Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Elbette. Beyoğlu’nun gecekondu mahallelerinden birinde doğdum ve çocukluluğumu, gençlik yıllarımı da aynı mahallenin sıcak ve samimi ortamında geçirdim. Yeni Medya ve Gazetecilik mezunuyum. Yazın hayatıma şiir ile başladım. Zamanla öykü, roman ve senaryo alanlarında üretmeye başladım. Paradoks, Kutsal Son ve MONOLOG (Hayatın Niyeti Felaket) adlı kitaplarım yayımlandı. Yazdığım senaryolar uluslararası film festivallerinde ‘En İyi Senaryo’ ödülleri ve onlarca başarı kazandı. Aynı zamanda İtalya’da düzenlenen Robinson Film Awards festivali seçici kurulunda yer alıyorum. Uzun soluklu hikayeler anlattığım kitaplarımı yazarken, bir yandan da yeni senaryolar üretmeye devam ediyorum.
Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?
Henüz ilkokul sıralarında sessiz bir çocukken başlayan, kelimelerle oyun oynama, ortaya anlamlı bir metin çıkartmaya çalışma çabası beni akrostiş şiirlere yöneltmişti. Dizelerin baş harfleri önceden yazılıyor, o baş harflere göre şiirin dizeleri anlamlı ve duygulu bir biçimde yaratılmaya çalışılıyor, isteyen bir arkadaşım olursa onun hoşlandığı kızın isiminin baş harfleriyle de sipariş usulü bir şiir çalışması yapılıyordu.
O anlamlı bir kelime oluşturma çabası daha sonraları ben de, bu kelimeleri bir araya getirerek anlam bütünlüğü olan metinler oluşturma, öykü anlatma isteğine dönüştü. Zamanla öyküler, birbirinin içine geçen karışık olay örgülerine ve romanlara evrildi. Ancak hangi türde ve uzunlukta yazıyor olursam olayım, hikayelerimin içeriğinde her zaman kimlik, hafıza, ölüm, yas ve insan psikolojisi gibi temalar mutlaka bulunuyor. Sanırım bunlardan kaçamıyorum. Yazım sürecinde görüldüğü gibi her şey tek ve anlamlı bir kelimeyle başlıyor.
Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?
Benim için; zaten zihnimin içinde çekip bitirdiğim bir filmi sahne sahne yazmak, düşüncelerimi yeni ufuklara yelken açması için rahatlatmayı ifade ediyor. Zihnimi sıkıştıran, rahat bırakmayan bir öyküyü anlatmak zorunluluğu hissediyorum. Ancak hiçbir zaman da, “Hadi oturayım da bir şeyler yazayım.” demedim. Boş bir kağıdın karşısında, boş bir zihinle ne yazılabilir ki? Bence yazarın anlatmak istediği bir derdi olmalı ve başkaları için değil, kendini rahatlatmak için yazmalı. İnsanın kendisi ve geçmişiyle yüzleşmesinin bir yoludur yazmak.
Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?
Teşekkür ederim. Bu kitapta önemli olan okuru şaşırtacak sürprizler, şaşırtmacalar, katil kim oyunları değildir; karakterle birlikte yaşadığı hayata dahil olmak, onun kendi bedeni içindeki sıkışmışlığına, çaresizliğine şahit olmak, vicdanın yarattığı o göğüs sıkıştırıcı hissine ortak olmaktır. Aynı zamanda karakterin mücadelesini verdiği benlik savaşı sırasında, romanın asıl anlatıcısının kim olduğuyla ilgili de okuru bir zihin bulanıklığı bekliyor olacaktır. Bu nedenle; okurlarımız için hiçbir sürpriz yok. Zaten roman, bir ‘Son Söz’ ile başlıyor. Karakterin nasıl biri olduğu, nasıl bir ruh halinde olduğu, neler çektiği daha henüz hikayenin başında belli oluyor.
Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?
Maalesef okuma alışkanlığını çok geç kazandım. Okumak sıkıcı, bana ders çalışıyormuşum gibi hissettireceğini düşündüğüm bir eylem olarak görünürdü. Askerde bir arkadaşımın bana hediye ettiği Zülfü Livaneli’nin, ‘Leyla’nın Evi’ kitabı sayesinde yavaş yavaş kitapların içindeki başka evrenlere alışmaya başladım. O günden sonra da asla okumayı ve yeni evrenleri keşfetmeyi bırakmadım.
Çok zor yanıtladığım sorulardan biridir. Çünkü çok fazla kalemini ve anlatım üslubunu sevdiğim yazar var. Zülfü Livaneli, Jack London, F.M. Dostoyevski, Oğuz Atay, Maksim Gorki, Hakan Günday, Stephen King, tüm kitaplarını keyif alarak okuduğum yazarlardan bazılarıdır.
Keyif alarak okumanın dışında bana umut aşılayan, değer katan, hayatı sorgulatan başucu kitaplarım ise; ‘Martin Eden’ ve 'Bir Gün Tek Başına’ adlı eserlerdir.
Martin Eden, bana onurlu bir amaç uğruna neler yapılabileceğini, nelerden vazgeçilebileceğini ve kendini eğitebilmenin, yazmanın değerini aşılamıştır. Bir Gün Tek Başına ise benim için; içsel hesaplaşmanın asla bitmeyen bir çatışma yarattığını ve herkesin aslında bu hayatta yalnız bir ömür sürdüğünü kanıtlayan, tıpkı yaşam gibi akıp giden bir eserdir.
Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?
Şu anda tasarım aşamasında olan, zihnimin içinde filmini çekmeye başladığım bir hikaye var; ama bunu henüz yazıya dökmeye başlamadım.
Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Bence hepimiz, okumaktan ve sorgulamaktan asla vazgeçmemeliyiz. Ben insanlığı seviyorum ve insanlığın içindeki o salt iyiliğe de inanıyorum. Ama gerçekleri araştırıp okumadan ve sorgulamadan sağlıklı bir çıkarım da bulunamayız. Bazen kendimizi sorgularız, bazen de yaşadıklarımızı, çevremizdeki insanların davranışlarını, başımıza gelenleri, ömrümüzü, özlemi, acıyı; bu sorgulamanın neticesinde de gerçeğe bir o kadar daha yaklaşır, doğru kararlar vererek hayatı kendi istediğimiz gibi şekillendirmeye başlarız. Her şey sorgulanabilir, varlığımız bile… Bütün okurlarımızın da Karanlık tarafa geçmeyen, içindeki aydınlığı taşıyan insanlarla karşılaşmalarını diliyorum.






















Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.