Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Kurbağa Terzi

Artık neredeyse hiçbir şeyi iyi ya da kötü diye ayırmıyordum. Etliye sütlüye karışmadan keyfimce yaşamaya başlamıştım. Ancak bunun da bedeli oluyordu hani; yağlanan karaciğer yüzünden yatıp duruyordum dahiliye servisine. Bir gün yine hastanede yatarken zayıf bir kurbağaya benzeyen, armut göbekli ve kendini şair sanan alkolik birisi bir anısını anlattı.  

Kurbağa Terzi

Bu arkadaş, bir zamanlar terziymiş, hem de terzilerin şahı. Öyle ki; kentin en meşhur hatunlarının elbiselerini dikermiş, bu yüzden ünü ta yurt dışına ulaşarak beynelmilel bile olmuş! İşte bu hatunlardan birisi, ilgisiz kocasının bir ay sonraki yaş günü için kendine özel bir elbise diktirmek istemiş. Terzi: “Bu verdiğin ölçülere zor girersin.” demiş, ancak genç görünmek isteyen üç çocuk annesi kadını bir türlü ikna edememiş. Kadın, “Rejim yapacağım.” diyerek hırçın bir hâlde çıkışmayı sürdürünce terzi sonunda “Tamam.” demek zorunda kalmış ve kadını uğurlamış.

Günler geçiyor, kadın kilo verdikçe provaya geliyormuş. Elbiseye yavaş yavaş sığıyor, bu arada terziye de laf dokundurmadan edemiyormuş. Yaş gününden iki gün önce ise iyice zayıfladığı için elbise kutu gibi oturmuş üstüne. Elbisenin de sadece sırmaları kalmış işlenecek.

Kadın, o gün sabah geldiğinde mor şapkasındaki tülü değiştirmek istemiş. Terzi: “Siz gidin, ben akşamüstü elbiseyle birlikte gönderirim, zaten daha ütü yapacağım.” demiş. Tülü dikerken ütü masasının üstündeki elbiseye bakarak içtikçe içmiş; kadının iğneli ve kibirli laflarına, parayı masaya bırakışına iyice canı sıkılmış.

Akşamüstü elbiseyi çırakla gönderdikten sonra gidip yatmış evine. Yaklaşık bir hafta sonra kadını dükkânın önünde bulmuş. O saatte sarhoş olan kadın, adamın boğazına sarılmış. Terzi: “Ben bir şey yapmadım.” dese de kadın adamın üstünü başını yırtarak iş hanını başlarına yıkmış. Masanın arkasına sıkışan terzi ile sarhoş kadının arasına sonunda kadın tezgâhtarlar girmiş; ancak talihsiz kadın dövünerek anlatmış onlara da ibretlik hikâyeyi.

Kocasına sürpriz yapacağı akşam yeni elbise belinden geçmediğinden ağlamaya başlamış. Bu arada hizmetçilerinden birisini gözüne kestirmiş. Teklifi kabul eden genç kız, elinde pastayla alacakaranlıkta oturma odasına girecek; her şeyden habersiz olan adam mumları üfledikten sonra mutfağa geri dönecekmiş. Kadın ise biraz sonra geceliğiyle gidip masaya oturacakmış.

Akşam yemeğinden sonra ona doğru kız, o elbiseyle içeri girmiş, ancak oradan çıkması düşünüldüğü gibi olmamış. Pembe tülün ardındaki kız, işveyle gelip pastayı masaya bırakınca, bir şişe şarap deviren adam kalkıp mumları üflemeden yapacağını yapmış arsız elleriyle. Olanı biteni kapının arasından izleyen talihsiz kadın ise şahin gibi odaya fırlamış sonunda. Böylece her şey ortaya çıkmış, ancak kocasının eline yüzünü de yırtmış tırnağıyla. Son olarak o gece evden kaçacak kızın yedi sülalesini de anan kadının çatallı ve zehirli dilinden evdeki herkes nasibini almış fazlasıyla. Gel gör ki, bundan sonra işler küçük kıyametten büyüğüne doğru yol almış. Çünkü kovulan genç hizmetçiyle yüzü bereli kocasını iki gün sonra pastanede el ele bulmuş...

Benim yüzümdeki tebessüm donup kalırken, yol açtığı şeyden zerre bile utanmayan adam anının sonunu şöyle bağlıyordu: “Uğraştığın terzinin saklı dikişi, beliyle açtı yeni kısmeti...” Ne söyleyeceğimi bilememiştim ama sonunda dayanamayarak: “Allah senin gibi bir terzinin eline düşürmesin.” dedim. İlerleyen günlerde ise kurbağa gibi vücudundan uzanan kısa kollarındaki hünerli elleriyle benim de başıma bir çorap örer diye korktum açıkçası. Huyuna gidip ipe sapa gelmez şiirlerini överek bir hafta sonra taburcu olup kurtuldum oradan.

Coşkun Eroğlu / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Ekaterina Skar Yazdı: Beyaz Kısrak

Ekaterina Skar Yazdı: Beyaz Kısrak

Irmağın ötesinde bir kısrak durdu, 

Bembeyaz bedeni rüzgarla savruldu.

Sen gördün, gözlerinde hırs büyüdü,

Özgür bir cana zincir vuruldu.

Bakışlarınla kırdın onun direncini,

Sözlerinle susturdun vahşi sessizliğini.

Yelesiyle bağladın titrek ayaklarını,

Çaldın gökyüzünün ona verdiği kanadını.

Artık koşamaz uçsuz bu topraklara,

Hapsedildi karanlığın dar odalarına.

Sen sandın güç, zafer, büyük bir kazanım,

Oysa öldürdün onda rüzgarın anlamını.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Hayal

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Hayal

Hangi yol?

Hangi şehir?

Sönük bir fenerle, nasıl da geçip gittin yanımdan?

Neden hiçbir yol sana çıkmıyor?

Hayalini…

Şafağa dek taşıyorum

Serçelerin dallarda şakıdığı o yere

Fakat 

Ne bir esinti

Ne bir büyü

Ne de bir ezgi

Adını fısıldamıyor

Her gece

Küçük odamdan

Senin uzak manzarana doğru

Daha da perişan, daha da sığınaksızlaşıyorum

Uzaklık

İki nokta arasındaki mesafe değil


Olmayan ellere olan mesafemdir benim

Uyanıklık rüyamı çaldığında

Hayalin hâlâ duruyor

Gecenin içinde bir ışık

Ay’a benzer bir şey …

Keşke

Bunca bulutun ardından

Bir kez

Yavaşça

Beni çağırabilse …


Sophia Jamali Soufi / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Aşk Ezgisi

Yaz ormanlarında esen rüzgâr gibi hafif ol...

Her yaprağı dans ettiren o esinti gibi...

Dağların doruklarını örten, gökyüzünden usulca süzülen kar gibi ol...

Gündüz denizi kadar berrak, yıldızlarla ışıldayan gökyüzü kadar duru ol...

Gecenin karanlığında yol gösteren ve yaşama ışık saçan bir güneş gibi ol...

Ruhun büyülü ormanlarında yankılanan bir aşk fısıltısı ol...

İlkbaharda çiçek açan badem ağacı gibi ol...

dallarında çiçekler taşıyan kiraz ağacı gibi

Dünyayı kokusuyla güzelleştiren bir nefes ol...

Yaşamın filizi ol...

Sevinçle büyüyen, taze dallarıyla ruhu yenileyen...

Ve aşkı söyleyen bir ezgi ol...


Nicola Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

İçimdeki Kız Çocuğu

Gülüyorum. Yüzümde yerli yersiz açan o gülücükler, içimdeki huzursuzluğu saklamaya yetmiyor. Sanki biri içimden ince ince konuşuyor; adı konmamış bir tedirginlik, sebepsiz bir daralma… Sevilmekten mi korkuyorum, yoksa sevip karşılığını bulamamaktan mı, bilmiyorum. İçimde bir kız çocuğu var. Hassas, kırılgan, hemen alınan…

Onu keşfetmek bu kadar zor olmamalıydı. Ama yıllardır üstü örtülmüş gibi. Her sustuğumda biraz daha derine itilmiş. Artık onu ağlatmak istemiyorum. Dışarıda dimdik duran o kocaman kadın, içindeki çocuğu korumalıydı. Ama bazen en çok o kadın yoruluyor.

Sevgi… Bu bir güçsüzlük mü, yoksa bir mahkûmiyet mi? Neden bu kadar ürkütücü?

Belki de her özgürlük denemem, görünmez kelepçelerle son bulduğu için. Her kaçışımın ardından verilen o ağır hüküm yüzünden… Sevmek, sevildiğin kadar sevilmek; neden hep bir aldatmanın gölgesinde bitmeli ya da gözyaşlarıyla büyümeli?

Evet, gülüyorum. Ama içimde bir ses, yalanın tokadını hatırlatıyor.

“Olmayacak,” diyor. “Sen o herkesleşme oyununda başrol olamayacaksın.”

Senaryoyu hiç okumadan sahneye çıkmış gibiyim.

Kalbim; fötür şapkalı, inatçı bir kız çocuğu.

Zihnim darmadağın.

Bedenim ise yeni bir yarayı kaldıracak kadar güçlü değil.

Korkmak istemiyorum.

“Seviyorum” diye haykırmak istiyorum ama sesim kısık.

Sonra birden geri çekiliyorum:

“Hayır, yaklaşmayın,” diyorum.

Çünkü biliyorum; çoğu insan, olması gerekene tahammülsüz.

Ben ise gülerken ağlamaya hazır biriyim.

Hazırlıksız yakalanmış bir duygu gibi.

Bu neydi böyle?

Bir girdap mı?

Yüzme bilmeden denize atlamak gibi…

İç sesimi susturmak istiyorum.

Ama o susmuyor.

Kahvem soğuyor, zaman akıyor, ben duvara bakıyorum.

Karanlığımda, sevmenin korkusuyla baş başayım.

Sanki son saatlerim…

Sanki görünmeyen bir şeyle boğuşuyorum.

Bırakın diyorum,

Bırakın o kız çocuğunu…

Sek sek oynasın biraz.

Düşmeden, incinmeden, korkmadan.

Dışarıdaki o büyük kadın mı?

O yine kendini kandırır.


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 41

Ölümün Gölgesinde Sahici Varoluş

Ömür ve ölüm bir bütündür. İyilik olmadan kötülük, tatlı olmadan acı adlandırılamadığı gibi, sonluluk olmadan da hayatın anlamı kavranamaz. Ömür; nefes alıp vermek veya adım atmak gibidir. İnsanlık tarihi boyunca yaşamın dengesi bu karşıtlık bilinci üzerine kurulmuştur.

Ölümün Gölgesinde Sahici Varoluş

Eski toplumlar ölümü sıradan bir son olarak değil, varoluşun anlamını belirleyen bir eşik olarak görmüşlerdir. Örneğin Orta Asya Türk kültüründe kurganlara ölülerin eşyalarıyla birlikte gömülmesi; ölümün bir hiçlik değil, başka bir düzleme geçiş olarak algılandığını gösterir. Mezarların üzerine ölünün hayatındaki önemli anların resmedilmesi ya da büyük şahsiyetlerin dağlara defnedilmesi, Gök Tanrı inancıyla bağlantılı olarak ölümün yüceltilmiş bir anlam taşıdığını ortaya koyar. Benzer şekilde Mecusilikte de (Zerdüştlük) ölünün belirli ritüellerden sonra Dahme veya Sessizlik Kulesi denilen yerlere konulması, ruhun ilahi aleme yükselişi ve orada sorguya çekilmesi inancı; ölümün bir yok oluş değil, bir hesaplaşma ve sahici varoluş olduğunu vurgular. Bu örnekler, geçmiş toplumlarda ölümün hayatı düzenleyen ve insana sorumluluk yükleyen bir sınır olarak kavrandığını göstermektedir.

Ancak modern çağda ölüm, bu kurucu ve anlam verici konumundan uzaklaştırılmış; görünmez kılınmış ve gündelik hayatın dışına itilmiştir. Böylece insan, sonluluğunu unutmuş ve sınırlarını bilmeyerek yaşamaya başlamıştır. Oysa insanı sahici kılan şey, tam da bu sonluluğun bilincidir. Zamanla anlam kuruculuğunu yitiren ve sadece basit bir son gibi düşünülmeye başlanan ölüm, modern insan için artık biyolojik bir süreçten ibarettir. Sonluluğuna mana yüklemeyi manasız bulan modern insan; bu yapay ve boğucu sistemde "bizlik" bilincini, hatta kendi varlığını dahi kaybederek kendini hesaplanan bir veri haline getirmiştir. Bu bir sömürülme halidir ve modern insan sömürüldüğünün farkında bile değildir. Bu sömürülme sonucunda insan, bir yere ait hissetme duygusuyla " anonimleşmiş/herkesleşmiştir."

Martin Heidegger’in "Das Man" kavramıyla açıkladığı bu anonimleşme ve herkesleşme, kısaca "herkeslerin" hayatını yaşamaktır. Kendi varlık bilincinin farkında olmayan, dünyada varlık kavramını anlamlandıramayan insandır Das Man. O, kalabalık içinde kaybolan ve sahiciliğini yitirmiş kişidir. Sömürüldüğünün farkında olmayarak hesaplanan bir veri haline gelmiştir. Bu "verileşme" durumunda insan "biz" olamamakta, hatta "özne" dahi olamamaktadır. O artık yaptığı işleri ne kadar "gösterdiği" ile var olan; kendine, çevresindekilere ve hayatına yabancılaşmış insandır. Bu yabancılaşma hayatında korkular oluşturmuş; bu korku onu gündelik alışkanlıklara hapsederek temelsiz bir dünyada seçim hakkı bırakmamıştır.

Çünkü modern dünyada yapılan hareketlerin varoluşsal bir sonucu yoktur. Sonucun olmaması demek dinden, dindarlıktan ve dinsel kavramlardan uzaklaşmaktır. Bu kopuş; beraberinde ibadetlerden ve dolayısıyla ahlaki etiklerden de uzaklaşmayı getirir. Oysa İslam düşüncesinde hayatın bir "emanet" olduğu, sonlulukla beraber ele alınır. Nitekim Kur'an'da geçen şu ayet, hayatın bir imtihan ve emanet olduğunu bizlere göstermektedir:

"اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ”

"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (Mülk, 67/2)

Hayata etki eden ibadetler, insanı dönüştüren ve onun hayatını düzenleyen eylemlerdir. Bunlar, insanın ölüme mana yüklemesiyle varoluşsal bir kaygı oluşturur. Mülk suresinde belirtilen "imtihan", insanı sorumluluk alan bir şahsiyete dönüştürerek onu dünyevilikten kurtarır ve sahici ölüm bilincine yaklaştırır. Modern hayatta ibadetlerin amaçlarından koparılması, ahlaki bir zayıflamaya da sebep olmuştur. İmam Gazzâlî, ibadetlerin sadece günlük yapılan mekanik hareketler olmadığını, kalbi dönüştüren süreçler olduğunu söyler. Bu perspektifte ölüm; korkulacak bir son değil, aksine dünyevi aldanışlardan uyandırıp bizi "herkes" olmaktan koparan düzenleyici bir güçtür.

Gazzâlî, İhyâ’sında "zikrül-mevt" (ölümü anmak) kavramı ile açıkladığı ve insanı kölelikten kurtarıp sahici kılan ölümü, ibadetlerle manalı hale getirir. İbadetlerde şeklen sahihlik yerine kalben sahihliğe önem veren Gazzâlî'ye göre, kalbin eşlik etmediği bir eylem ruhu dönüştürmez. Modern insan, kendisini bir "veri" olmaktan çıkarmak için her hareketinin bir emanet, her ibadetinin bir sahicilik arayışı olduğunu kavrarsa; Das Man’ın sunduğu sahte ve manasız hayattan kurtularak sahici bir şahsiyet olabilir. Hülasa; ölüm bilinci insanı kendine, topluma ve Yaratıcı’ya karşı daha samimi kılar. Bu samimiyet, modern dünyanın kaybettirdiği mananın inşası için en güçlü zemindir.

Elanur Demirel / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Yerçekimsiz

Yerçekimsiz

"Hiçbir şey tüy ve toz kadar çabuk  yükselmez"  Jean-Jacques Rousseau

ekmek uçuşta

mesela 

peynir uçuşta 

kanatlandı simit

pır pır ediyor zeytin tanesi 


şaşkın gözler

tutuşan eller

akıl uçuşta


yalan 

riya 

onur 

haysiyet

sonsuz kuyruklar 

açlık 

yokluk 

sefalet uçuşta


uçan kaçan ne varsa

eninde sonunda sığınacak toprağa 


uç baba uçalım 

kemerleri bağlayalım

diyor kaptan


hayırlı uçuşlar 


Fazlı Humar / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

İstanbul

İstanbul

Gün Başladı

Gün başladı, sabahın martı çığlıklarıyla,

Sokaklar sessiz, ilk adımlar düşer yollara.

İlk esnaf dükkan kapısını açar,

Çiçek kokusu sarar etrafı,

sanki bahar yeli eser usulca.

İlk arabalar yollardan geçer,

Kediler çıkar, yiyecek aramaya.


Gün Ortası

İnsanlar doldurur sokakları, telaş ve gürültüyle,

Vitrinler dolup taşar, satıcılar çağırır, müşteriler geçer.

Rengârenk bir kalabalık: çocuklar,

çingeneler, yabancılar…

Hayat akar, şehirde neşe ve uğultu.


Akşam

Camiden yükselir ezan,

Son vapur geçer Boğaz’dan.

Kıyıda kahvehaneler ışık saçar,

Sulara yansır parıltı, ruhu okşayan bir sessizlikle.

Âşıklar banklarda, gözlerde sevda,

Yaşlı bir kadın güller satar, her adımda bir masal gibi.


Gece

Sokaklar boşalır, sessizlik çöker her yana,

Geriye yalnız kediler kalır, geceyi arayan.

Biz el ele yürürüz, sevgiyi paylaşarak,

Çiçek kokusu dolar sokaklara, huzurla sarar.

Her şey sessiz, sakin, gönüller dingin,

Geceyle birlikte düşlerimiz serinler.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Edebiyat Gazetesi Otuz Bin Okura Ulaşıyor

Türkiye’nin aylık yayımlanan tek edebiyat gazetesi olma özelliğini taşıyan Edebiyat Gazetesi, köklü geçmişiyle edebiyat dünyasındaki yerini güçlendirmeye devam ediyor. Beş Hececiler’den Orhan Seyfi Orhon tarafından 1932 yılında yayımlanan gazetenin izinden yürüyen aylık gazete, bugün de aynı çizgide okurlarıyla buluşuyor.

Edebiyat Gazetesi Otuz Bin Okura Ulaştı

Genel Yayın Yönetmenliğini Gülseren Baran’ın üstlendiği Edebiyat Gazetesi, Alaska Yayınları bünyesinde dört yıldır yayın hayatını sürdürüyor. Dördüncü yılımızı kırkıncı sayıyla taçlandırırken, aylık okur sayımızın otuz bini aşmasının gururunu yaşıyoruz. Bugüne kadar yedi yüz ellinin üzerinde edebî yazı ve söyleşiye yer verdik. Edebiyat Gazetesi’ne katkı sunan tüm yazarlarımıza ve bizi takip eden değerli okurlarımıza teşekkür ederiz.

Kumdan Saray

Kumdan Saray

Kumdan ve güneşten bir saray yaptım,

hayallerle ördüm, renklere kattım.

İçinde umutlar, dilekler gizli,

yıldızlar avize, gök salon gizli.

Ne zarif, ne kırılgan o düşsel yapı,

her dalga vurdukça titrer kalbim safı.

Bilirim, deniz her şeyi geri alır,

ve geriye ıslak bir sessizlik kalır.

Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Portatif Beden

Portatif Beden

Susss! Son kez şeytan konuşacak!

Fetüs bir evrenin içine sıkışmış korku, ten/im  için yazdığım son tez

Fanus krallığında tahta oturdu gözlerim, delilik bu minber!

Sevdim ve boyadım atık renklere, dolunayda taşlaşmış baykuşu

Göbeğime hizalandı TİN  kertenkele-oysa kalmadı yüzümde hiçbir hayat belirtisi

Ayaklarım küfrediyor intihar eden acıma, rapatapa, rapatapa, Mea Culpa!

Bir odanın nişanesi ellerim , ölü bir askerin boynundaki fotoğraf

Buğulu pencerelerde Brecht, çağırıyor beni

Kırmızı bir gül dikenini hançerliyor karanlık sayfalarına

Adım yok bundan böyle. Rüzgarlar doğurdu çocuğumu

Bıraktı kapıma-şizofren kanım /uzayda sarı uçurtma

Eril çizimler harflerimi buruşturuyor. Şimdi silik bir hiçim portatif karnımda

Okunmadı ismim ASLA KULAĞIMA!

SUSS, ŞİMDİ YALNIZCA ŞEYTAN KONUŞACAK!

Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Kim Bu Sen?

Muhammed Baver Akcan

Ne diye darda kaldım

Yokken bir kar dağlarımda

Kafamdaki aklı kim aldı

Bu akılsız baş kime yaradı


Ne dağı, olsa olsa bayır çayır

Ne aklı? Hepi topu yarım akıl!

Yarısı sende yarısı sana gebe

Çayır ise dolu hep engebe


Muhammed Baver Akcan / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

İnsan Kimdir?

İnsan… Bu kelime basit gibi görünür, ama içinde bütün bir evren saklıdır. İnsan, zıtlıkların toplamıdır; sevgi ve kötülük, cömertlik ve kıskançlık, sadakat ve ihanet bir vücutta yaşayan olağanüstü bir varlıktır. Dünyadaki en akıllı, en duygulu ve en iradeli varlık olmasına rağmen, bu özellikleri onu en karmaşık ve bazen en tehlikeli varlık hâline getirir. İnsan yaratır, ama aynı zamanda yıkar da. Yardım eder, ama bazen zarar verir. Gülümsemesinin ardında hüzün, hüznün ardında bir maske saklar. İkiyüzlülüğü sanata dönüştürmüş tek varlıktır. Bir an merhametli ve şefkatli, bir başka an ise soğuk ve kayıtsız olabilir.

Shoxijahon Urunov

Bazıları insanı “iyiliğin simgesi” olarak adlandırır. Ama tarih, hayat ve günlük gözlemler başka bir şey söyler. İnsan, başkalarının başarısını kaldıramayan, içten içe kıskançlık ateşiyle yanan bir varlıktır. Birinin başarısını “tebrik ederim” derken, içten içe “neden ben değilim?” diye kendi kendini yer. Bazı insanlar başkalarının emeğini kendine yazmaktan çekinmez. Hazır olanı sahiplenmeyi tercih eder, kendi emeğiyle değil, başkasının emeğiyle yükselmeyi ister. Bu, insanlığın olumsuz özelliklerinden biridir.

İnsan, işe düşkün olduğunda sevgi dolu, sadık ve yumuşak karakterli görünür; ama amacına ulaştıktan sonra soğuk, ilgisiz, hatta unutur gibi olabilir. İlişkiler onun için araçtır, kazanç ise nihai hedeftir. Arkadaşlık kuran kişi zamanla insanın diğer yüzünü görür: ilgisizlik, unutuluş, yüzsüzlük. Ama insanı yalnızca karanlık tarafından görmek de yeterli değildir. Çünkü onda ışık da vardır — fakat bu ışık çoğu zaman unutulmuş bir lamba gibi titrer. İnsan kalbiyle “aydınlık”tır, ama bu kalp hızla “karanlığa” sürükleyebilir. Küçük bir söz, bir eleştiri, ilgisizlik ve hemen donar. Bazen başkalarına sevgi verir, ama aynı zamanda kendisi de sevgiye muhtaçtır.

İnsan, en kolay incinen varlıktır. Küçük şeyler için kalbi kırılır, ama büyükleri göze alabilir. Bu yüzden mutluluğu sürekli değildir; ruh hali rüzgâr gibi değişkendir. Bugün güler, yarın sessiz kalır. Bugün “arkadaş”, yarın “yabancı”dır. Bu değişkenlik en büyük zayıflığıdır. İnsan, kendini kandıran varlıktır. “Ben iyiyim” der ama her gün içindeki karanlık niyetlerle yaşar. “Ben dürüstüm” der, ama dürüstlüğünü göstermek için başkasının hatasını arar. “Ben merhametliyim” der, ama sevgiyi sadece kendi çıkarına uygun olduğunda gösterir.

İnsan, kendini aklamada usta, kendini anlamada acizdir. Kötülüğünü “hayat koşulları”, “zorunluluk” veya “adalet” olarak adlandırır. Fitnesini “doğruluk”, ihanetini “koruma”, kıskançlığını “rekabet” olarak isimlendirir. Böylece kendini aklar, ama aslında kötülüğüne katkıda bulunur. Gerçekte insan — gizemli bir varlıktır. İçinde iki güç yaşar: ışık ve gölge. Mücadeleleri asla durmaz. Bazen ışık kazanır — insan yardım eder, affeder, sever. Bazen gölge üstün gelir — insan aldatır, kıskanır, kaybeder. Bu mücadele, insanlık tarihinin özüdür.

İnsan güvenilmezdir. Bugün sırrını dinler, yarın onu araç olarak kullanır. Bugün yanındadır, yarın karşı taraftadır. Ama insan aynı zamanda güvenilirdir — kalpten verdiği sözü kabriyle birlikte götürür. İnsan, bir bedende ihanet ve sadakat, nefret ve sevgi, kıskançlık ve hayranlığın birleştiği paradokstur. Dünyada öyle insanlar vardır ki, onlara yaklaşmak cesaret ister. Bakışlarında soğukluk, kalbinde karanlık, dilinde tatlı sözler vardır, ama arkasında fitne gizlidir. Onlarla muamele eden kalp çoğu zaman kırık kalır. Ama yine öyle insanlar da vardır ki — onlarla tanışmak hayatın en büyük armağanıdır. Samimi, temiz ve sevgi doludurlar. Başkasının sırrını korur, başkasının başarısından sevinç duyarlar.

Demek ki, insan tamamen kötü veya tamamen iyi değildir. O — aradaki dengesizliktir. Bazen melek gibi, bazen yırtıcı gibi olur. Bazen sever, bazen sevdiğini yok eder. Bazen affeder, bazen affedemez. Bu yüzden insanı anlamak en karmaşık süreçlerden biridir. İnsanın en büyük trajedisi — kendini bilmemesidir. Kalbindeki karanlığı kabul etmekten korkar. Kötülüğünü gördüğünde yüzünü çevirir ve başkasının hatalarını aramaya başlar. Böylece kötülükten kurtulmak yerine, onu artırır. Ama yine de, insan — tüm bu hâliyle değerli. Çünkü kusurlarını bilerek yaşar. Kötülüğe meyilli olsa da iyiliği ister. Kıskanç olsa da sevgiyi arar. İkiyüzlü olsa da doğruluğu arzular. İnsan özü — mücadeledir. Kalbindeki karanlık ve ışık arasında hep yürür.

İnsan kimdir?

• İnsan — kalbinde fitne, dilinde gülümseme, bakışında sır taşıyan varlıktır.

• İnsan — başkalarını göremeyen, ama kendi ilgisini bekleyen varlıktır.

• İnsan — hem kötü, hem iyi, hem zayıf, hem güçlüdür.

• İnsan — hayat kadar karmaşıktır.

Ve tüm bunlara rağmen, insan — hayatın en güzel trajedisidir. Çünkü onda hem yıkım, hem de kurtuluş vardır.

Shoxijahon Urunov / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39


Kelimeler Yetmez “A Thousand Words”

Genellikle ucu açık bırakılmış ayakları yere basmayanlar yerine, yaşanmış hikayelerden uyarlananlar yahut kompozisyonu itibariyle iyi insan olmak yolunda mesajlar veren filmleri tercih ederim. Sanatın toplumun farkındalığını arttıracak şekilde olması gerekliliğine inanlardanım. İşte bu tarz filmlerden birisi henüz izleme fırsatı bulabildiğim bir filmden ve onunla birlikte gelişen düşüncelerimden bahsetmek isterim. 

2012 yılında seyirciye çıkmış “A Thousand Words” Türkçeye çevrildiği başlığıyla “Kelimeler Yetmez” adlı film. Başrolünde ünlü aktör Eddie Murphy, kitap yayıncısı Jack rolünü üstleniyor. Jack, hayat standartları oldukça yüksek bir yaşam sürüyor. Bunu da mükemmel ikna kabiliyeti sayesinde yapıyor. Tabi ki bir çok söz sarfederek. Çoğu anlamlı ama bir o kadarı da anlamsız. Ancak bir gün, kitabını yayınlamak istediği bir medyumun peşine düşüyor. Medyumun bahçeden oluşan terapihanesinde dokunduğu bir ağacın, kendi evinde birden bitivermesi ile işler değişiyor. Jack konuştukça ağaç, her kelimesinde bir yaprak döküyor ve yapraklar bittiğinde ölümün geleceği belirtiliyor. (Bu arada bariz ki Türk mitolojisinde de büyük anlama sahip hayat ağacı imgesine gönderme yapılmış.) Film, Jack’in konuşmakla susmak arasında gidip gelen serüveni ile devam ediyor ve sonu elbette tatlıya bağlanıyor. Süreçte, Jack’in çevresinden kendi içine dönen yolculuğu ve aydınlanması ile ekran başında siz de bazı düşüncelere sevk oluyorsunuz. Filmi, belki başta sadece çok konuşmanın ve sonunda susmanın erdemine erişeceğine dair yavan bir öğüt verecek zannedebilirsiniz. Ancak bence vurgulanmak istenen, çok konuşmanın altında yatan nedenler ile nasıl konuştuğumuz ve kelimelerimizi nasıl yönlendirdiğimiz ile ilgili. Çünkü insanoğlu bazen kabullenemediği bazı gerçeklerin üzerini örtmek için çeşitli maskeler üretebiliyor. Jack de bunu yapıyor. Susmanın, durup düşünmek olduğunu ve farkındalıkla kabullenmek gerekliliğinden kaçmak demek olduğunu içten içe biliyor. 

Sıradaki cümlelerin aynı anafikirdekilerinin, farklı ya da belki de birebirini bir yerlerde okumuş ya da duymuş olabilirsiniz. Fakat aynı filmdeki gibi herkesin öğrenme süresi ve öğrendiklerini uygulamaya geçmek için kafasına gerçekten dank ediş zamanı değişebiliyor. Bu yazı da benim bunu itirafımdır. Son zamanlarda hayatımda gerçekleşmesini dilediğim pek çok isteğim var. Filmi tam da baharın geldiği ve bayramın yaklaştığı bu dönemde izledikten sonra sonunda şunu farkettim ki, herhalde bazı gerçekleri kabullenip bırakmam gerekenleri bırakamadığım için isteklerim gerçekleşmiyor. Benim de ağacım ağırlaşıyor ve Jack gibi her kelimemde değil belki ama, her şikayetimde yaprak döküyor. Ve bunun da baş sebebi benim. Belki de siz de kendinizsiniz. Kısaca, güzellikleri kucaklayabilmek için kucağımızda şikayetlerle daha da ağırlaştırdığımız yüklerimizi bırakabilmemiz gerekiyor. Sonuçta hep kışların olmadığı, baharların ve yazların da döngüsündeki şu yaşam, bize umudumuzu kesmeden hayat ağacımızın yeniden yeşereceğine inanmamız için yeterli bir kanıt değil mi?

Lütfiye Hacı Hüseyin / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Büyük İnsanlık

Bir gün gelecek...

Barış, yeryüzünde filizlenecek,

insanların kalplerinde kök salacak

ve sevgi, yaşamın yönüne hükmedecek...


Bir gün gelecek ki

tüm insanlar yaşayacak

kardeşler gibi, kız kardeşler gibi

ve her biri sonsuzlukta kendi büyüklüğünü bulacak...


Bir gün gelecek ki

yeryüzünde doğan her çocuk

tüm insanlığın evladı olacak...


İşte o gün...

yeryüzünde tek bir halk olacak:

insanlık.

Ve o gün doğacak...

Büyük İnsanlık.


Nicola Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Benim İçin

Bir akşam vakti 

Deniz kıyısında oturuyorum 

Yanıma gelen birkaç kedi 

Anlasam onların aç olduğunu yanımdaki 

Yiyeceklerden versem kedilere şimdi 

Onların tek derdi 

Karınlarını doyurmak baksam 

Denize hissetsem havanın serinliğini 

Kulağıma gelen birkaç motor sesini 

Takip etsem gözlerimle aniden sen gelsen 

Otursan gözlerimin içine tam 

Orta yerine o sırada gördüğüm 

Motorlar biraz daha 

Uzaklaşmış olsalar sen gibi 

Hava biraz daha soğumuş olsa 

Veya tam tersi 

Terlemeye başlasam 

Baktığım yerde yani 

Denizin tam ortasında seni 

Görsem koşsan 

Bana doğru düşünsem 

Sen denizin ortasında 

Ve koşuyorsun bana doğru bunlar 

Nasıl oluyor 

Demeye kalmadan 

Sıçrayarak uyanmasam uykumdan 

Belki hayat daha güzel olabilecekti 

Benim için

Ahmet Yılmaz Tuncer / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

İnsan Nereye Gider

İnsan Nereye Gider

öpmeden çiçeğini koklamadan

bağrına basmadan henüz 

için için tutuşup yanarak 

insan nereye gider

canının yarısını bırakarak 


ölümün kutsal çağında

kısalır ayakların

dönüp uzun uzun bakarsın

bıraksalar darmadağın aşkını

yeniden yaratacaksın 

insan nereye gider 

hasret kurşunu ile yaşayarak 


sarılmak istersin delice 

güzeller güzeli zeytin ağacına 

kurban olursun havasına suyuna 

yememiş içmemişsindir hani

var etmişsindir yokluktan

sonra yer yerinden oynar 

sökülürsün kökünden 

insan nereye gider 

aziz toprağından koparak


kıpır kıpır 

bir özgürlüğe uyanırsın

güller açmıştır yüzünde 

gökyüzü 

her zamankinden daha afilidir

türküler söylersin geleceğe dair 

çoğalır sevginin dili

birleşir umutla eller

insan nereye gider 

barış tohumları ekilmişken henüz 


koparsın birer birer dalından 

meçhule mültecidir ömrün

sığamazsın yeryüzüne

insan nereye gider 

bombalar ve savaşlar içinde


Fazlı Humar / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Minik İzler

Bazen ilham gizlenir en küçük şeyde,

Küçük kanatlarda saklı tüm gökyüzü belki de.

Uğurböceği taşır dünyayı sessiz, minik,

Ama hassas, derin, ince bir çizgi gibi tek.


Büyük işaretleri ararız gürültüde,

Oysa fısıldar her an, her minik izde.

Küçük varlıklarda, neredeyse görünmez çizgide,

Gizli kalan güzellik bekler sessizce bizde.


Dikkat et, bak, dünya büyür küçüklükte,

Durmak yeter bazen, gör güzelliği basitlikte.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Aşkın Yıldızı

Aşkın Yıldızı

Sevinçle giyin ruhum..

Ve hayatın berrak sularına in...

Sonsuzlukla ıslan

Gece vakti bir güneş gibi ebedi doğ

Maviyle yıldızlanmış bir gökyüzünde...

Ve masumiyetle

Kokunun çiçeklenmiş notaları arasında

Yıldızlar çiçek açtı

Aşıkların şarkısında...

Gözlerin gözleri

Ruhun içindeki ruh

Aynı toprakta yalınayak yürüyoruz...

Aynı gökyüzünü soluyoruz...

Aynı düşle...

Aynı arzuyla...

Sevmek ve sevilmek için

Ve büyüyle ve sonsuzlukla

Her kalpte parlıyor...

Yaşayan yıldız

Ebedi aşkın


Nico Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447