Alternatif Ne Üretilirse Üretilsin Kitabın Yerini Tutamaz

Merhaba hocam okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1959 Nevşehir / Gülşehir doğumluyum. İlk orta ve lise tahsilimi Nevşehir’de, yüksek tahsilimi Kırşehir’de tamamladım. Kısa dönem bir devlet öğretmenliğinden sonra istifa ederek uzun süre Nevşehir’de dershanecilik yaptım. Bu süre içerisinde aynı zamanda yerel gazetelerde köşe yazarlığı, televizyonlarda genel müdürlük ve programlar yaptım. 2000 yılından beri de profesyonel olarak Türkiye’nin ve Kapadokya’nın bir realitesi olan mübadele üzerinde aynı zamanda da Karamanlılar üzerinde yoğun olarak çalışıyorum. Bu doğrultuda gerek Kapadokya içerisinde gerekse Yunanistan’da mübadiller üzerine saha çalışmaları yaptım. Karamanlıca 30 kitap çevirisi yaptım. Bunlardan bir bölümü Nevşehir Hacı Bektaş Üniversitesi ve Kapadokya Üniversitesi yayınlarından çıktı.  Yayınlanmış tarihsel içerikli, hikaye ve roman türünde 20 kitabım var. Evliyim bir oğlum bir kızım var. 

Yazar Oğuz Özdem

Yazma yolculuğunuzdan bahseder misiniz sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

İlk kitabım Nevşehir üniversitesine katkı sağlamak amacıyla çıkardığım bir şiir kitabıydı. Sonraki ise 2007 yılında çıkan ve asıl ilgi alanım olan Karamanlılar hakkında çıkardığım “Biz Vatanımıza Hasret Öldük Yavrularım” adlı romanımdır. Bu roman benim bu yoldaki ilk kilometre taşımdır. Mübadele konusuna girdikçe araştırdıkça saha çalışmalarında yaşanmış öyküleri bir bir dinledikçe ve onları yazıya aktardıkça bu yolculuk benim için inanılmaz yorucu ama güzel oldu.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Bu konudaki en güzel ifade bence Sait Faik’in sözleridir. Benim idolüm olan Sait Faik “yazmasaydım çıldıracaktım” der. Benim yazarlığımın da sanırım temelinde bu söz yatıyor. 

Kitabınız Alaska Yayınlarından çıktı tebrik ederiz. Kitabınızda okurları ne gibi sürprizler bekliyor?

Sanırım sözlersem sürpriz olmayacak. Sadece şu kadarını söyleyeyim kitabım bir filme senaryo olacak kadar heyecan dram ve Anadolu kokuyor. 

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Önceliğim Sait Faik, Cengiz Aytmatov, Yaşar Kemal, Halil Cibran’dır ama yazar ve kitap ayrımı bana pek doğru gelmiyor. Elbette favorileriniz olabilir ama ben her yazardan ve her kitaptan bir şeyler alınabileceğini savunurum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet 3 hazırlık aşamasında kitabım var biri “Küçürekten biraz büyücek” diye adlandırdığım ve içinde otuza yakın kısa hikayenin yer aldığı bir kitap, diğeri sadece Karamanlı hikayelerinden oluşan bir seçki ve son olarak hala üzerinde çalıştığım Nevşehir’in bir değeri olan Ata Bey ile ilgili bir biyografi. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bakınız dünya değişiyor, teknoloji gelişiyor ve kitabın yerini alabilecek onlarca şey de ortaya çıkıyor ama hala inatla ve ısrarla kitaplar basılıyor. Bu da şunu gösteriyor ki alternatif ne üretilirse üretilsin hiçbir şey kitabın yerini tutmuyor ve tutamaz. Sizlerden tek isteğimiz bizi okuyun. Okuduğunuz her kitap sizlerle bizler arasında görünmez bir bağ kuracak. Bu bağın kopmaması dileğiyle.

İyi ve Örnek İnsan Olabilmenin Yolu Yaşarken Bir İz Bırakabilmektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1965 yılında Karaman Taşkale Köyünde doğdum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Taşkale’de okudum.  Trakya Üniversitesi Edirne Eğitim Yüksekokulu’ndan 1986 yılında mezun olduktan sonra Mardin, Tokat, Karaman değişik okullarında ve Kaş’ta sınıf öğretmeni olarak görev yaptım. 1999 yılında Anadolu Üniversitesinde Lisans Tamamlama Programını bitirdim. 1921 yılında emekli oldum. 

Yazar İsmail Yıldırım

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Bir aydın olmanın sorumluluğu ve bilinciyle unutulmaya yüz tutmuş sözlü kültürümüzü yazıya dökerek bir ilke imza atmak istedim. Bu amaçla 2017’de Atatürk’ün Ata Yurdu Otantik Kent Taşkale’yi tanıtan ilk kitabımı “Kızıllar Kültürü” çıkardım.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

İyi ve örnek bir insan olabilmenin yolu ilgi yeteneğin ölçüsünde yaşarken bir iz bırakabilmektir. 

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Okur, Atatürk’ün Ata Yurdunun Karaman’ın 46 km uzaklıktaki Taşkale (Kızıllar) Köyü olduğunu. Bu Doğal tarım Ambarları, Taş Camisi, İncesu Mağarası, Manazan Mağaraları gibi doğal güzellikleri olan bu bölgenin görülmeye değer ideal bir turistik merkez olduğunu öğrenir.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Nutuk ve Felsefi kitaplar. Yazarlar ve kitaplar içinde yaşadığımız toplumu tanımamızı farklı ve özgün düşünme yetisi kazandırdı. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Kendi hayatımdan yola çıkarak 90'lı yıllarda genelde güneydoğu bölgesinde yaşanmışlıkları, özelde ise bu bölgede görev yapan öğretmenlerin ve askerlerin yaşadıkları zorlukları anlatan gerçek yaşanmış “Bir Öğretmen Hikayesi” adlı öykü kitabı üzerinde çalışıyorum. Yakında yayınlanır.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Tüm kitap severler dostların okuması dileğiyle. Sevgiler saygılar.

Okumak Paylaşılan En Asil Eylemdir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1982 Adana’nın Seyhan ilçesinde 3 çocuklu bir belediye işçinin 4. Çocuğu olarak doğdum. İlk, orta ve liseyi Adana’da okudum. Her ne kadar üniversiteden mezun olsam henüz öğrenmem gereken çok şeyin var olduğunu düşünüyorum. 

Yazar Muhittin Çiftçi

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Zannediyorum 2023 yılıydı. Zor bir yıl olmuştu toplum olarak hepimiz için. Toplumumuzda her bir bireyinin birbirinden fiziksel ve duygusal uzaklaşması normalden daha fazla yalnızlığı getiriyor.  Ve insanların yanlızlıklarının artması öfke patlamalarına, nedensiz yere suç işlemelerine neden oluyor. İçinde olduğumuz toplumsal suskunluk dönemi sona ermeli diye düşündüğüm için bu yanlızlık hissiyatını içimizden dışımıza aksettirmek istedim. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için dünyayı ve insanı anlama çabasıdır. Kelimelerin gücüyle görünmeyeni görünür kılmak, hayatın karmaşasında kaybolmuş duygulara bir isim verebilmektir. Yazmak, aslında bir dertleşme ve aynı zamanda bir şifa bulma yolculuğudur; zihnimdeki kalabalığı kağıda dökerek okurla ortak bir seste buluşmaktır.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Kitabımda okurları, alışılagelmiş kalıpların dışında, bazen çok kısa bir cümlede dünyaları sığdıran, bazen de en derin sessizlikleri konuşturan bir anlatı bekliyor. Karakterlerin içsel dönüşümleri ve olayların beklenmedik kırılma noktaları, okurun kendi hayatından izler bulmasını sağlayacak. Onları, sayfaları çevirdikçe kendilerini sorgulayacakları duygusal bir yolculuğa davet ediyorum. Kapak görselinde gördüğümüz o kerpiç ev ve gün batımı manzarası, okurda taşra ve kökler hissiyatı uyandırmak istedim. Hikâyemizin coğrafyası, karakterlerimizin kaderini çok fazla etkiledi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz ile Kadim Mezopotamya’nın tarihi kitabımızın karekterlerinin kaderini belirledi.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Edebiyatımızın usta isimleri benim için her zaman bir okul niteliğinde olmuştur. Özdemir Asaf'ın kelime ekonomisi, toplumun ve bireyin derinliklerine inen yazarların gözlem gücü kalemimi besliyor. Kitaplar benim için sadece bilgi kaynağı değil, aynı zamanda empati kurma becerimi geliştiren birer rehber oldu. Başucu eserlerim, bana insan ruhunun ne kadar geniş olduğunu ve her sonun aslında yeni bir başlangıç olduğunu öğretti. Asaf’ın yanı sıra Ahmet Bükenin Deli İbrahim Divanı ve Melisa Kesmez’ Çiçeklenmeler ‘i de bende izler bıraktı. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, kalemim hiçbir zaman durmuyor. Şu an üzerinde yoğunlaştığım çalışma, yine insana dair, belki de hepimizin yanından geçtiği ama fark etmediği hayat hikayelerini odağına alıyor. Bu kez biraz daha toplumsal duyarlılığın ve içsel yolculuğun iç içe geçtiği, okuru şaşırtacak kurgusal bir yapı üzerinde çalışıyorum. Yakında detayları paylaşmak için ben de sabırsızlanıyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okumak, paylaşılan en asil eylemdir. Kitaplarımda kurduğum dünyaya misafir oldukları için her bir okura teşekkür ediyorum. Hayallerine sahip çıkmalarını ve kelimelerin iyileştirici gücüne inanmalarını dilerim. Bir sonraki durakta, yine aynı duygularda buluşmak üzere.

Her Büyük Değişim Önce Bir Hayalle Sonra Bir Eskizle Başlar

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, öncelikle bana bu imkânı sunduğunuz için teşekkür ederim. Ben Sezgin Kara. Doğaya, yaşama ve insana her zaman derin bir gözlemle bakmaya çalışan biriyim. Bu bakış bana hem hayatı daha iyi anlamayı hem de insanın kendi değerini fark etmesi gerektiğini öğretti. Yazmak benim için yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değil; duyguları, mücadeleleri ve insanın iç dünyasında saklı kalan sesleri görünür kılma çabasıdır. Doğayı, hayatı ve insanı sevmenin, korumanın ve anlamlandırmanın yollarından biri de benim için kalem oldu. Uzun yıllardır gözlemleyen, düşünen ve sorgulayan bir bakış açısıyla yaşamı anlamaya çalışıyorum. Edebiyat ise bu yolculukta kendimi ifade etmenin en güçlü yolu oldu.

Yazar Sezgin Kara

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum, çocukluğumun geçtiği Sivas’ın İmranlı ilçesine bağlı bir köyde başladı diyebilirim. Doğanın, dağların ve yeşilin içinde; imkânsızlıklar olsa da huzurlu ve güzel bir çocukluk yaşadım. Sonrasında eğitim için ilçe merkezine, ardından İstanbul’a geldim. Gençlik yılları, çalışma hayatı ve hayatın doğal akışı içinde zaman hızla geçti. Ancak zamanla toplumsal hayatta karşılaştığım adaletsizlikler, mantıksızlıklar ve sistemsel çelişkiler dikkatimi çekmeye başladı. Bu durum beni sorgulamaya itti. Ben sadece eleştiren biri olmadım; her “neden?” sorusunun karşısına kendi vicdanım ve mantığımla cevaplar aradım.

Yazarlıkla ve kurgu üretimiyle ilk ciddi tanışmam ise belediyeye bağlı ücretsiz bir tiyatro eğitimi sırasında oldu. O süreçte hikâye kurmanın, karakter oluşturmanın ve düşünceleri sanat yoluyla ifade etmenin gücünü keşfettim. Yazmak da tam bu noktada benim için bir ihtiyaç hâline geldi. Düşüncelerimi, itirazlarımı, umutlarımı ve insan merkezli bakış açımı ifade etmenin en güçlü yollarından biri oldu. Eskiz Kalemi Azelya da bu birikimin, gözlemlerin ve içsel yolculuğun bir yansımasıdır.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık benim için bir yaratım ve üretim sürecidir. Ancak her üretimin kalıcı ve güçlü olabilmesi için sağlam bir fikre ve gerçeğe dayanan bir temele sahip olması gerektiğine inanıyorum. Doğru sorularla beslenen, hayatın içinden gelen ve hakikatten kopmayan düşünceler insanlarda daha derin bir karşılık bulur. Bu noktada yazarlık sadece hayal kurmak ya da kelimeleri bir araya getirmek değildir. Hayal ürünü bir kurgu bile olsa özünde gerçeği taşımalı ve insana dokunmalıdır. Çünkü yazılan her söz, okuyan insanda bir etki bırakır. Bu da yazarlığı büyük bir sorumluluk hâline getirir. Benim için yazarlık; düşüncenin, sorgulamanın ve insanlığa dair meselelerin toplumla paylaşılmasını sağlayan, cesaret ve sorumluluk isteyen önemli bir üretim alanıdır.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Elbette öncelikle Logo Yayınevi’ne teşekkür etmek isterim. Eskiz Kalemi Azelya benim ilk romanım ve bu nedenle kalbimde çok özel bir yere sahip. Bir yazar, ilk eserine nasıl bir emek ve sevgiyle bağlanırsa ben de bu kitaba aynı duygularla yaklaşıyorum. Eserimin doğru ellerde, samimiyetle ve emeğe saygı duyan bir yayınevi tarafından hayat bulması benim için çok kıymetliydi. Logo Yayınevi’nde bu güveni ve Anadolu insanının o sıcak, samimi duruşunu hissettim. Haklara saygılı ve titiz çalışma prensipleri, bu yolculukta onlarla yürümemi sağlayan en önemli nedenlerden biri oldu. Kitabın içeriğine gelecek olursak; okurlarımı alışılagelmişin dışında, mevcut sistemleri sorgulayan bir kurgu bekliyor. Eskiz Kalemi Azelya, sadece bir hikâye değil; bugünün çıkmazlarına başka bir dünyadan bakma çabasıdır. Okurlar, sayfalar arasında ilerlerken kendilerini para sisteminin olmadığı, yepyeni bir ekonomi modelinin hüküm sürdüğü Azelya gezegeninde bulacaklar. Zamanın ve mekânın alışılmış sınırlarının dışına çıktığımız bu yolculukta insanın kendi değerini rakamlarla değil, doğrudan varlığıyla ölçtüğü yeni bir sistemin kapılarını aralıyoruz. En büyük sürpriz ise hayal gibi görünen bu yeni dünyanın aslında ne kadar mantıklı ve mümkün olabileceğine dair okurun zihninde uyanacak o güçlü kıvılcım olacaktır. En önemlisi; okuyucu kitabın sonuna geldiğinde zihninde tek bir büyük soru belirecek: Yeni bir dünya tasavvuru.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Bu soruyu cevaplamaya başlarken öncelikle genel kabul görmüş bir yaklaşıma dair kendi şerhimi düşmek isterim. Edebiyat dünyasında sıkça dile getirilen ‘herkes mutlaka okumalı’ düşüncesine biraz mesafeli bakıyorum. Çünkü hayat; bazen karanlık, bazen aydınlık, bazen düz bir yol, bazen de dik bir yokuştur. Her insanın hayat yolu ve bu yoldaki şartları bir değildir; birinin düz yolda yürüdüğü yerde diğeri dik bir yokuşu tırmanmak zorunda kalabilir. Şüphesiz ki kitaplar bizlere bilgi, erdem ve güç veren devasa bir havuzdur; bakış açımızı genişletir, empati yeteneğimizi besler. Ancak yaşamsal zorluklar ve çevresel koşullar nedeniyle herkes okumaya zaman ya da imkân bulamayabilir. Bu noktada benim bakış açım şudur: Bazı insanlar okuyacak, öğrendiklerini ve biriktirdiklerini yaşamına, diline, tavrına yansıtacak; okumaya fırsat bulamayanlar ise o kişilerin şahsında aslında ‘kitabı’ değil, o ‘insanı’ okuyarak ondan faydalanacaktır. Bilginin ve erdemin bu şekilde elden ele, gönülden gönüle aktarılmasına inanıyorum. Bu yüzden benim için kitaplar kadar kitaplaşmış insanların da yeri ayrıdır.

Bu bakış açımın hayatımdaki en somut karşılığı, tıp fakültesinde okuyan ev arkadaşımla yaşadığım bir anıdır. Bir gün eve döndüğümde onu saatlerdir aynı koltukta kitap okurken bulmuş ve şaşırarak nedenini sormuştum. Bana ‘Bugün acil bir işim yoktu, ben de kitap okudum. Çünkü kitap okumadan geçen bir günü yaşanmamış ve boşa geçmiş sayarım’ demişti. Bu kısa ama sarsıcı cevap, o dönem ilkokul mezunu bir esnaf olan beni derinden etkiledi.

Hemen dükkânımda kendime küçük bir kütüphane kurdum; okudukça zihnimin yeni fikirlerle zenginleştiğini hissettim. Zamanla bu kişisel çabam, dükkânımın bir kitap takas noktasına, adeta yaşayan bir kütüphaneye dönüşmesine vesile oldu. Müşterilerim okudukları kitapları getiriyor, yerine yenilerini alıyordu. Yani bir arkadaşımın bana yansıttığı o ışık, benim üzerimden hiç tanımadığım onlarca insana ulaştı. İşte yazarların ve kitapların hayatıma etkisi tam da bu noktada başlar; bir cümleden doğan o kıvılcım, önce bir dükkânın, sonra da bir yazarın dünyasını aydınlatabiliyor.

Bu süreçte pek çok eserle yolum kesişti; özellikle dünya klasikleri bu yolculuğun temelini oluşturdu. Benim için bir kitabın hacminden ziyade bıraktığı iz önemlidir; bazen incecik bir kitap koca bir kütüphane kadar besleyebilir insanı, bazen de kalın bir ciltten zihnimde sadece tek bir sarsıcı paragraf kalır. Örneğin Halil Cibran’ın Ermiş kitabı oldukça ince olmasına rağmen hayat boyu yanımda taşıyacağım dersler vermiştir. Platon’un Devlet eserini okurken 2500 yıl öncesinden bugüne bakıp nelerin değişip nelerin aynı kaldığını kıyaslamak benim için tarifsiz bir keyifti. Beni en çok sarsan eserlerden biri ise Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sıdır; Raskolnikov karakteri üzerinden yapılan o derin psikolojik tahliller, kendi yazım sürecimde ve karakter oluşturma aşamamda bana rehberlik etmiştir. Yakın zamanda okuduğum ve Japon kültürünü zarif bir dille ele alan Kahve Soğumadan Önce ise zihnimde taze izler bırakan eserler arasındadır. Ayrıca hobim olan tiyatroya duyduğum ilgi, okuma listemi bu alandaki teknik ve edebî metinlerle de zenginleştirdi. Sonuç olarak diyeceğim şudur ki; herkes kendi soruları, merakları ve amaçları doğrultusunda okumalıdır. Birinin çok sevdiği, diğeri için ağır veya keyifsiz olabilir. Önemli olan insanın önce kendi yolunu, sorunlarını ve hedeflerini bilmesi; sonra o yolda yürürken kendisine ışık tutacak doğru kitabı bulmasıdır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Belki biraz klasik, belki de derinliği nedeniyle anlaşılması zaman isteyen bir cevap olacak ama ben bu konuya şöyle bakıyorum: Bana göre her yazar hayatı boyunca aslında tek bir kitap yazar. Yayınlanan tüm eserler, o ana kitabın farklı paragrafları, farklı bölümleri veya ciltleridir. Okuyucular ise o devasa metnin içinden kendi ruhlarına uygun olan ‘paragrafı’ seçer ve ondan beslenirler. Yeni bir eser üretme konusundaki heyecanım ise elbette var. Ancak şunu belirtmeliyim ki okuyucularımın ilk kitabım olan Eskiz Kalemi Azelya’ya gösterecekleri ilgi ve kuracakları bağ, yeni eserimi var etmemdeki en büyük enerji kaynağı olacaktır. Yeni projem hakkında şimdiden detaylı ipuçları verip büyüsünü bozmak istemem ama şunu söyleyebilirim: O yeni eseri ya ben kaleme alacağım ya da bizzat yaşayacağım ve başkaları beni yazacak. Bu kararın netleşmesinde okurların bugünkü yol arkadaşlığı belirleyici bir etkiye sahip olacak.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak şunu söylemek isterim: İçinde yaşadığımız dünya çoğu zaman bizlere her şeyin ‘rakamlardan’ ve ‘zorunluluklardan’ ibaret olduğunu dayatıyor. Ancak ben insanın kendi değerini yeniden keşfettiği, emeğin ve samimiyetin her türlü maddiyattan üstün olduğu bir dünyanın hayal olmadığını biliyorum. Okurlarımdan ricam; Eskiz Kalemi Azelya’yı okurken sadece bir hikâyeye misafir olmasınlar, aynı zamanda kendi içlerindeki o ‘yeni dünya’ tasavvuruna da baksınlar. Unutmasınlar ki her büyük değişim önce bir hayalle, sonra bir eskizle başlar. O yüzden onlardan beklentim kendilerine şu soruyu sormaları: “Gerçekten değişime ihtiyaç var mı?” Vakit ayırıp bu yolculuğa ortak olan herkese yürekten teşekkür ediyorum. Kaleminiz ve kalbiniz hep doğru soruların izinde olsun.

Okumayı ve Hayal Etmeyi Bırakmayın

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

İsmim Azizullah Sarvari, 2000 doğumluyum. Eğitimimi çeşitli imkânsızlıklardan ötürü ortaokula kadar okudum. 13 yaşımda İran’a gittim. İran’da bölgede çeşitli şairler ile tanıştım. Edebiyata ilk yönelimim tam bu noktada başladı. 15 yaşında Türkiye’ye geldim ve hâlen Türkiye’de yaşamaktayım. Bu ilk eserim.

Yazar Azizullah Sarvari

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Ben içime kapanan biriyim. Ve hayatımı anlattım. Tek kişi beni zor zamanda bırakınca yazmak istedim.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık benim için düşünceleri, duyguları kelimeler aracılığıyla insanlara aktarma sanatıdır.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Kitabımda yaşadıklarımı anlattım. Ve kitabın sonunda yeni bir bakış açısı kazanacaklarını düşünüyorum.

Başucu yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu yazarım ve kitabım bana yeni düşünceler kazandırdı ve hayata farklı açılardan bakmamı sağladı.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Öncelikle yazarlık çok zor bir şey. Hele yabancı olsanız daha da zorlaşıyor ama ikinci kitabım var. Yaşayacak günlerimiz varsa çıkar inşallah.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Beni okuyup destekleyen tüm okuyucularıma kocaman teşekkür ederim. Okumaya ve hayal etmeye bırakmasınlar.

Benim Meselem İnandığım Hakikatleri İnsanlara Ulaştırabilmektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

2000 yılının Mart ayında Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde doğdum. Aslen Çermik’in Tulık köyündenim; bölgede Cızir ailesi olarak biliniriz. İlkokul ve ortaokul eğitimimi Kayapınar’da tamamladıktan sonra liseyi açık öğretim üzerinden bitirdim. Ardından yine açık öğretim yoluyla ilahiyat ön lisans eğitimimi tamamladım.  Daha küçük yaşlardan itibaren medrese eğitimiyle tanıştım ve yaklaşık 7 yıl süren bu süreçte klasik ilimlerle meşgul oldum. Sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açmış olduğu din görevlisi alım sınavlarına girdim ve başarılı olarak Yozgat’a atandım. Şu anda Diyarbakır’da, Ahmed-i Hani Camii’nde müezzin-kayyım olarak görevime devam etmekteyim. Kendimi sadece bir görevli ya da bir yazar olarak değil, insanın içinde susturulmuş sesi konuşturmaya çalışan biri olarak görüyorum. Medrese kökenli bir yazar olarak hem geleneği hem de modern insanın kırılmalarını aynı sayfada buluşturuyorum. Yazdıklarım, okuyucuyu rahatlatmak için değil; onu uyandırmak içindir. 

Yazar Enes Bozkurt

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?  

Öncelikle medresede yada hizmet yolunda çarşafı kısacası İslami kisveleri insanları aldatmak için kullananlara şahit oldum zengin avcısı çarşaflı dinsiz dindarları gördüm ve bütün bunlar benim yol ayrımım oldu. Yazma yolculuğum, hem medreselerde hem de toplum içinde gördüğüm gerçeklerle başladı. Doğruların gölgede kaldığı, yanlışların ise sıradanlaştığı birçok duruma şahit oldum. Bunları sadece zihnimde taşımak yerine, insanlara ulaştırmanın en etkili yolunun yazmak olduğuna inandım. Bu yüzden gördüklerimi, düşündüklerimi ve hissettiklerimi bir kitaba dönüştürmek istedim. Bu kitap bir hevesin ürünü değil. Bu kitap, yıllarca içimde biriken soruların ve gözlemlerin dışa vurumudur. Özellikle gençliğin aklında olup da dile getirilemeyen, çoğu zaman bastırılan o derin sorular var ya işte bu eser, onların peşine düşüyor. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?  

Yazarlık benim için konfor alanı değil, risk alanı. Okuyucuyu rahatsız etmeyen bir metin bana göre eksiktir. Eğer bir satır, bir insanın içini sarsmıyorsa, o satır sadece mürekkeptir. 

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?  

Bu kitap sizi alıp bir hikâyeye götürmeyecek sizi kendinize getirecek. Sayfalar ilerledikçe: Kendinizle yüzleşeceksiniz Bazı gerçeklerden kaçamayacaksınız Ve en önemlisi, kitabı kapattığınızda zihniniz susmayacak Bu eser, okunan değil yaşanan bir kitap.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?  

Beni etkileyen eserler, insanı rahatlatan değil, değiştiren eserlerdi. Bu yüzden ben de okuyucuya sadece bir metin değil, bir etki bırakmayı hedefledim. Bu kitap, okunduğu yerde kalmaz; zihinde devam eder. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz? 

Allah nasip ederse, bundan sonraki süreçte farklı alanlarda da eserler kaleme almayı hedefliyorum. Özellikle gençlerin zihinlerini meşgul eden, çoğu zaman dile getirilemeyen o “deli sorulara” cevap niteliğinde kitaplar yazmak istiyorum. Çünkü görüyorum ki günümüz gençliği sadece bilgi değil; aynı zamanda yön, anlam ve hakikat arıyor. Bunun yanında, gerçek hayattan izler taşıyan, insanın duygularına dokunan ve özellikle aşk, yalnızlık ve iç çatışmalar üzerine kurulu eserler de yazmayı planlıyorum. Çünkü insan sadece aklıyla değil, kalbiyle de imtihan edilir. Ve bazı hakikatler vardır ki ancak yaşanmışlıkla, hissedilmişlikle anlatılabilir. Şunu açıkça söyleyebilirim: Bu daha başlangıç. Yazdığım ilk eser, anlatmak istediklerimin sadece bir kapısını aralıyor. Üzerinde çalıştığım yeni kitaplar ise çok daha derin, çok daha cesur ve çok daha sarsıcı olacak. Okuyucu bu kez sadece bir metni okumayacak Kendiyle yüzleşecek. Kendi sorularından kaçamayacak. Ve belki de ilk defa, gerçekten düşünmeye başlayacak. Amacım sadece kitap yazmak değil; bir iz bırakmak. Okuyucunun zihninde devam eden, onu değiştiren ve dönüştüren eserler ortaya koymak. İnşallah bundan sonraki çalışmalarımda bu etkiyi daha güçlü bir şekilde hissettireceğim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?  

Benim meselem sadece bir kitap yazmak, telif almak ya da bir yazar olarak anılmak değil. Benim meselem, gördüğüm ve inandığım hakikatleri eserlerim aracılığıyla daha fazla insana ulaştırabilmek. Çünkü inanıyorum ki bir insanın hayatına dokunan bir cümle, bazen uzun nasihatlerden daha etkili olabilir. Bu yüzden yazdıklarım, sadece okunup geçilecek metinler değildir. Her satırında bir derdi, bir çağrısı, bir yüzleşmesi vardır. Ben okuyucuyu oyalamak için değil, uyandırmak için yazıyorum. Şunu açıkça söylemek isterim: Eğer sadece vakit geçirmek, birkaç sayfa okuyup zihninizi dağıtmak için bir kitap arıyorsanız bu kitap size göre değil. 

Ama eğer: Kendinizden kaçmayı bırakmak istiyorsanız, Gerçeklerle yüzleşmeye hazırsanız, Hayatınızı, inançlarınızı ve yönünüzü sorgulamak istiyorsanız İşte o zaman bu kitap tam size göre. Bu kitap sizi rahatlatmayacak. Bazen sizi rahatsız edecek. Bazen düşündürecek, bazen susturacak. Ama eğer gerçekten okursanız sizi değiştirecek. Benim tek gayem, bir insanın bile olsa kalbine dokunabilmek. Eğer bir okuyucu kitabı kapattığında “Artık eskisi gibi düşünemiyorum” diyorsa, işte o zaman bu yazılanlar yerini bulmuş demektir. Unutmayın Bazı kitaplar okunur ve biter. Bazı kitaplar ise bittiğinde aslında yeni başlar. Ve bu kitap Sizin için bir son değil, belki de bir başlangıç olacak Ondan dolayı kitabın ismi ebediyete oynuyoruzdur. 

En Karanlık Yerler Bile İnsanın Kendine En Çok Yaklaştığı Yerlerdir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, sevgili okuyucularımız. Ben Elif Mina Daşçı, Kahramanmaraş doğumluyum. Yazmayı bir alışkanlıktan çok ihtiyaç olarak görüyorum. Duygularımı içimde tutmak yerine kelimelere dökerek var olmayı seçtim. “Yapraklar Dalına Küsmemeli” ilk eserimden hemen sonra “Umudun İncisi Gökyüzünde” bu yolculuğun bir diğer adımı.

Yazar Elif Mina Daşçı

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazmaya aslında çok küçük yaşlarda başladım ama asıl anlamını annemin vefatından hemen sonra buldu. O süreçte yaşadığım acıyı, boşluğu ve içimde birikenleri başka türlü anlatamıyordum. Yazmak benim için bir çıkış yolu, toparlanma biçimi oldu. Bu süreçte babamın desteği benim için çok kıymetliydi. Hem ayakta kalmamda hem de yazmaya devam edebilmemde en büyük güçlerden biri oldu. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için kendimle yüzleşmek demek. Bazen söyleyemediklerimi, bazen de kimsenin duymadığı duyguları kelimelere bırakmak… Kısacası yazmak, içimdeki sesi dış dünyaya ulaştırmanın en gerçek yolu. 

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ediyorum. Kitapta okurları bekleyen şey aslında çok tanıdık ama bir o kadar da derin duygular. İçsel bir yolculuk, beklenmedik kırılmalar ve bazı yerlerde okurun kendinden bir parça bulacağı satırlar… Herkesin kendi hayat hikâyesinden bir iz yakalayacağını umuyorum. 

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu yazarlarım, bana sadece hikâye anlatmayı değil, hissettirmeyi de öğreten isimler oldu. Okuduğum her kitapta ben de kendimden bir parça buldum. Bazı yazarlar bana yalnız olmadığımı hissettirdi, bazıları ise duygularımı nasıl ifade edeceğimi öğretti. Kitaplar benim sadece bir kaçış değil, aynı zamanda bir yüzleşme alanıydı. Bu yüzden edebiyat, hayatımda sadece bir ilgi alanı değil; beni ben yapan en güçlü parçalardan biri haline geldi. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda üzerinde çalıştığım yeni bir hikâye var. Yine duyguların merkezde olduğu, karakterlerin kendi iç savaşlarıyla yüzleştiği bir kurgu… Bu kez daha karanlık ama bir o kadar da gerçek. Okuyucular, satır aralarında kendilerinden parçalar bulabilecekleri  ve o parçaları bir yapboz halinde tamamlayabilecekleri, bazen kırılacakları bazen de iyileşecekleri bir yolculuğa çıkacaklar. Detay vermek istemem ama; Bu hikâye, kalbe dokunmadan geçmeyecek. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu kitabı okurken belki bazı yerlerde kırılacaksınız, belki de içinizde uzun zamandır susturduğunuz bir sesle karşılaşacaksınız. Ama unutmayın; en karanlık yerler bile, insanın kendine en çok yaklaştığı yerlerdir. 

Okumak Gelişim ve Değişimin Anahtarıdır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Merhaba, ne güzel bir söz değil mi? İnsanı insana yakınlaştıran, kaynaştıran. Her insan merhaba der bir yerlerde, dünyaya umut olur, hayal olur. Önce ailesi için, belki de gün gelir tüm insanlık için umut olur, hayal olur. Ben altı çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak Afyonkarahisar ili Dinar ilçesi Akça Köyü’nde 1969 yılında dünyaya merhaba demişim. İlk, orta ve lise tahsilimi Dinar ilçesinde tamamladım. Selçuk Üniversitesi Niğde Eğitim Yüksek Okulu’ndan sınıf öğretmeni olarak mezun oldum. Anadolu Üniversitesi’nde lisans tamamlama programına katılarak lisans mezunu oldum.

Yazar Taner Karaağaç

Giresun ili Bulancak ilçesi Elmalı Köyü Oyrak mezrasında başlayan öğretmenlik hayatım zaman içerisinde bende bir tutkuya, bir aşka dönüştü. Aynı aşk ve şevkle geçen otuz dört yılın ardından madden emekli olduğum mesleğimden manen kopamadım. Okumaya, yazmaya, öğrenmeye ve öğrendiklerimi paylaşmaya devam ediyorum.

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bana göre şiir, duygu ve düşüncelerin sanatsal ifadesi, ete kemiğe bürünerek kalıcı bir hâle gelmesidir. Şiirler; gönle dokunmalı, beyni harekete geçirmeli. İnsanın gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili olmalı; en önemlisi özgün bir dile sahip olmalı, farkındalık oluşturmalıdır.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Bana göre şairlik, özgün olabilmek, sessiz bir çoğunluğun sesi olabilmek, ya bir direkte bayrak ya da bir bayrağa direk olabilmektir. Tabii ki şiirlerimin dışında da duygu ve düşüncelerimi ifade ettiğim öykü, deneme tarzında yazılar yazıyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazmaya lise yıllarında merak salmış, “Söz uçar, yazı kalır” düsturuyla devam etmiştir. Amacım kalıcı bir şeyler bırakabilme, duygu ve düşüncelerimi paylaşabilme gayretidir. Bu yazdıklarımı kalıcı hâle getirme ve bunları kitaplaştırma fikri, eşim Gülümser Karaağaç ve abim Hüseyin Karaağaç tarafından yapılan ısrarlı istekler sonucu olarak ilk kitabım “Adını Sen Koy” ortaya çıkmıştır.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Kitabımda insana ait duygu ve düşünceleri içeren bir yelpaze bulunmaktadır. İçinde sevgi, özlem, zaman zaman eleştiri ve hicvi içeren şiirler bulacaksınız.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Gençlik yıllarımda Necip Fazıl Kısakürek “Çile”, Abdurrahim Karakoç “Beşinci Mevsim” bu yolculukta rehberim oldu diyebilirim. Ancak zamanla farklı kaynaklardan da beslenerek devam etti.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, var. Öykü ve hikâyelerden oluşan, hepimizin yaşadığı ya da yaşaması ihtimal dâhilinde olan bir takım olay, duygu ve düşüncelerin işlendiği bir eser üzerinde çalışmaktayım.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okumak insan için gelişim ve değişimin anahtarıdır. Fiziksel gelişimde gıda alımının önemi ne ise zihinsel ve ruhsal gelişim için de okumak aynı önem ve anlamı taşımaktadır.

Hayat Bir Okul Herkes Hem Öğretmen Hem de Öğrencidir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba Sayın Okurlar, 1974 yılında Konya’ da dünyaya geldim, aslen Elazığ’ lıyım. Ancak Babamın görevi sebebi ile güzel yurdumuzun dört bir yanında geçti hayatım. Belirli süreler sonrasında şehir değiştirmek, yeni kültürlere ve ortamlara alışmaya çalışmak ne kadar zor olsa da bardağın dolu tarafından bakarak bu değişikliklerin bana kazandırdıklarının hayatımda çok etkili olduğuna inanıyorum. Özellikle insanları tanıma ve yeni ortamlara, değişikliklere adapte olma kabiliyetimi geliştirdiğini düşünüyorum. Elektrik Mühendisliği okudum, 51 yaşındayım, 25 yıl çok uluslu ve sektörünün dünyada lideri olan bir firmada üst düzey yöneticilik yaptım. Evliyim ve 2 tane dünya tatlısı üniversite öğrencisi çocuğum var. Her zaman öğrenmeye çalışan, öğrendiklerini ve bildiklerini diğer insanlara aktarmayı seven biriyim. 

Yazar Atakan Ogan

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Kitap yazmak aslında hep hayalimdi. Ancak bana çok uzak bir hayal gibi geliyordu. Ön hazırlığı ve planları yapmak, akabinde yazmak, yayınlamak vs gibi süreçler bana çok zor geliyordu. Ve bu sebeplerle hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi düşünüyordum. Kitabımda da bahsettiğim üzere fikrimi bahsettiğim ve fikirlerine çok önem verdiğim kişilerin, hemen başla, sen yaparsın diyerek destek vermeleri üzerine çalışmaya başladım. Yazdıkça arkası geldi ve bu eser ortaya çıktı. Eğitimin hayatın her anında devam ettiğine inanan biri olarak kendimi devamlı geliştirmeye gayret ettim. Bu süreçte bir çok şey öğrendim. Bu öğrendiklerimi de bayrağı devrettiğimiz ve devredeceğimiz gençlere aktarmak istedim. Bilgi siz de kalırsa hiçbir kıymeti yok bence, bilgi paylaşınca kıymetlidir. İşte bu sebeple yazdım kitabımı, umarım birilerine ilham olurum, o zaman ne mutlu bana…

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık… Evet gerçekten yetenek gerektiren bir meslek. Kolay ulaşılabilecek bir unvan olmasa gerek. Bu sebeple kendimi bir Yazar olarak gördüğümü söyleyemem. Çünkü henüz emeklemeye başlayan bir bebek bile değilim, çok başındayım. Onlarca kitabı yayınlanmış, birçok baskı yapmış kitapların Yazarları ile kendimi aynı kefeye koyamam. Ama henüz çok başında olmak bile bana keyif, mutluluk ve gurur verdi…

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Mümkün olduğu kadar samimi ve rahat ifadeler ile yazmaya gayret ettiğim kitabımda, okudukça hayatınızdan kesitler bulacağınız ve doğrularınızla yanlışlarınızla yüzleşip olması gerekenlere karar vereceğiniz hususlar ile karşılaşacağınızı ve keyif alacağınızı düşünüyorum…

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Özellikle tarih, siyaset, ekonomi ve iş hayatı içerikli kitapları okumaktan hoşlanırım. Turgut Özakman, Sinan Meydan, Soner Yalçın, Yılmaz Özdil son yıllarda sık okuduğum yazarlardır. Özellikle etkilendiğim kitapların bazıları ise Lord Kinross’ un Atatürk, Buket Uzuner’ in Gelibolu ve Ali Türkşen’ in Asla Vazgeçme Asla’ dır. Hayatta elde etmek istediğiniz şeylere, başarıya ve hedefe ulaşmak için karşınıza çıkan engelleri, aksaklıkları, problemleri aşmak için mücadele edin, vazgeçmeyin, işte bu kitaplarda farklı hedefleri olan kişilerin vazgeçmeden sonuca hedefe gitmelerini okudum. Hedefe ve sonuca gitmekten vazgeçmeyin, devamlı kendinizi geliştirin.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Açıkçası kafamda birkaç proje var. Ama önce planlarımı yapıp öncelik sırası belirleyeceğim. Akabinde de sırayla çalışmaya başlamak istiyorum. Rahmetli Babamın yıllarca üzerinde çalıştığı ve bir gün kitap olarak yazmak istediği notlarını derleyip onun anısına bir kitap yayınlamak düşüncem var. Bir de yine iş hayatıyla ilgili olarak gençlere rehber olabilecek yeni bir çalışma düşüncem var. Bakalım zaman ne gösterecek…

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yeni fikirlere devamlı açık olun, öğrenmekten vazgeçmeyin, hayat bir okul ve herkes de hem öğretmen hem de öğrencidir. Bunu unutmayın. Öğrendiklerinizi de paylaşmaktan, aktarmaktan çekinmeyin, bilgi paylaştıkça güzeldir…

Atiye Mektup ve Radde Kitapları Hakkında

“Mehmet Memdoğlu” mahlasını kullanan Mehmet Feti Ceylan’ın okuduğum ilk çalışması “Radde” adlı şiir kitabı. Esasında kitabı oluşturan parçalar yazıcının babasını anlattığı satırlarla, oğula verilen nasihatle, aşkın tanımına uzanmaya çalışan arayış motifleriyle, dost ve dostluğu tasvir eden soluğuyla; zaman tanımıyla temalı çalışmalar ve yer yer özdeyiş, bazen de nesre yakın bir mektup edasında. Şehitlerin, İstanbul’un, insanın, yağmurun, annenin ele alındığı ürünlerde Filistin de var. Çalışmalar içinde “Ah Neyim!” kurgusu ve eş sesli yapısıyla dikkat çeken bir yerde. 

Radde Atiye Mektup

“Usulca!/Aşk diyerek üfledim./Neva vermedi, inledi Ney’im/Öyle kederliydi ki tarif edebilecek/Anlatacak söz bulamadım, ney’le(ye)yim.” (s. 65)”

“Yeryüzünün en adil mahkemesiydi vicdan. (…) Ruh akla hükmederse aklıselim, vicdan ruha hükmederse kalbi selim hâli oluşur insanda”  (Atiye Mektup, s. 16)

“Atiye Mektup” ise 112 sayfasıyla on bir öyküye ev sahipliği yapıyor. Mesajı olan, zaman zaman mesajın kurgunun önüne geçtiği çalışmalar bunlar… 

İlk öykü “Muhalif Dostlar” İbrahim ile Muhammet Ali’nin yoksul bir köyde doğup büyüyen arkadaşlığını konu alıyor.  Köyden şehre gidip dönüş sürecinde başlarına gelenleri, dostların hayatın içinde nasıl konumlandıklarını, zaman zaman “deneme paragrafları” diyebileceğimiz mesaj yüklü cümlelerle ele alıyor yazar. Başlangıçta genç zannedilen bu iki arkadaşın, ömürlerinin ilerleyen dönemlerinde olduğu ise Muhammet Ali’nin hastalığıyla ortaya çıkıyor. 

“Merhamet” de anne ve babası çalışan, ilgisiz kalan Yakup’un Enes’in evine konuk olmasıyla değişen yaşamı işleniyor. Burada, birbirini çok seven bu iki arkadaşın gönül bağlarını pekiştiren bir dizi hadisenin (Enes’in annesi Sultan Hanım’ın yaklaşımları, kurduğu sofra, çocuklarla birlikte iyileştirdikleri güvercin ve yapılan sohbetler) Yakup’un annesine sirayet etmesiyle hâlin geçiciliği gözler önüne seriliyor. 

“Atiye Mektup” ismiyle müsemma, adı istikametinde ilerliyor. Bir terzi dükkânında Seyfettin amca karakterinin tanınmasıyla başlayan ve Cemanur’dan Zahit öğretmene intikal eden hâl yolculuğu “Düğüm.”  

On beş yaşındaki Süleyman’ın evinden Sivas’a kaçmasının ve sağ-sol kavgalarının zirve yaptığı bir dönemde başına gelen bir dizi hadiseyle ocağına sığınarak, seneler sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir neferi olarak Sivas’a tayin olmasının anlatıldığı “Delikanlı Süleyman.” 

Yine geriye dönüş tekniğiyle anarşi ve terörün ülke gündeminden düşmediği bir zamanın, evinden kaçan İsmail’in İstanbul’da tutunma macerasının ve bir mektupla değişen hayatının kaleme alındığı “Mektup”, hep o büyük mesajın parçaları. 

“Ömür ile Bir Ömür” ise altmış yıllık hayat arkadaşlığının taşıdığı huzuru betimliyor. Ömer dede ile Elif ananın saygı ve özveri ile inşa edilmiş yuvalarında torunlarına taşıdığı dört mevsim ahengini… (Yalnız burada yazı dili ile örülmüş bir sohbet havası mevcut, zira eski toprağın dili babaannenin “bebeğim” diye hitap ettiği torununa edebî bir üslûpla mukabelede bulunması kanaatimce akışı sekteye uğratıyor.)

“Yusuf’un Fabrikası” adlı metinde Fatih’le Yusuf’un boya sandığının sırrına uzanan hikmetli arkadaşlığı işlenirken, “Çerçi Sadık ve Ebubekir Dayı”da yine  -Anadolu’nun özellikle kırsal kesimlerini dolanan çerçiliğin önemine vurgu yapan-  dokunaklı bir yol arkadaşlığı karşımıza çıkıyor. 

Kitabın son öyküsü, “Firdevs” ismiyle müsemma bir şehit kızının, 107 yaşında toprağa dönme yolculuğunu konu alırken, onun gönüllere dokunan elini işliyor.


Radde: Alaska Yayınları, 80 sayfa

Atiye Mektup: Alaska Yayınları, 112 sayfa

“Büyüdükçe küçülür içimdeki dünya (Radde, s. 22)”


Nuray Alper / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Yolların Kalbi

Hüseyin, mutfak masasının üzerinde duran soğumuş çay bardağına bakarken, içindeki o garip hafifliği anlamlandırmaya çalışıyordu. Yıllardır üzerine bir yorgan gibi serilen o ağır aidiyet duygusu, son bir haftadır köşelerinden sökülmeye başlamıştı. Evini değil, içindeki sessizliği terk ediyordu. Valizi kapının eşiğinde bekliyordu. İçine sığdırdıkları, yirmi beş yıllık bir ömürden geriye kalan "mutlaka lazım olur" parçalarıydı. Oysa gitmek, aslında geride bıraktıklarınla ölçülürdü. Tozlu kitaplar, hiç bitmemiş mektuplar ve mutfak duvarındaki o küçük çatlak... Gitmek, o çatlağı artık tamir etmeyeceğini kabul etmekti.

Yolların Kalbi

İstasyon binasına girdiğinde burnuna çarpan o keskin demir ve mazot kokusu, ona çocukluğunu hatırlattı. İstasyonlar, dünyanın en dürüst yerleridir; kimse orada kalmak için bulunmaz. Herkes bir yerin yabancısı olmaya ya da bir yabancılıktan kaçmaya gelmiştir. Hüseyin için ise 4. peron, rayların sonsuza uzanan paralel çizgileri gibiydi. Saatin 22.15 olması, akreple yelkovanın vedalaştığı andı. Trene binerek başını cama yasladı. Cama yansıyan yüzünü gördü. Kim olduğunu bilmediği ama yeni tanışacağı o adam!

Tren ağır bir gürültüyle hareket ettiğinde, şehrin ışıkları birer birer silinirken cebindeki anahtarın ağırlığını hissetti. Artık hiçbir kapıyı açmayacak olan o metal parçası, sadece eski bir alışkanlıktı.

Yol ilerledikçe, sadece mesafe artmıyordu; Hüseyin’in zihnindeki gürültü de azalıyordu. Gitmek, bir kaçış değil, bir sadeleşme provasıydı. İnsan, her şeyi yanında götüremezdi. Hafiflemek için eşyaların yanı sıra bazı anıları rayların kenarına, ağaçların altına bırakmak gerekiyordu.

Güneş ilk ışıklarını vagonun camına vurduğunda, Hüseyin içinde tarif edemediği bir mutluluk hissetti. Gülümsedi. Gitmek nihayete ermişti; şimdi sıra varmaktaydı. Hüseyin’in pencereden gördüğü bu küçük şehir, aslında zihninde kurduğu son durak değildi. O sadece bir nefeslik mola, bir arınma durağıydı. Asıl büyük "gitmek", yıllar önce bıraktığı o topraklara, köklerine doğru geri sarmaya başladığında anlam kazanacaktı.

Münih Garı’nın o disiplinli sessizliğinden, Kapıkule’nin karmaşık ve telaşlı kalabalığına geçmek, Hüseyin için sadece bir coğrafya değişikliği değil, bir zaman yolculuğuydu. Yirmi beş yıl boyunca Almancanın sert ünsüzleri arasında şekillenen hayatı, sınırın ötesinden gelen o ilk Türkçe sesle yumuşayıverdi. "Hoş geldin hemşerim, pasaport lütfen."

Hüseyin, pasaportunu uzatırken memurun yüzündeki yorgun ama aşina gülümsemeye baktı. Almanya’daki düzenli, saati saatine işleyen hayatı bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Orada bir "misafir işçi" olarak başlamış, bir "beyaz yakalı" olarak kariyer yapmıştı. Ama ruhu her zaman o bavulun içinde mahkûm kalmıştı. Ömrünün en verimli yıllarını geçirdiği ülkeden sadece evrakları ve diplomalarını getirmek istemiş, gereksiz hiçbir eşyayı yanına almadığı için tren yolculuğunu tercih etmişti. Bundan sonra otobüsle yoluna devam edecekti.

Uzun bir yolculuktan sonra eski mahallesine vardığında, binaların boyları kısalmış, renkleri solmuş gibi geldi ona. Ya da kendisi çok büyük dünyalar görmüştü. Çocukken devasa görünen o yokuş, şimdi birkaç adımda bitiveriyordu.

Eski evinin önünde durdu. Cebinden, yıllardır bir hatıra gibi sakladığı, paslanmış ama hâlâ çalışan o eski pirinç anahtarı çıkardı.

"İnsan, dünyanın öbür ucuna da gitse, aslında sadece kendi çocukluğuna dönmek istiyormuş." diye mırıldandı.

Kilidi çevirdiğinde gıcırdayan kapı sesi, ona yirmi beş yıllık bir sessizliğin son bulduğunu fısıldadı. İçerisi tozluydu, rutubet kokuyordu ama Hüseyin için burası dünyanın en taze havasına sahipti. Camı açtı, sokağın gürültüsünü içeri buyur etti. Artık gitmiyordu. Artık sadece buradaydı.

Hüseyin, tozlu panjurları aralayıp içeriye sızan ikindi güneşine yol verdiğinde, odanın ortasında asılı kalan toz zerreleri sanki otuz yıllık bir uykudan uyanmışçasına dans etmeye başladı. Ev, bıraktığı gibi değildi; eşyalar zamanın altında ezilmiş, renkler birbirine karışmıştı.

Hüseyin odanın ortasında dikilmiş, işe nereden başlayacağını düşünürken açık bıraktığı dış kapının eşiğinde bir gölge belirdi. Adım sesleri tok ve ağırdı. Hüseyin başını kaldırdığında, karşısında saçı sakalı birbirine karışmış ama gözleri hâlâ o eski çakmak çakmak bakışını koruyan birini gördü.

"Kapıyı açık görünce 'tamam' dedim, 'bizim Almanya seyyahı vatanına iltica etmiş.'"

Bu, çocukluk arkadaşı Nihat’tı. Mahallenin en kavgacı ama en vefalı çocuğu. Nihat, kapı pervazına yaslanıp Hüseyin’i uzun uzun süzdü. "Gözlerindeki o yabancı bakışı silmen biraz vakit alacak, Hüseyin. Berlin'in o gri gökyüzünü taşımışsın buraya." "Ağır geldi Nihat. Taşırken fark etmedim ama bırakınca omuzlarım sızladı." dedi.

Nihat içeri girdi, tozlu bir sandalyeyi ters çevirip oturdu. Cebinden bir paket çıkardı ama yakmadı; sadece elinde çevirdi. "Gittiğin gün mahalleli arkandan 'kurtardı kendini' demişti," dedi sesi hafifçe kısılarak. "Ama ben biliyordum. İnsan buralardan ancak yarısını götürebilir. Diğer yarın burada, bu rutubetli duvarların arasında bizi bekledi yirmi beş sene."

Nihat Hüseyin’e yaklaşarak gülümsedi. "Önce o Berlinli elbiselerinden kurtulacağız. Sonra çarşıya çıkıp o eski esnaf lokantasında bir kuru pilav yiyeceğiz. İnsan, karnı kendi toprağının tuzuyla doyunca hatırlar kim olduğunu."

Hüseyin’in dönüşü sadece bir kaçış değil, bir borç ödeme isteğiydi. Berlin’in steril hastane koridorlarında, en modern tıbbi cihazların arasında geçen onca yıldan sonra Hüseyin artık uzmanlığını ve tecrübesini yanına alarak, çocukluğunun geçtiği o sert rüzgârlı şehre, Kayseri’ye dönmüştü.

Nihat ile birlikte akşam serinliğinde dışarı çıktıklarında, ufukta Erciyes’in o heybetli, başı dumanlı zirvesi belirdi. Hüseyin derin bir nefes aldı. Berlin’in rutubetli havasından sonra bu kuru ve keskin ayaz, ciğerlerine bir bayram hediyesi gibi doldu.

"Üniversite hastanesinde başlayacağım Nihat," dedi Hüseyin, gözlerini dağın zirvesinden ayırmadan. "Cerrahpaşa’dan sonra Almanya’ya gittiğimde herkes 'dönmez' demişti. Ama o neşteri her elime aldığımda, aklımda hep buranın insanı vardı. O az konuşan ama gözleriyle çok şey anlatan Anadolu insanı..."

Nihat gülümsedi, omzuna vurdu arkadaşının. "Doktor bey, burada işin zor. Berlinli hastaya benzemez bizimkiler. 'Ağrın nerede?' dersin, 'Yüreğim daralıyor evladım' der. Senin o Alman kitaplarında yazmaz bu."

Ertesi sabah hastaneye geçtiğinde, Hüseyin üzerindeki o şık Alman kesimi ceketini çıkarıp beyaz önlüğünü giydi. Önlüğün düğmelerini iliklerken, otuz yıl önceki heyecanının aynısını hissetti. Odasının kapısında "Prof. Dr. Hüseyin Aksoy - Genel Cerrahi" yazıyordu.

Hüseyin akşam eski bir sandıkta babasına ait bir defter bulmuştu. Titreyen ellerle defteri açıp ilk sayfasını okumaya başladı. Babası bu satırları, Hüseyin’in Almanya’ya gittiği o ilk kış kaleme almıştı:

"Oğlum Hüseyin, sen giderken sana 'kurtar kendini' demiştim ama asıl gerçeği söylemeye dilim varmamıştı. Bizim ailemizin bu topraklara olan borcu sadece bir ekmek davası değildir. Dedeni hatırla... O, bu köylerde derman ararken ömrünü vermişti ama bir yarım kalmışlığı vardı. Erciyes'in arka yüzünde, kimsenin uğramadığı o 'Kayıp Vadi'de bir şifalı su kaynağı ve terk edilmiş bir sağlık ocağı var. Ben orayı ihya etmeye niyetlendim ama ömrüm vefa etmedi. Eğer bu satırları okuyorsan, o anahtarın neden cebinde olduğunu anlamışsındır."

Defterin arasından bir zarf düştü yere. Zarfın içinden, Hüseyin’in çocukken ev anahtarı sandığı o paslı, eski pirinç anahtarın aynısından bir tane daha çıktı. Ama bu kez üzerinde bir koordinat ve bir yer ismi yazılıydı: "Melikgazi, Gesi."

Hüseyin, ertesi gün hastaneden çıkınca defterdeki tarifi izleyerek Gesi bağlarının çok daha ötelerine, sarp kayalıkların arasına sürdü minibüsünü. Yol bittiğinde yürümeye devam etti. Kayalıkların arasından geçtiğinde karşısına kartal yuvası gibi bir vadi çıktı. Orada, taş duvarları hâlâ sapasağlam duran ama camları kırılmış, üzeri sarmaşıklarla kaplı eski bir yapı vardı.

Kapının üzerindeki tabelada silik bir yazı okunuyordu: "Halkın Şifahanesi - 1948".

Hüseyin, cebindeki o ikinci anahtarı kilide soktu. Anahtar, sanki otuz yıldır bu anı beklermiş gibi tek bir hamlede döndü. İçeri girdiğinde tozlu raflar, eski ecza dolapları ve babasının gençlik yıllarına ait yarım kalmış bir tadilatın izlerini gördü.

Büyük sır şuydu: Babası, Hüseyin’i Almanya’ya sadece okuması için değil, bu şifahaneyi modern tıpla birleştirip yeniden hayata döndürecek bilgi birikimini alması için göndermişti. Gitmek, bir kaçış değil; bu eski taş binaya ruh verecek olan o "büyük bilgiyi" getirme yolculuğuydu.

İnsan, en uzağa gittiğini sandığında bile aslında yalnızca kendi çocukluğunun etrafında büyük bir daire çizer. Hüseyin, Berlin’in soğuk betonlarından Erciyes’in keskin ayazına dönerken anlamıştı ki; bir şehri terk etmekle bir dertten kurtulunmuyor, bir neşter tutmakla her yara kapanmıyordu.

Babasının bıraktığı o son karede saklı olan sır, aslında tüm insanlığın kadim arayışıydı: Bir yere ait olmak, bir yaraya merhem olmak ve en önemlisi; kapısını eski bir anahtarla açabileceğin bir "ev" sahibi olmak. Hüseyin artık ne gurbetteki bir yabancı ne de evindeki bir misafirdi. O, rüzgârın taşıdığı tohumun, düştüğü toprağı tanıyıp ona kök salması gibiydi. Çünkü şifa, sadece ilaçlarda değil; bir insanın başka bir insana "Hoş geldin" diyebildiği o en samimi boşlukta saklıydı. Hüseyin’in yolculuğu bitmedi, sadece kalp atışını dinlediği yollarda yürüyor, yeni açılan kapıdan içeriye giren dünyayı selamlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Gönül Zenginliği

İslam dininde kutsal sayılan, 11 ayın sultanı adını verdiğimiz Ramazan ayı içindeyiz. Bu ayda oruç tutar, teravih namazlarında ibadet ederiz. Oruç tutmak demek sadece günün belli saatlerinde aç kalmak değildir. Nefsin terbiye edilmesidir. İftarda zengin sofralar kurmak değil gönül zenginliğine ulaşmak demektir.

Gönül Zenginliği

Halk şiirinde sıkça dile gelen gönül sözcüğü günlük yaşantımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biridir. Kimi şiirde yürek anlamına gelir, kimi deyimde istek anlamına gelir. Bu işe başlarken çok gönülsüz davrandım derken aslında isteksizim demek isteriz. Gönlümden geçenleri söyledim derken içimden geçenleri söyledim demek isteriz. Gönül sözcüğü değişik anlamlara gelecek şekilde kullanılan bir sözdür. Kimi insanlar yaşamlarını aklın, mantığın kurallarına göre düzenlerken kimi insanlar da duygularına, hayallerine göre hareket ederler. Bu yollardan biri doğru biri yanlış diyemeyiz.

Toplumda bazı insanlar diğerlerinden gönül zenginliği ölçüsüyle ayrılırlar. Hoşgörüsü fazla, yardımsever, alçakgönüllü insanlar çevrelerinde hemen fark edilirler. Örnek alınan, sevilip sayılan bu insanlar aynı zamanda zorluklara göğüs geren, sıkıntı çeken kişilerdir. Lafta sözde yardımsever olmak, iyilik yapmak kolaydır fakat öyle bir zaman gelir ki iyilik yapmak, fedakâr olmak cesaret gerektiren bir durum haline gelir. Kimi insanları farklı kılan işte bu zor zamandaki tavırlarıdır. Herkesin iyilik yapabileceği bir durumda iyiliksever olmak kolaydır, zor olan tehlikeli durumlarda iyiliksever olmaktır.

Aydınlar, sanatçılar, şairler, yazarlar her zaman bize yüce gönüllü olmayı öğütlerler. İyiden, doğrudan, güzelden yana olalım diye çaba sarf ederler. Daha iyi insanlar olalım, daha iyi bir toplumda yaşayalım diye sanat eserleri üretirler. Bu eserleri toplumda kabul gören sanatçılar gelecek kuşaklara örnek olurlar. Ahmet Yesevi’den Dede Korkut’a, Yunus Emre’den Karacaoğlan’a yüzlerce sanatçı gönlünden geçenleri insanlara aktararak günümüze geldiler. Kalplerinde kötülük olmayan bu insanlar insanlara verdikleri öğütlerle bugün de yaşamaya devam ediyorlar.

İnsan hayatı ortalama 70- 80 yıllık bir süre. Öldükten sonra çok az insan geride kalanlar tarafından hatırlanıyor. Dedesinin dedesinin kim olduğunu bilen çok az insan var. Bu kadar kısa kaldığımız şu dünyada kimseyi kırıp incitmeye gerek yok. İnsanları eleştirmemiz gerekiyorsa, gördüğümüz yanlışları varsa, bunları kırmadan, incitmeden ifade etmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Küfre, argoya başvurmadan, sert ifadeler kullanmadan karşımızdakine yanlışlarını gösterebiliriz. Edebiyat bize yeterince malzeme sunuyor.

Hoca Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet adlı eserinde Allah sevgisinden, insan sevgisinden bahsetmektedir. Bir dörtlüğünde dervişleri övüyor:

 Hakikati özlerler

 Kerameti gizlerler

 Aşkla can gözlerler

 Rengi sarı dervişler

Dervişlik geleneğini Anadolu’da sürdüren Yunus Emre, yaradılanı severiz yaradandan ötürü demektedir. Yine sevilen bir dörtlüğü: Aşkın aldı benden beni

 Bana seni gerek seni

 Ben yanarım dün ü günü

 Bana seni gerek seni

Moğolların istilası sonucu Anadolu’ya göç edip Konya’ya yerleşen Mevlâna Celaleddin i Rumi İslam tasavvufunun en önemli temsilcilerinden biridir. Ne olursan ol gel, bin kere tövbeni bozmuş olsan da gel demektedir. Mevlana’nın sevgi dolu dörtlüklerinden birisi de şudur:

 Ölmekten korkmamak gerek sevgi için

 Can vermekten çekinmemek gerek sevgi için

 Aşk, bengisu içmek pınarından yaşamın

 Derler ya bu boş laf, gerçek sevgi için


Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, yakınlarımızı sevmek kolaydır. Önemli olan bizden farklı olanları da bizden uzakta olanları da sevebilmektir.Sadece yakınlarımızı sevip başkalarını sevmiyorsak bu sevgi değil bencilliktir.Yardıma muhtaç olanları,zor durumda olanları sevmiyorsak biz yüce gönüllü değiliz demektir.Hayvanlara zarar veriyorsak,ağaçları kesip çevreye zarar veriyorsak bizim gönlümüz yüce değil cücedir.Sevebiliyorsak çokça sevelim,sevgimize sınır koymayalım.Az değil çok sevelim.Yunus Emre diyor ki:sevelim sevilelim,bu dünya kimseye kalmaz.

 Yazımızı günümüz sanatçılarından Yılmaz Erdoğan’ın bir şiiriyle bitirelim:

 Sana bakmak

 Suya bakmaktır

 Sana bakmak 

 Bir mucizeyi anlamaktır

 Bir tek söz kalır

 Dişlerimin arasından

 Ben sana gülüm derim

 Gülün ömrü uzamaya başlar

 Sana bakmak

 Bir beyaz kâğıda bakmaktır

 Her şey olmaya hazır

 Sana bakmak 

 Suya bakmaktır

 Gördüğün suretten utanmak

 Sana bakmak

 Bütün rastlantıları reddedip

 Bir mucizeyi anlamaktır

 Sana bakmak 

 Allaha inanmaktır


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatır. Bazıları ise insanın zihnine bir düşünce yerleştirir ve orada kalır. Milan Kundera’nın en çok tartışılan eseri Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, tam da bu ikinci türdendir: Okuru yalnızca aşkın değil, tarihin ve ideolojinin de tanığı yapar.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Roman, 1968’in kırılgan umudunu ve sonrasında gelen ağır baskıyı arka planına alırken, bireyin varoluşunu politik bir iklim içinde tartışır. Çünkü Kundera’ya göre insan, yalnızca aşklarından değil, yaşadığı çağın baskısından da şekillenir. Romanın tarihsel zemini, Prag Baharı’dır. Reform umudunun Sovyet tanklarıyla bastırılması, yalnızca bir ülkenin değil, bireylerin iç dünyasının da işgalidir. Tankların sesi, karakterlerin ruhunda yankılanan görünmez bir ağırlığa dönüşür.

İşte bu atmosferde karşımıza çıkan Tomas, özgürlüğü “hafiflik” olarak yaşayan bir cerrahtır. Bağlanmadan, kök salmadan, iz bırakmadan var olmayı seçer. Onun için hayat, tekrar edilmeyecek bir deneydir; bu yüzden seçimlerin ağırlığı yoktur. Buna karşılık Tereza, aşkın ağırlığını taşır. Sevgi onun için bir yük değil, varoluşun anlamıdır. Tomas’ın hafifliği karşısında o, bağlanmanın, sadakatin ve sorumluluğun temsilidir. Bu iki karakter yalnızca bir ilişkinin tarafları değil, iki ayrı yaşam felsefesidir.

Kundera’nın politik düşüncesi tam da burada devreye girer. O, totaliter ideolojilerin insanı nasıl sadeleştirdiğini, karmaşıklığı nasıl tehdit olarak gördüğünü anlatır. En önemli kavramlarından biri olan “kitsch”, gerçeğin çelişkilerini silen, insanı tek bir duyguya ve tek bir doğruya mahkûm eden sahte bir estetik ve ideolojik rahatlıktır. Totaliter rejimler bu kitsch üzerinden işler; acıyı, çelişkiyi ve bireysel farklılığı yok eder. Romanın arka planındaki sansür, meslek yasakları ve sürgünler yalnızca tarihsel ayrıntılar değil; bireyin iç sesine yönelen baskının sembolleridir.

Sabina bu baskıya karşı “ihanet”i seçer. Onun ihaneti bir ahlaksızlık değil, tek tipleşmeye başkaldırıdır. Her terk ediş, bir özgürleşme hamlesidir. Franz ise büyük ideallerin peşinde koşan romantik bir entelektüeldir; ancak onun politik duyarlılığı bile zaman zaman duygusal bir kitsch’e yaklaşır. Kundera, karakterleri aracılığıyla büyük ideallerin çoğu zaman bireyin karmaşık gerçeğini ezdiğini gösterir.

Roman 1984’te yayımlandı; fakat bugün, sosyal medyanın hızla hüküm veren dili, ideolojik kamplaşmalar ve “tek doğru”ya duyulan iştah düşünüldüğünde Kundera’nın soruları hâlâ günceldir. Günümüzde de hafiflik ve ağırlık arasında gidip gelmiyor muyuz? Seçimlerimizi hızla tüketirken, onları gerçekten taşıyor muyuz? Özgürlük dediğimiz şey bağsızlık mı, yoksa bilinçli sorumluluk mu? Kundera’nın metni slogan atmaz; bireyin iç dünyasını göstererek ideolojinin nasıl sızdığını anlatır. Tankların sesi kadar, sessiz korkunun da politik olduğunu hatırlatır.

Kundera klasik bir anlatıcı değildir. Metne müdahale eder, sorular sorar, düşünce akışını keser. Romanı yalnızca bir hikâye değil, bir düşünme alanı olarak kurar. Dili sade ama yoğun; duygusal ama mesafelidir. Okuru manipüle etmez, hazır bir duygu sunmaz. Tam tersine, okuru düşünmeye ve kendi cevabını üretmeye zorlar. Bu entelektüel cesaret, onu çağdaşları arasında ayrı bir yere koyar.

Hayat yalnızca bir kez yaşanıyorsa, her şey önemsiz midir? Yoksa telafisi olmadığı için mi her şey ağırdır? Romanın adı bir paradokstur. Hafiflik rahatlatıcıdır; ama anlamı yok ederse dayanılmazdır. Ağırlık zorlayıcıdır; ama insanı köklendirir. Tomas ile Tereza’nın ilişkisi, bu felsefi gerilimin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, okuru rahatlatan değil, sarsan bir romandır. Aşkı romantik bir kurtuluş olarak değil, bir sınav olarak gösterir. Özgürlüğün bazen yalnızlıkla eş anlamlı olabileceğini, politik baskının yalnızca kamusal değil, kişisel bir yara açtığını hissettirir. Kitap bittiğinde hikâye sona erer; ama zihinde başlayan tartışma devam eder.

Ve belki de romanın asıl başarısı burada yatar. Okura kendi hayatını tarttırır: Ne kadar hafifiz, ne kadar ağır? Neye bağlanıyoruz, nelerden kaçıyoruz? Milan Kundera, edebiyatın yalnızca estetik değil, etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatır. Onun romanı, yıllar geçse de hafiflemeyen bir sorudur: Özgürlüğümüzün ağırlığını gerçekten taşıyabiliyor muyuz?

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Mimoza

Gökyüzünden rengarenk bilyeler serpiştirilmişti dünyaya. Her bir bilyenin içine, bir duygu ve niyet gizlenmişti.  Rengini gökkuşağından alan bilyelerin renkleri aşk, sevgi, merhamet, şefkat, sadakat, bağlılık, kapsama, paylaşma, sevinç , neşe, coşku, özlem  ile boyanmıştı. Grinin ve siyahın farklı tonlarında olan bilyelerin rengi ise korku, endişe, dışlama, savaş, ihanet, nefret, üzüntü, kaygı, hüzün, hüsran, haset, kibir,  kırgınlık gibi duygularla ilişkilendirilmişti.

Mimoza

İki küçük çocuk oynamak istiyordu etrafa saçılan bilyelerle, kendilerince bir oyun kurarak. Koşa koşa gidip, seçtiler heyecanla kalplerinin ritmine en uygun buldukları bilyeleri. Her ikisi de seçtiklerini birbirlerine göstermeden, ceplerini doldurdular yerden topladıkları bilyelerle. 

Başladılar el ele tutuşarak geldikleri oyun alanında oynamaya. Kızın adı Mimoza, erkeğinki ise Fırtına idi. Yuvarladı sevgi renkli bilyesini Mimoza. Fırtına ise karşılığında attı savaş renkli bilyesini hırsla. Mimoza’nın bilyesi kırıldı. Mimoza yuvarladıkça rengarenk bilyelerini neşe ile, Fırtına karşılık verdi hırs ve öfke ile. Mimoza oyuna devam etti, oyun arkadaşının oyundan keyif almak yerine hırs ve kontrol etme isteğine kapılmış olmasına rağmen. Mimoza, Fırtına’nın neden hırsla bilyelerine zarar verdiğini anlayamıyordu. Bunu da oyunun doğal bir parçası sanıyordu. 

Mimoza’nın bazı bilyeleri kırıldı, bazıları kayboldu yoldaki çukurlara düşerek. Çok azı kalmıştı Mimoza’nın avucunda ama Fırtına sertçe eserek onları da etrafa savurdu. Mimoza‘nın rengarenk ışıl ışıl bilyeleri gözden kaybolmuştu. 

Mimoza, avucundaki katran renkli bilyelere baktı. Elinde kalanlar kırgınlık, hüzün, hüsran ve yorgunluk renginde idi. Mimoza fıtratı gereği güçlüydü, dirençliydi. Zorluklara narin yapısına rağmen, tek başına göğüs gerebilirdi. Ama çok kırılınca içine kapanırdı, küserdi, oynamazdı bir daha o çok sevdiği oyunu.  İstemezdi artık yanında, bir zamanlar o çok kıymet verdiği oyun arkadaşını. 

Bu nedenle, hiç beklenmedik bir anda kapattı Mimoza o altın sarısı yapraklarını.  Güneşi hatırlatan rengi, çoğu kültürde neşe, bolluk, bereket, baharla ilişkilendirilen Mimoza, fıtratının gölge yanını seçmişti bu sefer, başka baharlarda açmak için. Kapattı yapraklarını, çekti kendisini içine, özüne. İşte o zaman, Mimoza’ya “Küstüm Çiçeği” dediler. 

Belki gelecekte, bilyeler tekrar dağıtıldığında, başka bir bilye kombinasyonu ve oyun arkadaşı ile bambaşka bir coşku ile bu sefer daha temkinli bir şekilde oyun oynamayı tekrar cazip bulurdu. Ama şu anda, kendi yapraklarından gelen tınıyı dinlemeye, kendi toprağından beslenmeye ve güneşten aldığı enerji ile kendisini büyütmeye karar vermişti kırgın ama güçlü bir şekilde.

Fırtına ise esip, gürlemiş, yıkmış dağıtmış, kendisi savrulurken etrafındakileri de savurmuştu. Son bir kez dokunmak istedi Mimoza’ya, “Eserek de olsa yapraklarını açmaya zorlarım Mimoza’yı. Onu beslemeyecek olsam da yarattığım etki ile açılır yaprakları, görürüm güzelliğini Mimoza’nın” dedi. Ama açmadı Mimoza yapraklarını bu sefer Fırtına için. Fırtına yumuşamayı seçse de sadece sert bir rüzgâra dönebildi.

Durum böyle olunca, Mimoza ne tekrar bilye seçmek istedi, ne de kendi dünyasından çıkıp Fırtına ile hemhal olmak istedi. Küsmüştü özü artık Mimoza’nın. Mimoza da, Fırtına da fıtratınca oynamıştı oyunu. Ne kaybeden vardı bu oyunda, ne de kazanan.

Mimoza’nın açtığı Mart ayı, baharın gelişini sembolize etmeye devam etti asırlarca. Mimoza her seferinde kendi içindeki bahara ve ışığa güvenerek açmaya devam etti başka yerlerde, başka baharlarda. Gücünü kendi doğasından, kendi tohumumdan, özünden aldı her seferinde.  Kalbi kadifeden olduğu halde ruhu neşeli, güçlü, dayanıklı olanlara ithaf olsun bu yazım. Aşk ve sevgiyle kalın …

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Modern Azerbaycan edebiyatı savaşın, savaş sonrası dönemin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal etkilerini de ele alır. Edebiyatımıza atfedilen örnekler, bir insanın içindeki iyileşmeyen yaraları, savaş sonrası toplumun durumunu, şehitlerin ve gazilerin yakınlarının yaşadığı travmaları anlatır. İkinci Karabağ Savaşı'na katılmış, gazi, şair Emin Piri'nin yazdığı hikayeler, şiirler dikkat çekici örneklerdir. Savaş sonrası dönemin sonuçlarını, kendi deneyimlerini, acılarını, kederlerini, hayallerini ve duygularını bizlerle paylaşan Azerbaycanlı savaş gazisinin yarattığı örnekler savaş sonrası edebiyatın manevi yükünün bir “edebi kroniği”dir. Savaşın ön cephesinde yer almış, “canlı şehit” olarak isimlendirdiğimiz gazinin ruhundan akan şiirlerini okumak, insana hem mutluluk hem de hüzün veriyor. Şair “27 Ekim”, “Nahçıvan rüyaları”, “Şuşa, sen özgürsün!”, “İsmi Orta Doğu”, “Tarih öğretmeni”, “Sessiz siper”, “Şehit oğlunun söyledikleri”, “Meleklere fırlatılan füzeler” gibi bir çok şiirlerin, aynı zamanda “Savaş Sonrası Aşk” (2023) adlı hikaye ve “Savaş Günlüğü” (2021) adlı belgesel-sanatsal koleksiyonun yazarıdır. Sanatsal yaratıcılığında ateş ve isyan, sessizliğin içinde gizlenmiş savaşın çığlığı, yaralı ruhların feryadını bizlere aktarır. Makalede  Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesini ele alacağız.

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Gazi şair Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” (2023) hikayesi, savaş sonrası dönemde bir insanın psikolojik durumu, halüsinasyonları, paranoyak düşünceleri, bölünmüş bir toplumun karmaşık ruh halini, fiziksel ve ruhsal travmaların birleşerek bir insan üzerinde yarattığı etkiyi (psikolojik dönüşüm) anlatmaktadır. Eser, öykü-deneme türünde yazılmıştır. Yazar, bu türde kişisel deneyimlerini ve gözlemlerini bize daha kolay aktarabilir. Öykü-deneme türünde yazılan edebi metinlerde kişisellik, felsefi düşünce ve psikolojik analiz gibi özellikler görülür. Kısacası, bu türde yazılmış bir örnekte, yazarın hayata bakışı, gözlemleri, deneyimleri ve hem düşünmesi hem de düşündürmesi, en önemli unsurlardır.

Savaş ve savaşın yarattığı travmalar insan ruhunda ne gibi izler bırakır? “Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin isimsiz kahramanı, dönemin ruhunu açığa çıkararak bu izleri sorguluyor. Hikaye geçmişin ağır yükleriyle yalnız kalan insanların içsel mücadelelerinin ifadesidir. Öykünün kahramanı olan savaş gazisi, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olur ve bu aşk onu yavaş yavaş zehirler. (“ruh zehirlenmesi”) Gazi, savaştan sonra hayatına devam etmeye, yaşadığı travmayla başa çıkmaya çalışır. Savaşın izleri ruhundan silinmemiştir ve aldığı travmalarla yüzleşmekte zorlanır.

“Sahte ruh” ve “illüzyon” kavramları öyküde önemli bir yer tutmaktadır. Öykü boyunca, ana karakter savaş sonrası dönemde oluşan kişiliklerin yapaylığını, sahteliğini ve yaşamlarını ortaya koymaktadır. Yaşadığı aşk denilen duygunun yalanlarla karışık olduğunu ve sevdiği kişiye karşı hislerinin doğal olmadığını fark eder. Sevdiği “kızın” hem bedeni hem de ruhu sahtedir. Sahte ruh, öyküde mecaz olarak, bir insanın içsel boşluğu, yalanları ve yapaylığını sembolize eder. “Savaştan sonra... Dünyanın en çıplak gerçeklerini yüzüme çarpsa da, gerçeğin ta kendisini savaştan sonra iliklerime kadar derinden hissettim...Savaşın gerçekleri beni o kadar yakmasa da, cepheden sonra insanların vahşi ruhlarından doğan yüzler ve sahte ruhlar içimi acıtıyordu”.  

Başkahraman, Tanrı'nın cezası olarak gördüğü davranışlarını ve duygularını daha derinlemesine analiz eder ve suçu kendinde arar. Bu sırada, isimsiz kahraman, kendi ruhunu ve duygularını analiz ederken, Tanrı ile olan bağını ve hayatın anlamını sorgular. Kızı “vampir” olarak adlandırarak içindeki öfke ve nefret duygularını ifade eder. “Vampir” metaforiktir, toplumun sembolüdür; “kız” başkalarının hayatını ve ruhunu alır, travmalarından ve acılarından “beslenir”. Tıpkı bir “vampir” gibi. “Ne yapabilirdim? Tüm gerçeği bilmeme rağmen onu seviyorken, onu boğarak mı öldüreyim? Yoksa kendimle beraber bir el bombasına mı kurban edeyim? Tek yapmam gereken, masum insanları, ah ve kandan beslenen bu vampir kızdan kurtarmak...”. 

Hikaye ilerledikçe, gazimizin yalnız olmadığını, “Sargılı” adında bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. “Duygularını” ilk kez onunla paylaşan gazimiz, bizi arkadaşıyla tanıştırıyor. Sargılı kim acaba? Kahramanımız onunla savaşta tanışmış, kendisi subay. Lakabı “Sargılı”. Bu lakabı ona kahramanımız vermiş. Hayır, yaralı değildi, yani bandajı yokdu. (En azından vücudunda) Gazi onu her zaman “yaralı” bir kişi olarak tanımlıyor, yani öyle görüyor. Subayın kalbi ve ruhu yaralanmış, ruhu sargılıydı. Bu yara, ona savaşta aldığı travmaların ve acı hatıraların bir anısını bırakmışdı. Daha sonra, Sargılı'nın sevgilisinin onu para karşılığında “takas ettiğini” öğreniriz. Onun başına gelen bu olay, düşüncelerini değiştirir ve vicdanını yaralar. Sevdiği kızın evini yakan subay, özellikle kızın evde olmadığı bir günü seçiyor; yani kızı her gün “öldürüyor”. “Böylece hayatta kalarak kaybetmenin acısını doyasıya yaşayaması için. Hayatının geri kalanını keder içinde kıvrınsın diye...Vicdan azabı, gözlerinin derinliklerinde, intikam zevkinin yanında belirgindi”.

Peki, baş kahramanla “deneyimli, gururu kırılmış ve sonradan intikam almış” arkadaşı Sargılı, aşklarını nasıl yaşıyor? Bu iki “aşık” arasındaki fark nedir? Gazi için aşk, kendini bulmakla ilgilidir. Gazi'nin aksine, Sargılı'nın intikam duygusu daha güçlüdür, baskındır. Evet, ikisinin de ruhlarının yaralı olduğu doğrudur, fakat Sargılı gördüğü ihaneti hâlâ sindirememiş ve kabullenememiştir. Gazi ve Sargılı'nın aşkı travmalar ve geçmişin etkisiyle şekillenmiş, ikisi de gerçek aşkı yaşamamıştır. 

 “Çocukluğun zorluklarından başkalarının şemsiyesi altına sığınarak yükselen bu varlık” aslında aynı zamanda “yokluktur”, manevi olarak var olmaz, “sarıldığı maneviyat edebiyatı”, “sahte parmaklarıyla piyanoda çaldığı besteler” ona yardımcı olmaz, çünkü gerçek sanat ve gerçek duygular onu açığa çıkarır. Burada savaş sonrası dönemde yaratılan sahte değerler ve bu değerlerle yaşayan bir toplum veya düşünce biçimi yansıtılmaktadır. Sanata ihanet, Tanrı'ya ihanettir. “Sanki Tanrı, kendisine adanmış şiir için beni yeteneğime ihanet etmekle suçluyordu.”.

Emin Piri, öyküde toplumun ikiyüzlülüğünü, “hayırseverlik” adına yapılan manipülasyonları ve perde arkası olayları ortaya koyuyor. Yarattığı kahraman mide bulantısı ve baş ağrılarından acı çekiyor, beden hafızası başına gelenlere ve gördüklerine bu şekilde tepki veriyor (psikosomatik). Hani beden kayıt tutar ya. Kahraman, hayatı yalanlardan ve iç çekişlerden ibaret olan bu sahte imajdan baya tiksiniyor. “Ona olan aşkım beni zehirledi. Onu her gördüğümde kusuyordum çünkü sahte imajlarından, varlığından, ruhundan iğrenmişdim.”.

Kahramanın aşık olduğu “kız”, savaş sonrası yaşamın paradoksal bir tezahürüdür. “Kız”, gazinin içsel boşluğunu doldurmaya çalışırken aynı zamanda onun ruh haliyle de mücadele eder. “Kız”, gazinin savaşın bıraktığı “izleri” takip etmesini sağlamaya çalışır. Kahraman “kızı” seviyor mu? Aslında hayır, sadece içsel boşluğunu doldurmaya, travmalarıyla başa çıkmaya ve onlarla yüzleşmeye çalışıyor. “Kız”, belki de gazinin yüzleşmek istemediği korkularıdır (“gölge” arketipi). Böyle bir “ilişki” kurarak, acı dolu anılarını hafızasından silmeye ve acısından kurtulmaya çalışır. Bizim görüşümüze göre, öyküdeki “kız”, bir cinsiyet kimliği değil, kahramanın kurgusal, idealize etdiyi bir “değeri”dir. Bu “kadın”, gazinin travmalarının sonucu olarak bilinçaltında yarattığı bir karakterdir. Büyük olasılıkla, ana karakterimiz travma sonrası stres bozukluğundan muzdariptir.

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan hastalar, çevreye ve topluma uyum sağlamakta zorlanırlar, sürekli endişelidirler ve kaygı duyarlar. Bu psikolojik bozukluk en sık savaş katılımcılarında, gazilerde görülür. Olayları tekrar tekrar yaşama, hatırlarken boğulma hissi, geçmişe gidip gelme, sık sık ruh hali değişimleri, korku, uyku ve hafıza sorunları, intihar düşünceleri, içsel boşluk hissi, gerçek ile rüyayı ayırt edememe, gerçek ve gerçek dışı dünyaların birbirine karışması travma sonrası stres bozukluğunun belirtileridir. Gazi ayrıca, zihninde yarattığı “kadın” ile hayatındaki içsel boşluğu doldurur, “ona aşık olur”. “Bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla...zarif bir soylu imajını benimsemiş, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”. 

Ölümden, ermenilerden ve kurşunlardan bahseden kahraman, okuyucuya “kızın” toplumda yarattığı zararı hissettiriyor. Yürürken kullanılan “topuklarının altından fışkıran şehit kanı”, “koridorun kana boyanmış sütunlarından yükselen ahlar”  ifadeleri metaforik anlamda kullanılıyor ve toplumdaki zehirli ilişkileri, yapaylığı ve korkuyu sembolize ediyor. Gazi, sevdiği “kızı” kendi iç çelişkilerini, geçmişteki acı dolu deneyimlerini, ağır travmalarını ve psikolojik sorunlarını ifade eden bir varlık olarak görüyor. O sadece bir insan değil, savaştan henüz “çıkamayan” bir savaş gazisinin karanlık ve zayıf yönlerinin bir sembolüdür. Bu imge, adamın ruhundaki “kadın” mı? Kahramanımız kendi içindeki “kadına” mı aşık oldu? (“anima” arketipi) Eğer bu şekilde düşünürsek, erkekler ve kadınlar arasındaki sınırlar bulanıklaşacak. Gazi kimi “seviyor”? O “soylu kız” kim? Başka bir deyişle, ana karakterin aşık olduğu kişi, içindeki “kadın” imajı mı? Yoksa toplumun genel bir kalıbı mı? “Beni buna inandıran, daha doğrusu mecbur eden kişi, başkalarının şemsiyesi altında kendi “başarı öyküsünü” yazan o kız oldu.”.

“Kadın”, sahte değerlerin ve duyguların sembolüdür. Dış görünüşü ne kadar güzel olursa olsun, içi çürük ve “ahlaksız”dır. Gazinin ruhsal boşluğunu, deforme olmuş değerlerini ve insanın bu boşluğa duyduğu tutkuyu temsil eder. Gazi ona aşık olsa da, “kız” aslında gazi için bir tür “engel” ve “itici” bir imgedir.

Gazi psikolojik travma yaşıyor; savaş sırasında duyduğu acılar, gördüğü kanlar, tanık olduğu kayıplar, yaşadığı travmaların sonucudur. (Düşünme hali - tekrarlayan, olumsuz düşünceler) Şehitlerin kanının “duvarlara sıçraması” ve “kan lekeli sütunlardan yükselen ahlar”, savaşın kalıcı izlerini, gazinin acı ve sancılı deneyimlerini temsil eder. Fiziksel savaş bitti, ancak içsel savaş hala devam ediyor. “Kız”, içsel mücadelenin, travmatik olaylar tarafından “yoğurulan” duyguların sembolüdür. “Yanından geçerken hakkı yenmiş, çocuk, masum, işçi, yarım can gazilerin ahları kulaklarımı batırdı.”.

“Kız”, aynı zamanda gazinin içindeki ağır yükün ve arzularının da bir sembolüdür; geçmişle yüzleşmek, geçmişi kabullenmek (fiziksel ve ruhsal mücadelenin birliyi). O, travmalarının, geçmişte çektiği acıların ve karşılaştığı haksızlıkların bir tür somutlaşmış halidir (kişileştirme). “Kız”ın varlığı (savaşın neden olduğu travmalar), gazinin ruhunda derin izler bırakmıştır. Ana karakter “kızı” takip eder. Paralel olarak, kendini “kızdan” saklar. “Kızı” unutmak istemez, çünkü “kız” ona absürt görünen hayatını hatırlatır. (Sisyphus gibi) Bir gazinin hayatındaki engeller onun, duygularının ve içsel mücadelesinin “ölmesine” neden olur. Ölümü hem   fiziksel hem de ruhsal ölümdür. Gazinin hem hayatı hem de ruhu paramparça olur, cam gibi kırılır. “Kaburgalarımın arabasının lastiklerinin altında çıtırdadığını duyabiliyorum. Ağzımdan akan kan, arabasının lastiklerinin altında son nefesimi vermemi engelliyor. Buna rağmen bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla, hakkı yenmiş...“uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”.

Savaş cephede başlar ama cephede bitmez, gazinin kişisel hayatında ve iç dünyasında derin ve iyileşmeyen yaralar bırakır. Gazi, savaştan sonra bile hayatıyla “savaşmaya” devam eder ve asıl cephe onun “kalbidir”. Savaş sonrası dönemde bir insanın duygusal ve manevi çöküşü, kişisel hayatında yaşadığı travmalar ve toplumun gazi üzerindeki etkileri, hikayenin ana odak noktasıdır. Hikayede “aşk”, sahte ve gerçek dışı bir duygu olarak tanımlanır. Aşık olduğu “kız”, ahlaki boşluk ve sahtekarlığa boğulmuş bir toplumun yansımasıdır. Bu “kız”, savaş sonrası dönemi yaratan toplumun bir deformasyonu, toplumdaki aldatmacanın, sahtekar ve ikiyüzlü insanların sembolüdür. Asaletin ardında büyük bir ahlaki boşluk gizlenmiştir. Ana karakterin aşık olduğu “soylu” imajı bir yanılsamadır, fakat kahramanımız gerçeği kabul etmek istemez, duygularına kapılır.

Çağdaş Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden biri olan Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesi, bizim görüşümüze göre postmodernist akım içinde yazılmıştır. Savaş sonrası dönemin ortamını betimleyen yazar, semboller ve küçük detaylarla toplumun çöküşünü, insan ruhunun insanlıktan uzaklaşmasını (insanlığın inkarı) ve karakterlerin toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalırken yaşadıkları içsel mücadeleyi bilinç akışı biçiminde anlatır. Eser, postmodernist akımın birçok özelliğini taşır: ironi (“soylu” imgesi, “muhteşem” alkış, “hayırsever aile” vb.), gerçek ile yalan, gerçeklik ile yanılsama arasındaki bulanık sınırlar, iç içe geçmiş duygular, zaman geçişleri, yapaylık ve simülasyon, geleneksel yapıların yıkımı.

“Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin başlığı semboliktir. Hikaye, kahramanın iç monologları aracılığıyla, savaş sonrası dönemde insan ruhunun toparlanma çabasını ve bu sürecin ne kadar zor ve acı verici olduğunu bize aktarır. Olayları anlatan birinci şahısdır, mekan açıkça belirtilmez, olaylar savaş sonrası dönemde geçer, ancak karakterin geçmişi ve yaşadığı travmalar doğrudan cepheyle ilişkilidir, gerçek savaş sahneleriyle karşılaşmayız. Duygularını okuyucuyla paylaşır, deneyimlerini anılar olarak anlatır, başına gelenlere yeni bir anlam ve değer kazandırmaya çalışır, duygularını anlamaya çalışır ve okuyucunun onunla empati kurmasını ister. O, hem itiraf ediyor hem de suçluyor. Hikayede olaylar, farklı zaman dilimlerinden gelen anılar ve düşüncelerdir, kahraman deneyimlerini yeniden değerlendirir. Hikayeyi okurken zamanı hissederiz, ancak kronolojik sıra bozulur, geçmiş ve bugün iç içe geçer, geçmişte yaşananlar bugün değerlendirilir ve zamanın geçişini hissederiz. Birleşik bir olay örgüsü yoktur; anılar, duygular ve düşünceler metne hakimdir, sanki olay örgüsündeki fikirler parçalanmış gibidir.

Gaziler fiziksel olarak savaştan sağ kurtulmuş olsa da, içsel olarak başka bir savaşın içindedirler; aşkla ihanet kalbinde savaşır. Savaştan sağ çıkan, “ayakları mayınlardan kurtulan”  kahramanın kalbi ve ruhu nasıl? Bedeni gibi canlımı?!

Savaş sonrası edebiyatta savaş sadece cephede değil, insanın ruhunda da yaşanır. Gazi şair Emin Piri'nin sanatsal yaratıcılığı, savaşın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal travmalar da getirdiğini belirtir. Hikayeleri ve şiirleri, toplumdaki iyileşme sürecini ve savaş sonrası içsel durumu anlatır. Emin Piri'nin yaratıcılığı, edebiyatta savaşın sanatsal bir yansımasıdır. Gazi şair Emin Piri'nin kaleminden çıkan kurgu örneklerinde, savaşın acı deneyimleri olduğu kadar, getirdiği sosyo-psikolojik travmaların ifadesi de etkili ve mükemmel bir şekilde yansıtılmıştır. Şair kalbinde taşıdığı savaşın ağırlığını ve savaş sonrası toplumun psikolojik durumunu, tereddüt etmeden sanatsal bir dille ifade eder.

Kaynakça

1. Piri, E. (2023). “Müharibə sonrası eşq” hekayə-essesi. https://kulis.az/xeber/emin-piri/nesr/muharibe-sonrasi-esq-emin-pirinin-ilk-hekayesi-46020 

2. Piri, E. (2021).  Müharibə gündəliyi. Torpağı Vətənə çevirənlər.

3. Piri, E. 2021). Şeirlər. https://kulis.az/xeber/emin-piri/media/mina-ustunde-centlmenlik-emin-piriden-yeni-muharibe-seirleri-39754 


Servane Dagtumas / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Aşkın Yıldızı

Aşkın Yıldızı

Sevinçle giyin ruhum..

Ve hayatın berrak sularına in...

Sonsuzlukla ıslan

Gece vakti bir güneş gibi ebedi doğ

Maviyle yıldızlanmış bir gökyüzünde...

Ve masumiyetle

Kokunun çiçeklenmiş notaları arasında

Yıldızlar çiçek açtı

Aşıkların şarkısında...

Gözlerin gözleri

Ruhun içindeki ruh

Aynı toprakta yalınayak yürüyoruz...

Aynı gökyüzünü soluyoruz...

Aynı düşle...

Aynı arzuyla...

Sevmek ve sevilmek için

Ve büyüyle ve sonsuzlukla

Her kalpte parlıyor...

Yaşayan yıldız

Ebedi aşkın


Nico Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Ey Yâr

Ey Yâr

Kârânî yandı da söndü;

Yanılsamalarından bir tek gerçek seni gördü.

Gönlüm harâbede kaldı,

Bir bakışınla gülistânı ördü.

Sensiz felek neyleyip

Mihnet-i aşk ile serzâr olur?

Her lahza adını andıkça dil,

Firkatinle bîkarâr olur.

Gamzende kevser içen

Bülbül-i aşk ağlar perîşan;

Sâye-i zülfün olur her gece

Rûhumda bir feryâdân.

Gittin, Cemâlin süzülüp aktı

Hayâl-i gözlerimden;

Bir âh düşer her gece

Hânumân-ı sözlerimden.

Mihr-i visâlinle yanar hâlâ

Gönül denizlerim;

Sensiz bahâr olmaz,

Sensiz yaz kışa döner.

Solmuş gülde hep hazân izlerim.

Ey yâr! Vefâ kimde kaldı?

Sen giden, ben bekleyen…

Zamanın gerdâbında yitik bir âşık

Sâde ben.


Faruk Karapınar / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Fırtına Gecesi

Ekaterina Skar

Penceremde kopar sert bir fırtına,

Deniz dalga dalga döver kıyıya.

Yıldızlara bakarım gecenin koynunda,

Rüzgâr tenime değince yanar içim

usul usul, dalga dalga.

Yağmur damlaları düşer yüzüme,

Dalga sesi karışır gece hüznüne.

O derin sesi severim dalgaların,

Fırtınalı gece ve sabahın serin rüzgârların.

Perdeleri çekerim akşam olunca,

Yalnız dolaşırım odada sessizce.

Şarkılar söylerim, müziğe bırakırım kendimi,

Bazen durur, dinlerim içimdeki sessizliği derince.

Düşlerime dalarım, kaybolurum kendi dünyamda,

İpek sabahlığım tenimde yavaşça dolaşır.

Üşürüm, battaniyeye sarılırım sonunda,

Geceyle baş başa, yalnızlıkla buluşur kalbim ağır.

Yorgun bedenim sessizce uykuya varır,

Gözlerim kapanır, karanlık sarar dört bir yanımı.

Ruhum fark etmeden süzülür rüyaların kollarına,

Bir gün daha sessizce sönüp gider,

Beni rüya diyarına taşır, dalga dalga.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

İsimlerin Manası İnsan Ruhuna Tesir Eder

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?  

Merhaba. Aralık 1994’te Gaziantep’te dünyaya geldim. İlk ve ortaöğrenimimi burada tamamladım ve hayatımın en doğru tercihlerinden biriyle Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne yerleştim. Aynı üniversitede Klasik Türk Edebiyatı -bir diğer adıyla Divan Edebiyatı- alanında mastır yaptım. Bugün hâlâ bu şiir ve edebiyat şehrinde yaşıyor olmakla bahtiyarım. 

Yazar Cuma Özcan

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiiri bir cümlelik tanımlara sığdıracak değilim. Lakin onu çoğu zaman bir kurtarıcı gibi karşılıyorum. Hayatın çetrefilli döngüsünde duygu yüklü gönüllerin sığındığı bir limandır şiir. Zorlukların karşısında bir dik duruştur diyebilirim. Bazen esmer bir Anadolu delikanlısının acı tebessümü ya da isyankâr bakışıdır. Bazense rengârenk saçlarıyla kaldırım taşlarının suyunu çıkaran bir güzel kadındır şiir. Bu sebeple her şey şiirin parçası olabilir diye düşünüyorum. Fakat benim olmazsa olmazım musikidir. İster hece ister serbest vezinle olsun. Şiirin melodisi olmalı. Bunu kafiyeyle, redifle ya da birtakım ses tekrarlarıyla mı yapar şairler bilemiyorum. Ama yapmalı. Şiir kelimelerin eşsiz birleşimiyle örülen bir musikidir çünkü.  

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Bende karşılığı olan bir soru değil bu. Şair, şairdir en nihayetinde. Belki binlerce yıldır bu böyle. Ancak şairde ne olmalı ise sorunun aslı, cevaplayayım. Duruş olmalı. Aykırı olmalı bir kere ve bu durum ona kuvvetli bir özgünlük katmalı. İkinci soruya gelecek olursak evet. Şiir dışında hikâye, deneme ve günce yazıyorum. 

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

İlk olarak doğduğum coğrafya başlattı şiirle muhabbetimi. Barak Ovası’nda doğup şiirden ayrı bir yaşam düşünemezsiniz. Ya çok gamsız olacaksınız ya da kültürsüz. İkisi de olmadım çok şükür. Köy odalarında okunan uzun havaları ve türkülerin hikâyelerini dinledikçe şiire ilgim arttı. İlk şiirlerimi -şiir denebilecek şiirleri- lise yıllarında yazdım. Daha sonraları üniversitede perçinlendi şiir sevdam. O yıllarda yazdığım bir şiiri hocamın takdirine sunmuştum. O da bana “Sen buna şiir mi diyorsun?” dedi. İşte bu yoldaki büyük destekçilerimden biri o hocamdır. Attığı kırbaçla kütüphanede aldım soluğu. Okudum, okudum, okudum ve yazdım. 

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Elbette! Kitapta geleneğin kokusunu da duyacak okurlar, modern şiirin tadına da varacak diye düşünüyorum. Yer yer kültürel ögeler karşılayacak onları. İki kısımdan oluşturduk eseri. Bir tarafta hece sevdalılarının, diğer tarafta serbest şiir heyecanlılarının merakı giderilecek. Tabii takdir edersiniz ki şiir kitabıdır bu. Herkes almak istediğini alacak.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Öğrenciyken çokça okudum, özellikle üniversite yıllarımda. Kahramanmaraş’ta okumanın omuzlarıma yüklediği sorumluluklar vardı. Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Abdurrahim ve Bahaeddin Karakoç gibi ağır yüklerim vardı. Bir zaman Asaf Halet Çelebi ve Sezai Karakoç deryasında kulaç attığımı da biliyorum. Bugünkü şiir anlayışımın oluşmasında her birinin payı vardır. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet. Henüz erken de olsa bir müjde vereyim. Üzerinde çalıştığım yeni bir kitap var güncelerden oluşan. Yepyeni, daha önce denenmemiş bir üslupla yazıyorum güncelerimi. Onların da okurlarımla buluşacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sadece okuyuculara değil okuryazar olan herkese var bir diyeceğim. İsimlerin manası insan ruhuna tesir eder derler. İsmimizin hakkını verelim öyleyse. Okurlar okusun, yazarlar yazsın.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447