Edebiyat Gazetesi Otuz Bin Okura Ulaşıyor

Türkiye’nin aylık yayımlanan tek edebiyat gazetesi olma özelliğini taşıyan Edebiyat Gazetesi, köklü geçmişiyle edebiyat dünyasındaki yerini güçlendirmeye devam ediyor. Beş Hececiler’den Orhan Seyfi Orhon tarafından 1932 yılında yayımlanan gazetenin izinden yürüyen aylık gazete, bugün de aynı çizgide okurlarıyla buluşuyor.

Edebiyat Gazetesi Otuz Bin Okura Ulaştı

Genel Yayın Yönetmenliğini Gülseren Baran’ın üstlendiği Edebiyat Gazetesi, Alaska Yayınları bünyesinde dört yıldır yayın hayatını sürdürüyor. Dördüncü yılımızı kırkıncı sayıyla taçlandırırken, aylık okur sayımızın otuz bini aşmasının gururunu yaşıyoruz. Bugüne kadar yedi yüz ellinin üzerinde edebî yazı ve söyleşiye yer verdik. Edebiyat Gazetesi’ne katkı sunan tüm yazarlarımıza ve bizi takip eden değerli okurlarımıza teşekkür ederiz.

Türk Dünyasının Büyük Maarifçisi Abdurauf Fitrat

1909 yılı. İstanbul. Genç Özbek talebesi Abdurauf Fitrat, “Cemiyet-i Hayriye”nin küçük bir bursuyla şehre gelir. Henüz 23 yaşındadır; ancak gözlerinde ateş, yüreğinde Türk dünyasının geleceği için büyük bir arzu vardır. Kısa sürede “Dâru’l-Vâizîn” medresesinde ders vermeye başlar. Buhara’dan gelen bu genç sadece okumakla kalmaz, aynı zamanda öğretir de. İstanbul Üniversitesi kütüphanelerinde Türk, Arap ve Fars dillerindeki binlerce eseri inceler. 1911 yılında ise ilk şiir mecmuasını – “Sayha”yı – kendi imkânlarıyla bastırır. Bu mecmu, sadece Buhara’yı değil, bütün Türk dünyasını uyandırma çağrısıydı.

Türk Dünyasının Büyük Maarifçisi Abdurauf Fitrat

Bugün, 115 yıl sonra bile Abdurauf Fitrat’ı yalnızca Özbek edi olarak nitelendirmek yeterli değildir. O, Türk dünyasının genel maarifçisi idi. İstanbul’daki tecrübesi, Türk jadedleriyle olan işbirliği ve bugünkü Türkiye-Özbekistan ilişkileri – bunlar basit bir tarihî olay değil; iki kardeş halk arasındaki canlı ve ilham verici bir hikâyedir.

Fitrat İstanbul’a geldiğinde şehir zaten jaded hareketinin merkezi hâline gelmişti. Orada yalnızca öğrenmekle kalmadı, fikirlerini de test etti. “Dâru’l-Vâizîn” medresesinde ders verirken Buhara ve Türkistan’dan gelen gençleri üniversiteye hazırlıyordu. Aynı dönemde Türk basınında aktif rol aldı: “Sırat-ı Müstakim”, “Türk Yurdu” ve “Ta’rîf-i Müslimîn” gibi dergilerde makaleler yayımladı. Büyük Türk şairi Mehmet Akif Ersoy ile işbirliği yaptı. Bu işbirliği yalnızca gazetecilik değil, ortak maarif yoluyla Türk dünyasını uyandırma hareketiydi.

İstanbul’da yaşadığı dönemde Fitrat meşhur eserleri “Munâzara” ve “Hind Seyyahı Beyanatı”nı kaleme aldı. Burada eski medrese sistemini açıkça eleştirdi ve yeni usul – modern bilimler, ana dil ve uygulamalı bilgiye dayalı eğitim sistemini savundu. Bu fikirler yalnızca Buhara’ya değil, bütün Türkistan’a yayıldı. Fitrat kendini “Türk dünyasının evladı” olarak görüyordu. İstanbul’u “ikinci vatan”ı hâline getirdi ve buradan edindiği ilmi kendi yurduna taşıdı.

Fitrat yalnızca öğretmen değil, Türk jadedleriyle aynı saflarda mücadele eden bir maarifçiydi. Mehmet Akif, Ziya Gökalp ve diğer Türk aydınlarıyla aynı dönemde yaşadı ve onların fikirlerini eserlerinde devam ettirdi. “Sırat-ı Müstakim” dergisinde yayımlanan makaleleriyle Buhara’daki cehalet ve zulmü bütün Türk dünyasına duyurdu. “Yurt Kaygusu” şiirlerinde Turan’ı, Türkistan’ı ve bütün Türk dünyasını tek bir bütün olarak nitelendirdi. Fitrat için “Türk” kelimesi yalnızca millet değil; kültür, maarif ve birlik sembolüydü. Bu nedenle eserleri Kırım’da, Kazan’da, Ankara’da ve İstanbul’da geniş yankı buldu. Günümüzde de Türk âlimleri Fitrat’ı Türk dünyasının önemli maarifçilerinden biri olarak kabul etmektedir.

Bugün Ankara ile Taşkent arasındaki işbirliği her geçen gün güçlenmektedir. Öğrenci değişimi, ortak bilimsel projeler ve kültürel etkinlikler – bunların hepsi Fitrat’ın İstanbul’da başlattığı hayalin devamıdır. Yüzlerce Özbek öğrencisi bugün Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de eğitim görmektedir. Türk âlimleri ise Fitrat mirasını aktif olarak araştırmaktadır. Son yıllarda iki ülke arasında eğitim ve kültür alanında birçok önemli anlaşma imzalanmıştır. Bu işbirliği, Fitrat’ın “maarif yoluyla birlik” idealini fiilen göstermektedir.

Abdurauf Fitrat ne yalnızca Özbek’tir ne de yalnızca Türk’tür; o bütün Türk dünyasının maarifçisidir. İstanbul’da okuyup Türk jadedleriyle birlikte mücadele ederek bugünkü Türkiye-Özbekistan işbirliğinin temelini atan insandır. Onun hayali – maarifli, özgür ve birleşmiş Türk dünyası – bugün gözlerimizin önünde gerçekleşmektedir.

Shoxijahon Urunov / Buhara Devlet Üniversitesi / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Diploma Meslek, Erdem İnsan Kazandırır

Son dönemlerde okullarımızda yaşanan istenmeyen olaylar, ülkemizin tamamında derin bir üzüntüye ve aynı zamanda büyük bir endişeye sebebiyet verdi. Bu elim olaylardan sonra yeni eylemler yapılacağına dair ihbarlar alındı. Adli kuvvetler gerekli tedbirleri alarak, olası yaşanabilecek menfur olayların önüne geçmiş oldular. Küçük yaşta bu tür eylemleri planlayarak yapan öğrencilerin yetişme tarzlarını ve ruh dünyalarını bütüncül olarak anlamada ciddi problemler yaşıyoruz.

Diploma Meslek, Erdem İnsan Kazandırır

İlk eylemi gerçekleştiren öğrenciye baktığımız zaman; örgün eğitim dışında açık öğretime giden bir öğrenci olduğunu görüyoruz. Okula haftada bir gün —o da büyük ihtimalle hafta sonu— gelen bu öğrenci, örgün eğitime göre daha kolay bir eğitim almaktadır. “Bu öğrencinin öğretmenlerle veya okulla ne gibi bir problemi olabilir ki?” diye düşünüyoruz. Kendi isteğiyle örgün eğitimi bırakmış, lise eğitimini dışarıdan tamamlamak isteyen bir öğrenci olduğu anlaşılıyor. Bu öğrencinin aile yapısıyla ilgili çok fazla bilgi yok; onu bu davranışa neyin sürüklediğini tam olarak bilmek mümkün değil.

Fakat Kahramanmaraş’ta yaşanan vahim olayı düzenleyen öğrenciye bakıldığında; emniyet mensubu bir babası ve edebiyat öğretmeni bir annesi var. Ailenin tek çocuğu olduğu biliniyor. Burada ilk soru şudur: Aile, çocuklarının yetiştirilmesi için yeteri kadar zaman ayırdı mı? İkinci olarak; çocuklarını gerçekten tanıyorlar mı?

Birinci soruya cevap ararken; okul rehberlik servisi tarafından yönlendirme yapılarak psikolojik destek alması gerektiği resmi olarak bildirilmiş olmasına rağmen neler yapıldığını sorgulamak gerekir. Öncelikle yapılması gereken ilk iş, bir hekime başvurulmasıydı. Hekim kontrolünde gerekli tedavilerin devam etmesi, okul tarafından da bu durumun izlenir olması gerekmekteydi. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre bir özel kliniğe gidilmiş ancak tedavi devam etmemiş gözüküyor. Bu tavır, tamamen sorumsuz bir veli davranışıdır.

Okulların rehberlik servisleri, sadece öğrencinin okul dışında destek alması gerektiğine dair bildirimde bulunuyor. Onun dışındaki süreç tamamen velinin isteğine kalmış durumda. İster götürür isterse götürmez. Aslında olması gereken; okul rehberlik servisinin bu durumdaki öğrencileri doğrudan sistem üzerinden ilgili hekime gönderebilme yetkisinin olması ve hekimin uygulayacağı tedaviyi takip edebilmesidir. Veli tarafından hiçbir işlem veya tedavi yapılmadan öğrencinin okula devam etmesi; okul ortamında ciddi problemlere, telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilmektedir.

“Çocuklarını tanıyorlar mı?” sorusuna verilecek cevap ise daha vahimdir. Çocuklarının bu tür bir eylem yapabilme potansiyelini hiç mi hissetmediler? Eğer bilmiş olsalardı, baba o yaştaki çocuğu poligona atış talimine götürmezdi. Bir nevi baba, yaşanan vahşete bilmeyerek çocuğunu hazırlamış; atış yaptırmış, silahları tanıtmış ve kullanım biçimlerini göstererek farkında olmadan bir katil yetişmesi için gayret göstermiştir. Kendi çocuğunu tanımamak başlı başına büyük bir problemdir ve bu durum toplum tarafından acı bir biçimde tecrübe edilmiştir.

Diğer bir konu da çocuğun sanal dünyada vahşet içerikli oyunlar oynaması ve ailenin buna müdahale etmemesidir. Çocuğun yaptıklarıyla ilgili kimsenin bilgi sahibi olmaması, kendi başına buyruk hareket etmesi dikkat çekicidir. Babası, çocuğun bu oyunlardan yalnızca İngilizce öğrendiğini ve dilini geliştirdiğini düşünmektedir. Burada öğrencinin ciddi bir dijital bağımlılığının olduğu açıktır. Bununla ilgili gerekli tedbirlerin alınması yerine İngilizce öğrenmesinin bir kazanım olarak görülmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Son dönemlerde dünya genelinde dijital bağımlılık ve ekran bağımlılığı çığ gibi büyümekte. Anne ve babalar, çocuklar sussun, yaramazlık yapmasın diye ellerine telefon verip zaman geçirmelerini sağlarken; aslında çocuklarını farkında olmadan bir bağımlılığa sürüklemektedirler. Bunu toplum olarak iyi anlamamız lazım.

Dijital bağımlılık, aynı zamanda bu mecralarda ciddi bir yalnızlığa itilmiş asosyal bireylerin çoğalmasına neden olmakta; bu bireylerin nasıl bir davranışta bulunacağını kestirmek mümkün olmamaktadır. 

Annenin öğretmen olması ancak çocuğunu tanımaması, çocukla anne arasında yakın bir bağ olmadığını ortaya koyuyor. Oysa bir öğretmen, bir öğrencinin nasıl bir duygu durumu içinde olduğunu ve bu davranışların sonucunda neler yapabileceğini öngörebilmelidir. Öğretmen, kendi branşının dışında aynı zamanda bir rehberdir; sınıf rehberlik hizmetlerini yerine getirir, öğrencilerini ve ailelerini tanır, ona göre bir yönetim sergiler. Bu noktada öğretmenin kendi mesleki hassasiyeti de sorgulanmalıdır.

Çocuğun silahlara ulaşması ise ayrı bir facia... Dışarıdan bakıldığında "eğitimli" bir aile gibi gözüküyorlar; fakat hayata dair pratiklerine baktığımızda diplomaların onlara sadece meslek kazandırdığını görüyoruz. Eğer gerçekten eğitimli bir aile olsalardı, bu olayın yaşanması söz konusu olmazdı. Çocuğa sınırsız özgürlük ve konfor vermek, bir süre sonra kontrol edemeyeceğiniz bir aşamaya gelmek demektir. Farkında olmadan kendi çocuğunuzu suça sürüklemiş olursunuz. Sonuçta yetiştiremediğiniz evladınız hem sizin hem de birçok insanın hayatını karartır. Topluma faydalı, ahlaki değerlere ve erdemlere sahip bir birey olması gerekirken toplumu endişe ve korkuya salarak hayatını sonlandırmıştır.

Bu vahim olay; öğrencilerin ve öğretmenlerin hafızalarında derin izler bırakarak eğitim camiasının unutulmaz acıları arasında kalacaktır. Bizler ebeveynler olarak çocuklarımızın yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra onları psikolojik olarak hayata en iyi şekilde hazırlamak zorundayız. Sadece maddi ihtiyaçları karşılayarak onları hayata hazırladığımız yanılgısına düşmemeliyiz. Asıl görevimiz; ülke ve dünya şartlarına uyum sağlayabilen, doğal bir afette veya istenmeyen bir olayda kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmektir.

Çocuk yetiştirmek ve onu topluma kazandırmak ciddi bir iştir. Çocuğu olan her birey bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmek zorundadır. Eğer birlikte huzur içinde yaşayacaksak toplumsal değerlere ve normlara uygun çocuklar yetiştirmeliyiz. Aksi takdirde korkularımız ve endişelerimiz artacak, toplum olarak çok daha ağır bedeller ödemeye devam edeceğiz.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Payıma Düşen

İnsanın kendi payına düşeni kabullenmesi, dünyanın en sessiz ama en zorlu savaşıymış. Pencerenin önünde durup sokağı izlerken, gözkyüzü ile aram da bir ömür zaman olduğunu farkettim. Benim payıma düşen; o perde her kapandığında dışarıda kalan maviliği bir daha hiç göremeyecekmiş gibi özlemekti. Bir perdenin asılmasının benden aldığı sadece manzara değildi; o, çocukluğumun geniş ufuklarını ve uçurtmalarımın takıldığı bulutları da alıp götürmüştü.

Payıma Düşen

Şimdi terk edilmiş merdivenlerden iniyorum; ömrüm artık yukarıya doğru değil aşağıya doğru inişe başladı... basamaklar gıcırdıyor, sanki her adımda geçmişin bir parçası daha toz olup havaya karışıyor. Gurbet, sadece başka bir coğrafya da yaşamak değilmiş; insanın kendi hatıralar bahçesinde yabancı bir ziyaretçi gibi dolaşmasıymış. O bahçede çiçekler hâlâ açıyor belki ama renkleri artık solgun, kokuları ise sadece kederi hatırlatıyor.

Her şeye rağmen, bir çürüyüşün ortasında bile insan tutunacak bir ses arıyor. Kulaklarımda yankılanan o büyülü cümle: “Ellerini seviyorum.” Belki de hayatın tüm ağırlığını hafifleten tek şey, birinin o hüzne dokunup onu sevgiyle sarmalamasıdır. Ancak bazen o sevgi bile kurtarmaya yetmiyor; sadece ölümü, bitişi ya da gitmeyi biraz daha katlanılır, biraz daha şiirsel kılıyor.

Sonunda anladım ki; benim hikâyem, eksik bırakılmış bir cümlenin noktası olmaya çalışmaktan ibaretmiş. Payıma düşen buymuş; sevmek, beklemek ve sonunda o beklemenin sessizliğinde usulca eriyip gitmek. 

Erdal Burak / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Şiddet Kültürü ve Edebiyat

Yakın zamanda Urfa ve Maraş’ta yaşanan cinayetler hepimizi derinden yaraladı. Yaşanan acılar, ölen öğrenci ve öğretmenlerimiz yüreğimizde tarifsiz acılar bıraktı. Yaşanan bu acı olaylar bazı konuları tartışmaya açtı. Güvenlik sorunları, sosyal medya kullanımı, iletişim sorunları her kulvarda tartışılıyor. Biz nasıl oldu da çocukları cinayet işleyen bir ülkeye dönüştük?

Şiddet Kültürü ve Edebiyat

Ergenlik dönemi insanın kendini ifade etmekte zorlandığı bir dönemdir. Kendisini ailesine, çevresine, birlikte olduğu insanlara ifade etmekte zorlanır. İnsan birçok kanalla kendini anlatabilir. Spor, müzik, dans, resim, bilim, sinema, tiyatro vb. alanlarda insan kendini ifade etme yolunu bulur. Kendini anlatmanın yollarından biri de edebiyattır.

Edebiyatın dili sevginin dilidir. Şiir, hikâye, roman, tiyatro ve diğer türler insanın içindeki nefreti yok edip sevgiyi ön plana çıkarması için birer araçtır. Gençler kendilerini edebî metinler yoluyla ifade edip rahatladıklarında şiddete ihtiyaç duymazlar. Gençleri edebiyatla buluşturup kendilerini ifade edebilmelerine destek olamadıysak en az onlar kadar bizler de suçluyuz. Onlara edebiyatın sevgi dilini aktaramadıysak suç bizdedir. Bir genç eline kitap yerine silah alıyorsa şiddet kültürü sevgi kültürünün yerine geçmiş demektir. Şiddet kültürü beraberinde sosyal çürümeyi, hukuksuzluğu, vicdansızlığı getirir. Şiddet, insanlarda travma oluşturur. Travmadan kurtulmanın yolu sevgi dilidir. Edebiyatımızda sevgi dilinin çok güzel örnekleri bulunmaktadır. Eğer edebiyatımızın güzel örneklerini gençlere ulaştırabilirsek şiddetten uzak dururlar.

Yaşanan olayları sadece güvenlik sorunu olarak görmeyip toplumsal sorunlar olarak görürsek çözüme daha çabuk yaklaşırız. Bir hapishane kapatacaksak bir okul açmak zorundayız. İnsanlara sevgiyi, hoşgörüyü aşılamak o kadar zor değil. Edebî metinlerimizde yeterince malzeme var. İşte örnekler:

Mevlânâ’dan örnek:

Ölmekten korkmamak gerek sevgi için

Can vermekten çekinmemek sevgi için

Aşk, bengisu içmek, pınarından yaşamın

Derler ya bu boş laf, gerçek sevgi için

Yunus Emre’den örnek:

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevgi için

Nazım Hikmet’ten örnek:

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey

Dünyanın en güzel sesinden

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey

Fakat artık ümit yetmiyor bana

Ben artık şarkı dinlemek değil

Şarkı dinlemek istiyorum

Edebiyattaki sevgi dilini sosyal medyada, televizyon dizilerinde göremiyoruz. Dizilerde edilen küfürler, kullanılan silahlar özellikle gençleri olumsuz etkiliyor. Dizilerdeki mafya babalarına, katillere özenen gençler, çocuklar ellerine silahları alıp okullarda dehşet saçıyorlar. Çocukların önüne koyduğumuz rol modellere bakın: mafya babaları, katiller. Bizim geleceğimiz dediğimiz insanların önüne, uyuşturucu satan, silah satan kişileri romantik kahramanlar olarak sunuyoruz. Kahramanımız bir sahnede sevdiğine şiir okurken sonraki sahnede eline silah alıp birçok kişiyi öldürüyor. Cinayetlerinden sonra hiçbir ceza görmüyor. İzlediği dizide işlenen cinayetlerin cezasız kaldığını gören gençlere şiddetin kötülüğünü nasıl anlatacağız? Suç ve Ceza romanında ya da Agatha Christie’nin romanlarında suç işleyen kişiler romanın sonunda cezasına razı olur. Böylece okur suçun yanlışlığını görür. Romandan ders çıkarır. Bizim dizilerimizden ahlaki ders çıkarmak mümkün değil. Gençlere ne izletirsek onu alıyorlar. Devlete de bu konuda çok iş düşüyor. Çocuklarına, gençlerine sahip çıkamayan toplumlar geleceğine de sahip çıkamaz. Ne yaşanırsa yaşansın hepinize güzel günler diliyorum, enseyi karartmayalım diyorum.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Simya

Simya

Alırken de verebilmek, verirken de alabilmek 

İçerdeyken dışarıya akmak

Zarafette gücü bulmak 

Aynı anda hem cam gibi kırılgan hem de elmas gibi sert olmak 

Sözünde net ama incitmeyenlerden olmak 

Sınırlarını koruyarak da karşındakini evde hissettirebilmek 

Alan tanırken, alanını koruyabilmek 

Bilme halinden çıkıp, her dem meraklı çocuk olmak 

Bilgiyi, bilgeliğe hal ehillerinden olarak dönüştürebilmek

Satır ehlinden, sadır ehline dönüşmek simyadır, dengedir.


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Hakikatin İnşası, Gücün Görünmeyen Yüzü

Alamut, Vladimir Bartol’un kaleminde yalnızca tarihsel bir roman değil, insan zihninin en karanlık ve en kırılgan noktalarına inen bir güç ve hakikat sorgulamasıdır. Bu eser, 11. yüzyıl İran’ında geçen hikâyesine rağmen, okurunu doğrudan bugünün dünyasına, hatta bugünün çatışmalarına taşır. Çünkü Alamut, bir kale olmaktan çok daha fazlasıdır: bir düşünce sistemi, bir gerçeklik laboratuvarıdır.

Alamut, Vladimir Bartol

Romanın merkezine adını veren Alamut Kalesi, İran’ın kuzeyinde, Elburz Dağları’nın sarp yamaçlarında yer alır. 11. yüzyılda Hasan Sabbah tarafından ele geçirilmiş ve Nizari İsmailîlerin merkezi hâline getirilmiştir. “Kartal Yuvası” anlamına gelen Alamut, sadece stratejik bir askeri üs değil, aynı zamanda ideolojik bir eğitim ve yönlendirme merkeziydi. Burada yetiştirilen fedailer, tarihin en tartışmalı örgütlenmelerinden birinin parçası olmuşlardır.

Romanın merkezinde yer alan Hasan Sabbah, klasik anlamda bir lider değildir. O, kitleleri yönetmekten çok, onların gerçeklik algısını yeniden kuran bir zihinsel mimardır. Sabbah’ın en büyük gücü, insanların neye inanacağını belirleyebilmesidir. Onun için hakikat sabit değildir; şekillendirilebilir, hatta üretilebilir bir araçtır. Bu nedenle Alamut’ta kurulan düzen, fiziksel bir otoriteden çok epistemolojik bir hâkimiyete dayanır: bilginin kontrolü. Bu düzenin içinde şekillenen karakterler, romanın düşünsel derinliğini daha da belirginleştirir. İbn Tahir, sorgulayan bir zihnin temsilidir. Başlangıçta inanç ile akıl arasında gidip gelen bu genç, zamanla Alamut’un büyüleyici atmosferi içinde dönüşür. Onun hikâyesi, bireyin nasıl yavaş yavaş bir sistemin parçası hâline geldiğini gösterir. Okuyucu, İbn Tahir’de kendi şüphelerini, kendi arayışlarını bulur.

Buna karşılık fedailer, bireyselliğini yitirmiş, tek bir inanç etrafında şekillenmiş kitleyi temsil eder. Onlar için gerçek, deneyimledikleri “cennet”tir; oysa bu cennet, Sabbah’ın ustaca kurguladığı bir yanılsamadan ibarettir. Burada Bartol’un en çarpıcı başarısı ortaya çıkar: Gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi neredeyse görünmez hâle getirmek. Çünkü Alamut’ta yalan, gerçeğin yerini almakla kalmaz; onun yerine geçer. Tam da bu noktada roman, tarihsel bağlamını aşarak bugünün dünyasına ayna tutmaya başlar. Günümüzde ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimler, yalnızca askeri ve politik düzlemde değil, aynı zamanda bilgi ve algı düzleminde de sürmektedir. Modern savaşlar artık yalnızca sahada değil, ekranlarda, haber akışlarında ve dijital platformlarda yürütülmektedir.

Her aktör, kendi anlatısını kurar. Her taraf, kendi gerçekliğini üretir ve bunu mutlak doğru olarak sunar. Bu durum, Alamut’taki sahte cennet kurgusunun modern bir versiyonu olarak okunabilir. Çünkü bugün de kitleler, seçilmiş bilgilerle, filtrelenmiş gerçeklerle yönlendirilir. Hakikat, çoğu zaman taraflara bölünür; her parça kendi içinde “tam gerçek” gibi sunulur. Özellikle İran söz konusu olduğunda, dış dünyanın en büyük yanılgılarından biri bu ülkenin gücünü yalnızca güncel askeri ya da ekonomik verilerle ölçmeye çalışmaktır. Oysa İran’ın gerçek gücü, derin ve kesintisiz devlet geleneğinde yatar. Pers İmparatorluğu’ndan bugüne uzanan bu tarihsel süreklilik, yalnızca bir geçmiş değil, aynı zamanda bir stratejik hafızadır.

İran siyasetinin derinliği de buradan gelir. Yüzeyde görülen politik aktörlerin ötesinde, çok katmanlı bir karar alma mekanizması, ideolojik süreklilik ve uzun vadeli düşünme alışkanlığı vardır. Bu nedenle İran’ın hamleleri çoğu zaman kısa vadeli değil, tarihsel perspektifle okunmalıdır. Bu derinliği göz ardı etmek, tıpkı Alamut’taki düzeni sadece bir kale olarak görmek gibi, büyük bir eksik okumaya yol açar. Bu yüzden birçok gözlemci, bu tür bir devlet aklını tam olarak okuyamadığı için İran’ın gerçek gücünü de çoğu zaman olduğundan farklı değerlendirir. Bu noktada, İran’ın tarihsel derinliği ve stratejik aklı vurgulanırken, mevcut yönetim yapısının eleştiriden muaf tutulması da mümkün değildir. Bugünkü İran rejimi, köklerini güçlü bir tarihsel ve kültürel mirastan alsa da, yönetim biçimi açısından açık biçimde anti-demokratik bir karakter taşımaktadır. Siyasal katılımın sınırlandırılması, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar ve muhalif seslere yönelik sert müdahaleler, bu yapının en belirgin özelliklerindendir. Bu durum, Alamut’taki düzenle rahatsız edici bir paralellik kurar: Hakikatin yukarıdan belirlenmesi ve bireyin bu kurguya uyum sağlamaya zorlanması. Dolayısıyla İran’ın gücünü anlamaya çalışırken, bu gücün kendi toplumuna nasıl yöneldiğini de göz ardı etmemek gerekir. Tarihsel süreklilik bir avantaj olabilir; ancak bu, halk üzerinde kurulan baskıyı meşrulaştırmaz. Aksine, tam da bu derinlik, daha adil ve özgür bir sistem kurma sorumluluğunu da beraberinde getirir.

Örneğin, bu üçlü gerilim hattında yaşanan çatışmalar ve karşılıklı hamleler, farklı medya organlarında tamamen farklı şekillerde anlatılabilir. Bir taraf için savunma olan bir eylem, diğer taraf için saldırı olarak sunulur. Bu da bize şunu gösterir: Günümüzde güç, yalnızca askeri kapasiteyle değil, anlatıyı kontrol etme becerisiyle de ölçülmektedir. Tıpkı Hasan Sabbah’ın yaptığı gibi. Bartol’un romanında Sabbah’ın fedailerine yaşattığı o sahte cennet, aslında bir ödül değil, bir kontrol mekanizmasıdır. Bugün ise bu “cennet”, ideolojiler, kimlikler ve medya aracılığıyla yeniden üretilir. İnsanlar, ait oldukları anlatının içinde kendilerini güvende hisseder; bu da onların o anlatıya daha sıkı bağlanmasına yol açar. Böylece sorgulama yerini kabule bırakır.

Eğer bu roman bugün yazılmış olsaydı, belki de adı “Algoritma”, “Gerçeklik Fabrikası” ya da “Zihin İmparatorluğu” olurdu. Çünkü artık kaleler taş duvarlarla değil; veri, medya ve dijital ağlarla inşa ediliyor. Fedailer ise kılıç taşıyan savaşçılar değil, bilgiye maruz kalan ve onu sorgulamadan yeniden üreten bireyler hâline gelmiş durumda. Yazarın dili, bu karmaşık yapıyı anlatırken bilinçli olarak sade tutulmuştur. Bu sadelik, metnin felsefi ağırlığını daha da görünür kılar. Okuyucu, süslü ifadelerle oyalanmaz; doğrudan düşüncenin içine çekilir. Bu da eserin etkisini kat kat artırır.

Alamut’un belki de en büyük başarısı, okuyucuyu rahatsız etmesidir. Çünkü bu roman, dış dünyayı anlattığı kadar iç dünyamızı da açığa çıkarır. İnandığımız şeylerin kaynağını sorgulamaya başladığımız anda, Alamut’un kapıları aralanır. Ve o kapıdan içeri girdiğimizde fark ederiz ki, aslında o kale sandığımızdan çok daha yakındır. Bugünün dünyasında, özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilim gibi çok katmanlı krizlere baktığımızda, Alamut’un bir roman olmaktan çıkıp bir uyarıya dönüştüğünü görürüz. Çünkü artık mesele yalnızca kimin haklı olduğu değildir; mesele, kimin hakikatinin daha güçlü olduğudur. Ve o kaçınılmaz soru hâlâ karşımızda durur: Biz gerçekten gerçeği mi görüyoruz, yoksa bize gösterilen “cennetin” içinde yaşamaya mı devam ediyoruz?

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Kumdan Saray

Kumdan Saray

Kumdan ve güneşten bir saray yaptım,

hayallerle ördüm, renklere kattım.

İçinde umutlar, dilekler gizli,

yıldızlar avize, gök salon gizli.

Ne zarif, ne kırılgan o düşsel yapı,

her dalga vurdukça titrer kalbim safı.

Bilirim, deniz her şeyi geri alır,

ve geriye ıslak bir sessizlik kalır.

Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Portatif Beden

Portatif Beden

Susss! Son kez şeytan konuşacak!

Fetüs bir evrenin içine sıkışmış korku, ten/im  için yazdığım son tez

Fanus krallığında tahta oturdu gözlerim, delilik bu minber!

Sevdim ve boyadım atık renklere, dolunayda taşlaşmış baykuşu

Göbeğime hizalandı TİN  kertenkele-oysa kalmadı yüzümde hiçbir hayat belirtisi

Ayaklarım küfrediyor intihar eden acıma, rapatapa, rapatapa, Mea Culpa!

Bir odanın nişanesi ellerim , ölü bir askerin boynundaki fotoğraf

Buğulu pencerelerde Brecht, çağırıyor beni

Kırmızı bir gül dikenini hançerliyor karanlık sayfalarına

Adım yok bundan böyle. Rüzgarlar doğurdu çocuğumu

Bıraktı kapıma-şizofren kanım /uzayda sarı uçurtma

Eril çizimler harflerimi buruşturuyor. Şimdi silik bir hiçim portatif karnımda

Okunmadı ismim ASLA KULAĞIMA!

SUSS, ŞİMDİ YALNIZCA ŞEYTAN KONUŞACAK!

Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Kim Bu Sen?

Muhammed Baver Akcan

Ne diye darda kaldım

Yokken bir kar dağlarımda

Kafamdaki aklı kim aldı

Bu akılsız baş kime yaradı


Ne dağı, olsa olsa bayır çayır

Ne aklı? Hepi topu yarım akıl!

Yarısı sende yarısı sana gebe

Çayır ise dolu hep engebe


Muhammed Baver Akcan / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447