Darülfünun Ruhiyat Müderrisi M. Şekip: Fikir ve Hareket - Nostalji (1932)

Fikir şampiyonluğu neden hezimete uğruyor. Vücut şampiyonluğu neden revaçta? İlmin amatörlüğünden profesyonel hocalığına yeni geçen arkadaş bir talebenle henüz çıkmış felsefî bir eser üzerinde konuşurken siz bu günün (Kıymet) ve (Hakikat)lerine intikal etmişti. Genç arkadaşım birden bire sordu: Kıymetler gittikçe azalıyor, hakikatler artıyor değil mi?

Darülfünun Ruhiyat Müderrisi M. Şekip: Fikir ve Hareket (1932)

Kafama bir kurşun gibi işliyen bu sual karşısında beynimin kavrayışlarına uyuştuğunu hissettim. O durduğum yerden hemen kalkmasaydım olduğum yerde bir mumya gibi kalacaktım. Ben can havliyle ve bütün hücrelerimle irkildim; bu tesir henüz çocukluğumu bitirmemiş olduğum bir gün evvelki içten yanan alevleri ve hareketleri gözümün önünde tekrar canlandırdı. Hiç beklemediğim ve malzemeden de asla tahmin etmediğim spor heyecanı cihangümul sirayetini çocuğumda da yapmış ve dolayısıyla bana da geçmiş olduğunu içinizden sakıncalı içinde yürüttüğünüz zannettiğim bir meseleye benden cevap istedirdi. Bu sirayet neden bu kadar sürekli ve şümullü?

Kırk elli sene evvel en sağlam kafalar bile hareket fikrinin bu derece sürekli olabileceğini asla tahmin etmedikleri için bunu adalelerin geçici bir tenebbüh ve iptilası, Anglo-Sakson ırkının kaçınılmaz bir takıntısı ve ya modası gibi düşünerek sattı bir çok tahmin ve faraziyeler yaptılar. Bizim nesil de gençliğinde hep bu izahlar avundu. Fakat gün geçtikçe anladığımız gördüğümüz hadiseler aksine çıktı ve hâlâ da çıkıyor. Bunda cihan siyaset ve içtimaiyatının 20 inci asırda almışa başladığı tahavvüllerin tesirleri her halde olacak. Fakat zaman zaman ve onun zihniyetini doğuran fikirleri bugünkü akıbetini görmeden hareket ihtirasının sır ve hikmeti anlaşılamayacak gibi değildir.

Yeni zaman, orta zamanın elle tutulmaz, gözle görülmez mevarit ve muhayyel âleminden bırakarak bunun yerine daha emniyetli, daha müşahhas bir âlem koymak ümit ve ihtirası içinde ve bu ihtiras 'Cazibe Kanunu'nun keşfiyle ilk muvaffakiyetlerini taçlandırarak esen ve cereyanı hareketlerini emniyetli bir bilgi altına alır. Yeni devrin ilk büyük sürükleyicileri her tenkide müteessir bile hayran eder. Çünkü hareketler âlemi artık 'Cazibe' ve 'tehdit' olmuş. On yedinci ve on sekizinci asırlar besliyen bu emniyet yeni bilgilere emsalsiz bir itimat kazandırıp dünyanın bilinebilecek bir nizam ve ahenk göstermesi yeni bilginin prestijini büyük bir otorite hâline getirmiş ve doğuran kafaları toptan Akademi'lerde temeyyüz eden fikir şampiyonlarının gençliğin çok derinden apta ettikleri insanlar mertebesine çıkarır. Bu hızla fizik ve tabiat ilimleri aşkı şahlanır. Maddenin haricî görünüşü ile hâlindeki hareketlerinde cari kanunun büyüleyici cazibesi arasında da cari olarak fikirle ilimlerin ve nihayet içtimaî bilginin artık parçalanmak kabul etmemek (Atomlar)a dayanarak son zaferini kazanmış göründüğü iç dünyaya ve atomların da bir manzume oldukları anlaşılmış başarı. Maddenin bu derinleşilme sıhhatli fizik nazariyeleri arasında görülebilecek bir buhran doğurur. O hâlde bu müsbet bilgimizin ana direği olansa hep ve netice itibarı ve fizik hadiselerin zaman ve mekân kadroları içinde tam bir surette tasvirleri veya dışarıya tesirleri verecek kadar satılardır. Ve bütün bu buhranla birlikte gerçekleşecek bilgi ihtirası ve bilgi otoritesi de zayıflayarak fikir şampiyonluğu modadan düşer ve yerini hareket ve cevvaliyet şampiyonluğuna terk eder. Çünkü yeni bilgimizin esaslı temeli olan fizik ilmi ilimiyet prensibi, tefekkürümüzden emin oluşu zannettiğimiz makine ve zaman vahidikayısıtlarıyla tevfik mümkün olan işletmeyecek bir hâle gelmiştir. Yeni zaman dünya telâkkisinin temellerini sarsan bu buhranı orta tahsil gören dünya gençliğine ne kadar sarsacağını ve ne acılarını kıymet ve hakikat sermayesinin ne tehlikeli bir şüphe veya isyankârlığa uğratacağını tahmin etmek artık pek kolaydır. Çok hassas ve o nispette spekülatif olan gençlik kafasının bu suretle boşaldığını görünce yapacağı ilk iş gençlik idealini taze olan vücudunun güzellik ve faaliyetlerine hasretmek olacaktır. Bugünkü dünya gençliğini saran vücut ve hareket ibadetinin manevî kökleri işte burada. Fizik ilmi bu buhranda kurtulup da bilgimizin emniyetini iade etmedikçe münevver gençliğin fikir şampiyonluğuna sarılması çok şüphelidir. Hâlâ ilme olan umumî ve cihanşümul rağbetsizlik ve buna mukabil her türlü hareket ve kuvvet şampiyonluğuna karşı cezbel bir meftuniyet daha çok burada geliyordur. Çünkü kafamız, bilgi nazariyesi bakımından boş bir konağa hâline gelmiştir. Düşüncenin tehlikede eden Hak'tır: “Biz zaman ve mekânı düşünemeyiz, tefekkürle vermiştir. Bugünün en salahiyetli fizikçileri ise: “Fizik hadiseleri zaman ve mekân kadroları içinde tam bir surette tasvirleri imkânı, neden şüphelidirler. Bütün ilimlerimiz fizik ilminin bilgilerine dolayısıyla dayanmasaydı bu şüpheler pek ehemmiyetli olamazdı. Fakat en esaslı terakki ve emniyet ihtimalleri hep fizik bilgilerden geldiği için ondaki buhranın tesir ve ehemmiyet bütün ilimleri sarmış, en onlardan ders alan münevver gençliği de yapmaz?

Bilgiden bu suretle erken bugünkü gençlik en din kuvvetleri en azı faaliyetlerde boşaltmakla hiç olmazsa canlılığını muhafaza ediyor. Aksi takdirde şüphe ve sıkıntıdan boğulacaktır. Bunun için zamanımızda bir spor artık bir eğlence, bir idman veya bir beden terbiyesi olmaktan çok fazla bir şeydir. Çünkü bu gençlik şahsiyetimizin en emin varlığı, kudretlerimizin en serbest ve mahsus muvaffakiyetleri fizik şahsiyetimizde toplanmıştır. Bilgi âlemi bir sis içindedir. Bu sebepten her katı endişede, her iş sıkıntılıdır. Maddenin nizamı bulanınca şuur da bulanmış olduğu için artık ne realizm, ne de idealizme yol yoktur. Dünya yalnız bir hareket ve kalabalıktan ibaret kalmış gibidir. Bunun için en ciddi düşünceler bile “Tiraş yahut Nizamların tesiri bırakmaktadır.

Fars, daima yarış, işte en ihtiraslı ve hakikî şeniyet. Bunlar da durur, asrın yaprakları bile kımıldamayacak. Aman sakın durmasınlar, usanmasınlar. Yensinler, yenilsinler, yalnız bıkmasınlar, usanm asınlar. Fakat ne desek, ne kadar teşvik etsek sıkılanlar, düşünenler, endişe içinde kalanlar var. Dünyanın ve ilmin yeni nizamı da bu sıkıntı ve endişelerden doğacaktır. “Endişe etmek”, “Endişeyi mesele yapmamak, daima yeni tefekkür ve hamlelerin anası olmuştur, gene de olacaktır. Artık ne “Düzenliğimiz için vücut”, ne de “Varlık olduğu için düşünüyoruz.” Yalnız ve yalnız “Sıkıldığımız ve endişe ettiğimiz için varız.” İstikbaldeki bilgi ve varlıklar hep bu sıkıntılardan doğurulacak, fakat: Aman durmasınlar, usanmasınlar... Canlılıkları kaybetmesinler.

Darülfünun Ruhiyat Müderrisi M. Şekip / Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Cesur Yeni Dünya’nın Yeniden Okunması

Aldous Huxley’in 1932 tarihli Cesur Yeni Dünya adlı eseri, çoğunlukla bir distopya olarak değerlendirilse de, çağdaş toplumların yapısal dinamiklerini anlamak açısından eleştirel bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Bu metnin temel argümanı, Huxley’in kurguladığı toplumsal düzenin günümüz dünyasında birebir gerçekleşmemiş olsa dahi işlevsel karşılıklarının belirgin biçimde ortaya çıktığıdır. Bu bağlamda roman, yalnızca edebi bir kurgu değil; modernitenin içkin eğilimlerini açığa çıkaran analitik bir araç olarak okunmalıdır. Distopik anlatılar sıklıkla geleceğe yönelik uyarılar olarak değerlendirilse de, bazı metinler zamansal sınırları aşarak süreklilik gösteren toplumsal eğilimleri görünür kılar. Cesur Yeni Dünya da bu doğrultuda, toplumsal istikrarın bireysel özgürlük ve ontolojik derinlik pahasına sağlandığı bir düzenin imkânını tartışmaya açar.

Modernite, Biyopolitika ve Haz Ekonomisi Bağlamında Cesur Yeni Dünya’nın Yeniden Okunması

Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, insanın biyolojik bir varlık olmaktan çıkarılarak teknik bir üretim nesnesine dönüştürülmesidir. Bu durum, Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı çerçevesinde değerlendirildiğinde daha derin bir anlam kazanır. Foucault’ya göre modern iktidar, bireyleri baskı altına almak yerine yaşam süreçlerini düzenleyerek ve optimize ederek işler. Huxley’in dünyasında bu düzenleme radikal bir boyuta ulaşır: bireyler yalnızca denetlenmez, doğrudan tasarlanır. Günümüzde genetik mühendisliği, embriyo seçimi ve biyoteknolojik müdahaleler henüz bu ölçekte bir kontrol sağlamasa da, “doğal insan” fikrinin dönüşümüne işaret etmektedir. Bu dönüşüm, insanın ontolojik statüsünü tartışmaya açar; zira artık insanın doğan bir varlık mı yoksa tasarlanan bir proje mi olduğu sorusu teorik olmaktan çıkıp somut bir problem haline gelmektedir.

Bu bağlamda romandaki “soma” kavramı, yalnızca bir kurgu unsuru değil, haz odaklı toplumsal düzenin metaforik bir ifadesidir. Bireylerin acıdan, kaygıdan ve sorgulamadan arındırılması, sistemin sürekliliğini sağlayan temel mekanizmadır. Günümüz toplumlarında bu işlevi tek bir madde değil; dijital medya, sürekli tüketim pratikleri ve anlık haz üretim mekanizmaları üstlenmektedir. Friedrich Nietzsche’nin acıya atfettiği kurucu rol göz önüne alındığında, acının sistematik biçimde dışlanması bireyin kendini aşma kapasitesini sınırlar. Benzer şekilde Aristoteles’in eudaimonia anlayışı, mutluluğu hazdan ziyade erdemli etkinliklerle ilişkilendirir. Oysa Huxley’in kurgusunda mutluluk, içerikten arındırılmış, yalnızca sürekliliği sağlanan bir duygu durumuna indirgenmiştir. Bu durum, modern toplumlarda gözlemlenen “rahatsızlıktan kaçınma” eğiliminin bireysel bir tercihten ziyade yapısal bir yönelim olarak okunabileceğini gösterir.

Romanın ekonomik ve kültürel yapısı, sürekli tüketim üzerine kuruludur ve bu durum yalnızca ekonomik değil ideolojik bir işleve sahiptir. Tamir etmek yerine yenisini almak, sistemin devamlılığı için zorunlu hale getirilmiştir. Bu yaklaşım, Jean Baudrillard’ın tüketim toplumuna ilişkin analizleriyle örtüşür. Baudrillard’a göre tüketim, ihtiyaçların karşılanmasından ziyade simgesel anlamların üretimiyle ilgilidir. Günümüzde bireyler yalnızca nesneleri değil, aynı zamanda kimliklerini de tüketim pratikleri aracılığıyla inşa etmektedir. Bu nedenle tüketim, ekonomik bir etkinliğin ötesine geçerek varoluşsal bir stratejiye dönüşmüştür. Huxley’in tasvir ettiği “meşgul birey” modeli, çağdaş dünyada “sürekli uyarılan birey” biçiminde yeniden ortaya çıkmakta; bireyin düşünme kapasitesi, kesintisiz uyarım altında zayıflamaktadır.

Bu süreç, bireysellik ve iktidar ilişkilerinin dönüşümüyle birlikte ele alındığında daha da belirginleşir. Romanın “Topluluk, Özdeşlik, İstikrar” sloganı, farklılığın sistematik biçimde bastırıldığını gösterirken; günümüzde bireysellik söylem düzeyinde teşvik edilmekte, ancak pratikte algoritmik mekanizmalar aracılığıyla yönlendirilmektedir. Bu durum, yine Michel Foucault’nun iktidar anlayışıyla paralel bir şekilde okunabilir: modern iktidar doğrudan baskı uygulamak yerine, tercihleri yapılandırarak işler. Sosyal medya ve dijital platformlar bireylere özgürlük hissi sunarken, aynı zamanda davranış kalıplarını belirler. Böylece modern özne, özgür olduğunu varsayan ancak belirli sınırlar içinde hareket eden bir “yönlendirilmiş özne”ye dönüşmektedir.

Romanın “yabancı” karakteri John üzerinden geliştirilen acı ve anlam ilişkisi, eserin felsefi derinliğini en açık biçimde ortaya koyar. John’un savunduğu “acı çekme hakkı”, Soren Kierkegaard’ın varoluşçu düşüncesiyle birlikte değerlendirildiğinde, acının insan varoluşundaki kurucu rolünü görünür kılar. Kierkegaard’a göre kaygı ve acı, bireyin kendilik bilincine ulaşmasının temel koşullarındandır. Bu perspektiften bakıldığında, acının ortadan kaldırılması yalnızca konforun artışı anlamına gelmez; aynı zamanda anlamın kaybını da beraberinde getirir. Nitekim Huxley’in eleştirisi bu noktada yoğunlaşır: acının yokluğu, insanın derinlikten yoksun, yüzeysel bir varlığa indirgenmesine neden olur. Dolayısıyla acı, ortadan kaldırılması gereken bir kusur değil, anlam üretiminin vazgeçilmez bir unsurudur.

Sonuç olarak Cesur Yeni Dünya, geleceğe dair bir kehanet olmanın ötesinde, modernitenin belirli eğilimlerinin uç noktaya taşındığı bir model olarak değerlendirilebilir. Günümüz toplumları bu modelin doğrudan karşılığı olmasa da, benzer işlevsel mekanizmalar üretmektedir. Haz odaklı yaşam pratikleri, tüketim kültürü, biyoteknolojik gelişmeler ve algoritmik yönlendirme, bireyin özgürlüğünü açıkça ortadan kaldırmadan sınırlandıran bir yapı ortaya koyar. Bu nedenle Huxley’in uyarısı güncelliğini korumaktadır: toplumsal istikrar uğruna bireysel özgürlükten vazgeçildiğinde, ortaya çıkan düzen işleyen ancak anlam üretmeyen bir sistemdir. Bu bağlamda eser, yalnızca edebi bir metin olarak değil, çağdaş insanın varoluş koşullarını sorgulamak için başvurulması gereken eleştirel bir düşünme zemini olarak değerlendirilmelidir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Sayfaları Kemirilmiş Kitaplar

Bu ayki yazıma Kitap Sevenlerin yüreğine dokunacak bir hikaye ile başlamak istiyorum. Eski bir kütüphanenin en alt rafında, üzerine yılların yorgunluğu ve kalın bir toz tabakası çökmüş iki kitap yan yana duruyordu. Biri, cildi altın yaldızlarla süslü ama içi hiç okunmamış bir "Zenginlik Rehberi", diğeri ise kapağı solmuş, kenarları bükülmüş eski bir "Masal Derlemesi"ydi.

Kütüphaneye uzun zamandır kimse uğramamıştı. İnsanlar artık bilgiyi ve hikayeleri parlak ekranlarda arıyor, bu kağıt kokulu dostlarını kendi sessizliklerine terk ediyorlardı. Derken, kütüphanenin gediklisi, minik bir tarla faresi sessizliği bozdu. Fare acıkmıştı ve kitapların tadına bakmaya karar verdi. Fare önce "Zenginlik Rehberi"nin köşesinden bir parça kopardı. Kitap kibirle irkildi:

"Dur orada! Ben dünyevi başarıların anahtarıyım, senin gibi bir kemirgenin karnını doyuracak basit bir kağıt parçası değilim!"

Fare, tadını pek beğenmemiş olacak ki vazgeçip yanındaki eski masal kitabına yöneldi. Sayfaların arasından öyle bir kemirmeye başladı ki, tam da o sırada kitabın içinden bir cümle döküldü: "Bir varmış, bir yokmuş..."

Fare durdu. Bu cümledeki sıcaklık, karnındaki açlıktan daha ağır bastı. Masal kitabı ise acıyla inlemek yerine fısıldadı:

"Kemir küçük dostum, kemir... Hiç değilse senin dişlerinde can buluyorum. Yıllardır burada beklemekten, kimsenin hayal gücüne dokunmamaktan kağıtlarım sarardı. Unutulmak, senin dişlerinden daha çok acıtıyor canımı."

Fare, masal kitabının bu hüzünlü ve bilge tavrından etkilendi. Sayfaları kemirmeyi bıraktı, onun yerine kapağındaki tozları patileriyle sildi. O gece kütüphanede ilginç bir şey oldu; fare, kitabın sayfaları arasına kıvrılıp uyudu. Kitap, içindeki hikayelerle fareyi ısıttı; fare ise kütüphanenin bu en değerli ama en az bilinen hazinesine arkadaş oldu.

Ertesi gün kütüphaneye yaşlı bir sahaf girdi. Rafları karıştırırken farenin kemirdiği o eski masal kitabını gördü. Kenarları yenmişti, eksikleri vardı ama sahaf kitabı eline aldığında gözleri parladı.

"İşte," dedi sahaf. "Gerçek bir kitap! Okunmuş, yaşanmış, hatta bir canlının hayatına dokunmuş. Diğerleri gibi vitrin süsü olarak kalmamış."

Değeri bilinmeyen kitaplar, rafta kusursuz duranlar değil; sayfaları aşınmış, kenarları kemirilmiş olsa da birinin ruhuna, hayaline ya da sadece yalnızlığına eşlik etmiş olanlardır. Çünkü bir kitabın gerçek ölümü, fareler tarafından kemirilmesi değil, hiç okunmadan unutulmasıdır.

Keşke gençlerimiz kitap sahifelerindeki o muhteşem kokuyu içlerine bir çekebilseler. Belki o zaman telefon ekranıyla kirlenen gözleri, sanal dünyadaki yalanlarla kirlenen zihinleri pırıl pırıl ufuklara yelken açardı. Bilgi, hikaye ve masallar paylaşıldıkça yaşar. Belki de bu hikayedeki fare, hiç dikkati çekmeyen, gerçek bir cevheri fark eden Genç Bir okuyucudur.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Yalnızlık Bir Tercih mi?

Yalnızlık bir tercih mi? İnsan bazen yalnızlığın tadını çıkarır, olabildiği kadar özgürce... İliklerine kadar hisseder sevdiklerinin, arkadaşlarının, dostlarının yokluğunu. Yalnızlık başlı başına bir özgürlüktür; hayatın anlamını sorgulamaya imkân verir. Kalabalık dünyada büyük bir fırsat olabilir. Elinde sıcak kahvesi, olabildiği kadar uzaklardaki yıldızları izlerken; kahvenin kokusu ruhunun gizli kalan mahrem yerlerine su gibi ılıkça akarken, vücudu bütün dünya yüklerinden arınmış bir biçimde geçmişteki yaşadıkları ile bugünkü yaşadıklarını harmanlarken uzaklara, bilinmeyen yerlere, mekânlara ve zamana yolculuğa çıkar.

Yalnızlık Bir Tercih mi?

Yalnızlık, kendince yaşadıklarını birer birer hatırlatır. Düşünsene; şehrin sokaklarındaki, caddelerindeki ve kapalı mekânlarındaki o gürültü, zihninin içinde oluşturduğu seslerin yankısıyla seni günbegün yorarken, tek kelime etmeden sanki saatlerce konuşmuş gibi bitkin düştüğünü hatırlarsın. Adım atmak istemezsin; sele kapılmış bir kütük gibi akar gidersin o sonsuz insan yığınları içinde. Durup da etrafına bakınır, "Tanıdık biri var mı?" diye bir göz teması, güler bir yüz ararsın. Sesler, tınılar adeta bir uğultu hâline gelir; kimin ne dediğini, ne konuştuğunu bilmezsin. Birilerinin kendi kendine konuştuğunu görür, "Bu da ne?" dersin. Fakat kulağındaki beyaz bir düğmeyi, o cismi fark edince anlarsın: O, kendi yalnızlığını başka bir mekândaki biriyle gidermeye çalışıyordur. Devir öyle bir devir ki her zaman yüz yüze gelmek, gözlerinin içine bakarak sohbet etmek mümkün olmayabilir. İnsanlar olabildiği kadar yoğun, bir o kadar da yalnızlar. Yoğunluklar mı yalnızlığı getiriyor, yoksa yalnızlık bir tercih mi? Bilmek mümkün değil.

Kalabalıklar içinde kendi hâlinde yürürken pazarcının aniden avazı çıktığı kadar bağırışı ya da bir klakson sesinin beyninde yankılanışı seni kendine getirir. "Ben neredeyim?" der, etrafına bakınırsın. Karmaşanın olanca hızıyla devam ettiğini yeniden görürsün. İnsanların dalgalar hâlinde bir yerlere gidişine şahit olursun. Ya kapalı mekânlara, yeme içme yerlerine ne demeli? Restoranlarda çatal, kaşık ve tabak sesleri yayılır her yana; duvarlara çarparak yumuşar ve zihnimize yerleşir. Sadece karınlar doysun, tabaklar alabildiğine dolu olsun... Ruh hep boş, yedikleri ise bedene yük... Yediğinde bir lezzet, bir tat var mı? Neyle kıyaslayacaksın, en iyisi hangisiydi acaba? Bir çizgin, bir kriterin var mıydı? Doğal mıydı? Önemli olan sadece "çok" olmasıdır. Hedefine ulaştıktan sonra karşındakiyle sohbet etmek ister; sanki savaştan çıkmış yorgun bir biçimde… Konuşacak çok şey de yok aslında, "Hesap!" der.

Sohbet edebilmek için kaç kişi bulabilirsin o koca şehirde? Seni anlayacak, dinleyecek ya da senin dinleyebileceğin... Uzun uzun gözlerinin içine bakarak, yüzündeki jest ve mimikleri izleyerek... Konuşulanlara bakarsın, her yerde aynı: Spor ve siyaset. Sanki çok matah, çok derin konular... Kültürel hayatı canlı tutmak için yeni konular bulmak, anlatmak gerekmez mi? Zamana kısa bir borcumuz var; çevremize, insanlığımıza... Biz dünyaya niye geldik? Gelmemizin bir sebebi var mıydı? Bunu sorgulayabilmek insanı erdeme götürebilir mi? Olgunlaştırabilir mi? Asıl olan, düşüncelerin eyleme geçmesi, yaşanır hâle gelmesi midir? Şöyle bir bakıyorsun; insanlık sığlıklarda boğuluyor. Yüzmeyi öğrenmeye hiç niyeti yok. Zahmetli bir iş, neden zaman ayırsın ki? Zamanı mı var? Allah aşkına, bu kadar kalabalık içinde ne yapsın? Birileri yüzer, denize düşerse de birileri kurtarır onu; insanlık ölmedi ya! Tribünde olmak her zaman iyidir; sorumluluk yüklemez. Konuşsan, gülsen, oynasan da kimse seni yadırgamaz.

Oysa yalnızlık; bütün erdemlerin, okumuşlukların, birikimlerin, yaşanmışlıkların ve görmüşlüklerin bir arada olmasını gerektirir. Düşünmemizi sağlar, sorgulamamızı da. Halkayı ne kadar çok genişletirsek, ne kadar çok insana dokunursak insanlığa hizmet etmiş oluruz. İnsan da tek başına yaşayamaz ki. Yaradılışı buna müsait değil zaten. Sosyal bir varlık; onu mutlu eden de mutsuz eden de çevresindeki insanlardır. Öyle ki kalabalıklar arasında tek başına kalabilmek de büyük meziyet ister. Uzun süreli yalnız yaşamak, insanın kendi içinde kaybolmasını da sağlayabilir. O zaman da kendisini aramaya çıkması gerekebilir. Kabulleniş, içe kapanma, hayattan uzak kalma... Evi sadece bir sığınak olarak görmek, dünyaya açılan kapının sadece evin penceresi olduğuna inanmak ciddi problemleri beraberinde getirir. Yalnızlıkların da bir sınırı olmalı. İnsan doğası gereği sosyal bir varlık; bunu bilmeli ve ona göre kendine bir düzen kurmalıdır. O insan kaynayan şehirlerde mutlaka konuşabileceği, anlaşabileceği birileri vardır. Tersini düşünmek mümkün değil. Yalnızlık bir tercihken özgürlüktür; ancak zorunlu yalnızlık, özgürlükten fazlasıdır.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Aşk Ezgisi

Yaz ormanlarında esen rüzgâr gibi hafif ol...

Her yaprağı dans ettiren o esinti gibi...

Dağların doruklarını örten, gökyüzünden usulca süzülen kar gibi ol...

Gündüz denizi kadar berrak, yıldızlarla ışıldayan gökyüzü kadar duru ol...

Gecenin karanlığında yol gösteren ve yaşama ışık saçan bir güneş gibi ol...

Ruhun büyülü ormanlarında yankılanan bir aşk fısıltısı ol...

İlkbaharda çiçek açan badem ağacı gibi ol...

dallarında çiçekler taşıyan kiraz ağacı gibi

Dünyayı kokusuyla güzelleştiren bir nefes ol...

Yaşamın filizi ol...

Sevinçle büyüyen, taze dallarıyla ruhu yenileyen...

Ve aşkı söyleyen bir ezgi ol...


Nicola Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

İçimdeki Kız Çocuğu

Gülüyorum. Yüzümde yerli yersiz açan o gülücükler, içimdeki huzursuzluğu saklamaya yetmiyor. Sanki biri içimden ince ince konuşuyor; adı konmamış bir tedirginlik, sebepsiz bir daralma… Sevilmekten mi korkuyorum, yoksa sevip karşılığını bulamamaktan mı, bilmiyorum. İçimde bir kız çocuğu var. Hassas, kırılgan, hemen alınan…

Onu keşfetmek bu kadar zor olmamalıydı. Ama yıllardır üstü örtülmüş gibi. Her sustuğumda biraz daha derine itilmiş. Artık onu ağlatmak istemiyorum. Dışarıda dimdik duran o kocaman kadın, içindeki çocuğu korumalıydı. Ama bazen en çok o kadın yoruluyor.

Sevgi… Bu bir güçsüzlük mü, yoksa bir mahkûmiyet mi? Neden bu kadar ürkütücü?

Belki de her özgürlük denemem, görünmez kelepçelerle son bulduğu için. Her kaçışımın ardından verilen o ağır hüküm yüzünden… Sevmek, sevildiğin kadar sevilmek; neden hep bir aldatmanın gölgesinde bitmeli ya da gözyaşlarıyla büyümeli?

Evet, gülüyorum. Ama içimde bir ses, yalanın tokadını hatırlatıyor.

“Olmayacak,” diyor. “Sen o herkesleşme oyununda başrol olamayacaksın.”

Senaryoyu hiç okumadan sahneye çıkmış gibiyim.

Kalbim; fötür şapkalı, inatçı bir kız çocuğu.

Zihnim darmadağın.

Bedenim ise yeni bir yarayı kaldıracak kadar güçlü değil.

Korkmak istemiyorum.

“Seviyorum” diye haykırmak istiyorum ama sesim kısık.

Sonra birden geri çekiliyorum:

“Hayır, yaklaşmayın,” diyorum.

Çünkü biliyorum; çoğu insan, olması gerekene tahammülsüz.

Ben ise gülerken ağlamaya hazır biriyim.

Hazırlıksız yakalanmış bir duygu gibi.

Bu neydi böyle?

Bir girdap mı?

Yüzme bilmeden denize atlamak gibi…

İç sesimi susturmak istiyorum.

Ama o susmuyor.

Kahvem soğuyor, zaman akıyor, ben duvara bakıyorum.

Karanlığımda, sevmenin korkusuyla baş başayım.

Sanki son saatlerim…

Sanki görünmeyen bir şeyle boğuşuyorum.

Bırakın diyorum,

Bırakın o kız çocuğunu…

Sek sek oynasın biraz.

Düşmeden, incinmeden, korkmadan.

Dışarıdaki o büyük kadın mı?

O yine kendini kandırır.


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 41

Ölümün Gölgesinde Sahici Varoluş

Ömür ve ölüm bir bütündür. İyilik olmadan kötülük, tatlı olmadan acı adlandırılamadığı gibi, sonluluk olmadan da hayatın anlamı kavranamaz. Ömür; nefes alıp vermek veya adım atmak gibidir. İnsanlık tarihi boyunca yaşamın dengesi bu karşıtlık bilinci üzerine kurulmuştur.

Ölümün Gölgesinde Sahici Varoluş

Eski toplumlar ölümü sıradan bir son olarak değil, varoluşun anlamını belirleyen bir eşik olarak görmüşlerdir. Örneğin Orta Asya Türk kültüründe kurganlara ölülerin eşyalarıyla birlikte gömülmesi; ölümün bir hiçlik değil, başka bir düzleme geçiş olarak algılandığını gösterir. Mezarların üzerine ölünün hayatındaki önemli anların resmedilmesi ya da büyük şahsiyetlerin dağlara defnedilmesi, Gök Tanrı inancıyla bağlantılı olarak ölümün yüceltilmiş bir anlam taşıdığını ortaya koyar. Benzer şekilde Mecusilikte de (Zerdüştlük) ölünün belirli ritüellerden sonra Dahme veya Sessizlik Kulesi denilen yerlere konulması, ruhun ilahi aleme yükselişi ve orada sorguya çekilmesi inancı; ölümün bir yok oluş değil, bir hesaplaşma ve sahici varoluş olduğunu vurgular. Bu örnekler, geçmiş toplumlarda ölümün hayatı düzenleyen ve insana sorumluluk yükleyen bir sınır olarak kavrandığını göstermektedir.

Ancak modern çağda ölüm, bu kurucu ve anlam verici konumundan uzaklaştırılmış; görünmez kılınmış ve gündelik hayatın dışına itilmiştir. Böylece insan, sonluluğunu unutmuş ve sınırlarını bilmeyerek yaşamaya başlamıştır. Oysa insanı sahici kılan şey, tam da bu sonluluğun bilincidir. Zamanla anlam kuruculuğunu yitiren ve sadece basit bir son gibi düşünülmeye başlanan ölüm, modern insan için artık biyolojik bir süreçten ibarettir. Sonluluğuna mana yüklemeyi manasız bulan modern insan; bu yapay ve boğucu sistemde "bizlik" bilincini, hatta kendi varlığını dahi kaybederek kendini hesaplanan bir veri haline getirmiştir. Bu bir sömürülme halidir ve modern insan sömürüldüğünün farkında bile değildir. Bu sömürülme sonucunda insan, bir yere ait hissetme duygusuyla " anonimleşmiş/herkesleşmiştir."

Martin Heidegger’in "Das Man" kavramıyla açıkladığı bu anonimleşme ve herkesleşme, kısaca "herkeslerin" hayatını yaşamaktır. Kendi varlık bilincinin farkında olmayan, dünyada varlık kavramını anlamlandıramayan insandır Das Man. O, kalabalık içinde kaybolan ve sahiciliğini yitirmiş kişidir. Sömürüldüğünün farkında olmayarak hesaplanan bir veri haline gelmiştir. Bu "verileşme" durumunda insan "biz" olamamakta, hatta "özne" dahi olamamaktadır. O artık yaptığı işleri ne kadar "gösterdiği" ile var olan; kendine, çevresindekilere ve hayatına yabancılaşmış insandır. Bu yabancılaşma hayatında korkular oluşturmuş; bu korku onu gündelik alışkanlıklara hapsederek temelsiz bir dünyada seçim hakkı bırakmamıştır.

Çünkü modern dünyada yapılan hareketlerin varoluşsal bir sonucu yoktur. Sonucun olmaması demek dinden, dindarlıktan ve dinsel kavramlardan uzaklaşmaktır. Bu kopuş; beraberinde ibadetlerden ve dolayısıyla ahlaki etiklerden de uzaklaşmayı getirir. Oysa İslam düşüncesinde hayatın bir "emanet" olduğu, sonlulukla beraber ele alınır. Nitekim Kur'an'da geçen şu ayet, hayatın bir imtihan ve emanet olduğunu bizlere göstermektedir:

"اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ”

"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (Mülk, 67/2)

Hayata etki eden ibadetler, insanı dönüştüren ve onun hayatını düzenleyen eylemlerdir. Bunlar, insanın ölüme mana yüklemesiyle varoluşsal bir kaygı oluşturur. Mülk suresinde belirtilen "imtihan", insanı sorumluluk alan bir şahsiyete dönüştürerek onu dünyevilikten kurtarır ve sahici ölüm bilincine yaklaştırır. Modern hayatta ibadetlerin amaçlarından koparılması, ahlaki bir zayıflamaya da sebep olmuştur. İmam Gazzâlî, ibadetlerin sadece günlük yapılan mekanik hareketler olmadığını, kalbi dönüştüren süreçler olduğunu söyler. Bu perspektifte ölüm; korkulacak bir son değil, aksine dünyevi aldanışlardan uyandırıp bizi "herkes" olmaktan koparan düzenleyici bir güçtür.

Gazzâlî, İhyâ’sında "zikrül-mevt" (ölümü anmak) kavramı ile açıkladığı ve insanı kölelikten kurtarıp sahici kılan ölümü, ibadetlerle manalı hale getirir. İbadetlerde şeklen sahihlik yerine kalben sahihliğe önem veren Gazzâlî'ye göre, kalbin eşlik etmediği bir eylem ruhu dönüştürmez. Modern insan, kendisini bir "veri" olmaktan çıkarmak için her hareketinin bir emanet, her ibadetinin bir sahicilik arayışı olduğunu kavrarsa; Das Man’ın sunduğu sahte ve manasız hayattan kurtularak sahici bir şahsiyet olabilir. Hülasa; ölüm bilinci insanı kendine, topluma ve Yaratıcı’ya karşı daha samimi kılar. Bu samimiyet, modern dünyanın kaybettirdiği mananın inşası için en güçlü zemindir.

Elanur Demirel / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Yerçekimsiz

Yerçekimsiz

"Hiçbir şey tüy ve toz kadar çabuk  yükselmez"  Jean-Jacques Rousseau

ekmek uçuşta

mesela 

peynir uçuşta 

kanatlandı simit

pır pır ediyor zeytin tanesi 


şaşkın gözler

tutuşan eller

akıl uçuşta


yalan 

riya 

onur 

haysiyet

sonsuz kuyruklar 

açlık 

yokluk 

sefalet uçuşta


uçan kaçan ne varsa

eninde sonunda sığınacak toprağa 


uç baba uçalım 

kemerleri bağlayalım

diyor kaptan


hayırlı uçuşlar 


Fazlı Humar / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

İstanbul

İstanbul

Gün Başladı

Gün başladı, sabahın martı çığlıklarıyla,

Sokaklar sessiz, ilk adımlar düşer yollara.

İlk esnaf dükkan kapısını açar,

Çiçek kokusu sarar etrafı,

sanki bahar yeli eser usulca.

İlk arabalar yollardan geçer,

Kediler çıkar, yiyecek aramaya.


Gün Ortası

İnsanlar doldurur sokakları, telaş ve gürültüyle,

Vitrinler dolup taşar, satıcılar çağırır, müşteriler geçer.

Rengârenk bir kalabalık: çocuklar,

çingeneler, yabancılar…

Hayat akar, şehirde neşe ve uğultu.


Akşam

Camiden yükselir ezan,

Son vapur geçer Boğaz’dan.

Kıyıda kahvehaneler ışık saçar,

Sulara yansır parıltı, ruhu okşayan bir sessizlikle.

Âşıklar banklarda, gözlerde sevda,

Yaşlı bir kadın güller satar, her adımda bir masal gibi.


Gece

Sokaklar boşalır, sessizlik çöker her yana,

Geriye yalnız kediler kalır, geceyi arayan.

Biz el ele yürürüz, sevgiyi paylaşarak,

Çiçek kokusu dolar sokaklara, huzurla sarar.

Her şey sessiz, sakin, gönüller dingin,

Geceyle birlikte düşlerimiz serinler.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Bir Kitapla Aramda Geçenler

Zaman, önüne geçemediğimiz bir hızla akıyor. Hayat da öyle. Değişiyor üstelik. Onunla birlikte dünyamız da değişip farklılaşıyor. Çünkü her gün yeni, aynıymış gibi görünse de farklı bir deneyime açıyoruz kapımızı. Bambaşka, bir öncekini az veya çok aşan tanıklıklara... Dolayısıyla bizler de değişiyoruz. Ayırdında olalım ya da olmayalım, deneyip tanık olduklarımızla birlikte, olaylarla insanların etkileşimine maruz kalıyoruz. Sonuç; algılayışımız, önyargılarımız, eğilimlerimizle yönelimlerimiz gibi pek çok vasfımızda ortaya çıkan değişimimizdir. Bu gerçek, önü sonu döner dolaşır, okumalarımızı da değiştirir. Hatta diyebilirim ki her okuyuş, bizleri bir başka biçime büründürür.

Bir Kitapla Aramda Geçenler

Nasıl ki aynı suda iki kere yıkanılmazsa, aynı kitabı da aynı bakışla iki kez okumaz, okuyamazsınız. Evet, değişmeyen, elinize aldığınız o kitaptan duyduğunuz hazdır. Ancak o kitabın sözcük denizinde çıktığınız her anlam arayışında yeni bir dürtüyle harekete geçer; yıllar önce, o günkü hâlinizle kitaba düştüğünüz notlara yeni notlar eklersiniz. Nasıl? Şimdiki bakış ve kavrayışınızla...

Daha önce üstünde durmadığınız satırlar, daha vurucu gelir mesela. Daha bir sarsıcı... Belki daha etkisiz veya önemsiz... Fakat öyle ya da böyle, bir kitap kurdu olarak içinde eşelendiğiniz kitapla yeniden hemhâl olursunuz. Büyülü bir şeydir; zira yazarının satırlar arasında ördüğü "anlam deseni"ni yakalarsınız. Alberto Manguel, bu sonucu betimlerken şuna yakın cümleler kuruyordu:

"O kitap size saygı duydu, kapısını açtı, mahremini. Siz de saygı duyacaksınız. Okumanın da bir adabı olduğunu..."

Bize saygı duyup kapısını açan, mahremini önümüze seren kitap karşısında, okur olarak bizim de kapılarımızı bazen sakınımlı, bazen de apaçık ortaya serdiğimize kuşku yok. 

Bütün bunlarla daha fazlasını bana düşündüren, yakın sayılacak bir zamanda, değerli bir arkadaşım vasıtasıyla elime ulaşan bir kitap: Nezihe Meriç'in "Toplu Öyküleri-1"...

Kitap benim için heyecan vericiydi. Çünkü sahaflardan alınmışa benziyordu. Daha kapağındayken farkına vardığım dokunuşları, cilde sinen uzunlu kısalı, yer yer çatallı, dal budaklı çizgileri, kenar kıvrımı kadar rengi de koyulaşıp sararan sayfalarıyla resmedebilirim. Kaç kişinin elinden, gözünden, aklıyla belleğinden geçtiyse kısmen dağılmıştı. Hangi okumalara maruz kaldıysa artık... Su gibi akıp gitmeyen, okurunu durdurup düşünmeye sevk eden kitaplardandı, anlayacağınız. Değilse hangi okur kitabı alır da, cildini masanın üzerine devirip gererek sayfalarını çizer, kenar boşluklarını cümleye boğar?

Daha kitaba başlamadan, çizili satırlarda gezindim. Kenar notlarında... "Acaba şu silik, titrek, yer yer kesikli sözcükler hangi ruh hâlinin yansımasıdır?" diyor, ardı sıra sert, derin dokunuşlarla sayfayı neredeyse tokatlar gibi yazılmış sözcükleri görünce duruyordum: "Bu kısmı sakın unutma!" dercesine yazılmış! Acaba neden bu kadar önemsedi? Kalın, üstünden ısrarla geçilmiş, kararlı bir koyulukla işaretlenmiş satırlarla karşılaşıyordum. Acaba hangi ani geri dönüşün ya da hiç hesapta yokken gündeme gelen bir yüzleşmenin yansımasıydı? "Burada anlatılan benim, yahu!" dedirten bir sarsılma ânıydı belki de yaşanan. Kitabı o sırada elinde tutan her kimse, onun bir anlık soluk alıp verişle kaleme uzanışı ve sanki o ân yapılmasa, sayfaya not edilmese uçup gidecekmiş telaşına kapılarak yazılan satırlar... Tam da "Menekşeli Bilinç" başlıklı bölümün sayfasına:

"09 Temmuz 2023... Pazar... Ara Kafe, İstiklâl..."

Notu düşen bir kadın mıydı, yoksa erkek mi? Acaba o sırada yalnız mıydı? Sokak da Kafe gibi ıssız mıydı, yoksa tam tersi alabildiğine kalabalık, gürültülü mü? Böyle bir başlığın altına böyle bir notu neden düşmüş olabilir? Kendisine neyi, neleri hatırlatmak istedi?

Temmuz olduğuna göre hava sıcaktı. Nemliydi muhtemelen. Hatta bunaltıcı... Gökyüzü asılıp kapanıyordu belli belirsiz. Bulutlar sıkılaşıyor, belki de birazdan başlayıverecek yağmurun hazırlığını yapıyordu. Nedense kadın olduğunu düşündüğüm kitabın okuru, garsona seslendi: "Bir gazoz rica etsem... En soğuğundan..." Gazozu çok seviyor olmalı. Şipinişi masasına gelen gazozu, çocukluğunun renkli gazozunu içer gibi bir dikişte içiyor. Lıkır lıkır... Eliyle araladığı kitabın az önce not düştüğü o sayfasını geçmedi henüz. Boş şişeyi masaya bıraktıktan sonra çevirdiği sayfayı boş görünce kalemine davrandı. İşte tam o sırada başladı yağmur! Yaz yağmuruydu ne de olsa. "Tez geçer!" diyerek duruşunu bozmadı. Masayı gölgesine alan şemsiye de açık olunca... Sadece ona değil, elindeki kitabın açık sayfasına da damlalar vurdu vurmasına, ancak umursamadı.

Sayfaya bakar, düşülen nota göz gezdirirken zihnimden akan hikâyeye burada ara verdim. Sayfadaki damla izlerine, ıslanarak kurumuş kâğıdın içine çekilir gibi büzüşmesine bakmakla kalmayıp dokundum. Bir taraftan yağmur yağarken kalemine davranan, sayfaya notlar düşen kadının cümlelerini okudum. Harfler titrekti. Kısmen silik. Âdeta birbirlerinin üstlerine yığılır gibi durmaları tuhaftı. Çarpıcı:

"Yağmurun ıslattığı bir gün... Yine aynı soru: Ben burada ne yapıyorum? Karşımdakilerle UYUM'lu geçen yılların acısı..."

UYUM, özellikle büyük yazılmıştı. Kesme işaretiyle ayrılarak... Sadece onun harflerinde birkaç kez geri dönüp ilerlemiş kalem. UYUM'da kendi uyumluluğunun yıllardır ruhunda yarattığı sancılı fırtınayı resmetmek istemiş sanki. Büyük harflerle bas bas bağırdığını düşündüm: "Beni kıstırdığınız yaşam alanında, sizin zoraki UYUM'unuz yüzünden geberiyorum!"

İstiklâl Caddesi'nde bir Temmuz günü, elinde bir kitapla kafelerden birine oturmuş kadın, dışarıdan bakıldığında sakin görünüyor ancak içinde fırtınalar esiyor. Suskunluklarına kahroluyor sanki. Onaylayıp yapmak, yaşamak zorunda kaldıklarına... "Menekşeli Bilinç"le karşılaşır karşılaşmaz, ani bir yolculukla gidiverdiği geçmişinde belki de ardında bıraktıklarını özlüyor. Anıları artık bütünlük de taşımıyor olabilir. Belki de parça pinçik olmuş hâldeler ve kadın, silik soluk anıların içinden güzel, değerli, anlamlı olanları yakalayacağım diyerek belleğiyle boğuşuyor. Geçmişine sıkı bir perde çektiren başkaları mı acaba?

Cümlesine dönüyorum: "Karşımdakilerle UYUM'lu geçen yılların acısı..." 

"Kim onlar?" diye düşünüyorum, "Karşısındakiler kim?" Yıllara yayılan o zoraki, tam da bu nedenle acılar barındıran o UYUM'un nedeni ne? Neyi, neden kabullendi; buna nasıl mecbur bırakıldı ve bir Temmuz günü, bir kafeye oturarak saygıyla kapısını, mahremini kendisine açan kitaba kendi mahremini sundu? Bir yaz yağmuru yağıyordu aynı anda. Acaba bir yaz yağmuru gibi geçen hayatına, menekşeli bir bakışla göz atınca... Kim bilir hangi varoluşsal sancılarla düşünmeye başlayıp...

"Varım Diyorum İnanmalısınız" başlıklı sayfaya geçmiş bu arada. Anlaşılan o ki satırlar çarçabuk akmamış. Akamamış. Zira "Hikâyem vardı. Yazamıyordum. Kimse hikâyeyle aramda geçenleri anlamıyordu. Sinirlerim bozuldu bu yüzden..." satırlarının altını kararlılıkla çizmiş. Kalemini ileri-geri ittirerek... Koyu, kalın çizgilerle...

Bir insanın hikâyesini, kendi öz hikâyesini yazamaması ne acıdır! Hikâyesiyle arasında geçenleri, ona zoraki bir UYUM'u yaşatanlara anlatamamak döner de benliğini parçalamaz mı? Dışarıdan bakınca tastamam, bütünlüklü görünen insanın kendisi, bilinci, belleği ve benliği aslında içeride kaç parçaya bölünür? 

Ara Kafe'de oturan kadının da sinirleri bozuldu. Gözlerini diğer satırlara kaydırırken iç geçirdi. Oturuşunu az biraz düzeltti. Karşısına çıkan cümleyi görünce...

"Kurtulmak için türlü yolları denedim, olmadı..."

Bu cümlenin altında koyulaştırılmış bir çizgi var! Sayfada neredeyse derin bir yarık oluşturmuş. Kalemin hemen kalkmadığı anlaşılıyor, zira cümlenin "olmadı" sözcüğünün ardından orada, son noktanın üzerinde bir süre durmuş. Sayfaya yayılan siyah mürekkebin encamına bakılırsa bir yerlere, bir şeylere, bir zamana ve olaya dalıp gitmiş. Neden sonra sayfayı okumaya geri döndüğünde, karşılaştığı yeni cümleler belli ki içini ferahlatmış. Çünkü "Nefes almak için durdum," cümlesinden başlayarak neredeyse on-on bir cümlelik bir pasajı seri, tekrarsız bir kalem oynatışıyla çizmiş:

"Boyalim!" diye bağıran bir çocukla bakışıp güldüğünün hayaline kapılmış belli ki! Onlar bakışıp gülüşürken tüm kuşlar ötmeye başlamış. Hatta yeryüzünün tüm çocukları hep birden gülüşmüşler. Sonra kadın, kalemini tekrar bastırıp ittirmiş sayfada. Altını çizdiği satırları söküp almak, âdeta kendinin kılmak istemiş:

"İçim sevinçle doldu. Gözyaşlarım akmaya başladı. Şehrin gürültüsünü bastırmak için boyacı çocuk, ben, kuşlar, çocuklar hepimiz el ele verip güneş açmış deniz kıyısına gittik. Koşa koşa... Sonra denize doğru neşeyle, keyifli bir eşek gibi anırdık. Çok ihtiyar bir ninecik, penceresinin önünde kahvesini içiyordu; sesimizi duyunca o da 'Gözün kör olmasın, e mi?' diye güldü. Elini fesleğen yapraklarına götürüp kokladı."

Şehrin gürültüsünü bastıran çocuk kahkahalarını özlediğini düşündüm kadının. Kendi çocuk kahkahalarını aradığını... Evinde, işinde, çevresinde, sosyal hayatının içinde zamana yayılarak kaybolmaya, belirsizleşmeye başlayan; aslında onu o yapan, kendisi kılan güzel, leke tutmamış anıları andığını... UYUM'dan o denli bunalmış ki şehrin merkezinde bir yerde; kuşlar ve çocuklarla el ele tutuşmayı, denize doğru bir eşek gibi anırmayı cazip bulabiliyor. Kendisini o hâldeyken hayal eden kadının oturduğu yerde gülümsediğini gören garson, büyük olasılıkla "Tam sırası!" demiş, sadece bir gazoz içerek saatlerdir masayı işgal eden kadına yaklaşıp sormuştur: "Bir çay ya da kahve..." Oysaki kadın o sırada ara vermeksizin okumuş ve ona ilginç, bir o kadar yakın gelen bir satırın altını çizmekle meşguldür:

"Biz çocukken yaşamayı amma da severdik!"

Garson eğildi, meraklı bir bakışla sordu: 

"Anlamadım! Az önce ne söylediniz?" 

Kitabı kapatarak garsona dönen kadın birden kalktı. "Yeter," diye düşündüğü yüz lirayı masaya bırakırken garsonla göz göze geldi. "Tılsım bozuldu, tılsım bozuldu," diyor, yavaş adımlarla uzaklaşıyordu...

Elimdeki kitabın "Menekşeli Bilinç" bölümünü okuyup bitirdiğimde aklım hâlâ kadındaydı. Bir kitaba kim bilir kaçıncı okumada düşülen notlar sayesinde resmettiğim hikâyenin sonunda, yavaş adımlarla yürüdüğü o yolun devamında ne yapmış olabileceğini düşündüm. Bir de önü son yol çatallaşıp ikiye ayrılıyorsa... Bir masalın içinde olsaydı, misal Alice gibi, bir kediyle rastlaşır, aralarında şu bilindik diyalog geçerdi:

"Söyler misiniz lütfen bana, buradan nereye sapmam gerek?"

"Bu aslında senin nereye gitmek istediğine bağlı!"

Fakat kadının yaman, dahası zorlu bir gerçeğin içinde olduğunu düşündüm. Kendimin de... Üzerine demir parmaklığın gölgesi düşen cam önü masama bıraktım kitabı. Etkisinde olduğum kadını zihnimde, kendi seçtiği yola yönlendirdim. UYUM dayatmalarını kıra kıra ilerledi. Rahatladım. Bir kitapla aramda geçen bu ruhsal al-ver sayesinde sırtımı plastik sandalyeme yasladım. Tel örgülerin üstü kuşlarla doluydu. Bir ötüşlü gülüşleri vardı ki sormayın! Avluya inecek Nezihe Meriç'in, "Görülmemiş, delirmiş, saldırgan bir yeşil," diyerek betimlediği türden bir pantolonu giydim ve ne yaptım dersiniz? Neşeli, keyifli eşekler gibi anırdım!

Nezihe Meriç'e... Saygıyla...

M. Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Gezi Yazısı Üzerine

Gezi yazısı tür olarak ilk önce Batı kültüründe ortaya çıkmıştır. Tanınan ilk örneği, Venedikli gezgin Marco Polo’nun gezip gördüğü yerleri tanıttığı İl Milione (Seyahatname) adlı eseridir. Marco Polo küçük yaşında amcalarıyla birlikte Venedik’ten çıkmış, Çin’e kadar gitmiştir. Kubilay Han’ın sarayında gördüklerini, Çin’de, Türkistan’da yaşadıklarını hafızasında saklamış bir tüccardır. Otuz yıl sonra ülkesine döndüğünde yaşanan iç savaşta tutsak düşmüş, gördüklerini koğuş arkadaşına anlatmış. Yazar olan arkadaşı Marco Polo’dan dinlediklerini yazıya geçirmiş ve böylece ünlü seyahatname ortaya çıkmıştır. Bizde gezi yazısının ünlü yazarı Evliya Çelebi’dir. Seyahatname adlı eserinde Osmanlı ülkesinde gezip gördüğü yerleri mübalağalı bir anlatımla yazmış, bugünlere kadar gelmiştir. Evliya Çelebi ayrıntılı bir şekilde anlattığı kentlerde bazen abartıya kaçar. Erzurum’da damdan dama atlayan kedi donar. Diyarbakır Kalesi’nin sekiz kapısından bahseder ama bu kapıları bulmaya imkân yoktur.

Gezi yazısı, gezilen, görülen yerlerin tarihî, kültürel, doğal zenginliklerini; sade, açık, anlaşılır bir dille okurlara aktarma işidir. Betimlemelerle, öyküleyici anlatımla görülen yerler okuyucunun gözünde canlandırılmaya çalışılır. Amaç, okurun görülen yeri merak etmesini sağlamaktır. Ülkemiz tarihî, kültürel, coğrafi zenginlikleri ile dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir. Türkiye üzerine yazılmış gezi yazılarının en önemlilerinden biri Fransız teğmen Pierre Loti’nin yazdıklarıdır. Oryantalist bir yaklaşımla yazan Pierre Loti, âşık olduğu Aziyade’yi ve İstanbul’u ayrıntılı bir şekilde tanıtmıştır. Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızda birçok gezi yazısı örneği bulunmaktadır. Ahmet Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi, Falih Rıfkı Atay’ın Bizim Akdeniz’i, Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i, Azra Erhat’ın Mavi Yolculuk’u edebiyatımızdaki gezi yazısı örnekleridir. Yakın zamanda Bütün Dünya dergisinde Semra Yurt Akgül imzasıyla çıkan, İzmir’i ve Diyarbakır’ı tanıtan gezi yazıları ilgiyle okunması gereken metinlerdir. Aşağıdaki bölümde size kısaca Ahlat üzerine yazılmış bir gezi yazısı kitabını tanıtacağım.

Kısa süre önce elime bir monografi çalışması geçti. Kitabın adı Kültürel Miras Ahlat. Yazarı Dr. Zafer Gülsar. Kendisi biyoloji öğretmeni. Doktora çalışmasını İktisat Fakültesinde Kültürel Miras konusunda yapmış. Yakın zamanda doktora çalışmasını kitap hâline getirerek okurlara sunmuş. Kitap KMD Yayınlarından çıkmış. Toplam 500 sayfa. Kitapta fotoğraflarla desteklenen makaleler bulunuyor. Yazar, memleketi olan, yakından tanıdığı Ahlat’ı her yönüyle tanıtmaya çalışmış.

1071’de Malazgirt Savaşı ile Anadolu’nun kapıları Türklere açıldığında Van Gölü’nün kenarında bulunan Ahlat, uygarlık yönünden gelişmiş bir kentti. Medler, Persler, Hititler, Urartular ve daha birçok uygarlık burada yaşam sürdü. Selçuklular Asya’dan getirdikleri medeniyeti burada yaşatmaya devam etti. Kümbetler, hamamlar, camiler, sarnıçlar ve birçok mimari eser Ahlat’a kazandırıldı. Eserimizde bu tarihî eserlerin fotoğrafları bulunmaktadır. Osmanlı döneminde doğuya sefere çıkan padişahların konakladıkları yerlerden biri Ahlat olmuştur. Kentin göl kenarında olması, topraklarının verimliliği, renkli kaya rezervlerine sahip bulunması birçok uygarlığın bu topraklarda yerleşim kurmalarına vesile olmuş. Alparslan’ın Anadolu’ya girmesiyle birlikte Ahlat, Türk-İslam kültürünün yerleştiği bir mekân olmuştur.

Kitapta iddia edilen bir görüşe göre Atatürk, Doğu Anadolu Bölgesi’ne bir üniversite kurulmasını vasiyet etmiş. Üniversite kurulacak kentin Ahlat olmasını istemiş. 1950’li yılların sonunda Cumhurbaşkanı Celal Bayar Ahlat’ı ziyaret ettiğinde bu vasiyet hatırlatıldığında elinden geleni yapacağını belirtmiş. Siyasi iklimin değişmesiyle birlikte üniversite Erzurum ve Van’a yapılmış, Ahlat gözden düşmüş.

Osmanlı-Rus Harbi’nde kent Rusların eline geçmiş. İşgal döneminde kentin yerlisi ailelerin çoğu kişisel olanaklarıyla Diyarbakır’a göç etmişler. İşgal bittikten sonra dönebilenler çok az olmuş. Bugün Ahlat’ta yaşayanların dedeleri Rus işgalinden kurtulanlardır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Ahlatlılar sınırlı imkânlarıyla kentin imarını sağladılar. Eğitime önem vererek birçok aydın genç yetiştirdiler. Bu gençler doktor, öğretmen, bürokrat vb. mesleklere sahip olup hem Ahlat’ın hem de memleketin kalkınmasına katkıda bulundular.

Uzun yıllar boyunca kentin alışveriş ortamını sağlamak amacıyla değişik çarşılar kuruldu. Bu çarşıların kurulmasına belediye başkanları ve kentin ileri gelenleri yoğun destek verdiler.

Bugün Ahlat, Osmanlı Devleti dönemindeki ihtişamından uzak olmakla birlikte yine de bir turizm kenti olma özelliğini sürdürmektedir. Kentin geçim kaynağı turizmle birlikte tarım ve hayvancılıktır. Bizlere düşen, ülkemizin tarihî değerlerinden biri olan Ahlat’ı gezip görerek kalkınmasına katkıda bulunmaktır. Ahlat’ı gezelim, görelim, tanınmasına yardımcı olalım. Bu ülke hepimizin, sahip çıkalım.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Yol

Ayna rehberliği kıymetlidir tekâmül yolculuğunda… Ayna var, aynalar var!  Doğru aynayı bulmak ve onu kabul edebilmek de derin mevzu. Üzerine ne kitaplar yazılır. Şems, Mevlâna ile karşılaşmasında, Mevlâna aslında pek de prim vermiyor bu karşılaşmaya. Iskalıyor o ilk şansı.

İkinci karşılaşmada ise, Şems’in nev-ı şahsına münhasır sert üslubu karşısında hiddetlenmeden, direnç göstermeden, reddetmeden, merakla, aşkla, heyecanla kalmayı biliyor Mevlâna… Herkes bir Şems arar kendisine, ama Şems’i bulma derdine düşmeden önce, biz aradığımız şeye ne kadar benziyoruz, bizim eksiğimiz, fazlamız nerede, aşmamız gereken neler var, bir bakmak, üzerinde çalışmak gerek…

Ayna, razı ve hazır olana gelir. Yüzleşeceklerinden, kaybedebileceklerinden, vereceklerinden, alacaklarından, dönüşeceğinden razı olana gelir. Özetle yola çıkmaya gönüllü ve yolculuğa hazır olana gelir. Yolculuğumuz kutlu ve aydınlık olsun! Aşk ve sevgiyle kalın. 

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Herkes Kendi Hayalinin Kusursuz Kahramanıdır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Selamlar ben Mathena. Genel olarak küçüklükten beri şiirler ve farklı yazılar yazan bir çocuktum ve şimdilerde ise, kendini hayallerini adayan birisi oldum. Elbet yazarlık kişiliğim dışında, gündelik hayatımda Türkçe Öğretmenliği yolunda ilerleyen bir öğrenciyim ve bu kariyer hayalim sayesinde, yazarlık ile ilgili veya şiir ile ilgili yeni bakış açılarını öğrenip okurlarıma ilham vermeyi amaçlayan bir yazarım.

Yazar Mathena

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bana göre şiir; içimizde barındırdığımız düşünceleri, iyi-kötü duyguları ve anıları anlatmak için binbir kelime ve anlam kullanılarak farklı yöntemlerle karşı tarafa aktarma yoludur. Şiirde olmazsa olmaz dediğim şey ise: Duygulardır. Çünkü bana göre ruh ile beden duygulardan ibarettir ve bence konu her ne olursa olsun, bunları göstermeden ortaya bir yazı çıkartamayız.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik bana göre, kendi düşüncelerini benzersiz konularla anlatmayı ve bunu yaparken her akışın bir parçası olmayı ifade ediyor. Öykü tarzı yazılar da yazıyorum elbette ve açıkçası tek bir konudan çok, hayal gücümün sunduğu imkanlarla farklı konularda öyküler yazmayı seviyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

İlk başta bahsettiğim gibi küçüklükten beri yazılar yazıyorum ve ilerleyen vakitlerde, her zaman söylediğim şiir temelini yani duyguları ufak ya da yoğun demeden yazıp paylaşma isteğinin hayali ile yaşadım. Sonunda ise bu yolda ilerlediğim için çok mutluyum. Elbette bu yolu tek başıma ilerlemedim ve bu serüven de bana en çok destek olan kişi ailem, özellikle annem çünkü bana hep ‘’bir dileğin varsa bunu gerçekleştirmek için her zaman peşinden koşman gerekli.’’ der ve bende bunu hep hayat gayem olarak gördüm. Sonrasında arkadaşlarım ama en çok, en iyi arkadaşım destek oldu ve sürekli bu yolda ilerleyip bir şeyler başardığım için benimle gurur duyduğunu söyler. Son olarak kendisini şair kardeşi olarak gördüğüm Lalp arkadaşım sayesinde bu yolun merdivenlerini görüp ilerledim.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Kitabımda yedi başlık bulunmakta ve her başlık, bir duyguyu ve onunla bağlantılı bir günahı temsil etmekte. Bu başlıkların her biri de bu temaları yansıtan şiirler barındırmaktadır. Son olarak her bir şiir okuyucunun kalbine ve hislerine dokunacak türden yazılar.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Benim başucu yazarım ve eserim kesinlikle Ahmet Haşim ve eserleri. Çünkü şiir anlayışı ve yazdığı eserler tam olarak benim görüşümle aynı. Ayrıca duygu ve hayal kavramını benim gibi Şiirlerinde kullanmaktan çekinmeyen bir yazar olduğu için kendisi sevdiğim bir yazar. Son olarak anne sevgi anlayışı benim anlayışımla uyuşan birisi. O yüzden onun anlayışı ve eserleri benim için bir ilham kaynağı ve ilerlemeye yönelik bir adımım oldu.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu an yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum ve bu sefer şiirden daha çok bir hikâye üzerine eser yazıyorum. Ayrıca bu eseri birkaç yıldır yazmak için özen gösteriyorum çünkü akışını güzelce kurgulayıp okurlara keyif vermesini istiyorum. Bunun dışında şiir anlayışlı kitapların yanında, farklı konu ve türlerde hikayelerimin de gelmesi yönünde eser planları yapıyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Hayal gücünüzü ve hayallerinizi hiçbir zaman bırakmayın çünkü bazen asıl sizi ayakta tutacak olan şeyler onlardır. Bunları söylemekten de asla çekinmeyin ve gerekirse bunlar için mücadele edin çünkü herkes kendi hayalinin kusursuz kahramanıdır. 

Türkiye’de Felsefe Geleneği Kurmak İsteyen Biriyim

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Türkiye’de bir felsefe geleneği kurmak isteyen biri.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

İlk kitabımda [Varoluşsal praksis] bir giriş yazısı olarak şunları yazmıştım; “Yazarken bir yere kaçmıyor dünya – ama kalkıp da boğazına sarılmıyor.” Bukowski'nin de buna benzer bir söz var.

Yazar Murat Yaşar

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?   

Bir görev. Ya da daha çok bir borcun ödenmesi sayılır.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Pek bir sürpriz sayılmaz. Ama ille de bir şey denmesi gerekirse sistemli bir felsefe yapısı kurma çalışması bekliyor. Başkaca uluslar bunu başarabilmiş lakin Türkiye’de pek üzerine düşülmemiş. Felsefe konuşulmuş, tartışılmış. Ama felsefe yapılmamış.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Öyle kitaplar yok. Yazarlar da. “Düşünce dünyasını tümüyle değiştiren büyülü metin” mitine pek sıcak bakmıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Bu kitabı bitirmemin üzerinden beş sene geçti. O arada epey yazdım. Sürreal Egzistansiyalist denemelerim var. Yakında onları da yayına hazır hale getiririm.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okuyun. Ne bulursanız. 

Okumanın Yaşı Zamanı Saati Olmaz

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Tabii ki. Merhabalar ben Meryem saç.1993 İzmir doğumluyum. Lise çocuk gelişimi, üniversite ön lisans sosyal hizmetler mezunuyum. Hale hazırda 2. üniversite olarak sosyoloji 3.sınıfı okumaktayım. Beraberinde yaklaşık 13 yıldır özel sektörde anaokulu öğretmenliği yapmış bulunmaktayım. Akabinde aldığım ekstra profesyonel eğitimlerle eğitim koçluğu, kişisel gelişim uzmanlığı yapmaktayım.

Yazar Meryem Saç

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum aslında lise çağlarımdan beri tutkuyla bağlı olduğum bir hobimdi. Fakat bunu kitap olarak yazmaktan ziyade ya defterlere yazıyor ya da sosyal medyamda kısa kısa paylaşımlar yapıyordum. Şunu fark ettim ki kitap çıkarmak kalıcı bir eser bırakmak, ışık elçisi olmak, rehberliği canlı yapamıyorsak kitaplar ile okuma alışkanlığı kazandırmak demek. Benim ise en büyük hedefim ölümsüz olmak. Bunu da ancak ve ancak yazdığım kitaplarla yapabilirim diye düşünüp hem aydığım profesyonel eğitimlerimi hem de hayat tecrübelerimi harmanladığım eserler yazmaya karar vermemle başladı.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Konuşamadıklarımızı daha özgür bir dille , dile getirebilmeyi, sınırsız hayal gücünü, bilgi aktarımı konusunda iyi bir rehber olmayı, en önemlisi ise ölümsüzlüğün sırrını anlatıyor. Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor? Bu kitapta okuyucuları, gizli bir sohbet arkadaşı bekliyor. Yeni bilgiler öğrenmeyi, öğrenirken anda kalabilmeyi hedefliyor. Sadece bir rehberlik değil aynı zamanda yol arkadaşı olabilmeyi gösteriyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Doğan CüceLoğlu, İlber Ortaylı, Uğur Koşar. Daha çok isim sayabilirim ama en önemli etkileri araştırma kabiliyetimi yükseltti. Edebi dilimi geliştirdi. Kendimi keşfetmemi sağladı.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet hale hazırda ( KENDİNİ DEĞİŞTİR) adlı kitabıma çalışmaktayım. Okuyucuya yeni kitap ile kendini nasıl şekillendireceğini, yetenekleri keşfetmeyi, iyi ve olumsuz yanları nedir onu fark ettirebilmeyi hedefliyorum. Aynı zamanda bu keşifle doğru rehberlik ile birlikte yenilenip, şekillenecek. Farklı bakış açılarını da keşfetmiş olacak. Hayatını değiştirmek isteyen değiştirecek, dönüştürmek isteyen dönüştürecek. Yeni kitap bir kitaptan ziyade yanındaki rehber öğretmeni olacak.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kıymetli okurlarım yazdığım hiçbir kitabı yazmak için yazmıyorum. Benden sonra size rehberlik edebilsin diye kaleme alıyorum. Şunu söylemek isterim ki ben yazmaya vesile kıldığım için yazıyorum. Siz okumaya vesile kılındığınız için okuyorsunuz. Ben üstüme düşen sorumluluğu yapmaya çalıyorum hepsi bu. Ama siz hayatı anlamak, değer yargılarınızı geliştirmek için okuyun çok okuyun. Sadece akademik takvim olarak değil, diploma için değil hayatta zihninizi açmak, aydın bir insan olmak için okuyun. Okumanın yaşı, zamanı, saati olmaz. Ve unutmayın ki okuyan insan cahil kalamaz. Umarım kitaplarım size ışık olur ALLAH'A EMANETSİNİZ.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447