Sesimi Duyan Var mı Kitabı Hakkında

Yazarlar anı, öykü ve romanları kaleme alırlarken çevreden beslendikleri olur. İnsanlar çevreden etkilenirler. Her yazar da az çok bu etkileşimden payına düşenler olur. Yerli ve yabancı yazarlar (çok azı müstesna) çok güçlüklerle karşılaşmışlardır. Acı çekenler çoktur. Yazar olana kadar başlarından çok şeyler geçmiştir. Yazar olunca da bazı dramları yaşamaları da olasıdır. 

Osman Aytekin Yazdı: Sesimi Duyan Var mı?

Kitap fuarlarına birkaçı istisna genelde çevremdeki kitap imza etkinliklerine katılmaktayım. Kitap günleri okurlarla buluşmanın dışında isimi tanıdık veya tanınmadık yazarlarla da buluşmak manevi bir kazanç olmaktadır. Bu kitap fuarlarından biri de Nevşehir Gülşehir’de yapıldı. 2. Mantarkaya Kitap Günlerinde Esra Reis isimli bir yazarla tanıştım. Kitaplarımız aynı yayınevinden çıkmıştı.

Esra Hanım da yukarıda kısaca değindiğim bazı dramları yaşayan yazarlarımızdan biridir.  Bunu nerden anladım? “Sesimi Duyan Var mı?” isimli kitabından. 

 Her kitap yazarın özel yaşamı hakkında genelde pek bir bilgi vermez. Bazı yazarların ifadelerinde özel yaşamını hissedebilirsiniz. Öyle bir intibaya kapılmanız mümkündür. Her ne kadar “Sesimi Duyan Var mı?” isimli kitabın künyesinde kitabın türü hakkında bir bilgi bulunmasa da “Ön Söz Öz Söz” den itibaren kitabın türü ve içeriğinin bir anı türünde olduğunu anlıyorsunuz.

Yazar Esra Hanım eşinden boşanmış, oğlu ile bir hayat yaşamaktadır. Yazar, “Yaşamın kendisi bir yolculuktur”, diyor. Ailesinden kilometrelerce uzaklıkta bir yolculuğa çıkıyor. Aslında öğretmen olan yazarın amacı görevli olarak Almanya’ya gitmekmiş ancak kader onu bir başka ülkeye götürmüş.

Kuşkusuz yaşadığı hayat bir bakıma kendi ifadeleriyle hemhal olmuş denilebilir. Yazar şöyle diyor: “Yollar her zaman insanın kendini bulabilmesi adına vardır. Yolculuklar ise kendini bulabilme yolculuğudur. Yolda olmak kendini arayıştır. Kendini bulma çabasıdır.”

Okurlar kitabı okuyunca yazar bu yolculukta kendini bulabildi mi?Diye bir soru sorulsaydı acaba ne derdi? Esra Hanım, sanırım onca acı, korku ve hasretten sonra hele ki bir de mucize ile karşılaştığına göre kendini bulmuştur, diye düşünmekteyim.

 Kitaba gelecek olursak; yazar, dil, din, ırk, coğrafya ayrımı olmaksızın çocuk her türlü güzelliği ve saflığı ile yine karşımdaydı.” Yazar bu cümlelerle farklı ülkelerde öğretmenlik yapma isteği o gezide aklına düşmüş. Öncelikle Almanya aklına gelmiş. Dil sınavı ve barajı düşünmüş, bu sırada görev yaptığı okuluna Afganistan’da açılacak olan yeni bir okul için öğretmen başvurusu yazısı gelmiş. O anda karar vermiş ve durumu oğluna açmış. Oğlu da belki bir anlık cevabı uzun süre yaşamışçasına bir anda şöyle demiş, “Sen istiyor musun anne?” Dediği anda annesine onay vermiş. Esra Hanım’ın yolculuğu böylece başlamış.

Oğlundan ayrılıyor. Zor bir durum. Ayrılığı ölümden daha fena görmüşler. Bu saikle Esra Hanım, “Oğlumdan ayrılmak ciğerimi parça parça ediyordu”, diyor.

 Ankara’dan Kabil ve Mezar-ı Şerif yolculuğu Özel bir Afgan havayolları uçağı ile başlamış. Görev yapacağı okul bizim ülkemizde mahrumiyette bir köyle eşdeğer olan ancak ilçe Akça yerleşim birimine varıyor. Yazarın amacı kız çocuklarının okumasıdır.

Yazarı/ öğretmeni lojmana götürüyorlar. Bu satırlardan itibaren birkaç yerde adeta yazarla bana aynı kaderi hem yazdıklarımla hem de yaşadıklarımla dedirtti.

“Nevşehirli Kahramanlar Harp Hikayeleri” kitabımda Ürgüplü Subay Mustafa Fevzi Bey Ruslara esir düştüğünde yanındaki askerlerle birlikte boşaltılmış lojmanlara götürülüyorlar. Manzara Esra Hanım’ın yazdığıyla aynılık taşımaktadır; “Dış çevresi duvar ve tel örgülerle çevrilmiş olan, kapıda yerel polisin beklediği lojmanda hayat başlamıştı.” Yazdıklarımda ise şartlar biraz farklı olsa da polis değil askerler vardı. Başka benzer durumlar: “Banyoyu, tuvaleti ortak kullanıyorduk. Plastik içi yosun tutmuş… Alt kat yemekhane…” Subay Mustafa Fevzi ve arkadaşlarına bir hafta sonra ancak çok az miktarda ekmek verilebilmiş… Benzer cümleler: “O tozlu avluda çok volta atardım, ruhum daralırdı…. Avluda özgürlüğe kavuşmayı bekleyen bir at gibi hissederdim kendimi.”

“Askeri Uçaklarımız…” Bölümünde Türkiye’ye gelip tekrar Afganistan’a dönüşte Kargo uçağına Mehmetçiklerle binmiş. Bu da ilk deneyimi imiş. Biz de kızımın ilk ataması yapılan Van Muradiye ilçesine gitmiştik, bir ay sonraydı deprem oldu. Ölüm korkusunu en feci bir şekilde yaşadık. Depremin şoklarını atamadık… Öğretmenlere bir imkân tanıdırlar. Öğretmen ve yakınları Askeri Kargo uçağı ile Ankara’ya gönderildiler. Biz de ilk kez bir kargo uçağı ile yolculuk yaptık. 

Afganistan’da patlamalar! … Muradiye’de akşam silah sesleri!..

 Ve aynı duygular. Bir yerde savaş, diğerinde de terör illeti: “Buranın zorlu yaşam şartlarından kaynaklanan psikolojik baskının da bunu tetiklemesi çok olağandı tabii…” Hele şu cümleler deprem ve savaş anını ne kadar da örtüşüyor: “Yatağımın küçücük olan altına dört kişi girmeye çalışıyorduk. O yatak bizi koruyacaktı sanki çaresizlik işte… Silah sesleri ile çığlıklar birbirine karışmıştı.”

Biz de ise deprem sarsıntılarının seslerine karışan kelim-i şehadet getiren haykırışlarımız…

Amacım kendi yaşadıklarımızla Esra Hanım’ın yaşadıklarını kıyaslamak asla değildir. Esra Hanım üç dört kez Türkiye’ye gidip tekrar Afganistan’a dönüyor. Savaş anında sosyal hayata uyum sağlama çabasındadır. Örneğin çöp kutusunun önünden dahi geçemediğini söylüyor. Korku ve endişe hayatın her evresinde zihninden gitmediğini anlıyoruz. Ancak yine de Türk askerleri onun için güven duygusunu da perçinliyor. Yazar şu düşünceleri ne kadar da ruhumuzu okşuyor: “Kendi uçaklarımızla ve dünyanın en güçlü Türk askerleriyle yolculuk tarif edilemeyecek yüce bir duygu ve gururdu bana.”

 Kitaptan: “Gözlerim bir anda ağlamaya başlamıştı. Gözlerimdeki yaşlar sanki olacakları benden önce görmüş ve damla damla süzülmeye başlamışlardı yanaklarımdan. Ruhumun bilmediğim telaşı gözyaşlarımla akmaya başlamıştı.”

………..

 “O duvar roketin içeriye girdiği dev bir yarık haline gelmişti. Ben saldırı zamanı bu duvarın önündeydim buzdolabından bir şeyler alırım diye ve yaklaşık iki dakikalık bir zaman, benim hayatımı kurtaran an olmuştu.”

Lojmana saldırıda amaç kız öğrencileri aydınlattıkları için Türk öğretmenleri kaçırmak, kaçıramazlarsa öldürmekmiş. Lojmanda duvarlar delik deşik… Saldırılar sonrası Öğretmenleri Türk Özel Hareket Polisleri korumaya başlamış.  Bir yanda bomba yüklü araçlar, diğer yanda kız çocuklarını hurafelerle beyinlerinin yıkanmaya çalışılması…

 “Kitapta yer alan bölümlerden biri de “Afganistan’ın Son Vuruşu”dur. Yazarı Paşahorda sineği sekiz yerinden ısırıyor. Kollarında bir parmağın girebileceği kadar derin yara çukurlar açılmış. Yazar yemek yiyememiş, titremiş durmuş. Bir ilaç adı veriliyor, derdine çare olarak. Adı: Penstoran. Tüm eczanelere soruyor ancak hiçbir yerde yok!Ve bir mucize gerçekleşiyor!...

Yazarın yaşadıkları unutulacak türden değil. Ancak Türkiye’ye kesin dönüş yaptıktan sonra belki de esas mutluluk ve haz verici şey öğretmeni olduğu bazı öğrencilerin sınavı kazanarak Türkiye’ye eğitim için gelmeleridir. Yazar onları iki yıl sonra havaalanında karşılamış. Farklı üniversitelere ülkemizin farklı şehirlerine gideceklermiş. O karşılaşma, kavuşma anı sevgi dolu müthiş duyguları yaşatmış!

 Kitap, daha çok dramatik yanıyla öne çıkıyor. Deneme tadında bir anı, yerine göre gezi ve gözlemlerden oluşan bir kitaptır. Her ne kadar “Sesimi Duyan Var mı? Kitaba dair bazı bilgileri, yaşanmış durumları ifade etmeye çalışsak da kitap okudukça okuyucuların yüreğine dokunacak niteliktedir. Heyecan ve merakla okunacak bir kitaptır. 

 “Sesimi Duyan Var MI?”yı okurken öykü türünde macera dolu bir kitap olarak kaleme alınsa nasıl olurdu diye düşünmeden de edemedim. Yazar yaşadıklarını, gördüklerini, izlenimlerini bir güzel merak ve ilgiyle okunacak kıvamda kaleme almış. Kitabı okurken duygu yoğunluğunu yaşamamak mümkün değil. Belki de gözyaşlarınızı tutamayacaksınız! Bu kitabı okumalısınız derim.

Osman Aytekin / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2025 / Sayı 30

Celladın Güzel Kızı İnceleme Yazısı

İnsanlar gibi kitaplar için de ‘doğru zaman’ diye tanımlanabilecek bir durum var. Hani bazı insanlar öyle bir zamanda çıkar ki karşınıza, bazen tam o anda bazen de sonrasında iyi ki tanımışım dersiniz, iyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki yola birlikte devam etmişiz. Tam tersi de geçerlidir. 

Celladın Güzel Kızı İnceleme Yazısı

Keşke hiç tanımasaymışım, keşke yoluma hiç çıkmasaymış, keşke varlığından haberim bile olmasaymış, dediğiniz de olur. İyi ki’lerin keşke’lerden çok olması idealize edilir ama bana göre bu iki durumun yarıştırılmaması gerekir, çünkü her ikisi de insana dair çok yüksek bir farkındalık hâlidir. Her iyi ki’yle her keşke, “olmak” diye tanımlanan ve aslında varılması değil de yine bana göre ulaşmak için çaba gösterilmesi daha değerli olan hedefin taşlı topraklı, çiçekli böcekli yolundaki göz alıcı pırlantalardır. 

Aynı şey sanırım kitaplar için de geçerli. Bir kitap okursunuz, hayatınız değişir. Bir başkasında yazarın zihninde dolaşırken önce kendinizi sonra diğer her şeyi sorgularsınız. Bir diğerinde büyülenirsiniz ya da sözcükler göğsünüzün orta yerine ağır taşlar gibi oturur, nefesinizi keser. Bunların biri ya da hepsi olur ama bu oluş kitabı okuduğunuz halinize, yaşınıza, başınıza, mevsime, güne, saate hatta yayıldığınız koltuğa göre değişkenlik gösterir. Tıpkı hayatınıza giren çıkan insanlar gibi. 

Nesnel kalabilen okurlar kitapları belki daha doğru değerlendiriyorlardır diyeceğim ama bazı doğruların mutlak değil de basbayağı muğlak olabileceği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor. Ayrıca benim gibi her okuma deneyiminde öznele fena halde dalıp kitabın yaydığı duyguların içinden geçiyor ve orada kalıyorsanız, değerlendirmeleriniz de duygularda gezinecek ve zamanlama her seferinde işte böyle sorgulanacaktır. 

Eğer binlerce kişinin canını alabilecek depremler her daim gündeminizdeyse, karlı bir yangında ölenlerin yanmadan önce karbonmonoksit zehirlenmesiyle bilinçlerinin kapanmış olmasının yalancı tesellisine sığınıyorsanız, yıllar süren bir aşkın boşanmayla noktalanmasına üzüldüğünüz günlerdeyseniz, sevdiğiniz bir dostunuzun babasının ölüm haberini almasına tanık olduysanız, pek de uzağınızda olmayan ve tekrar homurdanmaya başlayan bir yanardağın yaşadığınız şehri yok edebileceği olasılığı tepenizde kılıç gibi sallanıyorsa eğer, Celladın Kızı kitabını okumak için doğru zaman değildir. Değilmiş meğer. 1940-1992 yılları arasında yaşamış Britanyalı romancı, şair ve denemeci Angela Carter bu kitaptaki öykülerini 1962-1974 yılları arasında yazmış. 

Erken dönem eserleri arasında değerlendirilen ilk öykü Kontrbasa Âşık Adam kitaba dair yanıltıcı bir fikir veriyor. 

Düz ve makul ölçülerdeki cümlelerle anlatılan hikâyede herkesin içki ısmarladığı, masada yeri olan, kıvrımlı hatlara sahip kontrbas Lola’yla basçı Jameson’un aşkını okuyoruz. Jameson, Lola’yı kadife bezlerle siliyor ve birlikte uyuyorlar. Hikâyenin sonu trajik ama bir öykü uzunluğunda bu sona okuru ikna ediyor. Sanıyorsunuz ki aynı sade, düz ve ikna edici anlatım diğer öykülerde de devam edecek. Oysa sonrası ensest, şehvet, kasvet, kafayı gövdeden ayırma, keder, yalnızlık, tecavüz, hastalıklardan belsoğukluğu, mevsimlerden hep kış, günler gri, kışın tebessümü yalnız, alışkanlıklar istilacı. Krizantemler buruşmuş, su boruları paslanmış, sahildeki kayıklar çürümeye bırakılmış. Renkler sönük ve muğlak, kelebekler lahana beyazı, duvarlar kahverengi. İlk öykünün intihara giden hikâyesi neredeyse hafif kalıyor. Ya da en başta sivri ucuyla sizi dürttüğünü pek fark edemediğiniz keskin bıçak özellikle kitaba adını veren Celladın Kızı’nda sert bir şekilde zihninize saplanıyor. Siz öykülerde ilerledikçe canınızı acıtarak daha derinlere dalıyor. Ama öte yandan öyle imgeler, betimlemeler, metaforlar var ki ağzınız, deyim yerindeyse, bir karış açık kalıyor. Hele ki eliniz kalem tutuyorsa ve kendinizi “yazar” diye tanımlama cüretini gösterdiyseniz eğer, hayranlıkla karışık bir kıskançlık hissediyorsunuz. Mesela; “Deri ceketliler şak diye kapatılmış bir sustalı çakı misali safları sıklaştırıyorlar.” “Gümüş bir kâsenin içindeki kırmızı bir gülün taç yaprakları bir güvercinin yellenmesini andıran yumuşak, belli belirsiz, bitkin bir ses çıkararak, alçak, yuvarlak ve kan kırmızısı bir maun masanın üzerine düşüyor.” 

Anne sözcüğü ağızda ekmek ve süt kadar sağlıklı bir tat bırakıyor. Ağustos böcekleri evlerin arka bahçelerinde nabız gibi atıyor. Kadın adama gün doğumu misali tebessüm ediyor. Adamın aslanımsı yelesi artık karahindiba tohumunun beyaz ve tüylü topları kadar beyaza dönmüş. Sokaklar, denizin dibinden az önce çıkmış fokların kaygan postu gibi ışıldıyorlar. İnsafsız rüzgâr asık ve ifadesiz suratlarda Poro şarabı renginde halka halka yanık izleri bırakıyor. Tırnaklar katedral mihrabındaki mumlar kadar şeffaf. Gözler sola sola bebek kurdelelerinin masum mavisini almış. Merhamet, sesindeki savaşçı müzikte asla bir değişiklik yaratmayacak ola minör bir ton. Kızın şiddetinin ağır kokusu kulakları sağır ediyor. Yazarın aynalarla metaforik bir ilişkisi var. Birkaç öyküde aynalarla bakışıyor, içinden öte yana geçiyor ve geriye dönmeye çabalıyorsunuz. “Zamanı, mekânı ve kişiyi hükümsüz kılmaktadır ayna.” diyor Angela Carter. “Aynalar ikircikli nesnelerdir. 

Ayna bürokrasisi bana dünyaya çıkabileceğim bir pasaport verir; bana dış görünümümü gösterir.” Angela’ya göre bütün sanatçılar azıcık delidir. Bu delilik, bir yere kadar, fevkaladelik derecesinde birbirine kenetlenmiş olarak varlığını sürdüren yaratıcı camiadan çoğunluğu uzak tutmak için uydurulmuş kerameti kendinden menkul bir efsanedir. İkinci dünya savaşı yıllarında doğup büyümüş yazarın kendisini bu deliliğin neresine konumlandırdığını bilemeyiz ama müthiş yaratıcı zihninin, çoğunluğun “normalliğinin” sınırlarından fersah fersah uzakta olduğunu kabul etmek gerekiyor. Edebi tarzının purple prose/mor düzyazı yani, abartılı aşırı derecede süslü düzyazı olarak tanımlanmasına karşı çıkmıyor. “Dünyanın en zor performansı doğal davranmaktır, öyle değil mi? onun dışında kalan her şey sanatkârlık ister.” diyor Angela Carter Madem öyle; sanayi devrimini başlatıp üretime kaynak bulmak gibi sözde masum sebeplerle çok uzak coğrafyalara eli kolu uzanan bir milletin soğuk ve mesafeli kibrini, öykülerin çoğunun üzerini örten, nemiyle üşüten belli belirsiz bir sis gibi hissetmem de benim okur hakkım, yorumum ve doğal davranışım olsun. “Keşke başka zamanda iyi ki okumuşum!” diye amorf bir cümleyle tanımlayabileceğim bu kitabı, varsa eğer, kendi doğru zamanınızda okumanızı dilerim.

Berrin Yelkenbiçer / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2025 / Sayı 27

Semavi Dinler Kökenlerini Sümer'den mi Alıyor?

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, bu kitabında, Tevrat, İncil ve Kuran’da geçen "İbrahim Peygamber" konusunu ele almaktadır. Yazar, konuyu arkeolojik buluntular, çivi yazılı kaynaklar ve Mısır-Kumran metinleri ışığında ve birbiriyle karşılaştırarak incelemektedir. Kitapta yanıt aranan sorulardan bazıları şunlardır: İbrahim Peygamber kimdir? Neden ve nasıl Yahudilerin, Hıristiyanların, sonra da Müslümanların atası olmuştur? Kendisi, çocukları ve torunları hakkında Tevrat'tan önce ne gibi kaynaklar vardır? Sümerlilerle bir ilgileri var mıdır? Muazzez İlmiye Çığ, bu önemli çalışmasında, "İbrahim Peygamber"in özellikle Sümerlilerle ve onların etkilemiş oldukları kültürlerle bağını incelemektedir. 

İbrahim Peygamber Muzazzez İlmiye Çığ

Yazar bu araştırmanın sebebini şöyle açıklamaktadır: "Sümerlilerden din kitaplarına giren konular hakkında yaptığım bir araştırma, yazdığım küçücük bir kitap, beni Musevilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların ataları saydığı İbrahim Peygamber'in ve çocuklarının yaşamlarını araştırmaya yöneltti. Bir bakıma bunu yapabildiğim için seviniyorum. Çünkü Tanrı sözü olarak yüzyıllar boyu din adamları tarafından inandırılan birçok konunun, çeşitli kültürlerden, özellikle Sümerlilerden ve onların etkilediği kültürlerden alınmış olduğunu gördüm ve gösterebiliyorum."

Bölüm 1: Abram nasıl Abraham(İbrahim) oldu? 

Tevrat'ta detaylı bir şekilde İbrahim'in ve onun çocuklarının hatta torunlarının hikayeleri anlatılır. İbrahim'in karısını Firavun'a sunması ve bunun sonrasında nasıl zengin olduğu cariyesinden ayrı karısından ayrı ayrı çocuklarının olmasından da bahsedilir. 

Bu hikâyelerde din adamlarına yakıştırılamayacak zina, aile arası cinsel ilişki, cinayet, kıskançlık, kin, aldatma gibi birçok ahlakdışı olayla karşılaşıyoruz. Bunu gören Hıristiyan din adamları, 18. yüzyılda, çocuklara verecekleri din kitabından, bunları ve Tanrı'yı kızgın ve acımasız gösteren kısımları çıkarmışlardır. Dolayısıyla İbrahim'in hikâyesindeki  ilk büyük törpüleme İncil'de yapılmıştır. 

Kur'an da ise hikâyenin  içerisinde  olabileceğinin düşünüldüğü uygunsuz kısımlar yeniden  törpülenir ve bambaşka bir hikaye eklenir. Buna göre İbrahim Allaha şirk koşanlara doğru yolu göstermek için ibadethanedeki putları parçalar. Putları parçalayan İbrahim'i o dönemin gördüğü en büyük ateşin içerisine atılır ancak İbrahim'in Rabbi o ateşi suya odunları da balıklara çevirir. Dolayısıyla Kur'an'da bütün ağırlık, İbrahim'in tek tanrıya inandığı, Müslüman ye Müslümanların atası olduğu konusuna verilmiş. Putları kırması, ateşe atılması ile imanının kuvvetliliği vurgulanmış. Görünüşe göre bunda birinci amaç, Müslümanlığın bütün dinlerden önce başladığını göstermek; ikinci amaç ise, gerek Hz. Muhammed sülalesini, gerek Arapları İbrahim ve cariyesinden olan oğlu İsmail'e bağlayarak bir soyluluk edinmek. 

Hem Kur'an da hem Tevrat'ta hem de İncil de bahsedilen İbrahim peygamber semavi dinlerin yani tek Tanrı'ya inanan dinlerin en önemli figürüdür. 

Kuran'da ve Tevrat’ta anlatılan Nuh tufanı ile birlikte İbrahim Nuh'un soyundan gösterilir ve tek Tanrıya inancın kökeni İbrahim ve Nuh ile köklüleştirilir. Abram, ailesi ve yakın akrabalarıyla birlikte genç yaşta Ur'dan Haran'a (günümüzde Harran, Urfa) göçmüş ve hayvancılık ile uğraşan İbrani bir adamdı. Yaratılış Kitabındaki anlatıya göre Ur'da, YHWH'den Abram'a ilk vahiy geldi ve Abram'ın soydaşlarıyla ile birlikte kendilerine vaat edilmiş "Kenan" ismi verilen topraklara göç etmesi istendi. Tanrı'nın bu çağrısı üzerine Abram, putperest olan babası Taruh'un evini terk etti. Güney'e, Kenan'a göç ettikten bir vakit sonra Tanrı tarafından ismi "milletin babası" anlamına gelen Abraham (Türkçe literatürde İbrahim) olarak değiştirildi. Kenan Diyarı (İbranice: Kena'an, Akadca: Kinaḫḫu) ), Şeria (Ürdün) Nehri'nin batısındaki Antik Filistin topraklarına İbrahimi dini metinlerde verilen isim. Bu bölge günümüzdeki İsrail, Filistin ve Lübnan toprakları ile Ürdün, Mısır ve Suriye'nin kıyı kesimlerini kapsar.

Bölüm 2: İbrahim'in hayatındaki çelişkiler

İbrahim'in İslamiyet’ten önce iki binli yıllarda yaşadığı düşünülmektedir.  Daha doğrusu Tevrat'ta anlatılan şekliyle hikaye bize bunu göstermektedir. Ancak ilginç bir şekilde İbrahim'in yaşadığına dair Tevrat dışında hiçbir kanıt hiçbir yazma tablet veya yazıt bulunamamıştır. 

Arkeolojik buluntularda İbrahim'in atalan olarak verilen şahıs adlarının, yer adları olduğu saptandı. Gittikleri yazılan şehirlerin o çağlarda henüz var olmadığı, Filistin'in güney sahillerinde bulundukları yazılmış olmasına rağmen, yapılan kazılarda oralarda olamayacakları anlaşıldı. Güney sahillerinde Mısırlılara ait eserlerin bulunması, oraların Mısırlıların kontrolü altında bulunduğunu gösteriyordu. Tevrat'ın Babil tutsaklığından sonra kaleme alındığı kabul edilen ilk beş kitabında. İsrail oğullarını meydana getiren çeşitli Sami kabilelerin efsanelerinden izler bulunuyor. Fakat İbrahim hikâyesinden önceki bölümlerde bulunan evrenin, insanın yaratılışı. Havva'nın Âdem'in kaburgasından var edilişi, cennetten kovulma, Habil-Kain hikâyesi. Tufan, Babil Kulesi, tek dil konularının hepsi Sümer  efsanelerine dayanmaktadır.

İbrahim Peygamber'in, karısını, Firavun'a ve başka bir krala kız kardeşi olarak tanıtması ve onlara bırakması, aynı şeyi oğlu İshak'ın tekrarlaması konusu da Sümerlilerden alınmadır. İbrahimin tanıştığı iddia edilen krallar bile İbrahimle aynı dönemde yaşamamışlardır. O dönem yani Tevrat’ın yazıldığı veya kuranın yazıldığı dönemlerde bu olayların hiçbirinde herhangi bir çelişki yoktu çünkü arkeolojik bulgular için henüz iki üç bin yıl kadar zamanın geçmesi gerekiyordu. Ancak anlatıların  Sümer  efsanesi  olduğu  şu an gün yüzüne çıkmaktadır. 

Bölüm 3: İbrahim'in asıl kimliği. 

Muazzez ilmiye çığ için Sümer tabletleri ve din kitapları arasındaki karşılaştırmaları İbrahim mitinin aslında Sümer mitlerinden alınmış ve tek Tanrı'ya uygun biçimde revize edilmiş olduğu tezini ortaya çıkarmaktadır. Abraham'ın Tanrısı ile konuşması Yahudi tarihinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Yahudileri bir arada tutan Abraham'ı ata olarak kabul etmeleridir. Eğer onlar Abraham'ı ata olarak kabul etmeselerdi ne Yahudi ne de Yahudilik olacaktı. Fakat onlar ilk zamanlarda ne yalnız kendileri ne de dünya için tek tanrı düşünmüşler. İleride "İbrahim'in Dini" bölümünde görüleceği gibi, dinleri ilkel inanışlarla dolu. Tanrılar insan şeklinde, insanlarla yüz yüze konuşuyorlar. Tanrılar gökte bir saray içinde, etrafında birçok varlıklarla yaşıyorlar. Gökten bazen merdivenle çıkıp iniyorlar. Bir aile veya klan kendi Tanrısına bağlı. Ailenin veya sülalenin başı, evin beyi, bir Tanrı oluyor. Bunlar aynı zamanda etraftaki Tanrıları da tanıyorlar. Tek tanrıya geçiş, daha doğrusu İbrahim'in şahsi Tanrısının önce çocuklarının, sonra İsrail'in, en son olarak da bütün insanlığın Tanrısı oluşu çok uzun zaman almış. Hatta Tevrat'ın yazılmasının son bulduğu 3. yüzyılda bile Sümerlerden  gelen Bereket Kültü devam ediyor görünüyor.

Tek tanrıya geçişte Tanrılar arasındaki efsaneler bitiyor

Tanrıların cinsel yaşamı son buluyor. Buna karşın devamlı meleklerden, şeytanlardan söz edilmesi çoktan tek tanrıya geçiş çabaları olarak kabul ediliyor. Fakat gariptir ki, İslam da bu düşünce hâlâ sürmektedir. Dolayısıyla Sümer efsaneleri  bugünkü semavi dinlerin atası, kökeni olarak ele alınmalıdır. 

Bölüm 4: Sümer efsaneleri neden İbrahim efsanesi olarak revize edildi?

İbrahim efsanesi neredeyse her semavi dinde tekrar tekrar revize edildi. O dönem yaygın ve kuvvetli mitler olan sümer mitleri ve onun köklerinden gelen putperestlik inançları tek tanrı gibi yeni ve kabul görmesi zor bir fikri din olarak ortaya koymayı ve yaygınlaştırmayı çok zorlaştırıyordu. Yeni olanın en büyük düşmanı her zaman olduğu gibi gelenektir. Tek Tanrı'ya bir kök kazandırmak ve bunu kazandırabilmek için çok güçlü bir figür ve bu figürün hikayesi gerekiyordu. Yahudiliği derleyenler ortaya çıkaranlar ona bir kök kazandırabilmek için bu yaygın hikayeyi kullandılar yalnız ismi ve hikayedeki çok tanrılılığı değiştirdiler. Hatta zaman içerisinde bu hikaye o hikaye değil denilecek biçimde değiştirildi. Semavi dinlerin ortaya çıktığı tarihlerde bu hiçbir sorun teşkil etmiyordu ancak bugün, Sümer tabletlerini bulduğumuz bugün artık hikâyenin nereden geldiğini biliyoruz.  İbrahim'in yaşadığı dönemler içinde  Tek tanrım düşüncesi henüz yok. Bu durum tanrı onlara doğru yolu gösterdi şeklinde sunulmaktadır ve kutsanmaktadırlar. Hikâyeye güç vermektedir ancak çelişki de tam burada çıkmaktadır. 

İbrahim bizim için neden önemli bir figürdür? 

Semavi dinlerde anlatılan ve kök olarak sunulan Nuh ve İbrahim hikâyelerinin Sümer tabletlerindeki kökeni bu semavi dinlerin o tabletlerdeki mitlerin devamından başka bir şey olmadığını aslında bir mucizeler silsilesi ya da yanlış yolu bırakıp doğru yolu bulma hikayesi olmadığını ortaya koymaktadır. Kendilerini öteki dinlerden ve mitlerden tek Tanrı ile ayıran ve bunun gerçekten öteki Mitlerdeki gibi "saçmalık" Olmadığını  savunan herkesin tezi çökmektedir. Her şeyden önce alıntılanan hikayedeki gerçek İbrahim çok tanrılı bir inanca sahipti. Bu da semavi din üstünlüğünün aslında nasıl bir sapma olduğunu göstermektedir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2025 / Sayı 27

Karanlıkta Islık Çalmak Ortalığı Aydınlatmaz

Bu ay ki sizler için  hazırladığım eser Yazar Erich Fromm'un kaleme aldığı Özgürlükten Kaçış kitabı.  Çok  önemli bireysel ve toplumsal analizlerin yapıldığı eser bilimsel bir araştırma  ve önemli bir Psikanalizdir. Özgülük sevdalıları özgürlüğü anlamalıdırlar  da. Özgürlüğü bireysel  ve toplumsal açıdan doğru anlama temelinde değerli  analizleri içeren  eserimiz şu  bölümler altında can alıcı birçok  konuyu aydınlatmaktadır.

Karanlıkta Islık Çalmak Ortalığı Aydınlatmaz

Hemen her konuşmada bir şekilde bahsi geçen,  hemen her anlatıda bir anlamı ve önemi olan özgürlük, ne olduğu en tartışmalı konulardan birisidir. Şarkılarda şiirlerde özgürlüğün ne kadar iyi ve güzel olduğuna dair kısımlara bayılırız. Mottosu özgürlük olan her ideanın bir şekilde insan mutluluğuna katkı sağladığını düşünürüz. Erich Fromm  özgürlükten kaçış adlı eserinde özgürlüğü romantik bir rüyadan ciddi bir sorumluluğa doğru evriltir. Bu evriltmek özgürlüğün anlamının kavranması sırasında bireyin üstlendiği sorumluluğu su yüzüne çıkartır. Bu sorumluluk özgürlüğün romantik savunuşu kadar eğlenceli değildir. Ancak ondan çok daha etkilidir. Böylece özgür olabilmenin anlamı bize yol göstermeye başlar. Özgürlük yalnızca öznel olaylar esnasında kısıtlamaların ya da yasakların tersi ya da reddiyesinden ibaret değildir. Bu da özgürlüğün bir parçasıdır elbette ancak onu etraflıca anlamak ve kendimize dönebilmek ve yolumuzu bulabilmek için yeterli değildir. 

"Şu yasağa karşı biz özgürlüğü savunuyoruz " Yani bu yasağı kabul etmeyeceğimizi onun karşısında duracağımızdan bahsediyoruz. Peki sonra? Özgürlüğün anlamı yalnızca onun kısıtlandığını düşündüğümüz tezlere ve uygulamalara engel olmaya çalışmaktan ibaret midir? Hayır. Özgürlüğün insan refahı ve mutluluğunda işlevsel bir rol oynayabilmesini sağlayan şey onun zıttıyla çarpışması değildir. Özgürlük, bilincinde olma zorunluğu, ve özgürlüğün getirdiği sorumlulukları yüklenme erdemiyle birlikte işlevsel hale gelir. 

Özgürlükten kaçış adlı yapıtında Fromm, tarih boyunca insanın giderek daha fazla özgürlük kazandığından ancak bunun karşılığını yalnızlaşarak ödediğinden söz eder. bundan ötürü, özgürlüğün insanın kaçmak istediği bir durum olduğunu anlatan fromm, otoriter rejimlerin insanlara çekici gelmesinin nedenini de buna bağlar. Birey olamayan, değer üretemeyen, yani özgürlüğüyle ne yapacağını bilemeyenlerin bu özgürlükten kaçma durumu otoriter rejimleri ve onların tehlikelerinin aşırılıklarının önünü açmaktadır. Bu özgürlükten kaçış bir grubun veya ideolojinin, örneğin faşist bir ideolojinin fanatik bir üyesi olmaya kadar uzanmaktadır. Birey olarak özgürce kendisini var edemeyen ve yalnızlığa giderek daha çok gömülenler bundan kurtulma ya da kaçış olarak bir gruba dahil olmakta ve bu grupla kendisini var etmeye çalışmaktadır. Yalnızlığı ne kadar derinleşir, özgürlük karşısında ne kadar cahil kalır ve korkarsa ideolojiye ya da gruba çok daha fazla bağlı hale gelir. Kendisini grupla özdeşleştirmeye ve ondan ibaret olmaya doğru sürüklenir. 

"Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz. yalnızlık, korku ve ürküntü olduğu yerde kalır; insanlar buna sonsuza dek dayanamazlar. 

Negatif özgürlüğün yükünü sürekli taşıyamazlar; negatif özgürlükten pozitif özgürlüğe doğru bir gelişme göstermedikleri sürece, özgürlük denilen şeyi tümüyle feda etmek ve ondan kaçmaya çalışmak zorunda kalırlar. günümüzde var olan temel toplumsal kaçma yolu, faşist ülkelerde olduğu gibi bir öndere boyun eğmek ve demokrasimizde görüldüğü üzere zorunlu uyum sağlamak, razı olmaktır."

Bu da özgürlükten  çok köleliği biati getiriyor  çarçur  edilen değerler  ters yüz  oluyor. Kurtuluş  anahtarı  elimizde kelepçe  oluyor. Sorun doğru temelde  özgürleşemeyen birey özgür  toplumu yaratamıyor. Bunun bir bariz örneği Türkiye’de  18 yıldır  iktidarda olan AKP rejimi Türkiye’de  özgürleşemeyen bireyler özgür  toplum yaratamıyor faşizme karşı  çıkma  yerine ona teslim. Oysa Özgürlük  zihinlerde yaratılmalı  öncelikle orada zincirler kırılmalı. Özgürlük için  gerekli  donanım emek çaba  zemin hazırlamazsa elimizde patlar tamda o noktada Özgürlüğün  bir bedeli var ve elde edilince bir değeri  var. Özgürlüğü  anlamak ve gereklerini yapmak en önemli özgürlük  eylemidir.

Özgürlük kavramı insanın varlığı ile birlikte ortaya çıkmış bir olgu olarak görünse de aslında insan kendi varlığından önce dış dünyanın farkına varmış ve evreni gözlemlemiş, sorgulamış, anlamlandırmış, şekillendirmiş ve hatta olanı değiştirmeye çalışmıştır. Doğaya egemen olduğunu yaratılmış her şeyin kendine hizmet ettiğini anladıktan sonra kendi iç dünyasını bizatihi kendi varlığına bir dönüş yaşamış artık içindeki “ben” i sorgulamaya başlamıştır. Burada yazar insanın kendi özgürlüğünü keşfetme sürecini anlatırken özellikle Avrupa’da yaşanılan skolastik döneme ve insan üzerindeki baskısına hayli vurgu yapmıştır. Zira bu dönemde insan kendi varlığını doğadan ya da dini tekelinde bulunduran kiliseden ayrı bir varlık olarak düşünmemekte onun bir parçası olarak görerek özgürlük gibi bir düşünceye de ulaşamamış durumdadır. Aynı zamanda kilisenin bu baskıcı ve totaliter tutumu insanın kendi varlığını sorgulamasına, özgürlük kavramına doğru ilerlemesine de neden olmuştur.

Yazarın özellikle üzerinde durduğu diğer iki kavram ise *“Yapma özgürlüğü” ile “ yapmama özgürlüğü” söylemleridir. Bu iki kavram arasında gözle görülmeyen fakat insan ruhunda belli yaptırımlara sahip bir konum bulunmakta bu iki olgu arasındaki mesafenin artmasıyla kişi kendini yalnızlaşmış, tükenmiş ve özgürlüğünü sorgular halde bulmaktadır. Bu kitapta özgürlük tanımı yapılırken özellikle çağdaş yani modern insanın özgürlüğüne değinilmekte var olan bireysellikten hareketle ortaya çıkan soyutlanma, bireysel önemsizlik, güçsüzlük duygusu ve yalnızlık hissine atıfta bulunulmaktadır. Skolastik düşüncenin belli aşamalarla önemini yitirmesi, pozitif ve rasyonel düşüncenin hayata entegre olmasıyla birlikte insan kendini ekonomik ve kültürel bağlamda bireysellik yarışında bulmuş, bu yarışı kazandığını düşündüğünde ise varlığını temellendirdiğini düşündüğü manevi bağlardan koparak anlamsızlık seremonisinin içinde kendini yeni bir anlam arayışı içinde bulmuştur.

Erich Fromm Kimdir?

Erich Fromm 23 Mart 1900 yılında Almanya'da dünyaya gelmiştir. Musevi kökenli Amerikalı ünlü psikanalist, sosyolog ve filozoftur. Ruh biliminde Marksist-Sosyalist yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Heideberg ve Münih Üniversitelerinde toplum bilimi ve psikanaliz eğitimlerini almıştır. Heidelberg Üniversitesinde doktora öğrenimini tamamlamıştır. Erich Fromm 1930'lu yılların başlarında Nazi hareketlerinin başlaması ile birlikte İsviçre Cenevreye taşındı. Chicago Ruh çözümleme Enstitüsünden aldığı davet ile ABD'ye gitti Bu üniversitede 4 yıl kadar uzman olarak görev yaptı. Özel çalışmalarını sürdürürken Columbia Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Sayılı ve büyük üniversite ve kolejlerde görev yaptı. 1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesinden profesörlük teklifini kabul etti tıp fakültesi bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu ve emekli olana kadar çalıştı. Emekli olduktan sonra yaşadığı ülke olan İsviçre'de yaşama veda etti. Marksist ve sosyalist insancıl dünya görüşünü benimseyen yazar batı kapitalizmini ve SSCB komünizmini reddetti. Bilim adına bir çok eser veren profesör tüm dünyanın sevdiği hekimlerden biridir. 

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mart 2025 / Sayı 26

İnsan Olmak Kolay Değil

George,  öfkeli, akıllı, hayalperest. Lenni, güçlü, saf, neyi nasıl yapacağını bilmeyen, aşırı unutkan biri.  Arkadaş  sevgisi ile dolu olan, iki insanın hayat hikâyesidir bu. Ancak dikkatli okuyucular için birçok konuyu işlemiş olan kitap, bir insanın başka bir insana  iyilikte bulunmasını, güç sahibi olan insanların kendilerini diğerlerinden üstün görerek bunu daha da göklere çıkarmak için nasıl insanlığını yitirdiğini, iyi niyetli insanların da büyük hatalar yapabildiğini,  umut etmenin insanı nasıl ayakta tuttuğunu!

Fareler ve İnsanlar

"İnsan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa!" der John Steinbeck. George ve Lenni geçimlerini ırgatlık yaparak kazanan iki arkadaştır. George ufak tefek ama zeki birisiyken, Lenni iri yarı aşırı güçlü ancak zekâ geriliği ve unutkanlığı olan birisidir. Lenni' nin zekâ geriliği onun çocuksu saflığıyla irdelenir. Lenni yumuşak şeylere dokunmaktan, okşamaktan  hoşlanır. Bu yumuşak şeyler fareler ve tavşanlar bile olabilmektedir. Ancak dokunurken orantısız gücü ve belki de bu yumuşak şeylere dokunma açlığı yüzünden fareleri ve tavşanları öldürür.  Lenni'nin bu tavrı onun bir şekilde hasta olmasına bağlanabilir. Ancak satır araları bunun basit bir rahatsızlık olmadığını açığa çıkarır nitelikteki ince ayrıntılarla doludur. 

Lenni'nin tek dostu George'dur. Lenni ırgattır ve ırgatlar için hayat oldukça zordur. Bu zorluk hayatı yaşanılabilmek için her ırgatı belli bir kabalığa belli bir anlayışsızlığa iter. Hayatta kalabilmek için anlamak değil sürekli savaşmak zorunda kalırsan eğer. Aralıksız olarak. Hiçbir zaman fırsatın olmazsa durup düşünmek, anlamak, kavramak için öyleyse nasıl görebilirsin sebepleri? Lenni neden yumuşak şeylere dokunmak konusunda obsesif bir ısrar göstermektedir? Neden fareleri sadece onların  yumuşaklığını hissetmeye çalışırken öldürmektedir? Hikâyemizin başında  George Lenni'nin cebinde ölü bir fare bulduğunda ona sinirle soruyor: Ölü bir fareyle ne yapabilirsin ki? Lenni ona yalnız başına  yürürken onu baş parmağımla sevebilirim der. Lenni yalnız hissettiği zaman, sevmek istediği zaman yumuşak şeylere dokunuyor. Ben bunun en çok da şefkat hissetmek için obsesiflik derecesinde dokunma hissine dönüştüğünü düşünüyorum. Yalnızlığın en büyük düşmanı başkasından gördüğümüz şefkat ve arkadaşça destek değil midir zaten? Peki yol arkadaşı, tek arkadaşı olan George neden ona şefkat gösterememektedir? George Lenni'yi  aşırı sevmesine rağmen ona şefkat gösterecek durumda değildir... Yaşam mücadelesi o kadar zordur ki durup yumuşayacak zaman yoktur. "insan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa!" der John Steinbeck. 

Kimdir bu insanlar, kimdir bu fareler? İşçiler köle gibi karın tokluğuna çalıştırılmaktaydı. Bir şeye sahip olmak, örneğin küçük bir toprak parçasına ve bir eve sahip olmak büyük bir hayaldir. Karınlarını doyurabilmek için o çiftlikten bu çiftliğe savrulan ve günün sonunda bin bir güçlükle yatağa uzanan bu işçiler tıpkı fareler gibidir.  Peki bu düzende insanlar kimdir? İnsanlar mıdır? George Lenni'nin de çiftlikteki diğer ırgatlardan bazılarının da içinde umut ateşi yakan onlara bir anlam veren onlara bir yol veren karakter olarak çıkmaktadır karşımıza. Georgun hayali Lenni ile birlikte küçük bir ev ve arazi sahibi olmaktır. Öyle güzel öyle masalımsı anlatır ki burayı Lenni'ye, Lenni ondan sık sık bu hayali tekrar anlatmasını  ister. Bu iki ırgat arkadaş hatta bütün ırgatlar için masal niteliği taşıyan şey budur işte. Bu küçük ev ve arazi onların özgürlüğünü temsil etmektedir. Belki yine çiftlik işlerini yapacaklardır ancak insanca ve kendileri için ama fare olmadan... Bu hayal yaşlı, bitik bir ihtiyar bir ırgatın bile gözlerinde umut ateşi yakmıştır. Peki, bu ırgatlar bu hayallerini gerçekleştirebilecekler midir? 

Lenni ve Georg'un birlikte çalıştıkları çiftlikte ki yaşlı ırgatımızın artık yaşlanmış ve hasta olan bir köpeği vardır. İhtiyar için bu köpek onun en yakın dostudur, arkadaşıdır ve  yalnızlığının en büyük ortağıdır. 

Köpek sürekli inlemekte ve öteki ırgatlar da bundan sürekli şikâyet etmektedir. İhtiyar ne köpeğini iyileştirebilecek durumdadır ne de köpeğini alıp gidecek bir yeri vardır. İşte işçilerin bu çaresizliği, hayatlarının her bir köşesine sinmiş bu çaresizliğini hiç süslemeden anlatmaktadır Steinbeck. Köpeğin acı çekmesine, inlemesine dayanamayan ihtiyar, köpeğini acılardan kurtarmak ve diğer işçilerin baskısına dayanamadığı için bir ırgatın köpeğini öldürmesine izin verir. Bu olaydan sonra ihtiyarımız bir büyük umut ve bir büyük pişmanlığın pençesine düşer. Umut onun insanca yaşayabilmesi için Georg'un hayalidir.  Bu hayalin, bu planın bir parçası olmak için çabalar. Onun en büyük pişmanlığı ise hikâyemizin en büyük trajedisidir. Ayrıca çiftlik sahibinin oğlunun bir eşi  vardır. Bu kadını belki de sarayda yaşayan fare olarak tanımlamalıyız. Yalnızlığa itilmiş, hapsedilmiş olan bu kadın yaşama hevesi yaşamı tanıma heyecanı ile dolup taşmaktadır. Bu kadın da birinin karısı olmaktan, sevmediği değer görmediği birinin karısı olmaktan öteye geçmeye çalışmaktadır. Bu yüzden o da "farelerin" Planına dâhil olmak ister. Öte  yandan hikayedeki başka  trajik bir olay  ise  kendileri de ezilen işçilerin  siyahi olan bir işçiyi  aralarına almayıp ona yaşattıkları  yalnızlığında  bir tarifi yok..

Tüm bu yalnızlık, tüm bu çaresizlik düğümü tüm bu fare gibi yaşama içindeki insanlığı fare gibi saklama trajedisi bir hayalin gerçekleşmesi ile biter mi? Neden bitmesin? Yaşlı ırgatımızın umudundan bahsetmiştik. Peki ya onun pişmanlığı neydi? Dostunun öldürülmesine izin vermek mi? Hayır. Sarayda yaşayan faremiz ve zeka geriliği olan nasıl seveceğini bilmeyen ama deli gibi şefkat isteyen yalnızlıktan korkan Lenni arasında geçen olaylar sonucunda Lenni bu kadını sevmeye çalışırken sıkmaktan öldürür. Tıpkı sevmeye çalışırken fareleri ve tavşanları avucunun içinde öldürdüğü gibi... Bu orantısızlığı belki de onun korkusundan, yalnızlık korkusundan, şefkate olan açlığından kaynaklanıyordur. Yaşlı ırgatımızın en büyük pişmanlığı dostunu, arkadaşını başka ellerin öldürmesine izin vermektir. Eğer yapılması gerekiyorduysa bunu kendisi yapmalıydı. Belki de onu son kez okşayıp severek, şefkat göstererek, onu sakinleştirerek bir an için bile olsa onu mutlu hissettirerek kendi elleriyle öldürmeliydi. Onu tanımayan umursamayan ellerin öldürmesine izin vermemeliydi. Ancak ihtiyar buna cesaret edemedi. Ne olduğunu ve ne yapması gerektiğini kendisine itiraf edemedi. Hatta köpeğini ne kadar sevdiğini bile itiraf edemedi. İşte belki de bu yüzden üçüncü kez: "İnsan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa! diyoruz. 

George kimsenin Lenni'yi anlamayacağını kimsenin ona bir şey sormayacağını, ona işkence edeceklerini, onu zindana atacaklarını ya da öldüreceklerini bilecek kadar akıllıdır. Lenni anlama güçlüğü olan aslında saf ve iyi bir insandır. Lenni bütün bu insanların ona neden kötü davrandığını, onu neden öldüreceklerini ya da neden yıllarca hapsedeceklerini bile anlamayacaktır. Onu böyle bir işkenceye onu böyle bir zalimliğe bırakmak... Gerçek bir arkadaşın yapabileceği bir şey midir? George Lenni'yi çiftlikten kaçırır. Onu bir göl kenarına götürür. Ona her zaman anlattığı hayallerini anlatır. Lenni'ye gözlerini kapatmasını söyler ve onu sanki hayallerindeki güzel küçük çiftliğe götürür. Lenni oradaymışçasına mutluyken  George Lenni'yi vurur. 

Tüm yaşananlar  karşısında  insan bu soruları sormadan duramıyor.

İnsanlar ve farelerin  planları hep ters mi gider gerçekten?

Arkadaşlık-dostluk   sevinçleri ve  zorlukları paylaşmak  mıdır da?

Kapitalist sistem gerçek  dostluk ve arkadaşlık  önünde engel midir?

Gücün tanımını nasıl  yapmalıyız? 

Fiziksel ve zihinsel güç buluşunca  neler yapılır? 

Dayanışma arkadaşlık yoldaşlık bağlılık doğru bir temelde olursa hedefe ulaşma  ve

Hayallerimizi gerçekleştirmede yol acıcı  mıdır? 

Sonuç olarak parası olanların güçlü olanların, kendini insan sandığı; olmayanların ise fare olmak zorunda olduğu bu hikâyede belki de en büyük insanlık arkadaşlık, dostluktur. İnsanca yaşanamayacak bu düzende insana umut veren, yalnızlığı bir nebze olsun dindirebilen arkadaşlıktır. İnsan yalnız başına bir hayalin peşinden koşacak motivasyonu bile bulamayabilir ama arkadaşlık  yaşlı bir bedenin içinde bile umut ateşi yakabilir. Acıyı dindiren de ölümü tatlı kılan da arkadaşlıktır....

John Steinbeck Kimdir?

Amerikalı yazar John Steinbeck (27 Şubat 1902 - 20 Aralık 1968), Amerikalı gerçekçi yazar. Eserlerinde genellikle İşçi yaşamını ve toplumsal sorunları dile getirdi. Gençliğinde bir zamanlar çalıştığı Salınası Vadisi onun eserleri için vazgeçilmez bir mekândır. Bir ailenin Oklahoma'dan, Kaliforniya'ya göçünü anlattığı Gazap Üzümleri eseri ile Pulitzer  ve Ulusal Kitap Ödülünü kazandı. Ayrıca edebiyat alanında verdiği katkılardan dolayı 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2025 / Sayı 25

Köylerden Kentlere Hangi Vaatlerle Doluştuk?

Kitaplar dünyasında gezintimize bu ay da Gazap Üzümleri ile devam edelim. Bir yüzyıl  boyunca aktüelliğini  hiç  yitirmeden günümüze  gelebilen, John Steinbeck'in Gazap Üzümleri Adlı  eserini tanıyalım. Gazap Üzümleri kitabi 464 sayfa sonuna kadar heyecan verici olup, zamanımızın en önemli çelişkisini de özetler niteliktedir. Sadece yayınladığı  dönemin değil  günümüzün de en çok  okunan gözde eserlerindendir. Biyografik Romanımız   John Steinbeck’in en önemli yapıtlarından  biri olarak gösteriliyor ve Gazap Üzümleri, 20. yüzyılın da en iyileri arasında yer alıyor. 

Gazap Üzümleri

Yazara Pulitzer ödülünü getiren kitap,1929 Sanayi devrimi sonrası Amerika'nın yaşadığı Ekonomik Buhranı Steinbeck in Yaşamışlıklarının tecrübesi ve akıcı ve gerçekçi dili ile okuyucuya aktarıyor. Beyaz perdeye aktarılan roman bir başyapıttır.  Açlık, yoksulluk, büyük umutlar  dayanışmalar ve hayaller yumağında  işlenen hikaye, güçlü betimlemeler ile  de romanı okuyucu için çekici  bir hale getiriyor. 

Yazarın; dönemi  etkin anlatımı  ile  hikayede adeta  kendinizi bulacaksınız. Kahramanların acılarını kendi içinizde hissedeceğiniz muhteşem  betimlemeler, sizleri hüzünlendirip sisteme ilişkin  düşündürecek  bu duygularla öfkelenerek, sistem sorgusuna gideceksiniz tarihte o günden  bu güne  neler yaşandı, ne değişti? Dedirtecek sizlere. John Steinbeck imzalı bu yapıt  oldukça  derin tarihi bir dönemde yaşananların  özetidir  adeta  

ROMANDA; Kaliforniya’ya Giden  Umut  yolunda, Joed ailesi şahsında  yaşanan ve milyonların  o dönem  çektiği acılar, bu acıları O coğrafyada yaşayan biri olarak yazar, yaşanan  realiteyi eserine mükemmel  örüyor. Romanın ana karakteri  her ne kadar  Tom gibi görünse de annenin aileyi bir arada tutma çabaları göz ardı  edilemez. Tom, işlediği cinayet sebebiyle yedi yıl hapis cezasına çarptırılmış, bu sürede ailesinden herhangi bir haber almamıştır. Yedi yılın sonunda hapisten çıkan Tom,  evine döner. Lakin  eve vardığında ailesi orada yoktur. Komşusundan ailesi  hakkında bilgi alır. Dönemin kurak Amerika'sında kendi topraklarından atılan, açlık ve sefalet çeken ailenin bu nedenle Kaliforniya’da  çalışmak üzere yola çıkma hazırlığında olduğunu öğrenir. Tom Ailesini bulur, aile Kaliforniya’ya göçüp , işçi olarak çalışıp "mutlu yaşayabilecek"..... Tom ve ailesi için artık umuda yolculuk başlamıştır. Kapitalist Leviathan  gerçekliğine çarpma  hesaplanmadan yaratılan umutlar...

Eserin; Daha iyi anlaşılması için bunlara değinmek önemlidir. "Bilimsel ve teknolojik ilerleme  eşittir daha fazla mutluluk" Pozitivist anlayış ile hedefini en net haliyle ortaya koyan ve son yüz yıla damgasını vuran bu yaklaşım çağımızın en tartışılması gereken konusu olsa gerek.  Gerçekten de bilimsel ve teknolojik anlamda ilerledikçe daha mı mutlu oluyoruz? 

Daha mutlu daha refah toplumlar mıyız artık? Bu sorunun cevabını Gazap Üzümlerinin içinde bir kez daha aramanın öneminden bahsetmek istiyorum.  Büyük Ekonomik Buhran en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Buhran farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir. Ve bankacılık sistemlerindeki ilerleme, borsacılık, seri üretim, traktörün icadı, köylerden şehirlere akın gerçekten ne anlama gelmektedir? Steinbeck'in  gerçekçi ve akıcı perspektifinden bir kez daha okumak gerekir. 

Köyden  şehre nasıl   geldik? Şehirlerin  içerisinde nasıl  doluştuk? Steinbeck'in bu eserinin örgüsünde şunu görüyoruz; Köyden  şehre yapılan  göç  arzulanan  hayatı  sağlamıyor.

Tarladan fabrikaya kendi doğal  ortamından  koparılan işçiler fabrikalarda, bilmedikleri  bir ortamda köle gibi çalıştırılıyorlar. Özellikle 18. yy dan sonra insanlık  için  bu durum hem felsefik, tarihi hem sosyolojik  hem politik açıdan  tartışılan bir konu oldu. Ona rağmen mutlu olmak için köyden kente göç sürdü. Fakat hesaplanamayan bir şeyler vardı. Kapitalist sistem işsizler  ordusu yaratıyor. Ve bu işsizler  ordusu içinden  çok  az bir kesimi düşük bir maaşla  ya da karın   tokluğuna işe alıyor. İşçileri  birbirine kıydırtıp  direniş  gücünü  azaltıyor. Bir kısım  işçiyi  ölüm  sınırında yaşatırken, sistem  kendi parasına  para katıyor.  Bildiğiniz üzere Kapitalizm için sanayi devrimi  bel kemiğidir. Öte yandan gelişen teknolojiyle, seri üretim  yapmak zorunda. Seri üretim   insanla değil  makinelerle yapılıyor. Dolayısıyla Kapitalizm Çarkını seri üretimle döndürüyor.  Bu şekilde işsiz  kalan  halk yerinden yurdundan, kültüründen ediliyor. Göç, işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik toplumun belini kırıyor. Kanserleşen kent yaşamında  ölüm  hastalık  açlık toplumun kaderi oluyor adeta.  

Şimdi insanlar terk ettiğini  doğal yaşam alanları olan köylere dönüşleri değerlidir. Şehirlere nefes aldırtma adına olsa yapılmalıdır. Son  pandemide mesafe, maske ve doğal ortam arayışı  bunun önemini hatırlatır niteliktedir. Yazarımıza ilişkin ise bunları belirtmek önemlidir; Irgat bir ailenin çocuğu  ve çok çeşitli işlerde çalışmış olması eserdeki karakterlerin düşünce ve psikolojilerinde ve eserin gerçekçiliğinin adeta kaynağı olmuştur. Steinbeck  ABD'nin Kaliforniya eyaletinde doğmuştur. Yoksul bir aileden gelen yazar ırgat bir ailenin çocuğudur. Kendi yaşıtları gibi o da küçük yaşlarda çiftçilik yapmıştır.  1920 ila 1926 yılları arasında aralıklarla Stanford Üniversitesine devam etmiştir. Ancak duvarcılık, boyacılık, kapıcılık ve eczacılık gibi işlerde çalıştığı halde okulunu bitirememiştir. Yaşamı boyunca pek çok meslek değiştirerek yazar en son yazarlıkta karar kılmıştır.

Bu hikaye aslında  nasıl  gerçekleşti? Bu hikayenin umutlarını  ve acılarını. Bir hikayenin içinden  okumak  istiyorsak eğer, Gazap Üzümlerini  arıyoruz demektir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2025 / Sayı 24

Selahaddin'in Kitabı: Tarihsel Gerçekliğin Kurgusal Gösterimi

Selahaddin'in Katibi  olan İbni Yakup'un notlarından  hareketle; Tarihsel bir gerçekliğin kurgusal gösterimi olan ve yazarın  kendisinin de bu kurgusal karakterlerin birinde saklı olduğunu söyleyebiliriz. Selahaddin'in Kitabı'nı sizler de seveceksiniz. Eser hayata bakış anlamında aforizmalar açısından oldukça zengin. Bu da okuyucuya savaş, barış, aşk, inanç, cinsellik, ibadet ve daha birçok konuda belki de kısaca insan olmak konusunda bizi sürekli düşündürüyor. Bu düşünme hali okuyucuyu akıcılıkta bir aksaklığa sürüklemiyor. Eseri okunabilirlik açısından başarılı kılan en önemli özelliklerden birisi belki de budur. Hikayenin girdabına kendinizi kaptıracaksınız.

Selahaddin'in Kitabı: Tarihsel Gerçekliğin Kurgusal Gösterimi

Sultan Selahaddin, adaleti, cömertliği, alçak gönüllülüğü yaşamında özüyle  yaşayan bir kişiliktir. Savaşının sebebi haksızlık karşında durma karakteridir. O, ne şan ne de şöhret için kimseye kılıç çekmeyecek kadar mütevazı bir kişiliktir. Onu adil bir hükümdar yapan eğitime sanata sanatçıya ve düşünceye olan saygısıdır. Adalet yalnızca bir matematik hesabı değildir. Adaleti mümkün kılan değerlerin değerlendirilmesidir. Bu da düşünceye, sanata, bilgiye ve inanca saygı duymadan; onu öğrenmeden mümkün değildir. Özellikle de bir hükümdar için. Aile içi  birlik kadar müminlerin  kendi içindeki  birliğinin  başarı  getireceğine  inanan  sultan kendi birliğini  sağlamamanın felaket getireceğini şu sözler ile dile getiriyor. Sultan kendi kendine sık sık  bu kötü rüyanın sona erip ermeyeceğini ya da Musa, İsa ve Muhammed'i doğuran bu bölgenin sakinlerinin kaderinin hep savaş mı olacağını sorar.

Bu da bize Ortadoğu topraklarında huzurun ve barışın bin yıldır arzulandığını bunun çaresinin halklar inançlar  konfederasyonu olduğunu  gösteriyor.  Bu birlik sağlanmadıkça bu zengin topraklar düşmanının  iştahını hep kabaracaktır. Günümüzde Selahaddin-i aşan düşünceler  Mevcuttur bize düşen bu yolda ilerlemektir. Ortadoğu’nun  huzuru ve birliği  yine Kürtlerle gelebilir... Eserde Cemile karakteri başkaldıran düşünceye  ket vurmayan zeki, akıllı, sanatçı bir kadın, kişiliği sayesinde herkes tarafından sözü  dinlenen sevilen,  sayılan Sultanın haremindeki filozof bir kadın. Dinin ve hayatın ne olduğunu  bilen,  özgür düşünceye  sahip olan Cemile hem din perspektifini, hem pratik hayatı   biliyor. Ve Cemile, cennet tasavvurları içerisinde; 'Kadınlar  neden cennete gitmeyi istesin'  diye soruyor. Sizin ona bir cevabınız  var mı? Cemile bize iki şeyi açıkça gösteriyor. Birincisi, inanca dair antitezlerini yasak olduğu  halde yazıyor. İkincisi, inancın  Cennet vaadinin kadınlarda  anlamsızlığını  göstermeye  çalışıyor. Öte yandan Cemile ölüm korkusunu içinizden  nasıl  attınız  diye soruyor? Bu sorunun cevabını  kendisi buluyor. Cemile 'ye göre  bu vaatler gökten  gelen ilahi kaynaklardan çok peygamberlerin pratik gerçekliğinden doğmuştur. Cemile'nin bu tezinin doğurduğu  en büyük  soru ise kadınlar  için  cennetin  anlamı  nedir? Bu sebeple cennet tasavvurlarının zevklerini suni olarak haremde tatmaya çalışıyor. Cemile bu düşüncesini eserde şu sözlerle vurguluyor:

"Yaşlı aliminiz az önce dininizin müminlerinizin zihninden ölüm korkusunu çıkartıp attığını söyledi. Bu kısmen de olsa sizin cennet kavramınızla ilişkili midir? Sonsuz bir cinsel güç ve sayısız şarap nehirlerini yudumlarken, aralarından seçim yapacakları pek çok huri. Cennetiniz bütün dünyevi yasakları kaldırmaktadır. Bu durumda sadece aklını kaçırmış olan biri ölümden korkar. Ve bütün bunlar sizin peygamberinizin kendine güveninden doğmuştur "

Ayrıca aykırı düşünceli Cemile Güzel  hırçın Halime ye aşık. "Aşk hepimizi çıldırtacak kudrettedir. Kıskançlık onun da en vahşi evladıdır." Cemile Halime yi başkasıyla paylaşmak istemez. Sultan Selahaddin için, bunları belirmek onun Kürt kimliğini inkar  edenler açısından  önemlidir. Kürt kültürünün ve yaşama bakışının bir hükümdara yansımış hali diyebiliriz. Bununla belirtmek istediğim şey, onun yaptıklarının yalnızca dini düşüncelerden ibaret olmadığını, Kürt kültürel mirasından da etkilendiğidir. Onun ele geçirdiği bölgelerde İbadethaneler ve inançlara oldukça saygılı olduğu ve yıkıcı davranmadığı gerçeği Avrupa'daki şövalyeler tarafından bile takdir edilmiştir. 

Bakın günümüzde İslam'a siyasal iktidar  hırsıyla yaklaşanlar neler yapıyorlar. Buyurun  Ayasofya'dan bakalım. Ayasofya kültürel bir mirastır. Tarih sahnesinin büyük bir bölümünde yer almıştır. Önce kilise sonra camiye çevrilmiştir. Daha sonra bu kültürel çeşitlilik ve sentez tarihi bakımından müzeye çevrilmiştir. Tayyip Erdoğan bu kültürel mirası ve zenginliği kendi bencil inanç biçimine meze yapıp onu tekrar camiye çevirmiştir. Belki de bu yüzden Selahaddin'in fethettiği yerlerde ibadethanelere dokunmamış olması daha da anlamlı ve önemlidir. Özellikle bulunduğu konum açısından. 

SELAHADDİN EYYUBİ KİMDİR?

Demeden önce şu ünlü sözünü hatırlayalım. "Bana her istediğini sorabilirsin. Sana bu ayrıcalığı tanıyorum. Ama her zaman cevap vermeyebilirim. O da benim ayrıcalığım." Selahaddin  Eyyubi, Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarıdır. Selahaddin Eyyubi 1138’de doğdu. 1169’da amcasının yerine Mısır veziri oldu. 1174’te Mısır tahtına oturdu. 1187’de Hittin Savaşı’nda Haçlıları ağır bir hezimete uğrattı ve Kudüs’ü ele geçirdi. Askeri eğitimden ziyade dini derslere meraklıydı. Sanatla ve bilimle uğraşırdı. Selahaddin’in biyografisinde onun Öklid geometrisi, astronomi, matematik ve aritmetik konularında uzman olduğu yazmaktadır Mantık, felsefe, sosyoloji, fıkıh ve tarih öğrendi, Şam’daki Dar’ul-Hadis’ten (hadis medresesi) mezun oldu.

Müslümanların Haçlılara karşı birleşmesinde tarihi dönemeçlerden birisi olmuştur. Selahaddin, yeni ya da gelişmiş askeri teknikler kullanmak yerine, çok sayıdaki düzensiz kuvvetleri birleştirip disiplin altına alarak askeri güç dengesini de kendi lehine çevirmeyi başardı. Tarihçilerin anlattığına göre Selahaddin zamanını ya ilim ya cihat veya devlet işleriyle geçirirdi. Kuran’ı ezberlemiş ve iyi bir eğitim görmüştü. Arapça, Türkçe, Farsça ve Kürtçe biliyordu. Ülkesine her taraftan ilim sahipleri gelir verdikleri derslerle insanlara hizmet ederlerdi. Onun zamanında Şam medreselerinde ders veren altı yüzden fazla fakih (fıkıh, din, şeriat ilminin üstadı) vardı. Tabipler, edebiyatçılar, şairler, matematikçiler, kimyagerler, mimarlar ve diğer ilim sahipleri memleketin gelişmesi için canla başla çalışırlardı. Selahaddin Eyyubi, komutan ve memurlarıyla bir arkadaş gibi samimi olarak konuşur, yumuşaklıkla muamele ederdi. Bundan dolayı herkes fikrini ve arzusunu çekinmeden söylerdi. Haçlıların 90 sene önce Kudüs’ü işgal ederlerken 70 bin Müslüman’ı kılıçtan geçirmesine rağmen, muzaffer bir komutan olarak karşılarına geçen Sultan Selahaddin, intikam alma yerine onlara iyi muamelede bulunmuştur. Böylece coğrafyasındaki insanların gönüllerinde taht kurmuştur.  Gizemli bir ateş ve iki haftalık hastalıktan sonra, Selahaddin Eyyubi 1193’te 55 yaşında veya 56 yaşında öldü. Yardımcıları onu, kan akıtma ve lavman yöntemi ile kurtarmaya çalıştılar fakat faydası olmadı.

YAZAR TARIK ALİ HAKKINDA 

Tarık Ali 21 Ekim 1943 yılında Lahor, Pakistan'da dünyaya gelmiştir. Pakistan asıllı Britanyalı ateist yazar ve film yapımcısıdır. İlk ve orta öğrenimini Pakistan'da tamamlamış, daha sonra İngiltere Oxford Üniversitesinde yüksek öğrenimini tamamlamıştır. 1960-1970 yılları arasında önemli siyasal kişilerden birisi olan Tarık Ali, dört yıl boyunca İngiliz Televizyonu Channel 4'te yapımcı olarak çalışmış ve "Bandung File" programının yapımcılığını üstlenmiştir.  Tarık Ali, New Left Review adlı akademik derginin hakemler kurulunda yer alır ve the Guardian gazetesinde düzenli olarak yazmaktadır.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2024 / Sayı 23

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

1829 yayınlanan Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nün de ölüme mahkûm edilen bir insanın son günü büyük bir ustalıkla işlemiş, kamu vicdanını etkilemeyi ve idam cezasına karşı bir protesto hareketi başlatmayı amaçlamıştır ve bunda başarılı da olmuştur. 

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

Giyotinin icadıyla ölüm sırasında mahkûmun acı çekmeyeceği düşüncesinin yanılgısını infaz öncesi mahkûmun yaşadığı ölümcül acıda okuyacaksınız. Ölüme hazırlanmayan karakterimizin bütün hikâye boyunca emri verenin kendisini dinleyeceğine, kendisini anlayacağına olan inancına rağmen gerçekleşen bu idama şaşıracak bu ölüm fermanıyla irkileceksiniz. Romanımız kaynağını yazarımızın tanıklık ettiği bir olaydan almaktadır. 

 Victor Hugo, bir arkadaşı ile Paris sokaklarında gezinirken, bir meydanda toplanmış kalabalık dikkatlerini çeker. Yaklaştıklarında, bir suçlunun cezasının infazının yapılmakta olduğunu görürler ve bu olayın ardından yazar, hemen oradan uzaklaşır. Kuşkusuz böylesine acı bir görsel olayın böylesi bir romana kaynaklık etmiş olması, bu yapıtın anlamını ve önemini artırmaktadır. Peki, siz; Öleceğinizi bilseniz zaman sizin için nasıl geçerdi? Pencereden dışarı bakıp sizin ölümünüzü izlemeye hazırlanan kalabalığı nasıl değerlendirirdiniz?  Yemeğinizi yerken ne hissederdiniz? Hiç idam cezasına çarptırılmış bir mahkûm olduğunuzu düşündünüz mü? Kaçamayacağınız bir ölümle ve onun psikolojisiyle zaman geçirdiniz mi? 

Sadece seri katillerin veya canilerin idam cezasına çarptırıldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sembol haline gelmiş en önemli örneklerinden biri olan Giordano Bruno İtalyan filozof ve gökbilimciydi... Dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söylediği için Roma meydanında diri diri yakılarak öldürüldü. Eserimizde idam Mahkûmu olan karakterimiz isyanını şu sözlerle dile getiriyor.

Bizim yaşamımızdan çok ölümümüzle ilgileniyorsunuz." 

Ardından şöyle anlatıyor yaşadığı acı dolu anları: "Ne yaparsam yapayım, bu iğrenç düşünce hep burada yanımdan uzaklaşmayan, kurşundan bir hayalet gibi; yapayalnız ve kıskanç; benim gibi bir sefil insanın bütün hayallerini, mutluluklarını altüst ediyor, gözlerimi kapamak ya da başımı çevirmek istediğimde, buz gibi elleriyle beni sarsıyor. Ruhumun ondan kurtulmak için sığınabileceği bütün biçimlere giriyor, bana söylenen her söze korkunç bir nakarat gibi karışıyor, hücremin iğrenç demir parmaklıklarına benimle birlikte yapışıyor, uyanık olduğum zaman gözümün önünden gitmiyor, çırpınmalarla dolu uykumu kolluyor ve düşlerimde bir bıçak biçiminde bana görünüyor" (sayfa 62)

Hikâyemizdeki karakterimiz kendisi hakkındaki idam kararıyla altı hafta geçiriyor. Altı hafta boyunca ne ona yemek getirenler ne ondan günah çıkartmasını isteyen papaz ne onun ölümünü izlemek için biriken kalabalık onu anlamıyor. Hikâyemizdeki karakter anlaşılamamanın, etrafındaki hiç kimse tarafından idama mahkûm edilmenin, öldürülecek olmanın psikolojisini paylaşamıyor... Mübaşirin idam mahkûmunu, idam edileceği Greve Meydanı'na götürürken ki aşırı nezaketi, rahip 'in bir formaliteyi yerine getirmek için yaptığı teselli konuşmaları, bürokrasi ve din kurumlarının ölüm karşısındaki yabancılaşmış ritüellerini gösterir. Nöbet yerine gelen yeni ve idamı bir gösteriymiş gibi izleyen halk ise ölüm karşısındaki diğer bakış açılarıdır. Yani kitapta ölüm, ya kurumların rutin işlerinden biridir ya hurafelere malzeme olan bir olgudur ya da halkın can sıkıntısını gidermesine, vakit öldürmesine yarayan bir gösteridir. İdamın bir gösteri haline gelmesi en az idam cezası kadar eleştirilir ve Greve Meydanı'nda giyotinle birini kesme süreci, 'ibret olsun' mesajı taşıdığı kadar kitleleri eğlendirmeye de yarar. Çünkü bir başkasının ölümünü izlemek "iyi ki ölen ben değilim" neşesini de taşır. Victor Hugo'nun eleştirisinin kaynağı tam olarak budur. Eser kahraman bakış açısıyla yazılmıştır. Mahkûm hikâyeyi bizimle paylaşan kişidir. 

Onu anlayan onun nedenlerini, paniğini gören onu duyan biziz. Bu yüzden mahkûm edildiği ölüm gerçekleştiğinde artık onun yalnızlığı bize geçiyor. Onu tanımış, onu anlamış birisi olarak geriye kalan kişiler. Eseri okuyan biziz. Kahraman bakış açısının ustalığını karakterimizi kaybettiğimiz anda yaşadığımız hislerle görüyoruz.

 Victor Hugo, idam gerçeğini daha yirmi yedi yaşındayken ve 1829 Fransa’sında kavramıştır. “Devrimlerin yok edemediği kaide” diye nitelendiriyor giyotini ya da örtülü olarak bunun altında yatan “idamı. Fransa açısından bu cezanın yürürlükten kaldırılmasının, ancak 1981 yılında Sosyalist Parti iktidarında gerçekleştirildiğini de belirtmeliyiz. Bu, kitabın yazılmasından 152 yıl sonra gerçekleşmiş bir olgudur. Ne yazık ki birçok Batı ülkesinde bu uygulama sürmektedir. Doğal olarak, bunun siyasal ve ahlaksal yönleri de vardır. Toplumun düzenini sağlamak için bu cezayı, bir caydırıcılık öğesi olarak görenler de vardır. Victor Hugo, bu düşünceyi taşıyanlara daha 1830’lu yıllarda karşılık vermektedir.

Cezayı verip insanı yok etmenin yerine, suçluları iyileştirmeyi öğütlemektedir. Yok etme gücünün Tanrı’ya özgü olduğunu vurgulamaktadır; çünkü bu yok etme eyleminde bulunan insanlık, bunu yaparken içindeki nefret dolu duygularını boşaltmakta ve yabanıl bir tören için ortam yaratmakta ve onu süslemektedir. İşte Victor Hugo, insanlığın yarattığı bu vahşet sahnesini yıkmak istemektedir, çünkü uygar dünyada bu sahnenin yeri yoktur. Uygar insanlık bu vahşet gösterisine layık değildir ve onun hak ettiği konum da bu değildir. Bütün yaşamsal haklarından yararlanamayan ya da yararlandırılmayan bir insan, gerçek anlamda bir insan değildir onun gözünde. Victor Hugo’nun bu idealleri, bugünkü uygar dünyada bir ölçüde gerçekleştirilmiştir; çünkü insanlık ancak böylesi haklara layıktır ve yüreğinde sevgi taşıdığı sürece buna layık olacaktır. İdam sehpası, insanlığın kaldırması gereken tek engel değildir, yalnızca engellerden biridir; ancak kaldırılması gerekenlerin en başında yer almaktadır. Bu kitaptaki adsız, suçu belirtilmemiş herhangi bir suçlunun son gününde hissettiklerini okuduğumuzda, bu sorunun daha iyi anlaşılacağını umut ediyoruz. 

İdam ve idam çeşitleriyle ilgili bilgi alacağınız bu kısımdan duyabileceğiniz rahatsızlık için: Gerçeklerin utancı, onu yazana ait değildir. Ölüm cezası, bir devletin, suçlu gördüğü bir mahkûmun hayatına, işlediği suçun bedeli olarak son vermesidir. Bu ceza biçiminin uygulanışına ise idam adı verilir. Şu an dünyada 58 ülkede idam cezası serbesttir. 98 ülke, idam cezalarını hukuken kaldırmış olup, 7’si ise savaş suçları ve istisnai hâller dışında idam cezasını uygulamamaktadır. 1) Aç Bırakmak, 2) Asarak İnfaz Etmek, 3) Kurşuna Dizmek, 4) Recm (Taşlayarak Öldürmek), 5) Boğazlayarak İnfaz Etmek, 6) Çarmıha Germe, 7) Ezerek İnfaz Etmek, 8) Elektrikli Sandalye, 9) İkiye Bölerek İnfaz, 10) Giyotinle İnfaz Etme, 11) Kılıçla Baş Kesmek, 12) Zehirleme.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde idam cezası yürürlükten kaldırılmışsa, böylesi bir cezanın hem trajik hem de insanlık dışı yanını daha XIX. yüzyılın ilk yarısında gözler önüne seren Hugo’nun bunda hiç de azımsanmayacak bir payı olsa gerek. 

Victor Hugo, 26 Şubat 1802, Besançon, 22 Mayıs 1885, Paris

Romantik akıma bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarı. En büyük ve ünlü Fransız yazarlardan biri kabul edilir. Hugo'nun Fransa'daki edebi ünü ilk olarak şiirlerinden sonra da romanlarından ve tiyatro oyunlarından gelir. Pek çok şiirinin içinde özellikle Les Contemplations ve La Légende des siècles büyük saygı görür. Fransa dışında en çok Sefiller ve Notre Dame'ın Kamburu romanlarıyla tanınır.


Yalnızca Bir Tek Günah Vardır Hırsızlık

Yalnızca Bir Tek Günah Vardır Hırsızlık

Bir coğrafyadaki farklı  etnik  gruplar ve bunlar arasındaki  sosyal sınıfsal  çatışmalar büyük sorundur. Bu sorunlara kadın erkek  ayırımın da eklenmesi ile problemler ayyuka çıkar. Kuralsız  bir toplumda yaşam  hiçte  kolay olmasa gerek dilinden, renginden, şeklinden, dolayı  uğradıkları saldırılar ve yaşanan  çatışmalar  çocukların da çocuk  gibi yaşamasına  engelidir. 

Birde buna işgal  ve savaş  eklenince zaten kanayan yara olan Afganistan,  Rusların  bölgeyi  işgaliyle daha vahim hale gelir bunun karşısında  güya  kendini çözüm  olarak gösteren dinci radikal gruplar dinin iktidarıyla topluma daha beter işkenceler  uygular. Şeriat  kanunları adı altında  Recmeden tutun çocuk  tecavüzüne sınıflar arası  çatışmaya  kadar zaten  zor  olan hayat ile bölgede yaşam   içinden  çıkılmaz olmuştur.  Bu çıkmazlar girdabında  kendisi de Afganistanlı  olan  Khallet Hossein akıcı bir dil ve duygusal anlatım ile yaşanmışlıkları Romanlaştırıp  okuyucunun kalbini çalmıştır. Yazar  bu eser ile  bize her roman yazarının  izlerini yansıtır dedirtmiştir. Gelin şimdi  ana hikâyenin anlatımıyla  devam edelim.  

Uçurtma Avcısı  kitabının  Hikayesi;  Kabil'in Vezir Ekber Han bölgesinde geçiyor.  Peştun olan  Amir'in babası  zengin bir iş adamıdır, annesi Amir'i doğururken ölmüştür. Amir; Babasının Amir'i  annesinin ölümünden  sorumlu tutuğunu düşünmektedir.  Babasının  Amir'e karşı tavırları  sert ve kabadır. Annesi olmayan Amir babasından beklediği ilgiyi  bulamamaktadır. 

Amir'in ailesinin  yanında  Hazara mensubu  olan Ali ve Amir'in sütkardeşi Hasan çalışmaktadır. Amir ile Hasan yakın arkadaştırlar. Amir, okuma bilmeyen Hasan'a sıklıkla  hikâyeler  okur, onunla oyunlar oynar, Hasan Amir'i diğer çocuklardan korur ama Amir, Hasan'a karşı o kadar iyi davranmaz  çünkü  Hasan'daki yeteneklere sahip  değildir. Elbette sadece yetenek mevzusu değildir bu. 

Hasan Afganistan'da pek sevilmeyen etnik bir gruba dahildir. Bu sebeple böyle ayrımcılıkları doğasında barındırmayan çocuklar bile etrafından aldıkları bilgiler ile sınıfsal yaklaşımlar sergilemektedir. Bu sınıfsal ayrımcılıklarla büyüyen çocuklar yetiştirmeye son vermek belki de sınıf çatışmasının önüne geçecek en etkili yöntemdir.  Ancak bu şekilde çocuk yetiştirebilmek için önce çocukları eğiten eğitmenlerin yani öğretmenlerin ve müfredatın bu sınıfsal ayrımları beslemesine son vermek gerekir. Paradoksta burada yatmaktadır. Çocuklardan başlamamız gerekir ancak çocuklardan başlayabilmek için önce büyüklerin sınıf çatışmasını beslemesinin önüne geçilmelidir. Bu sebeple eğitim sistemi bu çatışmanın belkemiğidir. 

Afganistan'da geleneksel  olarak düzenlenen  bir uçurtma yarışına Hasan ve Amir de katılır. Yarışma esnasında Amir uçurtmasını elinden kaçırır. Amir'in buna çok üzüldüğünü, bundan utandığını gören Hasan uçurtmayı Amir'e getirebilmek için alandan uzaklaşır. Uçurtmayı ararken bir grup çocuk  tarafından tecavüze uğrar. Hasan'ın arkasından giden Amir Hasanın tecavüze uğradığını görür ancak bunu ne Hasan ile ne de bir başkası ile paylaşamaz. Yaşadıkları  talihsiz olaydan sonra hem Amir'in hem Hasan'ın hayatı eskisi gibi olmaz.  Şimdi burada sorulacak önemli soru şudur: Hasan'ın tecavüze uğraması sırasında Amir Hasan'a neden yardım etmez? Neden bunu daha sonra babasıyla ya da bir başkasıyla paylaşmaz? Amir'in Hasan'a göre  aşağı bir etnik gruba dahil olmasında bunun etkisi nedir? Hasan'ın babasının Amir'in yanında çalışıyor olmasının yani hizmetli olmasının bunda etkisi nedir? Afganistan'da tecavüze uğramak ne anlama gelmektedir? Tecavüze uğrayan mağdur; tecavüz eden ise suçludur. Biz bunu biliyoruz ancak o gün bu iki çocuk neden bunu bilmiyorlardı? Hikayenin bir başka düğüm noktası ise Amir'in yıllar sonra Hasan'ın kardeşi olduğunu öğrenmesidir. Bence bu düğüm Khalled Housseini tarafından bilerek atılmıştır. Sınıfsal çatışmaların, kardeşi kardeşe, etnik grupları birbirine nasıl kırdırdığının hikayesini okuyor gibiyiz bu eserde. 

Sovyetler İşgali sırasında Amir ve babası ülkeyi terk edip ABD'ye giderler. 

Amir, evlenir ve bir süre sonra babası ölür. Bir gün babasının eski bir dostundan mektup alır ve tekrar Afganistan'a dönmeye karar verir. Afganistan'a gittiğinde Hasana ilişkin  bazı gerçekleri öğrenir. Bu gerçekler  onu bir kez daha geçmişiyle  yüzleştirir. Savaşta Hasan ve eşi Hazara oldukları  için Talibanlar tarafından öldürülür  Hasanın oğlu  Hasan ile  aynı  kaderi paylaşır Taliban içerisindeki bazı  pedofilliler tarafından her gün  sabah namazı  öncesinde tecavüze  uğrar. Amir Hasanın babasından  olan  gerçek  kardeşi ve onun oğlunun da yeğeni  olduğunu  öğrenir. Hasana olan vefa borcu  ve geçmişteki  kara  lekeden kurtulmak için  canı  pahasına yeğenini  onların  elinden kurtarır  ve yanında ABD 'ye götürür.  Orada onunla uçurtma uçurur.  

Hasan bize bağlılığın  sadakatin, cesaretin arkadaş sevgisinin dersini veriyor. Ama Amir ona yeterince cevap olamıyor. Fakat onunda kendi çapında yetenekleri var. Eksik olan yan fedakârlık ve dürüstlük geçte  olsa Amir bunları  da öğreniyor. İnkâr ve ihanet, vefasızlık  ve hırsızlık insanın beynini  kurcalar,  karıncalar ahlâklı  olan bir kişinin  mutluluğunun  önünde  büyük engel teşkil eder yaptığı yanlış  şeyler. Aslında  çocuk  psikolojisi konusunda da ibretlik bir eser. Yazar bu sözlerle  aileleri  çocuk  eğitimi ve davranışlarımız  ve farklılıklar  konusunda bilgilendiriyor. "Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın..." 

"İlkokul birinci sınıf kitabımı bile okuyamayan Hasan, beni rahat rahat okuyordu."

Talibanlar mı? Ruslar mı? Kimler çözümdü bölgede? Amaçları  çözüm bulmak mı yoksa onların  hayatlarını   çalmak mıydı? İşgalci devletler, Siyasal iktidarlar ve radikal dinci gruplar, İktidarları uğruna   hayatları çaldı, çalıyor. Yazarımız bu soruna şu sözlerle  sözlerle  çarpıcı, ironi işaret  ediyor.

"Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler..."

Bu  durumda huzur ve mutluluk için  umut yok mu var elbet yapılan  hatalardan eksikliklerden her zaman dönme  yolu ve imkânı var. Farklı  kimlikler, kültürler  ve diller bir toplumun zenginliğidir. Yazarımız güçlü  ironileriyle okuyucuya bu durumu şöyle   aktarmış. 

"...ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasıl gömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de. Yeniden iyi biri olmak mümkün."

"Her şey bir yana hayat bir Hint filmi değil. Afganların en sık yinelediği deyiştir: Zendagi migzara. Hayat devam ediyor. Baslangici, sonu, kemyah, nahkami, bunalımları, sevinçleri önemsemeksizin, ağır, tozlu bir kervan gibi ilerliyor."

Bu kısımda Afganistan'da yaşayan  halklara ilişkin kısa  bilgi ekleyeceğim. Her okuduğumuz  kitap, bizi yeni bir toplum, yeni bir kültür,  yeni bir coğrafya ve bilgiyle  buluşturur.

HAZARALAR

Afganistan nüfusunun yaklaşık % 9'unu oluşturan etnik grup. Hazaralar, çoğunlukla Şiî inancına sahiptirler. Yoğun olarak Bamyan'ı da içine alan Hazaracat veya Hazaristan bölgesinde yaşarlar. Hazaralar, Afganistan'daki en kalabalık üçüncü etnik gruptur. Ayrıca 650.000 ve 900.000 arasında olduğu tahmin edilen nüfuslarıyla Pakistan'daki azınlık gruplardan biridir. Pakistan'daki Hazara nüfusunun çoğu Ketta şehrinde yaşar. 

PEŞTUNLAR

Paştun, (ya da Peştu) (Peştuca: Paştun ya da Pahtun, Hintçe: Pathan, Farsça: Afgan) Afganistan'ın güneydoğusu ile Pakistan'ın kuzeydoğusunda yaşayan İranlı bir ulus. Konuştukları dil, İran dillerinden Peştucadır. Afganistan nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Paştunlar, Afgan adının bütün Afganistan halkı için kullanılmaya başlamasından önce bu adı taşırlardı. Paştunlar Paṣ̌tun Önemli nüfusa sahip bölgeler Pakistan Afganistan

Diller Peştuca Urduca - Farsça - Darice Din İslam (Sünnilik-Şiilik)

Afganistan bölgesinde yer alan bir halk. 1990'ların sonu ile 2000'lerin başlarında Afganistan'da şeriat rejimini kuran Taliban'ın ana öğesini oluşturmaktadırlar. 

Khaled Hosseini

Khaled Hosseini  (Halit Hüseyni) aslen Tacikistanlı olup 4 Mart 1965 Afganistan doğumludur. Babası Afganistan Dış İşleri Bakanlığı’nda diplomat olarak görev yapmakta annesi ise Kabil’de Farsça ve Tarih öğretmeni olarak çalışmaktaydı. 

Babası Dış İşleri Bakanlığı’nda görev yaptığı için Khaled Hosseini henüz 5 yaşında iken İran-Tahran’a taşındılar. Küçük kardeşinin doğumu sebebiyle Kabil’e tekrar döndüler. Kabil’e yerleştikten birkaç sene sonra 40 yıllık Afgan Lideri Zahir Şah kuzeni tarafından devrildi. Hosseini ailesi Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasi iltica talebinde bulundu ve 1980 yılında Kaliforniya’ya taşındılar. Khaled Hosseini 1984 yılında liseden mezun oldu. Santa Clara Üniversitesi Biyoloji Bölümüne girdi. Üniversiteden mezun olduktan sonra Kaliforniya Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. Uzun eğitim döneminden sonra 1993 yılında cerrah olarak görev yapmaya başladı. Khaled Hosseini’nin ilk romanı olan Uçurtma Avcısı büyük ses getirdi. New York Times’ın en çok satanlar listesinde yer alan kitabı yetmiş ülkede basılarak okuyuculara sunuldu. Kendisine büyük ün kazandıran Uçurtma Avcısı kitabından sonra doktorluk görevini bırakan yazar kendini yazmaya adadı.

Bu kitabında anavatanında Amerika’ya göç etmelerinin esintileri yer almaktadır. Khaled Hosseini Uçurtma Avcısı kitabı, tüm dünyada çok satanlar listelerinde uzun süre yerini korumuş başarılı roman Hollywood’un dikkatini çekmiştir. Yönetmen Marc Forsters tarafından sinemaya uyarlanmış ve Oscar’a aday gösterilmiştir. İlk kitabından sonra Ve Dağlar Yankılandı, Bin Muhteşem Güneş kitaplarını yayınlamıştır. Bin Muhteşem Güneş kitabı New York Times’ın çok satanlar listesinde on beş hafta boyunca kalmıştır. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitapları Amerika’da 10 milyondan fazla, dünya çapında ise 38 milyon satmıştır. Khales Hosseini 2006 yılında Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı tarafından İyi Niyet Elçisi olarak seçilmiştir. Afganistan halkına insanı yardım sağlayan kar amacı gütmeyen Khaled Hosseini vakfını kurmuştur.

Deniz Boyraci: Başınıza Sırça Köşk Kurdurtmayın

Bu ay ki kitap yolculuğumuza  Sabahattin Ali'nin Sırça Köşk isimli kitabı ile devam ediyoruz. Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz” diye haykırsaydı, işte o insan, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Deniz Boyraci: Başınıza Sırça Köşk Kurdurtmayın

Eserde; Sabahattin Ali için bahsi geçen toprak parçası belki de bu sırça köşktür. Hikayede; Kendi kendisine yetebilen ve halkının mutlu olduğu birbiriyle anlaştığı bir şehre üç yabancı gelir. Bu üç yabancı ellerinden bir iş gelmeyen avarelerdir. Şehirde onlar gelmeden önce her şey yolundadır. Şehre girerler ve halka neden bir sırça köşklerinin olmadığını sorarlar. O güne kadar bir eksikliklerinin olduğunu düşünmeyen halk üç gencin şehrin içinde gezip insanlara neden sırça köşklerinin olmadığını, tüm büyük şehirlerde sırça köşkün olduğunu söylerler. Sonunda bir köşk yapmanın şehirde olan eksikliği gidereceğine kanaat getiren şehirliler bu köşkü inşaa etmeye karar verir. İşte şehrin bütün hikayesi ihtiyaçlarının olmadığı bu sırça köşkün inşasına karar vermeleriyle şekillenir. Daha sonra köşkü gittikçe büyütürler. Sırça köşkün ihtiyaçları giderek artar, oraya giren hazır yemeye alıştığından oradan ayrılmak istemez, dışarıda kalanlar da oraya girmeye çalışırlar.

Sırça köşk giderek halka yük olmaya başlar. Halk, üç uyanık arkadaşa sorular sorar, bu sorulara uygun birer bahane  uydurulur ve halk kandırılmaya devam eder. Günden güne halk sırça köşkün sonsuz talepleri sonucunda fakirleşir. Sırça köşkün ihtiyaçları karşılanamadığında, sırça köşktekiler zora başvurur. Halkın yiyeceğini, içeceğini zorla alır, itiraz edenleri sırça köşkün bodrumuna kapatırlar. Halk bu beladan kurtulmaya çalışmaz, sırça köşkün adamları da köşkün hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğu düşüncesini yayarlar, safları inandırır, inanmayanları hile ve zorla sustururlar. Hikayenin başı hikayenin sonuna doğru unutulur sanki halk sırça köşk sayesinde varmış gibi yutturulmaya çalışılır. Zamanla halkın vereceği bir şey kalmaz. Son koyunlarını da bir emirle getirirler. Bu durumda halkın artık korkmayacağını bilen üç tembel arkadaşın elebaşını sesini yumuşatarak halk için yaptıkları fedakârlıkları anlatır. Öyle bir anlatılır ki amaç hep sırça köşkün ne kadar gerekli ne kadar vazgeçilmez olduğudur. Sabrı taşan halka karşı getirdikleri koyunların hepsini yemediklerini bir kısmını halka geri vereceklerini büyük bir fedakarlık gibi açıklarlar. Sanki koyunlar halktan alınmamış gibi lütfederler. Sonra koyunların sadece kellelerinin halka dağıtılması emredilir. Kelleler dağıtılır. Halk  bakar ki kellelerin beyni yok. Kellelerin dili ve gözü de yoktur. Kellelerin beyin, göz ve dillerinin olmayış nedenini sorduklarında "Siz onları ziyan edersiniz" cevabını alırlar. Yani yüksekte halktan, halk sayesinde yükselen o sırça köşktekiler halkı aşağı görür. Öyle bir aşağı görmedir ki bu halka hiçbir işe yaramayan kafa tasları layık görülür. 

Ve halka 'Siz konuşmayan, görmeyen, duymayan boş  kafalar olun 'mesajı  verilir.

Ama halktan biri "bana böyle başın lüzumu yok" diye kelleyi sırça köşke  fırlatınca sırça köşkte bir delik açılır. Sağlamlığı, yıkılmışlığı, gücü, köklülüğü temsil eden o köşkte bir delik açılır. İşte devrim o saraylarda ilk deliği açan ve sarayların çürümüşlüğünü halka gösteren ilk isyandır, ilk cesarettir. Böylece birbirinin ardı sıra halka reva görülen kuru kafalar sırça köşk duvarlarına isabet eder. Herkes elindeki kelleyi fırlatınca, sağlamlığına inanılan köşk tuzla buz olur. Halk normal yaşayışına döner.

Maalesef sıklıkla karşılaşılan bir durum bir zümrenin  iktidar hırsı ve onun yıkıcı  sonuçları halkı  hep yoksulluğa  ve savaşlara sürüklemiştir. Küçük  bir iktidar grubunun kendi çıkarları  uğruna  yapamayacakları çirkinlik yoktur. Bu küçük grupların halkı  bu şekil  sömürmesine  izin vermemek için; Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde  böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuz buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.  Sabahattin Ali usta kalemi ve öngörüsüyle  1940larda günümüzde de yaşanan  kaosu ve iktidar belasını sırça köşkün masalında vermiş. Bugün Türkiye de  belki  sırça  köşk değil  ama sırça  saray kurulmuş. Erdoğan  ve etrafındakiler  Sırça  Saray hikayesiyle 2023 e doğru  giderken halkın  eline dili gözü  beyni çıkarılmış  boş  kelleler tutuşturuyor.

Birilerinin  saray duvarına   kelle fırlatması  onları  kan emici olmaktan çıkaracaktır bunun çoktan  zamanı  geldi ve geçiyor  duvarlarına  açılan  gedikleri  büyütüp sarayı beslemekten vazgeçilmelidir. Bu ülkenin tüm vatandaşları ülke kaynaklarından  eşit yararlanırsa, demokrasi  adalet ve özgürlükler ile huzur gelecektir. 'Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopardı ya' işte o kıyameti  koparmanın  zamanıdır. 

Halkın  gücünün açığa  çıkması için  uyanmak lazım  Demokratik güçlerin birliği  ve akılcı  yönetimlerle bu mümkündür. Ama Siz siz olun Sakın tepenize bir sırça köşk kurdurmayınız. Ama günün birinde böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu da sanmayın. Bu Sabahattin Ali'nin arzu ettiği bir durumdur. O böyle yaşanılan bir dünya, bir ülke, bir düzen aramakta, bunun özlemini duymaktaydı.

SABAHATTİN ALİ KİMDİR?

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907'de Eğridere'de doğdu. 2 Nisan 1948, Kırklareli'de vefat etti. Türk yazar ve şairdir. Edebi kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem de 21. yüzyılda etkisini sürdürdü. 

Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden ve Sabahattin Ali'nin kendisine yardım eden bir  arkadaşı olduğuna inandığı Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü.

Deniz Boyraci: Gün Gelir Devran Döner

Siyaset gündeminin ana konularından biri haline gelen Selahattin Demirtaş Devran adlı kitabi ile bu ay ki kitap yolculuğumuza devam ediyoruz. Yüzyılımızın çözülemeyen  sorunu olan Kürt  sorunu 21 yy. in ilk çeyreğinde hala günceliğinden hiç  bir şey  kaybetmemiş. Kürtler ise aradığı insanlığı bulamıyor diyor Demirtaş. 90 'lı yıllarda faili meçhuller, köy  yakmalar, hak ihlalleri had safhadaydı  bu zulmü  anlatırken dahi insan insanlığından utanıyor,  ama bu zulmü  yaşatanların   öyle  bir sorunu yok maalesef... 

Devran Selahattin Demirtaş

Bunu  onlara hatırlatmak  ve yaşananları unutmamak için  sayın  Demirtaş çok  ince mizanseniyle yaşanmışlıkları  Devran ile toplum hafızasına  ışık  tutmuş . Zaten  yaşattıklarını barbarlığı  anlattığı için şu an cezaevinde. Son 40 yıldır ülkemizde  yaşanan  durum bu; Varlık ve yokluk mücadelesi...  Varsın ama  dilini konuşamıyorsun  varsın ama kültürünü yaşayamıyorsun, yoksulsun, eziliyorsun, dilin kültürün  inkar ediliyor  ve yok sayılıyorsun! Öte  yandan yoksun deniliyor  ama düşmansın, ama en tehlikelisin ve acımasızca  bir diğer  kesimle kutuplaştırarak  üzerine düşman  diye boğaya  kırmızı  şalı gösterir    sana saldırtıyor . Kürtlerin  bu ülkede  son kırk  yıldır yaşadığı  bu handikabı   özetlemeye  çalışan  sayın  Demirtaş "in Devran isimli kitabını tanıtacağız sizlere, aslında  her hikayesinde sizde varsınız  gelin Demirtaş'ın kaleminden kendinizi okuyun.. Eserdeki her hikaye anlamlı  mesajlar içeriyor; Selim Bey; hikâyesinde sizce kaç  tane Selim  vakası  yaşanmış  o hazin topraklarda, Peki Selim  bey gibi kaç kişi  bu yüz kızartıcı  suçuyla  yüzleşmeye  çalıştı? Selim Bey gibiler söz  verdimi bir daha bu olaylar yaşanmayacak diye, Suçsuz sebepsiz kimse öldürmeyecek diye? Sizce sadece o haksızlığa  uğrayan  köylünün  çoban  oğlu mu  öldürüldü? Hayır kimlik  hak adalet insanlık mücadelesi  veren binlerce Kürt  genci savaş  kuralları  çiğnenerek işkencelerden geçirildi,  haksız  hukuksuz yargılandı. Zindanlarda çürütüldü, bazen de yargısız infaz edildi. Kobayda: Çözümsüzlük  noktasında içine  düşülen hataların  tekrarı  çözüm  değil çözümsüzlüğün  kendisi olmuş,  hatalarımızdan ders çıkaramamanın  bedelini veriyoruz  mesajı veriliyor. Kimdir  bu hataları  yapanlar? Hataların bedelini kimler ödüyor? Baranın Beşiği; Kimler sorumlu ölümünden? 

Baran,  bebek yaşta  neden kendisinin   yaşadığı  bereketli  toprakları bırakıp  göç  yollarında  ailesiyle beraber hayatından oldu. Baran’ın topraklarının  nimetini  kim yiyiyor ki?  Baran yoksulluktan  öldü? Kapkaç: Neden kapkaççı olur bir insan? Ayrıca  bir insan  yoksul ise bile  kapkaççı mı  olunur yoksa devrim ve mücadele  yolunu seçip  aç  bırakanlarla mücadele mi etmeli? Okuyunca, Siz karar verin. Cizre'de: Aslında  bodrumlarda tüm  insanlık öldü. Canlı   yayında  tüm  dünyanın  gözleri  önünde katliam yapıldı. O gün orada toplumun her kesiminden insanlar vardı Genci, devrimcisi köylüsü,  yerlisi çocuk  yaşlı  herkes  yaşanan savaşa  dur demek için  oradaydı. Fakat Devlet Barışı Cizre'de  bodrumlarda katletti. Demirtaş  tüm  bu süreçleri yakından  yaşadı, hissetti yüreğiyle  unutulmaz bu direnişi  hikâyeleştirdi fakat yaşananlar  sığar  mı  hikâyelere? Bilemiyoruz. Kahramanlık ve kalleşlik  o gün  orada çarpıştı. Tarih direnenlerin kahramanlığını  unutmaz,  katiller ise hep katil olarak anılacaklardır. Diğer tüm hikâyeleri eserde devamla okuyacaksınız... Her bir direnişçi  Kürt evladı  gibi oda yaşananlara kayıtsız  kalmayıp  bulunduğu  zindandan bu dramı hikâyeleştirerek aslında  faşist  iktidara gereken cevabı  vermiştir. Fakat Devran hala dönmüyor  hala Kürtler sürgün  ediliyor işkence  görüyor, eziliyor ,hala da Kürtlere yerde işkence yetmedi gibi, Kürtler  helikopterlerden atılarak  işkence ediliyor . İşçiler  hala ölüyor ve hala yoksullar. İşi  olanların işi  ellerinden alınıyor. İş bulmak için  kamyon kasalarında , yollarda can veriyorlar.... Ama faşist  iktidarlar, Bırakın  Kürtleri tüm  Türkiye’yi  böldüler. Kendilerinden olmayan herkese bir klişe, bir ötekileştirme  damgası vuruluyor. Kürt, Kadın,  Alevi Ezdi, Hıristiyan, Müslüman ise onlardan olan  onlardan olmayan olarak binlere bölünen bir toplumda. 

Selahattin Demirtaş ve alanda siyaset yapanlar,  yiğitçe  direnenler, demokratlar tüm  bu saydığımız  kesimlerin ortak paydası  ve umududur. Bunu yaygınlaştırma, sahiplenme ve kenetlenmeyle Gün gelir devran döner  insanlık  düşmanlarından kurtulacak. Ama hala bu fitne tohumlarını  halkların  demokratik hareketlerin içine de katarak kendi düşüncelerinin  izdüşümlerini içimize de sokmaya çalışıyorlar  kendilerinin parçalı  bakış  açısını   bize dayatıyorlar. Oysa Demokratik sosyalist düşünce  hareketleri insanlık hareketleridirler, kucaklayıcı ve çoğulcudurlar. Bizim onlara bunu göstermemiz  lazım. Demirtaş'ın   kendisi 90'li yıllarda  yaşanan bu zulme  hukukçu olarak tanıklık  etti. Varlık  mücadelesi  veren dilinden kültüründen  uzaklaştırılan  Kürtleri  ayakta tutan  şey , nerde  ve hangi şartta  olursa olsun, ister hasta, ister tutuklu, ister diasporada ve ister dağlarda , ister kuzeyde ,güneyde, batı  ve doğuda olsun hiçbir  engele  takılmadan  tüm bunların haklı  mücadelesini  vermekten vazgeçmemelerindedir. İnsanlık düşmanlarının  korkulu rüyası ise  bir gün Demirtaş'ın da hayal ettiği  gibi; Devrimcilerin, işçilerin, kadınların,   köylülerin, gençlerin, yoksulların  birleşip  bu zulme dur demesidir. Devrim olacak ve devran o zaman dönecektir. Özgürlük barış demokrasi ve halkların  devri başlayacaktır. Bakın Selahattin Demirtaş'ın tüm  hikâyelerinin  ortak noktası nedir? Bu  hikâyeler nerede birleşiyor?  Bildiğiniz gibi Demirtaş bir siyasetçi ve şu an hapiste olmasına rağmen hâlâ aktif olarak siyasetin içerisinde olmaya gayret ediyor. Bunu artık meclis kürsüsünden siyasi açıklamalarla yapmak yerine hikayeler anlatıyor. Belki de bu yöntem kürsüden açıklama yapmaktan daha iyidir. Onun anlattığı her hikâye Ülkemizin bir başka ücra gerçekliği gözler önüne seriyor. Halkın çocukları, diplerde yaşayanlar, Emekçiler, Kadınlar, Kürtler ve elbette tüm ötekiler için bu hikâyeler sürpriz değil... Şaşırtıcı hiç değil. Hatta bunlar bir nebze basit bile olabilir. Asıl mesele bu hikayelere şaşıranlarda saklı..... Bence Demirtaş’ın amacı da tam olarak onlara ulaşmak ve anlatmak. "Biz bu mücadeleyi niye veriyoruz biliyor musunuz?" Sorusunu sorup cevabı olarak hikâyelerini anlatıyor sanki. Aynı zamanda da siyasi çizgisinin bir tezahürünü görüyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi  hikâyesi sadece Kürtleri içermiyor. 

Özellikle ekonomik olarak zor günlerden geçerken yani aşırı işsizlik, yoksulluk hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş vaziyetteyken bu hikâyeler daha da gerçekçi bir çıplaklığa dönüşüyor. Aynı zamanda da bütünleyici bir siyasi çizgiyi yeniden ortaya koyuyor. Bu devirde yaşananlar  sadece Kürtleri vurmuyor ancak Kürtleri vururken yaşanan o sessizlik değişmeyen  dönemi yaşatanların  haksızlığını ve zalimliğini büyütüyor. Bazı siyasetçiler var, siyaseten ölü doğarlar hayata mi, değil mi bilmezsiniz. Konuşur, dinlemezsiniz sahnede çekilir, fark etmezsiniz. Bazıları da var gömülmeye çalışıldıkça filizlenir, susturulmaya çalışıldıkça daha güçlü ses verir. Selahattin Demirtaş öyle bir parti başkanı iste. Son dönemde Türkiye siyasetinde pek karşılaşmadığımız görmeye hasret kaldığımız bir karizması var. Sempatik, espritüel, hazırcevap ama en önemlisi sapa sağlam siyasal bir duruşu var kararlı ve Cesur. Üstelik resime müziğe yazmaya yeteneği var. Bu yeteneklerin yanında demokratik moderninde iyi bir pratik sözcülüğü var. Tüm baskılara cevabi twitter oluyor, roman oluyor, tiyatro oluyor, türkü oluyor, mesaj oluyor, karikatür oluyor, demeç oluyor çıkıyor dışarı hatırlatıyor ve konuşturuyor kendisini. Üstekilere korku alttakilere umut oluyor. Diktatörü en çok korkudan bu devran kitabinin onun yakın arkadaşların yüreğine dokunması diktatörü en çok ürküten ve korkutan bu olsa gerek. Şimdi bu devranın döneceği daha iyi görülüyor.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447