Oma

Dün akşam, arkadaşım Mai ile kahve içerken, seksen iki yaşındaki komşusu Züleyha Hanım’ın apartmandaki diğer komşularına atmış olduğu iftiraları...
0

Dün akşam, arkadaşım Mai ile kahve içerken, seksen iki yaşındaki komşusu Züleyha Hanım’ın apartmandaki diğer komşularına atmış olduğu iftiraları ve onlara yapmış olduğu kötülükleri anlattı bana. Arkadaşım, yaşça kendisinden çokça büyük olan komşusuna yaşına hürmeten saygı ve sevgi dolu yaklaşıp, komşusunun her ihtiyacında yanında olmuş. Ona, öz anneannesi gibiymişçesine kapsayıcılıkla yaklaşmış. Ancak bir zaman sonra, anlattığı her hikâyede kendisini mağdurmuş gibi sunan Züleyha Hanım’ın gerçek yüzü ile tanışıp, uzaklaşınca ondan, Mai de Züleyha Hanım’ın kötülüklerinden, itibarsızlaştırmak amaçlı atmış olduğu iftiralardan nasibini almış. Şaşırmadım buna, insan kendi kabında ne varsa, onu sızdırır dışarıya. Züleyha Hanım’ın kabında ise kötülük mayalanmış ve yaptığı kötülükler yeni kötülükleri doğurmuş maalesef.

Mai’nin “Bu yaşta olmasına rağmen, Züleyha’nın içinden nasıl bu kadar kötülük akabiliyor dışarıya. Hiç mi yaşadıkları, şahit olduğu hayat hikayeleri onda merhamet, sevgi, adalet duyguları uyandırmadı, neden kimseyi sevemiyor?” sorusu düşündürücü ve yerinde. Ancak, bu cümleler kollektif olarak başka bir yanılgımızın altını çiziyor bence. Yaş almak demek, bilgeleşmek, arınmak, saygın olmak değil. İnsanın yaşından, statüsünden bağımsız olarak topluma, dünyaya katkısıdır, ürettiğidir, dilindeki, kalbindeki, yüzündeki, hayatındaki nurdur saygıya ve sevgiye layık olan. İnsan, şişedeki şarap değil ki yaş aldıkça kıymetlensin. Emeğidir, çabasıdır, niyetidir, hayattaki duruşudur, kalbinde taşıdığıdır, dilindekidir, yaşamı okuma şeklidir insanı en kaliteli yıllanmış şaraba da, küflenmiş turşuya da dönüştüren.

Bu sabah, tüm bunları düşünürken, “Que Sera Sera, Whatever Will Be, Will Be” şarkısı eşliğinde elimdeki safran aromalı çaydan bir yudum alarak manevi omamın (Flemenkçe büyükanne) fotoğraflarına ve onunla geçirdiğimiz özel günlerin kutlama videolarına baktım özlem ve saygıyla.

Benim tatlı, güzel, cömert kalpli, içten, her zaman düzenli, iletişim becerilerinde usta, halden anlar minicik ama kocaman Oma'm, yıllar önce “gefeliciteerd”  (Flemenkçe terbik ederim) kelimesiyle hayatıma girdi. İki yıl kadar önce ise, “Huzurla ışığa git” cümlesi ile vedalaştım onunla, Oma'm 96 yaşında iken. Bu süre zarfında nice özel günleri birlikte kutladık, anları anılara dönüştürdük. 

İlk tanışmamız, Omamın torununun doğum gününde oldu. Oma'mın ismi Jet, ama ben ona ilk anda o kadar ısınmıştım ki, anında ona “oma” diye hitap ettim. Jet ismini hiç kullanmadım. Doğum günü kutlaması benim evimde olmuştu. Oma, bana da hediye getirmişti, doğum günüm olmamasına rağmen. Bana özgü bir hareketti bu. Ben severim öyle doğum günlerinde, doğum günü sahiplerinin yanı sıra yanındakilere de hediye vermeyi. O ilk an, bu benzerliğimiz beni şaşırtmıştı. O gün karşımda pastel tonlarda giyinmiş, şık, zarif, güler yüzlü, sevgi dolu bir hanımefendi duruyordu. Konuşması, mimikleri, tavrı ile tanışmamızın ilk beş dakikasında, onun özel bir hanımefendi olduğunu anlamıştım. Birbirimizin farklı hallerine ve süreçlerine şahitlik ettiğimiz yıllar zarfında da ona dair bu intibam hiç değişmedi.

Adaptasyon ve esneklik, zekayı işaret eder. Oma, ne büyük savaşlar görüp neler atlattığını anlatmıştı bana saatlerce süren keyifli sohbetlerimizde. Dünya’nın ve Avrupa’nın son yüz yılda komple değiştiğini hepimiz biliyoruz. Ancak oma her değişikliğe, yeniliğe uyum sağlayıp, kendisini sürekli güncel tutabilmeyi başarabilmişti, esnekliği ve adaptasyon yeteneği sayesinde. Bu yanına da ayrı bir hayranım.

Pandemi döneminde, Oma'ya zoom üzerinden yapılan çevrim içi spor ve dans derslerinden bahsedip, bu derslerden birini örnek olarak izletmiştim ona. “İlk uzaktan spor derslerine ben de katıldım” dedi gülerek. 1960’larda her sabah önce radyo programı eşliğinde sonrasında ise TV’de izleyerek spor yapmış oma. Bu konuda da hiç şaşırtmadı beni inovatif, topluma göre hep bir adım ileride olan Oma.

Oma'ya bir dönem dans dersi aldığımı anlatmıştım ve birlikte dans videolarımı izlemiştik. Konu konuyu açınca, Oma bana 2. dünya savaşının bitiminde Hollanda halkının ve askerlerin özgürlük kutlamaları kapsamında, Amsterdam sokaklarında danslar ettiğini anlattı. O gün yapılan dans yarışmasında, Oma 1. Olmuş. Onunla dans eden asker ise Oma'ya evlenme teklif etmiş aynı gün.  Oma o askere “Sadece dans ettik, birbirimizi hiç tanımıyoruz bile, sen askerden yeni geldiğin için her kızla evlenmek isteyecek kadar coşkulu, neşeli ve cesur hissedebilirsin bugün. Bence git dinlen. Hayatını yaşa. Benimle evlenmek yerine bunları yap” demiş. Bu anısını bana gülerek anlatırkenki ses tonu halen kulaklarımda.

Oma'nın bir şeyler anlatırken hissettiği heyecan, coşku, neşe, dinamizm, nezaket, kapsayıcılık hep aklımda kalacak. Benim için oma demek, sıcacık cömert bir kalp, ışıltılı bir ruh ve minicik bir beden demek. İşte o nedenle bu minik bedenli kadın kocamanlaşıyordu eterik bedeni ile.

Onun anlattıklarını dinlemeyi çok özlüyorum, ama geçmişte birlikte yapmış olduğum sohbetler her aklıma geldiğinde yüzümü kocaman bir gülümseme kaplıyor. İyi ki birlikte o güzel zamanları geçirdik. 

Bir gün önemli bir toplantı sonrası, Oma'nın Amsterdam’daki evine gittiğimde, çalıştığım konularla ve o günkü toplantının içeriği ile ilgili sorular sordu bana. O sırada, elektrikli taşıtlarla ilgili kapsamlı birkaç proje yürütmekte idim. Doksan iki yaşındaki Oma'm, bana öyle sorular sormuştu ki, anlattıklarımı eksiksiz anladığını ve geçmişte yaptığımız her konuşmayı ne kadar dikkate aldığını, beni nasıl özenli dinlediğini ve konuları bir kez daha nasıl birbirine bağladığını anlamıştım. Yeni şeyler öğrenirken, konuya nasıl önyargısız yaklaştığı hep aklımda kalacak. 

Benim projelerimle ilgili konuştuktan sonra, oma çok sevdiğim elmalı turta ve kahve servisinde bulunup, devam etmekte olduğu koro çalışmalarından bahsetti. Kalın bir dosya getirip gösterdi bana. Koroda söyledikleri şarkıların sözleri ve notalar vardı bu dosyada. İçinden seçmece şarkılar seçip beraber şarkı söyledik. O şarkılardan biri, “Que Sera Sera, Whatever Will be, Will be” isimli şarkıydı. Şükür ki o gün onunla o şarkıyı söylediğimiz anları kayda almıştım. Bu sabah bu şarkıyı o kayıttan dinlerken, şarkının sözlerinin Oma'mın ve benim ortak hayat görüşümüzle ne kadar paralel oluğunu düşündüm. Şarkının Türkçe adı, “Ne olacaksa olur” olarak tercüme edilebilir, Şarkı, "Ne olacaksa olur" temasıyla, hayatın belirsizlikleri karşısında endişelenmek yerine, anı yaşamayı ve geleceği akışına bırakmayı salık veriyor. Tıpkı Oma'mın hayatta her zaman elinden geleni zarafetle ve adaletle kimseye yük olmadan, kimseyi kullanmadan yerine getirip, kalanı da akışa bıraktığı gibi. 

Oma kalbimde hep çok özel bir yere sahip olacak. Onu her zaman sevgi, gurur ve özlemle hatırlayacağım. Hani derler ya “Şu fani gök kubbenin altından geçerken, ardında bir hoş seda bırakmak gerek” diye, işte Oma'm bu hayattan onurla, sevgiyle geçip giderken bunu başarabildi. Ne mutlu onun gibi olabilenlere ve onun gibilerle yolu kesişen bizlere. 

Züleyha gibilere gelirsek, babamın bir sözü vardı “Kimi rahmetle anılacak şekilde eker tohumları, kimi de zahmetle anılacak gibi işler toprağını”. Yolumuz Oma gibilerle kesişsin ve oma gibi güzel hatırlanacak yaşam izi bırakalım ardımızda. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447