinlerken. 

Kahve

Eski günlerde olduğu gibi, Atiye Sokak’ta bir yerde oturup, kahve içmek istedim. Her zaman gittiğim mekanlardan birine girdim, çocukluğumun geçtiği yerlerde bulunmanın ve çok sevdiğim yağmurun vermiş olduğu huzur duygusuyla kuş gibi hafiflemiştim, içimde ferah bir duygu vardı.

İçeriye girdiğimde yıllardır görmediğim liseden sınıf arkadaşım Elif’i ve annesi Suna Hanım’ı gördüm. Annesiyle ilk karşılaşmamdı. Elif, onlara eşlik etmemi isteyince kıramadım onu. Laf lafı açtı. Suna Hanım, ne iş yaptığımı, nerede çalıştığımı sordu. Bir süredir yurt dışında görev yapan bir bilim insanı olduğumu, kısıtlı zamanlarda İstanbul’a gelebildiğimi öğrendikten sonra, damdan düşer gibi “Peygamberimize, kitabımıza inanıyor musun?” diye bir soru yöneltti bana. O an çok şaşırdım. Çocukluktan beri başkalarının inançlarını sorgulamamak, yargılamamak hatta insanların inançlarını, özel hayatlarını bilmekten özellikle imtina etmek, irdelememek, merak etmemek üzere gelişen mizacıma ve düşünce yapım nedeniyle çok rahatsız etti bu sorunun sorulması bana.  Cevap olarak “İnsanları eylemleriyle, halleriyle bilir, tanırım ben, inançlarını, özel hayatlarını bilmek istemem, sormam, merak etmem ve bu tip soruları uygun bulmuyorum.” dediğimde ise bana “Hazreti Muhammed’e ve Kuran’a inanıyor musun yani?” diye daha direk ve net bir soru sormuş oldu.

“Hal ehli olup, hali ile yansıtır kişi her şeyi, peygamberler de halleri sembolize eder benim nazarımda” diye kısaca cevapladım sorusunu kendi gönül dilimce. Suna Hanım, “Yani inanmıyorsun” dedi buna karşılık. Sadece gülümsedim. Artık kimsenin kimseyi dinlemediğini, söylenenlere verilecek cevapların önceden ezbere alınmış replikler olduğunu ve yeri geldiğinde heybeden bu repliklerin çıkarılıp ortalığa saçıldığını düşündüm hüzünlenerek.

O an benim için masada sohbet bitmişti. Bir an önce, masadan kalkmak için içimde yoğun bir istek oluştu. Benim söylediklerimin kıymet bulması, karşımdakinin anlamaya razı, gönüllü ve açık olmasıyla ancak mümkündü. Maalesef öyle bir zemin yoktu masada. 

Bir süredir, Türkiye ziyaretlerimde kimsenin kimseyi gerçekten anlamak, bilmek, dinlemek gibi samimi bir niyetinin olmadığını gözlemliyorum. Artık iletişimlerdeki niyet; gönülden gönüle muhabbet kurmayı sağlamaktan ziyade, karşısındakini sınıflandırma, ötekileştirme, dışlama ve yargılama amaçlı veri toplamaya dönüşmüş durumda. Dolayısıyla, çoğunlukla ortada gerçek bir sohbet yok.  Sohbet olmayınca, muhabbet de olmuyor, gönülden gönüle köprü de kurulamıyor. Durum öyle bir noktaya gelmiş ki, kanaryayı sevenler grubu kurulsa, orada da bir düşmanlık, dışlama, ayrışma hali olacak gibi; mavi kanaryayı mı, sarı kanaryayı mı yoksa yeşil kanaryayı mı daha çok sevelim diye. 

“Peygambere inanıyor muyum?” sorusuna gelirsek, hali ile anlarım, tanımlarım ben her yaratılanı. Ben, tüm peygamberlerin halini anlıyorum, inceliyorum, araştırıyorum. Her şeyi ölçer, tartar, sorgularım, çokça araştırırım. Çocukluktan beri mizacım böyledir. Yolculuğumda, yoluma hallerinden feyz alıp, harç, taş, patikalar eklerim.  

Benim için peygamberler farklı makamları sembolize ederler. Musa makamı, çalışmayı, üretmeyi ve dünyada köklenmeyi sembolize eden bir makamdır nazarımda. İsa makamı ise, koşulsuz sevmeyi, sevgiyle her şeyi yapmayı, sevgiyle affetmeyi, özveriyle paylaşmayı ve gerekirse kendini feda etmeyi sembolize eder. Muhammed makamı ise Musa ve İsa makamının birleşimdir. Hem üretmeyi, çalışmayı, akılcılığı, köklenmeyi hem de sevgiyi, maneviyatı, ruhani boyutlara yönelmeyi, paylaşmayı, fedakarlığı sembolize eder. Hem maneviyatı hem de kapsayan, birleştiren bir makamdır. O yüzden de son makamdır, üzerine çıkılacak başka makam yoktur. 

Birini tanımak istiyorsak, inancını sorgulamak yerine, eylemlerine bakmak gerek. Eylemleriyle var olur çünkü insan. Ancak, insan kendini bilmekten sorumludur, o nedenle kendi eylemlerimize bakalım açık yüreklilikle her şeyden önce. Başkasının haline bakmak ise toplumu ya da kendimizi korumak, bütünün iyiliğine katkıda bulunmak için zaruri değilse, had aşmak, saygısızlık değil mi? 

Aklımdan anlık olarak bunlar geçerken, Suna Hanım “Sen Atatürkçüsün anlaşılan” gibi bir cümle sarf etmiş oldu. Bir önceki sorusuna verdiğim cevaba benzer bir cümle sarf ettim “Atatürk’ün haline bakıp, halinden kendime öğretiler, örnekler aldım”.  Suna Hanım’ın cevabı “Atatürkçü de değilsin yani” oldu. Duymak ama dinlememek! İşte günümüzün sorunu. 

Ona, halden kastımın ne olduğunu anlaması için birkaç örnek vermek zorunda hissettim kendimi, artık daha fazla sessiz kalamayarak. Misal olarak anlattıklarımın masal olarak algılanmasından da çekinerek; “Ben Atatürk’ten örnek aldığım nice hallerle donattım kendimi. Bir ağaç için yazlık evini kızakla kaydıran bir lideri örnek alarak ağacı, doğayı binaya, betona karşı önceliklendirmeyi ilke edindim. Kadının hayatın içinde her alanda öncü, üreten, söz hakkı olması için devrimler yapan Atatürk’ün açmış olduğu yoldan yürüyerek bilim insanı oldum, akademisyen oldum, hatta sanatsal faaliyetlerde bulundum. Çocukluğumda, babam bana Atatürk’ün okuduğu kitapların listesini gösterdi. Hayran kaldım onca savaşın arasında bu kadar çok okumasına ve buna ek olarak da geometri kitabı yazmış olmasına. Küçük yaşta, Atatürk’ün halini örnek aldım. Çokça okudum, ben de uluslararası bilimsel makale ve kitaplar yazdım ilerleyen dönemlerde. Baş öğretmen oluşuna, halkını eğitimli olmasına gönül vermiş olmasına hayran kalarak ben de yıllarca ülkemde naçizane bilgimi paylaşmak için akademisyen olarak görev yaptım, binlerce üniversite öğrencine ders vermiş oldum bugüne kadar. Atatürk demek benim için, akılcılık demek, vatan sevgisi demek, vatan için çalışmak, bilimin rehberliğinde ilerlemek demek. İster yurtdışında, ister yurt içinde olalım ülkeyi güzel temsil etmek, Türk Ulusunun adını yüceltmek demek.  En zorlu şartlarda dahi çabalamak, her zorlu savaştan, emek vererek, yorularak, yılmadan, bıkmadan, tek başına kalsan dahi, engellensen bile dürüstlükle bütünün hayrına çalışarak çıkmak demek.  Liste uzar gider. Ben onda gördüğüm, saygı duyduğum halleri aldım, cebime koydum. Elimden geldiğince, gücüm yettiğince, idrak edebildiğim ölçüde hayatıma kattım. Halden anladığım budur.”

Ocu, bucu, şucu olarak insanların sınıflandırılmasına karşı duran naçizane bir insanım ben. Bu sınıflandırmalar hata yaptırır insana. İnsanları kategorileştirmek, ön yargı ile onları dışlamayı, onlardaki  iyi özellikleri de görmemeyi getirir beraberinde. Sırf bir gruba sempatimiz var diye yapılan kötü şeyleri de görmemeyi, kabul etmeyi ve sineye çekmeyi getirir bu. İşi ehline vermeye, liyakata, bireysel ve kollektif konularda adil olmaya ve hallerden feyz almaya inanırım ben. 

Birbirimizin hallerini görmekle, hallerini anlamakla, halden hale bağ kurmakla olur dostluk, muhabbet. İnançları sorgulayarak, yargılayarak, eleştirerek ne dost, ne ahbap, ne de refah içinde yükselen bir toplum oluruz. Birbirimizi dışlamak niyetiyle diyaloglar kurduğumuz masalarda içilen kahvenin ne tadı olur ne de hatırı.  Oysa kahve de, gönülden gönüle kurulan muhabbet de şifadır ruha. 

Karşımıza halimizden anlayan, halimizi kapsayan, halimize hali ile ilham olan insanların çıkmasını ve bizlerin de o insanlardan olmasını dilerim. İşte o zaman, daha iyi bir dünya için hep birlikte çalışıp çabalar, farklı görüş, düşünce ve inançları harmanlayıp toplumca bereketlenir, gerçek bayramları kutlarız. Geçmiş bayramınız kutlu olsun. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2025 / Sayı 27

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447