On Maddede Dünya Klasiklerini Nasıl Okumalıyız?

1. Klasik eserler, milletlerin tarihlerinden edindikleri bilgileri günümüze taşıyan araçlardır. Nasıl millet olduklarını, birliklerini nasıl oluşturduklarını gösteren yapıtlardır. Destanlar, halk hikâyeleri, şiirler ve atasözleri, ataların yaşantıları hakkında bilgiler verir. Öğütleriyle günümüze ışık tutarlar. Bozkurt Destanı, Beowulf Destanı gibi destanlar edebiyatın temelidir. Yunan destanları, Batı edebiyatının temeli kabul edilir. Bu eserleri okumak kelime dağarcığımızı geliştirir, hayal gücümüzü besler.  

On Maddede Dünya Klasiklerini Nasıl Okumalıyız?

2. Şiir türü, okunması en kolay, yazılması en zor türdür. Bir sofradaki lezzeti bir hapta hissettirmek gibidir. Az sözcükle çok anlam ifade edebilmek için yoğun bir kültürel çaba gereklidir. İlk sözlü kültürel ürünlerimiz şiirle oluşturuldu. Anlatılanların akılda kolay kalması açısından şiir oldukça etkilidir. Ahenkli ve uyumlu seslerle oluşturulan şiir, hem akılda kolay kalır hem de edebî zevk oluşturur. Türk edebiyatı için "şiir edebiyatı" diyebiliriz. Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı, şiir yönünden zengin edebiyatlardır. Bu kaynaklardaki şiirleri okumak bize çok faydalı olacaktır. Fuzûlî'den Karacaoğlan'a, Yunus Emre'den Nedim'e kadar pek çok şair kitaplarda bizi bekliyor.

3. Hikâye türünün gelişimi bizde Avrupa'ya göre oldukça eskidir. Dede Korkut Hikâyeleri, destandan hikâyeye geçişte ara tür gibi görünür. Bu hikâyelerde Türk toplumunun gelenekleri, görenekleri, adetleri, yaşam biçimleri ve kültürel öğeleri bulunur. Geçmişimizi öğrenmek istiyorsak halk hikâyelerine bakmalıyız. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı ve Köroğlu hikâyeleri bizi bize anlatır. Günümüzün sorunlarını anlamak istiyorsak modern hikâyelere yönelmeliyiz.

4. Roman türünün Batı'da bilinen ilk tanınmış örneği Don Kişot isimli eserdir. Bizde ise Tanzimat Dönemi'nde ilk örnekleri ortaya çıkmıştır. Araba Sevdası, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat ve İntibah ilk örnekler arasında sayılır. Günümüzde en popüler edebî tür roman kabul edilir. Her milletin dünya edebiyatına kattığı klasik romanlar mevcuttur. Suç ve Ceza, Anna Karenina, Sefiller, İki Şehrin Hikâyesi, Fareler ve İnsanlar, Faust ve daha birçok klasik eser, insanlığın evrensel hikâyesini anlatmaktadır. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bu türde aldığımıza göre roman türünde ilerliyoruz demektir. Bol bol roman okuyalım.

5. Dil sürekli değişen ve gelişen bir yapıdır. İnsan, dilini yaşamın içinde öğrenir. Dilin kurallarını öğrenmenin yollarından biri de okumaktır. Klasik eserleri okuyarak dilimizin zenginliklerini öğrenebiliriz. Dili bir miras olarak görüp gelecek kuşaklara aktarabilmek, okuma kültürünün gelişmesiyle olur.

6. Doğup büyüdüğümüz ülkemizi, sınırlı yaşamımız içinde imkânlarımız ölçüsünde gezip görebiliriz. Oysa dünya ülkemizden ibaret değildir. Dünyanın her yerini gezip görmemiz mümkün değildir. Klasik eserler, gezip göremediğimiz mekânları tanımamızı sağlar. Suç ve Ceza sayesinde Rusya'yı, Gazap Üzümleri sayesinde Amerika'yı gezip görmüş gibi oluruz.

7. Bilimdeki ilerlemeleri takip etmemiz, bilimde nereden gelip nereye gittiğimizi görmemiz okuma kültürümüzle ilişkilidir. Bu konuda klasik eserler bize yol göstericidir.

8. Freud, psikoloji biliminin en önemli isimlerinden biri olarak çalışmalarında Dostoyevski'den esinlendiğini belirtmiştir. Sosyal bilimlerde elde edilen gelişmelerin topluma yansıtılmasında edebiyatın payı büyüktür. Psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tarih gibi bilimlerde ortaya çıkan gelişmeleri takip etmede klasik eserler bize çok faydalı olur. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını okuduğumuzda sadece roman okumuş olmayız; aynı zamanda psikoloji de okumuş oluruz.

9. Ülkemiz, doğal ve tarihî eserleriyle adeta bir açık hava müzesi gibidir. Bu dev müzede neler olup bittiğini öğrenmede klasik eserler bizi aydınlatır. Hititler, Romalılar, Urartular, Helenler, Selçuklular ve diğer uygarlıklar coğrafyamızda üretici olmuş ve eserler vermişlerdir. Bu eserlere sahip çıkabilmemiz için onları okuyup tanımamız gerekir.

10. Anlamlı, insanlara faydalı bir hayat yaşamak istiyorsak doğru bir hayatı öğrenmenin en önemli yollarından biri okumaktır. Klasik eserleri okuyalım, okutalım.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Elma Şekeri

Aşırı sıcak bir Amsterdam gecesinin ardından, şiddetli yağmur ve gök fırtınası ile uyandım güne. Aklımda kırmızı bir elma şekeri ve kırmızı bir balon vardı, yeni başlayan güne gözlerimi kırptığım ilk an. “Bugün güzel geçecek!” dedim. Ne de olsa aklıma ilk gelen, kıpkırmızı parlak bir elma şekeriydi. Elma şekeri çocukluğumuzun masumiyeti, neşeli halleri, umut dolu günleri,  etrafa coşkulu bir merakla baktığımız mevsimlerden bağımsız bahar halimizin, olmazları kolaylıkla oldurabileceğimizi düşündüğümüz anların sembolü benim için. Elma şekeri tadında akıllarda kalıp, ardında iz bırakan insanlar var bu fani gök kubbenin altında. Tatlı dilli, varlığı ile ortamın enerjisini sihirli bir şekilde neşelendiren, yıllar geçse bile ruhunun asaleti ve tevazusu ile hatırlanan, hatırlandığında insanı gülümseten, insanda huzur uyandıranlar… 

Elma Şekeri

Zaman içinde herkesin hayatı değişir, kimileri okyanus aşırı ülkelere taşınır, arkadaşlıklar dönüşür, değişir. Bazen istenmese de araya zaman girer, bazı bağlar hayatın yoğun ritmine yenilerek zayıflar, kopar. Ama, herkes kendince bir tat bırakır ardında, kimi kekremsi, kimi tatlı, kimi acı, kimi de bir daha hatırlamanın karşı tarafça hiç istenmeyeceği nahoş tatlar, izler bırakır ardında. 

Anılarda hoş kalabilmek ise, dengenin, adaletin, emeğin, paylaşımın, hürmetin, sevginin harmanındandır. Bendeki elma şekeri sembolünün tarifini isteseler, “çokça emeğin, adaletin, nezaketin, tatlı dilin, güler yüzün, özverinin, sevginin aşkla ve coşkuyla gönül kabında, yaşam sahnesinde karışımı” diye özetlerdim. Anılarımda elma şekeri tadı bırakan herkesin ruhunun önünde sevgiyle, hürmetle eğiliyorum. Bizlerin de böyle hatırlanması dileğiyle, aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Nietzsche'nin Yalnızlığı, Yalom'un Aynası

Irvin D. Yalom'un Nietzsche Ağladığında romanı ilk bakışta imkânsız bir karşılaşmanın hikâyesidir. Tarihsel olarak hiç gerçekleşmemiş bir terapi seansı, psikiyatri tarihinin öncülerinden Josef Breuer ile modern düşüncenin en yalnız filozoflarından Friedrich Nietzsche'yi aynı masada buluşturur. Ancak romanın asıl başarısı, bu hayali karşılaşmayı felsefi bir oyundan çıkarıp insan ruhunun derinliklerine uzanan bir sorgulamaya dönüştürmesidir. Romanın merkezinde Nietzsche vardır; fakat dikkatli bir okur kısa sürede şunu fark eder: Yalom yalnızca Nietzsche'yi anlatmaz, aynı zamanda kendi düşünsel evrenini de onun üzerinden tartışır. Bu nedenle eser, bir filozofun biyografisinden çok iki büyük zihnin yüzyılları aşan diyaloğu olarak okunmalıdır.

Nietzsche'nin Yalnızlığı, Yalom'un Aynası

Nietzsche modern çağın en yanlış anlaşılan düşünürlerinden biridir. Onun hakkında konuşurken çoğu zaman fikirleri öne çıkarılır; "üstinsan", "güç istenci", "Tanrı'nın ölümü" gibi kavramlar tartışılır. Oysa Yalom'un ilgisini çeken Nietzsche'nin teorileri değil, bu teorileri üreten insanın kendisidir. Romanın Nietzsche'si son derece zeki, keskin gözlemci ve acımasız derecede dürüst bir karakterdir. İnsanların kendilerini kandırma biçimlerini görür. Toplumun ahlaki maskelerini fark eder. Kalabalıkların güvenlik adına özgürlüklerinden nasıl vazgeçtiğini anlar. Ancak bütün bu kavrayışın bir bedeli vardır. Nietzsche'nin zekâsı ona güç kazandırırken aynı zamanda onu insanlardan uzaklaştırır. Yalom burada önemli bir soruya temas eder: İnsan ne kadar çok anlarsa, o kadar mı yalnızlaşır?

Nietzsche'nin yalnızlığı sosyal beceri eksikliğinden doğmaz. Tam tersine, insanların korkularını, arzularını ve zayıflıklarını birçok insandan daha iyi kavrar. Fakat gördüğü şey ile insanların görmek istediği şey arasındaki mesafe büyüdükçe yalnızlığı da büyür. O artık sıradan sohbetlerin, toplumsal ritüellerin ve gündelik tesellilerin içine sığamaz hale gelir. Bu nedenle romanda Nietzsche'nin yalnızlığı bir tercih değil, neredeyse bir kader gibi görünür. O, insanlardan uzaklaştıkça özgürleşir; fakat özgürleştikçe de yalnızlaşır. Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri burada ortaya çıkar: Bireyselleşme arttıkça insan kendine yaklaşır ama başkalarından uzaklaşır.

Nietzsche'nin trajedisi de tam olarak budur. İnsanlığı eleştirir ama insan sevgisini kaybetmez. İnsanlardan uzak durur ama onların özlemini çeker. Güçlü görünür fakat derin kırılganlıklar taşır. Yalom'un başarısı, filozofu bronzdan yapılmış bir anıt olmaktan çıkarıp etten kemikten bir insana dönüştürmesidir. Ancak roman yalnızca Nietzsche'nin hikâyesi değildir. Aynı ölçüde bir Irvin Yalom romanıdır. Yalom'un bütün eserlerinde tekrar eden temel bir tema vardır: İnsan ancak kendisiyle yüzleşebildiği ölçüde özgürleşebilir. Ölüm korkusu, yalnızlık, anlamsızlık ve özgürlük gibi varoluşsal meseleler onun yazarlığının temel eksenini oluşturur. Nietzsche Ağladığında'da da bu yaklaşım açıkça görülür.

Yalom, Nietzsche'yi bir hasta gibi ele almaz. Aslında romanda hiç kimse yalnızca doktor ya da hasta değildir. Breuer Nietzsche'yi anlamaya çalışırken kendi arzularıyla yüzleşir. Nietzsche Breuer'in sorunlarını analiz ederken kendi yaralarını görmeye başlar. Böylece terapi tek yönlü bir müdahale olmaktan çıkar, karşılıklı bir dönüşüm sürecine dönüşür. Bu yaklaşım Yalom'un kişiliği hakkında da çok şey söyler. O, insanı yukarıdan inceleyen bir uzman değildir. Yazılarında ve terapötik yaklaşımında otoriter tavırdan özellikle uzak durur. İnsan ruhunu çözülecek bir problem olarak değil, anlaşılması gereken bir hikâye olarak görür. Belki de bu nedenle Nietzsche gibi son derece güçlü bir karakter karşısında bile üstünlük kurmaya çalışmaz. Birçok yazar kendi fikirlerini kahramanlarına söyletir. Yalom ise Nietzsche'nin sesini bastırmaz. Onunla tartışır, ona itiraz eder, bazen ona hayranlık duyar ama hiçbir zaman onu propaganda aracına dönüştürmez.

Romanın entelektüel değeri de burada ortaya çıkar. Yalom, Nietzsche'yi evcilleştirmeye çalışmaz. Çünkü gerçek düşünürlerin rahatsız edici tarafları olduğunu bilir. Toplum ve siyaset açısından bakıldığında ise eser son derece güncel görünmektedir. Nietzsche'nin kalabalıklara yönelik eleştirileri bugün sosyal medya çağında daha da anlam kazanmıştır. Çoğunluğun onayını alma arzusu, sürü psikolojisi, popüler düşüncelere teslim olma eğilimi ve bireysel cesaretin azalması günümüz toplumlarında da gözlenen olgulardır. Nietzsche'ye göre kalabalık çoğu zaman güvenli bir sığınaktır. İnsanlar kendi düşüncelerini üretmek yerine ortak kanaatlerin arkasına saklanırlar. Böylece sorumluluk hissi azalır. Ancak bunun bedeli bireyselliğin kaybıdır.

Yalom bu eleştiriyi bütünüyle benimsemez. Çünkü onun gözünde insan ilişkileri aynı zamanda iyileştirici bir güce sahiptir. Nietzsche'nin yalnızlığı yaratıcıdır ama aynı zamanda yıkıcıdır. İnsan kendini ancak diğer insanlarla kurduğu ilişkiler içinde tanıyabilir. Bu nedenle romanda iki farklı hakikat karşı karşıya gelir. Nietzsche özgürlüğü savunur; Yalom ise bağlantıyı. Nietzsche bireyin yükselişini anlatır; Yalom insanın başkalarına duyduğu ihtiyacı hatırlatır. Romanın derinliği de bu gerilimden doğar. Sonuçta Nietzsche Ağladığında yalnızca bir filozofu anlatan roman değildir. Aynı zamanda büyük zekânın bedelini, yalnızlığın cazibesini, özgürlüğün yükünü ve insan olmanın kırılganlığını anlatan bir eserdir. Nietzsche romanda düşüncenin zirvesini temsil ederken, Yalom insanlığın sıcaklığını temsil eder. Belki de kitabın asıl gücü burada saklıdır. Nietzsche okuyucuya nasıl düşünmesi gerektiğini sorarken, Yalom nasıl yaşaması gerektiğini sorar. Biri insanı aşmaya çalışır, diğeri insanı anlamaya.

Roman bittiğinde geriye şu soru kalır: İnsan gerçekten büyük olmak için yalnız mı kalmalıdır, yoksa büyüklük dediğimiz şey başkalarıyla kurulan sahici bağlarda mı ortaya çıkar? Yalom bu soruya kesin bir cevap vermez. Çünkü hayatın kendisi de vermez. Ancak Nietzsche'nin gözyaşlarını göstererek, en güçlü zihinlerin bile anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. Belki de insanın en büyük trajedisi yalnız olması değil; anlaşılmak istemesine rağmen bunu nadiren başarabilmesidir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Bir Kitapla Aramda Geçenler

Zaman, önüne geçemediğimiz bir hızla akıyor. Hayat da öyle. Değişiyor üstelik. Onunla birlikte dünyamız da değişip farklılaşıyor. Çünkü her gün yeni, aynıymış gibi görünse de farklı bir deneyime açıyoruz kapımızı. Bambaşka, bir öncekini az veya çok aşan tanıklıklara... Dolayısıyla bizler de değişiyoruz. Ayırdında olalım ya da olmayalım, deneyip tanık olduklarımızla birlikte, olaylarla insanların etkileşimine maruz kalıyoruz. Sonuç; algılayışımız, önyargılarımız, eğilimlerimizle yönelimlerimiz gibi pek çok vasfımızda ortaya çıkan değişimimizdir. Bu gerçek, önü sonu döner dolaşır, okumalarımızı da değiştirir. Hatta diyebilirim ki her okuyuş, bizleri bir başka biçime büründürür.

Bir Kitapla Aramda Geçenler

Nasıl ki aynı suda iki kere yıkanılmazsa, aynı kitabı da aynı bakışla iki kez okumaz, okuyamazsınız. Evet, değişmeyen, elinize aldığınız o kitaptan duyduğunuz hazdır. Ancak o kitabın sözcük denizinde çıktığınız her anlam arayışında yeni bir dürtüyle harekete geçer; yıllar önce, o günkü hâlinizle kitaba düştüğünüz notlara yeni notlar eklersiniz. Nasıl? Şimdiki bakış ve kavrayışınızla...

Daha önce üstünde durmadığınız satırlar, daha vurucu gelir mesela. Daha bir sarsıcı... Belki daha etkisiz veya önemsiz... Fakat öyle ya da böyle, bir kitap kurdu olarak içinde eşelendiğiniz kitapla yeniden hemhâl olursunuz. Büyülü bir şeydir; zira yazarının satırlar arasında ördüğü "anlam deseni"ni yakalarsınız. Alberto Manguel, bu sonucu betimlerken şuna yakın cümleler kuruyordu:

"O kitap size saygı duydu, kapısını açtı, mahremini. Siz de saygı duyacaksınız. Okumanın da bir adabı olduğunu..."

Bize saygı duyup kapısını açan, mahremini önümüze seren kitap karşısında, okur olarak bizim de kapılarımızı bazen sakınımlı, bazen de apaçık ortaya serdiğimize kuşku yok. 

Bütün bunlarla daha fazlasını bana düşündüren, yakın sayılacak bir zamanda, değerli bir arkadaşım vasıtasıyla elime ulaşan bir kitap: Nezihe Meriç'in "Toplu Öyküleri-1"...

Kitap benim için heyecan vericiydi. Çünkü sahaflardan alınmışa benziyordu. Daha kapağındayken farkına vardığım dokunuşları, cilde sinen uzunlu kısalı, yer yer çatallı, dal budaklı çizgileri, kenar kıvrımı kadar rengi de koyulaşıp sararan sayfalarıyla resmedebilirim. Kaç kişinin elinden, gözünden, aklıyla belleğinden geçtiyse kısmen dağılmıştı. Hangi okumalara maruz kaldıysa artık... Su gibi akıp gitmeyen, okurunu durdurup düşünmeye sevk eden kitaplardandı, anlayacağınız. Değilse hangi okur kitabı alır da, cildini masanın üzerine devirip gererek sayfalarını çizer, kenar boşluklarını cümleye boğar?

Daha kitaba başlamadan, çizili satırlarda gezindim. Kenar notlarında... "Acaba şu silik, titrek, yer yer kesikli sözcükler hangi ruh hâlinin yansımasıdır?" diyor, ardı sıra sert, derin dokunuşlarla sayfayı neredeyse tokatlar gibi yazılmış sözcükleri görünce duruyordum: "Bu kısmı sakın unutma!" dercesine yazılmış! Acaba neden bu kadar önemsedi? Kalın, üstünden ısrarla geçilmiş, kararlı bir koyulukla işaretlenmiş satırlarla karşılaşıyordum. Acaba hangi ani geri dönüşün ya da hiç hesapta yokken gündeme gelen bir yüzleşmenin yansımasıydı? "Burada anlatılan benim, yahu!" dedirten bir sarsılma ânıydı belki de yaşanan. Kitabı o sırada elinde tutan her kimse, onun bir anlık soluk alıp verişle kaleme uzanışı ve sanki o ân yapılmasa, sayfaya not edilmese uçup gidecekmiş telaşına kapılarak yazılan satırlar... Tam da "Menekşeli Bilinç" başlıklı bölümün sayfasına:

"09 Temmuz 2023... Pazar... Ara Kafe, İstiklâl..."

Notu düşen bir kadın mıydı, yoksa erkek mi? Acaba o sırada yalnız mıydı? Sokak da Kafe gibi ıssız mıydı, yoksa tam tersi alabildiğine kalabalık, gürültülü mü? Böyle bir başlığın altına böyle bir notu neden düşmüş olabilir? Kendisine neyi, neleri hatırlatmak istedi?

Temmuz olduğuna göre hava sıcaktı. Nemliydi muhtemelen. Hatta bunaltıcı... Gökyüzü asılıp kapanıyordu belli belirsiz. Bulutlar sıkılaşıyor, belki de birazdan başlayıverecek yağmurun hazırlığını yapıyordu. Nedense kadın olduğunu düşündüğüm kitabın okuru, garsona seslendi: "Bir gazoz rica etsem... En soğuğundan..." Gazozu çok seviyor olmalı. Şipinişi masasına gelen gazozu, çocukluğunun renkli gazozunu içer gibi bir dikişte içiyor. Lıkır lıkır... Eliyle araladığı kitabın az önce not düştüğü o sayfasını geçmedi henüz. Boş şişeyi masaya bıraktıktan sonra çevirdiği sayfayı boş görünce kalemine davrandı. İşte tam o sırada başladı yağmur! Yaz yağmuruydu ne de olsa. "Tez geçer!" diyerek duruşunu bozmadı. Masayı gölgesine alan şemsiye de açık olunca... Sadece ona değil, elindeki kitabın açık sayfasına da damlalar vurdu vurmasına, ancak umursamadı.

Sayfaya bakar, düşülen nota göz gezdirirken zihnimden akan hikâyeye burada ara verdim. Sayfadaki damla izlerine, ıslanarak kurumuş kâğıdın içine çekilir gibi büzüşmesine bakmakla kalmayıp dokundum. Bir taraftan yağmur yağarken kalemine davranan, sayfaya notlar düşen kadının cümlelerini okudum. Harfler titrekti. Kısmen silik. Âdeta birbirlerinin üstlerine yığılır gibi durmaları tuhaftı. Çarpıcı:

"Yağmurun ıslattığı bir gün... Yine aynı soru: Ben burada ne yapıyorum? Karşımdakilerle UYUM'lu geçen yılların acısı..."

UYUM, özellikle büyük yazılmıştı. Kesme işaretiyle ayrılarak... Sadece onun harflerinde birkaç kez geri dönüp ilerlemiş kalem. UYUM'da kendi uyumluluğunun yıllardır ruhunda yarattığı sancılı fırtınayı resmetmek istemiş sanki. Büyük harflerle bas bas bağırdığını düşündüm: "Beni kıstırdığınız yaşam alanında, sizin zoraki UYUM'unuz yüzünden geberiyorum!"

İstiklâl Caddesi'nde bir Temmuz günü, elinde bir kitapla kafelerden birine oturmuş kadın, dışarıdan bakıldığında sakin görünüyor ancak içinde fırtınalar esiyor. Suskunluklarına kahroluyor sanki. Onaylayıp yapmak, yaşamak zorunda kaldıklarına... "Menekşeli Bilinç"le karşılaşır karşılaşmaz, ani bir yolculukla gidiverdiği geçmişinde belki de ardında bıraktıklarını özlüyor. Anıları artık bütünlük de taşımıyor olabilir. Belki de parça pinçik olmuş hâldeler ve kadın, silik soluk anıların içinden güzel, değerli, anlamlı olanları yakalayacağım diyerek belleğiyle boğuşuyor. Geçmişine sıkı bir perde çektiren başkaları mı acaba?

Cümlesine dönüyorum: "Karşımdakilerle UYUM'lu geçen yılların acısı..." 

"Kim onlar?" diye düşünüyorum, "Karşısındakiler kim?" Yıllara yayılan o zoraki, tam da bu nedenle acılar barındıran o UYUM'un nedeni ne? Neyi, neden kabullendi; buna nasıl mecbur bırakıldı ve bir Temmuz günü, bir kafeye oturarak saygıyla kapısını, mahremini kendisine açan kitaba kendi mahremini sundu? Bir yaz yağmuru yağıyordu aynı anda. Acaba bir yaz yağmuru gibi geçen hayatına, menekşeli bir bakışla göz atınca... Kim bilir hangi varoluşsal sancılarla düşünmeye başlayıp...

"Varım Diyorum İnanmalısınız" başlıklı sayfaya geçmiş bu arada. Anlaşılan o ki satırlar çarçabuk akmamış. Akamamış. Zira "Hikâyem vardı. Yazamıyordum. Kimse hikâyeyle aramda geçenleri anlamıyordu. Sinirlerim bozuldu bu yüzden..." satırlarının altını kararlılıkla çizmiş. Kalemini ileri-geri ittirerek... Koyu, kalın çizgilerle...

Bir insanın hikâyesini, kendi öz hikâyesini yazamaması ne acıdır! Hikâyesiyle arasında geçenleri, ona zoraki bir UYUM'u yaşatanlara anlatamamak döner de benliğini parçalamaz mı? Dışarıdan bakınca tastamam, bütünlüklü görünen insanın kendisi, bilinci, belleği ve benliği aslında içeride kaç parçaya bölünür? 

Ara Kafe'de oturan kadının da sinirleri bozuldu. Gözlerini diğer satırlara kaydırırken iç geçirdi. Oturuşunu az biraz düzeltti. Karşısına çıkan cümleyi görünce...

"Kurtulmak için türlü yolları denedim, olmadı..."

Bu cümlenin altında koyulaştırılmış bir çizgi var! Sayfada neredeyse derin bir yarık oluşturmuş. Kalemin hemen kalkmadığı anlaşılıyor, zira cümlenin "olmadı" sözcüğünün ardından orada, son noktanın üzerinde bir süre durmuş. Sayfaya yayılan siyah mürekkebin encamına bakılırsa bir yerlere, bir şeylere, bir zamana ve olaya dalıp gitmiş. Neden sonra sayfayı okumaya geri döndüğünde, karşılaştığı yeni cümleler belli ki içini ferahlatmış. Çünkü "Nefes almak için durdum," cümlesinden başlayarak neredeyse on-on bir cümlelik bir pasajı seri, tekrarsız bir kalem oynatışıyla çizmiş:

"Boyalim!" diye bağıran bir çocukla bakışıp güldüğünün hayaline kapılmış belli ki! Onlar bakışıp gülüşürken tüm kuşlar ötmeye başlamış. Hatta yeryüzünün tüm çocukları hep birden gülüşmüşler. Sonra kadın, kalemini tekrar bastırıp ittirmiş sayfada. Altını çizdiği satırları söküp almak, âdeta kendinin kılmak istemiş:

"İçim sevinçle doldu. Gözyaşlarım akmaya başladı. Şehrin gürültüsünü bastırmak için boyacı çocuk, ben, kuşlar, çocuklar hepimiz el ele verip güneş açmış deniz kıyısına gittik. Koşa koşa... Sonra denize doğru neşeyle, keyifli bir eşek gibi anırdık. Çok ihtiyar bir ninecik, penceresinin önünde kahvesini içiyordu; sesimizi duyunca o da 'Gözün kör olmasın, e mi?' diye güldü. Elini fesleğen yapraklarına götürüp kokladı."

Şehrin gürültüsünü bastıran çocuk kahkahalarını özlediğini düşündüm kadının. Kendi çocuk kahkahalarını aradığını... Evinde, işinde, çevresinde, sosyal hayatının içinde zamana yayılarak kaybolmaya, belirsizleşmeye başlayan; aslında onu o yapan, kendisi kılan güzel, leke tutmamış anıları andığını... UYUM'dan o denli bunalmış ki şehrin merkezinde bir yerde; kuşlar ve çocuklarla el ele tutuşmayı, denize doğru bir eşek gibi anırmayı cazip bulabiliyor. Kendisini o hâldeyken hayal eden kadının oturduğu yerde gülümsediğini gören garson, büyük olasılıkla "Tam sırası!" demiş, sadece bir gazoz içerek saatlerdir masayı işgal eden kadına yaklaşıp sormuştur: "Bir çay ya da kahve..." Oysaki kadın o sırada ara vermeksizin okumuş ve ona ilginç, bir o kadar yakın gelen bir satırın altını çizmekle meşguldür:

"Biz çocukken yaşamayı amma da severdik!"

Garson eğildi, meraklı bir bakışla sordu: 

"Anlamadım! Az önce ne söylediniz?" 

Kitabı kapatarak garsona dönen kadın birden kalktı. "Yeter," diye düşündüğü yüz lirayı masaya bırakırken garsonla göz göze geldi. "Tılsım bozuldu, tılsım bozuldu," diyor, yavaş adımlarla uzaklaşıyordu...

Elimdeki kitabın "Menekşeli Bilinç" bölümünü okuyup bitirdiğimde aklım hâlâ kadındaydı. Bir kitaba kim bilir kaçıncı okumada düşülen notlar sayesinde resmettiğim hikâyenin sonunda, yavaş adımlarla yürüdüğü o yolun devamında ne yapmış olabileceğini düşündüm. Bir de önü son yol çatallaşıp ikiye ayrılıyorsa... Bir masalın içinde olsaydı, misal Alice gibi, bir kediyle rastlaşır, aralarında şu bilindik diyalog geçerdi:

"Söyler misiniz lütfen bana, buradan nereye sapmam gerek?"

"Bu aslında senin nereye gitmek istediğine bağlı!"

Fakat kadının yaman, dahası zorlu bir gerçeğin içinde olduğunu düşündüm. Kendimin de... Üzerine demir parmaklığın gölgesi düşen cam önü masama bıraktım kitabı. Etkisinde olduğum kadını zihnimde, kendi seçtiği yola yönlendirdim. UYUM dayatmalarını kıra kıra ilerledi. Rahatladım. Bir kitapla aramda geçen bu ruhsal al-ver sayesinde sırtımı plastik sandalyeme yasladım. Tel örgülerin üstü kuşlarla doluydu. Bir ötüşlü gülüşleri vardı ki sormayın! Avluya inecek Nezihe Meriç'in, "Görülmemiş, delirmiş, saldırgan bir yeşil," diyerek betimlediği türden bir pantolonu giydim ve ne yaptım dersiniz? Neşeli, keyifli eşekler gibi anırdım!

Nezihe Meriç'e... Saygıyla...

M. Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Gezi Yazısı Üzerine

Gezi yazısı tür olarak ilk önce Batı kültüründe ortaya çıkmıştır. Tanınan ilk örneği, Venedikli gezgin Marco Polo’nun gezip gördüğü yerleri tanıttığı İl Milione (Seyahatname) adlı eseridir. Marco Polo küçük yaşında amcalarıyla birlikte Venedik’ten çıkmış, Çin’e kadar gitmiştir. Kubilay Han’ın sarayında gördüklerini, Çin’de, Türkistan’da yaşadıklarını hafızasında saklamış bir tüccardır. Otuz yıl sonra ülkesine döndüğünde yaşanan iç savaşta tutsak düşmüş, gördüklerini koğuş arkadaşına anlatmış. Yazar olan arkadaşı Marco Polo’dan dinlediklerini yazıya geçirmiş ve böylece ünlü seyahatname ortaya çıkmıştır. Bizde gezi yazısının ünlü yazarı Evliya Çelebi’dir. Seyahatname adlı eserinde Osmanlı ülkesinde gezip gördüğü yerleri mübalağalı bir anlatımla yazmış, bugünlere kadar gelmiştir. Evliya Çelebi ayrıntılı bir şekilde anlattığı kentlerde bazen abartıya kaçar. Erzurum’da damdan dama atlayan kedi donar. Diyarbakır Kalesi’nin sekiz kapısından bahseder ama bu kapıları bulmaya imkân yoktur.

Gezi yazısı, gezilen, görülen yerlerin tarihî, kültürel, doğal zenginliklerini; sade, açık, anlaşılır bir dille okurlara aktarma işidir. Betimlemelerle, öyküleyici anlatımla görülen yerler okuyucunun gözünde canlandırılmaya çalışılır. Amaç, okurun görülen yeri merak etmesini sağlamaktır. Ülkemiz tarihî, kültürel, coğrafi zenginlikleri ile dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir. Türkiye üzerine yazılmış gezi yazılarının en önemlilerinden biri Fransız teğmen Pierre Loti’nin yazdıklarıdır. Oryantalist bir yaklaşımla yazan Pierre Loti, âşık olduğu Aziyade’yi ve İstanbul’u ayrıntılı bir şekilde tanıtmıştır. Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızda birçok gezi yazısı örneği bulunmaktadır. Ahmet Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi, Falih Rıfkı Atay’ın Bizim Akdeniz’i, Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i, Azra Erhat’ın Mavi Yolculuk’u edebiyatımızdaki gezi yazısı örnekleridir. Yakın zamanda Bütün Dünya dergisinde Semra Yurt Akgül imzasıyla çıkan, İzmir’i ve Diyarbakır’ı tanıtan gezi yazıları ilgiyle okunması gereken metinlerdir. Aşağıdaki bölümde size kısaca Ahlat üzerine yazılmış bir gezi yazısı kitabını tanıtacağım.

Kısa süre önce elime bir monografi çalışması geçti. Kitabın adı Kültürel Miras Ahlat. Yazarı Dr. Zafer Gülsar. Kendisi biyoloji öğretmeni. Doktora çalışmasını İktisat Fakültesinde Kültürel Miras konusunda yapmış. Yakın zamanda doktora çalışmasını kitap hâline getirerek okurlara sunmuş. Kitap KMD Yayınlarından çıkmış. Toplam 500 sayfa. Kitapta fotoğraflarla desteklenen makaleler bulunuyor. Yazar, memleketi olan, yakından tanıdığı Ahlat’ı her yönüyle tanıtmaya çalışmış.

1071’de Malazgirt Savaşı ile Anadolu’nun kapıları Türklere açıldığında Van Gölü’nün kenarında bulunan Ahlat, uygarlık yönünden gelişmiş bir kentti. Medler, Persler, Hititler, Urartular ve daha birçok uygarlık burada yaşam sürdü. Selçuklular Asya’dan getirdikleri medeniyeti burada yaşatmaya devam etti. Kümbetler, hamamlar, camiler, sarnıçlar ve birçok mimari eser Ahlat’a kazandırıldı. Eserimizde bu tarihî eserlerin fotoğrafları bulunmaktadır. Osmanlı döneminde doğuya sefere çıkan padişahların konakladıkları yerlerden biri Ahlat olmuştur. Kentin göl kenarında olması, topraklarının verimliliği, renkli kaya rezervlerine sahip bulunması birçok uygarlığın bu topraklarda yerleşim kurmalarına vesile olmuş. Alparslan’ın Anadolu’ya girmesiyle birlikte Ahlat, Türk-İslam kültürünün yerleştiği bir mekân olmuştur.

Kitapta iddia edilen bir görüşe göre Atatürk, Doğu Anadolu Bölgesi’ne bir üniversite kurulmasını vasiyet etmiş. Üniversite kurulacak kentin Ahlat olmasını istemiş. 1950’li yılların sonunda Cumhurbaşkanı Celal Bayar Ahlat’ı ziyaret ettiğinde bu vasiyet hatırlatıldığında elinden geleni yapacağını belirtmiş. Siyasi iklimin değişmesiyle birlikte üniversite Erzurum ve Van’a yapılmış, Ahlat gözden düşmüş.

Osmanlı-Rus Harbi’nde kent Rusların eline geçmiş. İşgal döneminde kentin yerlisi ailelerin çoğu kişisel olanaklarıyla Diyarbakır’a göç etmişler. İşgal bittikten sonra dönebilenler çok az olmuş. Bugün Ahlat’ta yaşayanların dedeleri Rus işgalinden kurtulanlardır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Ahlatlılar sınırlı imkânlarıyla kentin imarını sağladılar. Eğitime önem vererek birçok aydın genç yetiştirdiler. Bu gençler doktor, öğretmen, bürokrat vb. mesleklere sahip olup hem Ahlat’ın hem de memleketin kalkınmasına katkıda bulundular.

Uzun yıllar boyunca kentin alışveriş ortamını sağlamak amacıyla değişik çarşılar kuruldu. Bu çarşıların kurulmasına belediye başkanları ve kentin ileri gelenleri yoğun destek verdiler.

Bugün Ahlat, Osmanlı Devleti dönemindeki ihtişamından uzak olmakla birlikte yine de bir turizm kenti olma özelliğini sürdürmektedir. Kentin geçim kaynağı turizmle birlikte tarım ve hayvancılıktır. Bizlere düşen, ülkemizin tarihî değerlerinden biri olan Ahlat’ı gezip görerek kalkınmasına katkıda bulunmaktır. Ahlat’ı gezelim, görelim, tanınmasına yardımcı olalım. Bu ülke hepimizin, sahip çıkalım.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Yol

Ayna rehberliği kıymetlidir tekâmül yolculuğunda… Ayna var, aynalar var!  Doğru aynayı bulmak ve onu kabul edebilmek de derin mevzu. Üzerine ne kitaplar yazılır. Şems, Mevlâna ile karşılaşmasında, Mevlâna aslında pek de prim vermiyor bu karşılaşmaya. Iskalıyor o ilk şansı.

İkinci karşılaşmada ise, Şems’in nev-ı şahsına münhasır sert üslubu karşısında hiddetlenmeden, direnç göstermeden, reddetmeden, merakla, aşkla, heyecanla kalmayı biliyor Mevlâna… Herkes bir Şems arar kendisine, ama Şems’i bulma derdine düşmeden önce, biz aradığımız şeye ne kadar benziyoruz, bizim eksiğimiz, fazlamız nerede, aşmamız gereken neler var, bir bakmak, üzerinde çalışmak gerek…

Ayna, razı ve hazır olana gelir. Yüzleşeceklerinden, kaybedebileceklerinden, vereceklerinden, alacaklarından, dönüşeceğinden razı olana gelir. Özetle yola çıkmaya gönüllü ve yolculuğa hazır olana gelir. Yolculuğumuz kutlu ve aydınlık olsun! Aşk ve sevgiyle kalın. 

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Şiddet Kültürü ve Edebiyat

Yakın zamanda Urfa ve Maraş’ta yaşanan cinayetler hepimizi derinden yaraladı. Yaşanan acılar, ölen öğrenci ve öğretmenlerimiz yüreğimizde tarifsiz acılar bıraktı. Yaşanan bu acı olaylar bazı konuları tartışmaya açtı. Güvenlik sorunları, sosyal medya kullanımı, iletişim sorunları her kulvarda tartışılıyor. Biz nasıl oldu da çocukları cinayet işleyen bir ülkeye dönüştük?

Şiddet Kültürü ve Edebiyat

Ergenlik dönemi insanın kendini ifade etmekte zorlandığı bir dönemdir. Kendisini ailesine, çevresine, birlikte olduğu insanlara ifade etmekte zorlanır. İnsan birçok kanalla kendini anlatabilir. Spor, müzik, dans, resim, bilim, sinema, tiyatro vb. alanlarda insan kendini ifade etme yolunu bulur. Kendini anlatmanın yollarından biri de edebiyattır.

Edebiyatın dili sevginin dilidir. Şiir, hikâye, roman, tiyatro ve diğer türler insanın içindeki nefreti yok edip sevgiyi ön plana çıkarması için birer araçtır. Gençler kendilerini edebî metinler yoluyla ifade edip rahatladıklarında şiddete ihtiyaç duymazlar. Gençleri edebiyatla buluşturup kendilerini ifade edebilmelerine destek olamadıysak en az onlar kadar bizler de suçluyuz. Onlara edebiyatın sevgi dilini aktaramadıysak suç bizdedir. Bir genç eline kitap yerine silah alıyorsa şiddet kültürü sevgi kültürünün yerine geçmiş demektir. Şiddet kültürü beraberinde sosyal çürümeyi, hukuksuzluğu, vicdansızlığı getirir. Şiddet, insanlarda travma oluşturur. Travmadan kurtulmanın yolu sevgi dilidir. Edebiyatımızda sevgi dilinin çok güzel örnekleri bulunmaktadır. Eğer edebiyatımızın güzel örneklerini gençlere ulaştırabilirsek şiddetten uzak dururlar.

Yaşanan olayları sadece güvenlik sorunu olarak görmeyip toplumsal sorunlar olarak görürsek çözüme daha çabuk yaklaşırız. Bir hapishane kapatacaksak bir okul açmak zorundayız. İnsanlara sevgiyi, hoşgörüyü aşılamak o kadar zor değil. Edebî metinlerimizde yeterince malzeme var. İşte örnekler:

Mevlânâ’dan örnek:

Ölmekten korkmamak gerek sevgi için

Can vermekten çekinmemek sevgi için

Aşk, bengisu içmek, pınarından yaşamın

Derler ya bu boş laf, gerçek sevgi için

Yunus Emre’den örnek:

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevgi için

Nazım Hikmet’ten örnek:

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey

Dünyanın en güzel sesinden

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey

Fakat artık ümit yetmiyor bana

Ben artık şarkı dinlemek değil

Şarkı dinlemek istiyorum

Edebiyattaki sevgi dilini sosyal medyada, televizyon dizilerinde göremiyoruz. Dizilerde edilen küfürler, kullanılan silahlar özellikle gençleri olumsuz etkiliyor. Dizilerdeki mafya babalarına, katillere özenen gençler, çocuklar ellerine silahları alıp okullarda dehşet saçıyorlar. Çocukların önüne koyduğumuz rol modellere bakın: mafya babaları, katiller. Bizim geleceğimiz dediğimiz insanların önüne, uyuşturucu satan, silah satan kişileri romantik kahramanlar olarak sunuyoruz. Kahramanımız bir sahnede sevdiğine şiir okurken sonraki sahnede eline silah alıp birçok kişiyi öldürüyor. Cinayetlerinden sonra hiçbir ceza görmüyor. İzlediği dizide işlenen cinayetlerin cezasız kaldığını gören gençlere şiddetin kötülüğünü nasıl anlatacağız? Suç ve Ceza romanında ya da Agatha Christie’nin romanlarında suç işleyen kişiler romanın sonunda cezasına razı olur. Böylece okur suçun yanlışlığını görür. Romandan ders çıkarır. Bizim dizilerimizden ahlaki ders çıkarmak mümkün değil. Gençlere ne izletirsek onu alıyorlar. Devlete de bu konuda çok iş düşüyor. Çocuklarına, gençlerine sahip çıkamayan toplumlar geleceğine de sahip çıkamaz. Ne yaşanırsa yaşansın hepinize güzel günler diliyorum, enseyi karartmayalım diyorum.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Simya

Simya

Alırken de verebilmek, verirken de alabilmek 

İçerdeyken dışarıya akmak

Zarafette gücü bulmak 

Aynı anda hem cam gibi kırılgan hem de elmas gibi sert olmak 

Sözünde net ama incitmeyenlerden olmak 

Sınırlarını koruyarak da karşındakini evde hissettirebilmek 

Alan tanırken, alanını koruyabilmek 

Bilme halinden çıkıp, her dem meraklı çocuk olmak 

Bilgiyi, bilgeliğe hal ehillerinden olarak dönüştürebilmek

Satır ehlinden, sadır ehline dönüşmek simyadır, dengedir.


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Hakikatin İnşası, Gücün Görünmeyen Yüzü

Alamut, Vladimir Bartol’un kaleminde yalnızca tarihsel bir roman değil, insan zihninin en karanlık ve en kırılgan noktalarına inen bir güç ve hakikat sorgulamasıdır. Bu eser, 11. yüzyıl İran’ında geçen hikâyesine rağmen, okurunu doğrudan bugünün dünyasına, hatta bugünün çatışmalarına taşır. Çünkü Alamut, bir kale olmaktan çok daha fazlasıdır: bir düşünce sistemi, bir gerçeklik laboratuvarıdır.

Alamut, Vladimir Bartol

Romanın merkezine adını veren Alamut Kalesi, İran’ın kuzeyinde, Elburz Dağları’nın sarp yamaçlarında yer alır. 11. yüzyılda Hasan Sabbah tarafından ele geçirilmiş ve Nizari İsmailîlerin merkezi hâline getirilmiştir. “Kartal Yuvası” anlamına gelen Alamut, sadece stratejik bir askeri üs değil, aynı zamanda ideolojik bir eğitim ve yönlendirme merkeziydi. Burada yetiştirilen fedailer, tarihin en tartışmalı örgütlenmelerinden birinin parçası olmuşlardır.

Romanın merkezinde yer alan Hasan Sabbah, klasik anlamda bir lider değildir. O, kitleleri yönetmekten çok, onların gerçeklik algısını yeniden kuran bir zihinsel mimardır. Sabbah’ın en büyük gücü, insanların neye inanacağını belirleyebilmesidir. Onun için hakikat sabit değildir; şekillendirilebilir, hatta üretilebilir bir araçtır. Bu nedenle Alamut’ta kurulan düzen, fiziksel bir otoriteden çok epistemolojik bir hâkimiyete dayanır: bilginin kontrolü. Bu düzenin içinde şekillenen karakterler, romanın düşünsel derinliğini daha da belirginleştirir. İbn Tahir, sorgulayan bir zihnin temsilidir. Başlangıçta inanç ile akıl arasında gidip gelen bu genç, zamanla Alamut’un büyüleyici atmosferi içinde dönüşür. Onun hikâyesi, bireyin nasıl yavaş yavaş bir sistemin parçası hâline geldiğini gösterir. Okuyucu, İbn Tahir’de kendi şüphelerini, kendi arayışlarını bulur.

Buna karşılık fedailer, bireyselliğini yitirmiş, tek bir inanç etrafında şekillenmiş kitleyi temsil eder. Onlar için gerçek, deneyimledikleri “cennet”tir; oysa bu cennet, Sabbah’ın ustaca kurguladığı bir yanılsamadan ibarettir. Burada Bartol’un en çarpıcı başarısı ortaya çıkar: Gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi neredeyse görünmez hâle getirmek. Çünkü Alamut’ta yalan, gerçeğin yerini almakla kalmaz; onun yerine geçer. Tam da bu noktada roman, tarihsel bağlamını aşarak bugünün dünyasına ayna tutmaya başlar. Günümüzde ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimler, yalnızca askeri ve politik düzlemde değil, aynı zamanda bilgi ve algı düzleminde de sürmektedir. Modern savaşlar artık yalnızca sahada değil, ekranlarda, haber akışlarında ve dijital platformlarda yürütülmektedir.

Her aktör, kendi anlatısını kurar. Her taraf, kendi gerçekliğini üretir ve bunu mutlak doğru olarak sunar. Bu durum, Alamut’taki sahte cennet kurgusunun modern bir versiyonu olarak okunabilir. Çünkü bugün de kitleler, seçilmiş bilgilerle, filtrelenmiş gerçeklerle yönlendirilir. Hakikat, çoğu zaman taraflara bölünür; her parça kendi içinde “tam gerçek” gibi sunulur. Özellikle İran söz konusu olduğunda, dış dünyanın en büyük yanılgılarından biri bu ülkenin gücünü yalnızca güncel askeri ya da ekonomik verilerle ölçmeye çalışmaktır. Oysa İran’ın gerçek gücü, derin ve kesintisiz devlet geleneğinde yatar. Pers İmparatorluğu’ndan bugüne uzanan bu tarihsel süreklilik, yalnızca bir geçmiş değil, aynı zamanda bir stratejik hafızadır.

İran siyasetinin derinliği de buradan gelir. Yüzeyde görülen politik aktörlerin ötesinde, çok katmanlı bir karar alma mekanizması, ideolojik süreklilik ve uzun vadeli düşünme alışkanlığı vardır. Bu nedenle İran’ın hamleleri çoğu zaman kısa vadeli değil, tarihsel perspektifle okunmalıdır. Bu derinliği göz ardı etmek, tıpkı Alamut’taki düzeni sadece bir kale olarak görmek gibi, büyük bir eksik okumaya yol açar. Bu yüzden birçok gözlemci, bu tür bir devlet aklını tam olarak okuyamadığı için İran’ın gerçek gücünü de çoğu zaman olduğundan farklı değerlendirir. Bu noktada, İran’ın tarihsel derinliği ve stratejik aklı vurgulanırken, mevcut yönetim yapısının eleştiriden muaf tutulması da mümkün değildir. Bugünkü İran rejimi, köklerini güçlü bir tarihsel ve kültürel mirastan alsa da, yönetim biçimi açısından açık biçimde anti-demokratik bir karakter taşımaktadır. Siyasal katılımın sınırlandırılması, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar ve muhalif seslere yönelik sert müdahaleler, bu yapının en belirgin özelliklerindendir. Bu durum, Alamut’taki düzenle rahatsız edici bir paralellik kurar: Hakikatin yukarıdan belirlenmesi ve bireyin bu kurguya uyum sağlamaya zorlanması. Dolayısıyla İran’ın gücünü anlamaya çalışırken, bu gücün kendi toplumuna nasıl yöneldiğini de göz ardı etmemek gerekir. Tarihsel süreklilik bir avantaj olabilir; ancak bu, halk üzerinde kurulan baskıyı meşrulaştırmaz. Aksine, tam da bu derinlik, daha adil ve özgür bir sistem kurma sorumluluğunu da beraberinde getirir.

Örneğin, bu üçlü gerilim hattında yaşanan çatışmalar ve karşılıklı hamleler, farklı medya organlarında tamamen farklı şekillerde anlatılabilir. Bir taraf için savunma olan bir eylem, diğer taraf için saldırı olarak sunulur. Bu da bize şunu gösterir: Günümüzde güç, yalnızca askeri kapasiteyle değil, anlatıyı kontrol etme becerisiyle de ölçülmektedir. Tıpkı Hasan Sabbah’ın yaptığı gibi. Bartol’un romanında Sabbah’ın fedailerine yaşattığı o sahte cennet, aslında bir ödül değil, bir kontrol mekanizmasıdır. Bugün ise bu “cennet”, ideolojiler, kimlikler ve medya aracılığıyla yeniden üretilir. İnsanlar, ait oldukları anlatının içinde kendilerini güvende hisseder; bu da onların o anlatıya daha sıkı bağlanmasına yol açar. Böylece sorgulama yerini kabule bırakır.

Eğer bu roman bugün yazılmış olsaydı, belki de adı “Algoritma”, “Gerçeklik Fabrikası” ya da “Zihin İmparatorluğu” olurdu. Çünkü artık kaleler taş duvarlarla değil; veri, medya ve dijital ağlarla inşa ediliyor. Fedailer ise kılıç taşıyan savaşçılar değil, bilgiye maruz kalan ve onu sorgulamadan yeniden üreten bireyler hâline gelmiş durumda. Yazarın dili, bu karmaşık yapıyı anlatırken bilinçli olarak sade tutulmuştur. Bu sadelik, metnin felsefi ağırlığını daha da görünür kılar. Okuyucu, süslü ifadelerle oyalanmaz; doğrudan düşüncenin içine çekilir. Bu da eserin etkisini kat kat artırır.

Alamut’un belki de en büyük başarısı, okuyucuyu rahatsız etmesidir. Çünkü bu roman, dış dünyayı anlattığı kadar iç dünyamızı da açığa çıkarır. İnandığımız şeylerin kaynağını sorgulamaya başladığımız anda, Alamut’un kapıları aralanır. Ve o kapıdan içeri girdiğimizde fark ederiz ki, aslında o kale sandığımızdan çok daha yakındır. Bugünün dünyasında, özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilim gibi çok katmanlı krizlere baktığımızda, Alamut’un bir roman olmaktan çıkıp bir uyarıya dönüştüğünü görürüz. Çünkü artık mesele yalnızca kimin haklı olduğu değildir; mesele, kimin hakikatinin daha güçlü olduğudur. Ve o kaçınılmaz soru hâlâ karşımızda durur: Biz gerçekten gerçeği mi görüyoruz, yoksa bize gösterilen “cennetin” içinde yaşamaya mı devam ediyoruz?

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Nevruz Bayramı

Nevruz baharın gelişinin ilk habercisi kabul edilir. Türk kültüründe baharla birlikte doğadaki dengenin değişmesiyle yeryüzünün yeşile boyanması, sıcaklığın yerküreyi ısıtmasıyla birlikte doğa daha güzel bir hâle gelir. Güneş tepededir. İşte biz 21 Mart günü barışın, kardeşliğin ve sevginin gönüllerdeki anlamı olan bu günü bayram olarak kutlarız. Adı Nevruz Bayramıdır. Nevruz ilk kaynak olarak Orta Asya steplerinden Türklerin yerleşmiş olduğu coğrafyalara bugün baharı bir bayram olarak müjdeler.

Nevruz Bayramı

Nevruzun bizim kültürümüzde şöyle bir anlamı vardır. Türklerin destanlaşan, abideleşen Ergenekon’dan çıkış günü olarak kabul edilir. Orada kurulan kırk körükle demir dağlar eritilmiş ve Türkler özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu özgürlük günü kaynaklarda bahar bayramı yani Nevruz adıyla kutlanır. Bu bayram Türklerin ve diğer Asya toplumlarının yaşadığı her yerde kutlanır. Bu günde farklı etkinlikler yapılır. Yoksullara yardım edilir. Dilek ağacına çaput bağlanır. Ateşin üstünden atlanır. Gül ağacına dilek dilenir. Ergenekon’dan çıkışı temsilen örsle demir dövülür. Osmanlı Devleti döneminde şairlerin o günü övmek için yazdığı Nevruziyeler okunur. Bu nevruziyelere iki beyit örneği verelim.

Çün çemen Firdevs olup sağra irem bostanıdur

Gür ü gılman ile işret et ki dünya fanidür

Ravza i Revan olupdur sagat ı gülzarı gör

Şahlar kah ı zeberced gonceler vildanıdur

Bir zümürrüd soffadıur güya ki Sağn ı büstan

Laleler ol soffanun yakut şadırvanıdur

Iyd ı nevruz oldı vü alnında sıfl ı goncenün

Şol kızıl ben kim görinür taze kurban kanıdur

Nevruzda dilek ağacına rengârenk çaputlarla bağladığımız her dilek ülkemizin birliğini, kardeşliğini, dostluğunu daha çok pekiştirsin. Bu nevruz tüm Türk topluluklarında ve ülkemizde barış içinde bir ve bütün olmamızı sağlasın. Bu nevruz hayatın kışla birlikte bitip baharla birlikte yeniden canlanmasını sembolize eder. Nevruz İran dilinde yeni gün demektir. Kışın ölen tabiat yeni güne uyanır. İnsanlar da tabiatla birlikte yeniden canlanırlar. Umutları, istekleri, sevgileri kış uykusundan uyanır. Nevruz Dede Korkut’un boy boyladığı soy soyladığı, Yunus Emre’nin “sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz”, Mevlana’nın “ne olursan ol yine de gel”, Hacı Bektaş Veli’nin “bir olalım, iri olalım, diri olalım” dediği bir coğrafyada bize aydınlık yarınların habercisidir.

Bu güzel günde savaşların barışa, kinin sevgiye bahar çiçekleri gibi dönüşmesini diliyor, tüm okurlarıma mutlu Nevruzlar diliyorum.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Oma

Dün akşam, arkadaşım Mai ile kahve içerken, seksen iki yaşındaki komşusu Züleyha Hanım’ın apartmandaki diğer komşularına atmış olduğu iftiraları ve onlara yapmış olduğu kötülükleri anlattı bana. Arkadaşım, yaşça kendisinden çokça büyük olan komşusuna yaşına hürmeten saygı ve sevgi dolu yaklaşıp, komşusunun her ihtiyacında yanında olmuş. Ona, öz anneannesi gibiymişçesine kapsayıcılıkla yaklaşmış. Ancak bir zaman sonra, anlattığı her hikâyede kendisini mağdurmuş gibi sunan Züleyha Hanım’ın gerçek yüzü ile tanışıp, uzaklaşınca ondan, Mai de Züleyha Hanım’ın kötülüklerinden, itibarsızlaştırmak amaçlı atmış olduğu iftiralardan nasibini almış. Şaşırmadım buna, insan kendi kabında ne varsa, onu sızdırır dışarıya. Züleyha Hanım’ın kabında ise kötülük mayalanmış ve yaptığı kötülükler yeni kötülükleri doğurmuş maalesef.

Mai’nin “Bu yaşta olmasına rağmen, Züleyha’nın içinden nasıl bu kadar kötülük akabiliyor dışarıya. Hiç mi yaşadıkları, şahit olduğu hayat hikayeleri onda merhamet, sevgi, adalet duyguları uyandırmadı, neden kimseyi sevemiyor?” sorusu düşündürücü ve yerinde. Ancak, bu cümleler kollektif olarak başka bir yanılgımızın altını çiziyor bence. Yaş almak demek, bilgeleşmek, arınmak, saygın olmak değil. İnsanın yaşından, statüsünden bağımsız olarak topluma, dünyaya katkısıdır, ürettiğidir, dilindeki, kalbindeki, yüzündeki, hayatındaki nurdur saygıya ve sevgiye layık olan. İnsan, şişedeki şarap değil ki yaş aldıkça kıymetlensin. Emeğidir, çabasıdır, niyetidir, hayattaki duruşudur, kalbinde taşıdığıdır, dilindekidir, yaşamı okuma şeklidir insanı en kaliteli yıllanmış şaraba da, küflenmiş turşuya da dönüştüren.

Bu sabah, tüm bunları düşünürken, “Que Sera Sera, Whatever Will Be, Will Be” şarkısı eşliğinde elimdeki safran aromalı çaydan bir yudum alarak manevi omamın (Flemenkçe büyükanne) fotoğraflarına ve onunla geçirdiğimiz özel günlerin kutlama videolarına baktım özlem ve saygıyla.

Benim tatlı, güzel, cömert kalpli, içten, her zaman düzenli, iletişim becerilerinde usta, halden anlar minicik ama kocaman Oma'm, yıllar önce “gefeliciteerd”  (Flemenkçe terbik ederim) kelimesiyle hayatıma girdi. İki yıl kadar önce ise, “Huzurla ışığa git” cümlesi ile vedalaştım onunla, Oma'm 96 yaşında iken. Bu süre zarfında nice özel günleri birlikte kutladık, anları anılara dönüştürdük. 

İlk tanışmamız, Omamın torununun doğum gününde oldu. Oma'mın ismi Jet, ama ben ona ilk anda o kadar ısınmıştım ki, anında ona “oma” diye hitap ettim. Jet ismini hiç kullanmadım. Doğum günü kutlaması benim evimde olmuştu. Oma, bana da hediye getirmişti, doğum günüm olmamasına rağmen. Bana özgü bir hareketti bu. Ben severim öyle doğum günlerinde, doğum günü sahiplerinin yanı sıra yanındakilere de hediye vermeyi. O ilk an, bu benzerliğimiz beni şaşırtmıştı. O gün karşımda pastel tonlarda giyinmiş, şık, zarif, güler yüzlü, sevgi dolu bir hanımefendi duruyordu. Konuşması, mimikleri, tavrı ile tanışmamızın ilk beş dakikasında, onun özel bir hanımefendi olduğunu anlamıştım. Birbirimizin farklı hallerine ve süreçlerine şahitlik ettiğimiz yıllar zarfında da ona dair bu intibam hiç değişmedi.

Adaptasyon ve esneklik, zekayı işaret eder. Oma, ne büyük savaşlar görüp neler atlattığını anlatmıştı bana saatlerce süren keyifli sohbetlerimizde. Dünya’nın ve Avrupa’nın son yüz yılda komple değiştiğini hepimiz biliyoruz. Ancak oma her değişikliğe, yeniliğe uyum sağlayıp, kendisini sürekli güncel tutabilmeyi başarabilmişti, esnekliği ve adaptasyon yeteneği sayesinde. Bu yanına da ayrı bir hayranım.

Pandemi döneminde, Oma'ya zoom üzerinden yapılan çevrim içi spor ve dans derslerinden bahsedip, bu derslerden birini örnek olarak izletmiştim ona. “İlk uzaktan spor derslerine ben de katıldım” dedi gülerek. 1960’larda her sabah önce radyo programı eşliğinde sonrasında ise TV’de izleyerek spor yapmış oma. Bu konuda da hiç şaşırtmadı beni inovatif, topluma göre hep bir adım ileride olan Oma.

Oma'ya bir dönem dans dersi aldığımı anlatmıştım ve birlikte dans videolarımı izlemiştik. Konu konuyu açınca, Oma bana 2. dünya savaşının bitiminde Hollanda halkının ve askerlerin özgürlük kutlamaları kapsamında, Amsterdam sokaklarında danslar ettiğini anlattı. O gün yapılan dans yarışmasında, Oma 1. Olmuş. Onunla dans eden asker ise Oma'ya evlenme teklif etmiş aynı gün.  Oma o askere “Sadece dans ettik, birbirimizi hiç tanımıyoruz bile, sen askerden yeni geldiğin için her kızla evlenmek isteyecek kadar coşkulu, neşeli ve cesur hissedebilirsin bugün. Bence git dinlen. Hayatını yaşa. Benimle evlenmek yerine bunları yap” demiş. Bu anısını bana gülerek anlatırkenki ses tonu halen kulaklarımda.

Oma'nın bir şeyler anlatırken hissettiği heyecan, coşku, neşe, dinamizm, nezaket, kapsayıcılık hep aklımda kalacak. Benim için oma demek, sıcacık cömert bir kalp, ışıltılı bir ruh ve minicik bir beden demek. İşte o nedenle bu minik bedenli kadın kocamanlaşıyordu eterik bedeni ile.

Onun anlattıklarını dinlemeyi çok özlüyorum, ama geçmişte birlikte yapmış olduğum sohbetler her aklıma geldiğinde yüzümü kocaman bir gülümseme kaplıyor. İyi ki birlikte o güzel zamanları geçirdik. 

Bir gün önemli bir toplantı sonrası, Oma'nın Amsterdam’daki evine gittiğimde, çalıştığım konularla ve o günkü toplantının içeriği ile ilgili sorular sordu bana. O sırada, elektrikli taşıtlarla ilgili kapsamlı birkaç proje yürütmekte idim. Doksan iki yaşındaki Oma'm, bana öyle sorular sormuştu ki, anlattıklarımı eksiksiz anladığını ve geçmişte yaptığımız her konuşmayı ne kadar dikkate aldığını, beni nasıl özenli dinlediğini ve konuları bir kez daha nasıl birbirine bağladığını anlamıştım. Yeni şeyler öğrenirken, konuya nasıl önyargısız yaklaştığı hep aklımda kalacak. 

Benim projelerimle ilgili konuştuktan sonra, oma çok sevdiğim elmalı turta ve kahve servisinde bulunup, devam etmekte olduğu koro çalışmalarından bahsetti. Kalın bir dosya getirip gösterdi bana. Koroda söyledikleri şarkıların sözleri ve notalar vardı bu dosyada. İçinden seçmece şarkılar seçip beraber şarkı söyledik. O şarkılardan biri, “Que Sera Sera, Whatever Will be, Will be” isimli şarkıydı. Şükür ki o gün onunla o şarkıyı söylediğimiz anları kayda almıştım. Bu sabah bu şarkıyı o kayıttan dinlerken, şarkının sözlerinin Oma'mın ve benim ortak hayat görüşümüzle ne kadar paralel oluğunu düşündüm. Şarkının Türkçe adı, “Ne olacaksa olur” olarak tercüme edilebilir, Şarkı, "Ne olacaksa olur" temasıyla, hayatın belirsizlikleri karşısında endişelenmek yerine, anı yaşamayı ve geleceği akışına bırakmayı salık veriyor. Tıpkı Oma'mın hayatta her zaman elinden geleni zarafetle ve adaletle kimseye yük olmadan, kimseyi kullanmadan yerine getirip, kalanı da akışa bıraktığı gibi. 

Oma kalbimde hep çok özel bir yere sahip olacak. Onu her zaman sevgi, gurur ve özlemle hatırlayacağım. Hani derler ya “Şu fani gök kubbenin altından geçerken, ardında bir hoş seda bırakmak gerek” diye, işte Oma'm bu hayattan onurla, sevgiyle geçip giderken bunu başarabildi. Ne mutlu onun gibi olabilenlere ve onun gibilerle yolu kesişen bizlere. 

Züleyha gibilere gelirsek, babamın bir sözü vardı “Kimi rahmetle anılacak şekilde eker tohumları, kimi de zahmetle anılacak gibi işler toprağını”. Yolumuz Oma gibilerle kesişsin ve oma gibi güzel hatırlanacak yaşam izi bırakalım ardımızda. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Anlam ve Umudun Yenilmez Hikâyesi

Viktor E. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı eseri, okurunu yalnızca bir kitapla değil, insan varoluşunun en temel sorularıyla karşı karşıya bırakan nadir metinlerden biridir. Bazı kitaplar vardır; bittiğinde yalnızca bir hikâye anlatmış olmaz, okurun hayata bakışında sessiz ama kalıcı bir değişim yaratır. Frankl’ın eseri de tam olarak böyle bir etkiye sahiptir. Ne yalnızca bir anı kitabıdır ne de salt bir psikoloji metni. Daha çok, insanın en karanlık koşullar altında bile içindeki anlam arayışını, umudunu ve ahlaki pusulasını nasıl koruyabildiğini gösteren güçlü bir insanlık belgesidir.

Anlam ve Umudun Yenilmez Hikâyesi

Yüzyılın en büyük trajedilerinden biri olan Holokost sırasında Nazi toplama kamplarında yaşanan deneyimler bu kitabın çıkış noktasıdır. Frankl, Auschwitz ve Dachau gibi kamplarda yaşadıklarını anlatırken yaşanan vahşeti sergilemekten çok daha farklı bir amaç güder. Onun asıl sorusu şudur: İnsan her şeyini kaybettiğinde geriye ne kalır? Açlık, aşağılanma, ölüm korkusu ve umutsuzlukla çevrili bir dünyada insanı insan yapan şey nedir? Frankl’ın cevabı dış dünyada değil, insanın iç dünyasında saklıdır. Ona göre insanın elinden alınamayan son şey, yaşamın anlamına dair içsel tutumudur. Frankl’ın düşüncesinin merkezinde anlam ile kavram arasındaki ilişki bulunur. Anlam, onun için soyut bir fikir değil, insanın varoluşunu yönlendiren yaşamsal bir gerçekliktir. Kavramlar düşünceyi düzenler; fakat anlam, insanın hayatına yön verir. İnsan, hayatı yalnızca açıklamak için kavramlara başvurmaz; aynı zamanda yaşamak için bir anlam bulmaya ihtiyaç duyar. Frankl’a göre insanın temel motivasyonu haz ya da güç değildir. Bu görüşüyle o, klasik psikanalizin temsilcileri olan Sigmund Freud ve Alfred Adler’den ayrılır. Freud insan davranışının temelinde haz arayışını, Adler ise güç ve üstünlük isteğini görürken Frankl insanın özünde anlam aradığını savunur. Onun geliştirdiği psikoterapi yaklaşımı olan Logoterapi de bu düşünce üzerine kuruludur. “Logos” yani anlam, insan ruhunun yönünü belirleyen en temel unsurdur.

Toplama kamplarında yaptığı gözlemler bu düşüncenin en çarpıcı kanıtlarını sunar. Frankl, kampa yeni getirilen mahkûmların ilk aşamada derin bir şok yaşadığını anlatır. İnsan zihni karşı karşıya kaldığı bu aşırı gerçekliği kabul etmekte zorlanır. Ardından duygusal bir uyuşma dönemi başlar. Sürekli açlık, dayak ve ölüm tehdidi altında yaşayan insanlar, hayatta kalabilmek için duygularını bastırmaya başlarlar. Acıya alışmak bir savunma mekanizmasına dönüşür. Fakat Frankl’ın gözlemlerine göre bu durum insanlığın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. En ağır koşullar altında bile umut, vicdan ve ahlaki seçimler kendini göstermeye devam eder. Kamplarda bazı mahkûmların son lokmalarını başkalarıyla paylaştığını, bazı insanların ölümün gölgesinde bile birbirlerini teselli etmeye çalıştıklarını anlatır. Bu küçük gibi görünen davranışlar aslında insanın ahlaki özünün hâlâ var olduğunu gösterir. Frankl’a göre vicdan, insanın içsel pusulasıdır ve en ağır koşullarda bile tamamen susmaz. İnsan her şeyi kaybedebilir; fakat doğru ile yanlış arasındaki seçimi yapma kapasitesi bütünüyle ortadan kalkmaz. İşte bu noktada ahlak ve anlam birbirine bağlanır. Çünkü insanın ahlaki kararları, çoğu zaman hayatın anlamına dair inancıyla yakından ilişkilidir.

Frankl’ın en dikkat çekici gözlemlerinden biri, kamplarda hayatta kalma ihtimalinin en yüksek olduğu kişilerin fiziksel olarak en güçlü olanlar değil, yaşamlarında bir anlam görebilenler olmasıdır. Dışarıda kendisini bekleyen bir eş, tamamlanmamış bir bilimsel çalışma, yazılmayı bekleyen bir kitap ya da gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluk… Bu tür hedefler insanın içsel direncini güçlendirir. Yaşamın kendisinden beklediği bir görev olduğunu hisseden insanlar, en zor koşullarda bile yaşama tutunabilir. Frankl bu düşünceyi sık sık Friedrich Nietzsche’ye atfedilen şu sözle ifade eder: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, neredeyse her nasıla dayanabilir.”

Bu noktada umut kavramı da anlam düşüncesiyle iç içe geçer. Umut, Frankl’a göre iyimser bir hayalden ibaret değildir. Umut, insanın gelecekte gerçekleştirmesi gereken bir anlamın var olduğuna inanmasıdır. İnsan geleceğe doğru bir yön hissedebildiğinde, bugünün zorluklarına dayanma gücü bulur. Bu yüzden Frankl’ın yaklaşımı basit bir iyimserlik değil, varoluşsal bir sorumluluk düşüncesidir. Frankl’ın en güçlü vurgularından biri özgürlük meselesi üzerinedir. Ona göre insanın özgürlüğü dış koşullardan tamamen bağımsız değildir; fakat yine de tamamen ortadan kaldırılamaz. İnsan bir başkasının kendisine nasıl davranacağını kontrol edemez. Başkalarının zulmünü, adaletsizliğini ya da sertliğini engellemek her zaman mümkün değildir. Ancak insanın elinden alınamayan bir alan vardır: Bu davranışlara nasıl tepki vereceğini seçme özgürlüğü. İşte Frankl’ın ünlü düşüncesi burada ortaya çıkar: İnsan, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, onlara karşı takınacağı tutumu seçme özgürlüğüne sahiptir.

Bu düşünce, ahlak ve vicdan kavramlarını daha da önemli hale getirir. Çünkü insanın verdiği tepkiler yalnızca psikolojik değil aynı zamanda ahlaki kararlardır. Bir insan zulüm karşısında umudunu kaybedebilir ya da onurunu koruyabilir. Kendi acısına kapanabilir ya da başkasına yardım etmeyi seçebilir. Frankl’ın anlatısında insanın büyüklüğü tam da bu noktada ortaya çıkar: İnsan, koşulların ürünü olmak zorunda değildir; aynı zamanda kendi tutumunun da yaratıcısıdır. Frankl’ın anlam anlayışı yalnızca acı karşısındaki tutumla sınırlı değildir. Ona göre hayatın anlamı üç temel yolla keşfedilebilir. Birincisi üretim ve yaratım yoludur. İnsan bir eser ortaya koyduğunda, bir iş yaptığında ya da dünyaya katkıda bulunduğunda yaşamının anlamını hisseder. Üretkenlik, yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir; insanın varoluşuna değer katan bir eylemdir. Bir hedefe yönelmek, bir şey üretmek ve bir iz bırakmak insanın içsel boşluk duygusunu azaltır.

İkinci yol sevgidir. Frankl’a göre sevgi, bir insanın özünü görme yeteneğidir. Birini gerçekten sevmek, onun potansiyelini ve değerini kabul etmektir. Sevgi insanın en zor anlarda bile hayata bağlanmasını sağlayabilir. Üçüncü yol ise kaçınılmaz acıya karşı takınılan tutumdur. İnsan her acıyı engelleyemez; fakat acı karşısında nasıl bir insan olacağını seçebilir. Frankl’ın düşüncesinin en güçlü yönlerinden biri budur: Acıyı romantize etmez, fakat kaçınılmaz olduğunda onun insanın içsel gelişimine katkıda bulunabileceğini kabul eder.

Bu yaklaşım modern dünyanın konfor odaklı yaşam anlayışına güçlü bir eleştiri içerir. Günümüz kültürü çoğu zaman mutluluğu doğrudan hedef olarak sunar. Oysa Frankl’a göre mutluluk doğrudan hedeflenebilecek bir şey değildir. Mutluluk, anlamlı bir yaşamın yan ürünüdür. İnsan yalnızca mutlu olmak için yaşadığında boşluk hisseder; fakat kendisinden daha büyük bir amaca yöneldiğinde yaşamı derinlik kazanır. Frankl’ın anlatımı son derece yalın ve ölçülüdür. Süslü metaforlar ya da dramatik anlatımlar kullanmaz. Yaşadığı acıları abartmaz; okuru etkilemek için duygusal bir dil kurmaz. Bu sade üslup metnin etkisini daha da güçlendirir. Bir yandan bir psikiyatrist titizliğiyle gözlem yapar, diğer yandan bir insan olarak acıyı, umudu ve çaresizliği dile getirir. Bu nedenle eser hem bilimsel hem de derinden insani bir karakter taşır.

Bu kitap klasik anlamda bir roman değildir. Olay örgüsü, karakter gelişimi ya da kurmaca bir yapı arayan okur için alışılmış bir edebi deneyim sunmaz. Ancak metnin gücü başka bir yerde yatar: okuru kendi hayatıyla yüzleştirmesinde. Frankl’ın yazma amacı estetik bir başarıdan çok bir tanıklık ve sorumluluktur. Bu nedenle metin, edebi süslerden uzak ama düşünsel açıdan son derece zengindir. Bugün bu eseri yeniden değerlendirdiğimizde onun yalnızca bir kamp anısı olmadığını daha açık biçimde görürüz. İnsanın Anlam Arayışı modern insanın yaşadığı varoluşsal boşluğu anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Hız, tüketim ve konforun merkezde olduğu çağımızda insanlar çoğu zaman “nasıl yaşayacaklarını” öğrenirken “neden yaşayacaklarını” unuturlar. Frankl’ın eseri bu soruyu yeniden gündeme getirir.

Kitap, okura kolay bir teselli sunmaz. “Her şey iyi olacak” gibi basit bir iyimserlik önermez. Bunun yerine daha gerçekçi ve daha güçlü bir düşünce ortaya koyar: Hayat bazen acı dolu, adaletsiz ve zor olabilir. Ancak insan bu koşullar karşısında nasıl bir insan olacağını seçebilir. Bu seçim, insanın ahlakını, vicdanını ve umudunu belirler. Belki de eserin kalıcı etkisi tam olarak burada yatar. Okur kendi hayatındaki zorluklara farklı bir gözle bakmaya başlar. “Neden ben?” sorusu yerini “Bu durumda nasıl bir tutum seçebilirim?” sorusuna bırakır. Böylece anlam, soyut bir düşünce olmaktan çıkar ve insanın varoluşunu yönlendiren bir sorumluluğa dönüşür.

Frankl’ın kamp karanlığından çıkardığı bu düşünce bugün hâlâ güçlüdür. Çünkü insanın anlam arayışı tarihsel koşullardan bağımsız, evrensel bir deneyimdir. İnsan mutluluğun peşinden koşarak değil, anlamın çağrısına kulak vererek daha derin bir yaşam kurabilir. Ve anlam bulunduğunda, en karanlık gecelerde bile insanın içinde küçük de olsa bir ışık yanmaya devam eder.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Gönül Zenginliği

İslam dininde kutsal sayılan, 11 ayın sultanı adını verdiğimiz Ramazan ayı içindeyiz. Bu ayda oruç tutar, teravih namazlarında ibadet ederiz. Oruç tutmak demek sadece günün belli saatlerinde aç kalmak değildir. Nefsin terbiye edilmesidir. İftarda zengin sofralar kurmak değil gönül zenginliğine ulaşmak demektir.

Gönül Zenginliği

Halk şiirinde sıkça dile gelen gönül sözcüğü günlük yaşantımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biridir. Kimi şiirde yürek anlamına gelir, kimi deyimde istek anlamına gelir. Bu işe başlarken çok gönülsüz davrandım derken aslında isteksizim demek isteriz. Gönlümden geçenleri söyledim derken içimden geçenleri söyledim demek isteriz. Gönül sözcüğü değişik anlamlara gelecek şekilde kullanılan bir sözdür. Kimi insanlar yaşamlarını aklın, mantığın kurallarına göre düzenlerken kimi insanlar da duygularına, hayallerine göre hareket ederler. Bu yollardan biri doğru biri yanlış diyemeyiz.

Toplumda bazı insanlar diğerlerinden gönül zenginliği ölçüsüyle ayrılırlar. Hoşgörüsü fazla, yardımsever, alçakgönüllü insanlar çevrelerinde hemen fark edilirler. Örnek alınan, sevilip sayılan bu insanlar aynı zamanda zorluklara göğüs geren, sıkıntı çeken kişilerdir. Lafta sözde yardımsever olmak, iyilik yapmak kolaydır fakat öyle bir zaman gelir ki iyilik yapmak, fedakâr olmak cesaret gerektiren bir durum haline gelir. Kimi insanları farklı kılan işte bu zor zamandaki tavırlarıdır. Herkesin iyilik yapabileceği bir durumda iyiliksever olmak kolaydır, zor olan tehlikeli durumlarda iyiliksever olmaktır.

Aydınlar, sanatçılar, şairler, yazarlar her zaman bize yüce gönüllü olmayı öğütlerler. İyiden, doğrudan, güzelden yana olalım diye çaba sarf ederler. Daha iyi insanlar olalım, daha iyi bir toplumda yaşayalım diye sanat eserleri üretirler. Bu eserleri toplumda kabul gören sanatçılar gelecek kuşaklara örnek olurlar. Ahmet Yesevi’den Dede Korkut’a, Yunus Emre’den Karacaoğlan’a yüzlerce sanatçı gönlünden geçenleri insanlara aktararak günümüze geldiler. Kalplerinde kötülük olmayan bu insanlar insanlara verdikleri öğütlerle bugün de yaşamaya devam ediyorlar.

İnsan hayatı ortalama 70- 80 yıllık bir süre. Öldükten sonra çok az insan geride kalanlar tarafından hatırlanıyor. Dedesinin dedesinin kim olduğunu bilen çok az insan var. Bu kadar kısa kaldığımız şu dünyada kimseyi kırıp incitmeye gerek yok. İnsanları eleştirmemiz gerekiyorsa, gördüğümüz yanlışları varsa, bunları kırmadan, incitmeden ifade etmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Küfre, argoya başvurmadan, sert ifadeler kullanmadan karşımızdakine yanlışlarını gösterebiliriz. Edebiyat bize yeterince malzeme sunuyor.

Hoca Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet adlı eserinde Allah sevgisinden, insan sevgisinden bahsetmektedir. Bir dörtlüğünde dervişleri övüyor:

 Hakikati özlerler

 Kerameti gizlerler

 Aşkla can gözlerler

 Rengi sarı dervişler

Dervişlik geleneğini Anadolu’da sürdüren Yunus Emre, yaradılanı severiz yaradandan ötürü demektedir. Yine sevilen bir dörtlüğü: Aşkın aldı benden beni

 Bana seni gerek seni

 Ben yanarım dün ü günü

 Bana seni gerek seni

Moğolların istilası sonucu Anadolu’ya göç edip Konya’ya yerleşen Mevlâna Celaleddin i Rumi İslam tasavvufunun en önemli temsilcilerinden biridir. Ne olursan ol gel, bin kere tövbeni bozmuş olsan da gel demektedir. Mevlana’nın sevgi dolu dörtlüklerinden birisi de şudur:

 Ölmekten korkmamak gerek sevgi için

 Can vermekten çekinmemek gerek sevgi için

 Aşk, bengisu içmek pınarından yaşamın

 Derler ya bu boş laf, gerçek sevgi için


Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, yakınlarımızı sevmek kolaydır. Önemli olan bizden farklı olanları da bizden uzakta olanları da sevebilmektir.Sadece yakınlarımızı sevip başkalarını sevmiyorsak bu sevgi değil bencilliktir.Yardıma muhtaç olanları,zor durumda olanları sevmiyorsak biz yüce gönüllü değiliz demektir.Hayvanlara zarar veriyorsak,ağaçları kesip çevreye zarar veriyorsak bizim gönlümüz yüce değil cücedir.Sevebiliyorsak çokça sevelim,sevgimize sınır koymayalım.Az değil çok sevelim.Yunus Emre diyor ki:sevelim sevilelim,bu dünya kimseye kalmaz.

 Yazımızı günümüz sanatçılarından Yılmaz Erdoğan’ın bir şiiriyle bitirelim:

 Sana bakmak

 Suya bakmaktır

 Sana bakmak 

 Bir mucizeyi anlamaktır

 Bir tek söz kalır

 Dişlerimin arasından

 Ben sana gülüm derim

 Gülün ömrü uzamaya başlar

 Sana bakmak

 Bir beyaz kâğıda bakmaktır

 Her şey olmaya hazır

 Sana bakmak 

 Suya bakmaktır

 Gördüğün suretten utanmak

 Sana bakmak

 Bütün rastlantıları reddedip

 Bir mucizeyi anlamaktır

 Sana bakmak 

 Allaha inanmaktır


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatır. Bazıları ise insanın zihnine bir düşünce yerleştirir ve orada kalır. Milan Kundera’nın en çok tartışılan eseri Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, tam da bu ikinci türdendir: Okuru yalnızca aşkın değil, tarihin ve ideolojinin de tanığı yapar.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Roman, 1968’in kırılgan umudunu ve sonrasında gelen ağır baskıyı arka planına alırken, bireyin varoluşunu politik bir iklim içinde tartışır. Çünkü Kundera’ya göre insan, yalnızca aşklarından değil, yaşadığı çağın baskısından da şekillenir. Romanın tarihsel zemini, Prag Baharı’dır. Reform umudunun Sovyet tanklarıyla bastırılması, yalnızca bir ülkenin değil, bireylerin iç dünyasının da işgalidir. Tankların sesi, karakterlerin ruhunda yankılanan görünmez bir ağırlığa dönüşür.

İşte bu atmosferde karşımıza çıkan Tomas, özgürlüğü “hafiflik” olarak yaşayan bir cerrahtır. Bağlanmadan, kök salmadan, iz bırakmadan var olmayı seçer. Onun için hayat, tekrar edilmeyecek bir deneydir; bu yüzden seçimlerin ağırlığı yoktur. Buna karşılık Tereza, aşkın ağırlığını taşır. Sevgi onun için bir yük değil, varoluşun anlamıdır. Tomas’ın hafifliği karşısında o, bağlanmanın, sadakatin ve sorumluluğun temsilidir. Bu iki karakter yalnızca bir ilişkinin tarafları değil, iki ayrı yaşam felsefesidir.

Kundera’nın politik düşüncesi tam da burada devreye girer. O, totaliter ideolojilerin insanı nasıl sadeleştirdiğini, karmaşıklığı nasıl tehdit olarak gördüğünü anlatır. En önemli kavramlarından biri olan “kitsch”, gerçeğin çelişkilerini silen, insanı tek bir duyguya ve tek bir doğruya mahkûm eden sahte bir estetik ve ideolojik rahatlıktır. Totaliter rejimler bu kitsch üzerinden işler; acıyı, çelişkiyi ve bireysel farklılığı yok eder. Romanın arka planındaki sansür, meslek yasakları ve sürgünler yalnızca tarihsel ayrıntılar değil; bireyin iç sesine yönelen baskının sembolleridir.

Sabina bu baskıya karşı “ihanet”i seçer. Onun ihaneti bir ahlaksızlık değil, tek tipleşmeye başkaldırıdır. Her terk ediş, bir özgürleşme hamlesidir. Franz ise büyük ideallerin peşinde koşan romantik bir entelektüeldir; ancak onun politik duyarlılığı bile zaman zaman duygusal bir kitsch’e yaklaşır. Kundera, karakterleri aracılığıyla büyük ideallerin çoğu zaman bireyin karmaşık gerçeğini ezdiğini gösterir.

Roman 1984’te yayımlandı; fakat bugün, sosyal medyanın hızla hüküm veren dili, ideolojik kamplaşmalar ve “tek doğru”ya duyulan iştah düşünüldüğünde Kundera’nın soruları hâlâ günceldir. Günümüzde de hafiflik ve ağırlık arasında gidip gelmiyor muyuz? Seçimlerimizi hızla tüketirken, onları gerçekten taşıyor muyuz? Özgürlük dediğimiz şey bağsızlık mı, yoksa bilinçli sorumluluk mu? Kundera’nın metni slogan atmaz; bireyin iç dünyasını göstererek ideolojinin nasıl sızdığını anlatır. Tankların sesi kadar, sessiz korkunun da politik olduğunu hatırlatır.

Kundera klasik bir anlatıcı değildir. Metne müdahale eder, sorular sorar, düşünce akışını keser. Romanı yalnızca bir hikâye değil, bir düşünme alanı olarak kurar. Dili sade ama yoğun; duygusal ama mesafelidir. Okuru manipüle etmez, hazır bir duygu sunmaz. Tam tersine, okuru düşünmeye ve kendi cevabını üretmeye zorlar. Bu entelektüel cesaret, onu çağdaşları arasında ayrı bir yere koyar.

Hayat yalnızca bir kez yaşanıyorsa, her şey önemsiz midir? Yoksa telafisi olmadığı için mi her şey ağırdır? Romanın adı bir paradokstur. Hafiflik rahatlatıcıdır; ama anlamı yok ederse dayanılmazdır. Ağırlık zorlayıcıdır; ama insanı köklendirir. Tomas ile Tereza’nın ilişkisi, bu felsefi gerilimin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, okuru rahatlatan değil, sarsan bir romandır. Aşkı romantik bir kurtuluş olarak değil, bir sınav olarak gösterir. Özgürlüğün bazen yalnızlıkla eş anlamlı olabileceğini, politik baskının yalnızca kamusal değil, kişisel bir yara açtığını hissettirir. Kitap bittiğinde hikâye sona erer; ama zihinde başlayan tartışma devam eder.

Ve belki de romanın asıl başarısı burada yatar. Okura kendi hayatını tarttırır: Ne kadar hafifiz, ne kadar ağır? Neye bağlanıyoruz, nelerden kaçıyoruz? Milan Kundera, edebiyatın yalnızca estetik değil, etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatır. Onun romanı, yıllar geçse de hafiflemeyen bir sorudur: Özgürlüğümüzün ağırlığını gerçekten taşıyabiliyor muyuz?

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Mimoza

Gökyüzünden rengarenk bilyeler serpiştirilmişti dünyaya. Her bir bilyenin içine, bir duygu ve niyet gizlenmişti.  Rengini gökkuşağından alan bilyelerin renkleri aşk, sevgi, merhamet, şefkat, sadakat, bağlılık, kapsama, paylaşma, sevinç , neşe, coşku, özlem  ile boyanmıştı. Grinin ve siyahın farklı tonlarında olan bilyelerin rengi ise korku, endişe, dışlama, savaş, ihanet, nefret, üzüntü, kaygı, hüzün, hüsran, haset, kibir,  kırgınlık gibi duygularla ilişkilendirilmişti.

Mimoza

İki küçük çocuk oynamak istiyordu etrafa saçılan bilyelerle, kendilerince bir oyun kurarak. Koşa koşa gidip, seçtiler heyecanla kalplerinin ritmine en uygun buldukları bilyeleri. Her ikisi de seçtiklerini birbirlerine göstermeden, ceplerini doldurdular yerden topladıkları bilyelerle. 

Başladılar el ele tutuşarak geldikleri oyun alanında oynamaya. Kızın adı Mimoza, erkeğinki ise Fırtına idi. Yuvarladı sevgi renkli bilyesini Mimoza. Fırtına ise karşılığında attı savaş renkli bilyesini hırsla. Mimoza’nın bilyesi kırıldı. Mimoza yuvarladıkça rengarenk bilyelerini neşe ile, Fırtına karşılık verdi hırs ve öfke ile. Mimoza oyuna devam etti, oyun arkadaşının oyundan keyif almak yerine hırs ve kontrol etme isteğine kapılmış olmasına rağmen. Mimoza, Fırtına’nın neden hırsla bilyelerine zarar verdiğini anlayamıyordu. Bunu da oyunun doğal bir parçası sanıyordu. 

Mimoza’nın bazı bilyeleri kırıldı, bazıları kayboldu yoldaki çukurlara düşerek. Çok azı kalmıştı Mimoza’nın avucunda ama Fırtına sertçe eserek onları da etrafa savurdu. Mimoza‘nın rengarenk ışıl ışıl bilyeleri gözden kaybolmuştu. 

Mimoza, avucundaki katran renkli bilyelere baktı. Elinde kalanlar kırgınlık, hüzün, hüsran ve yorgunluk renginde idi. Mimoza fıtratı gereği güçlüydü, dirençliydi. Zorluklara narin yapısına rağmen, tek başına göğüs gerebilirdi. Ama çok kırılınca içine kapanırdı, küserdi, oynamazdı bir daha o çok sevdiği oyunu.  İstemezdi artık yanında, bir zamanlar o çok kıymet verdiği oyun arkadaşını. 

Bu nedenle, hiç beklenmedik bir anda kapattı Mimoza o altın sarısı yapraklarını.  Güneşi hatırlatan rengi, çoğu kültürde neşe, bolluk, bereket, baharla ilişkilendirilen Mimoza, fıtratının gölge yanını seçmişti bu sefer, başka baharlarda açmak için. Kapattı yapraklarını, çekti kendisini içine, özüne. İşte o zaman, Mimoza’ya “Küstüm Çiçeği” dediler. 

Belki gelecekte, bilyeler tekrar dağıtıldığında, başka bir bilye kombinasyonu ve oyun arkadaşı ile bambaşka bir coşku ile bu sefer daha temkinli bir şekilde oyun oynamayı tekrar cazip bulurdu. Ama şu anda, kendi yapraklarından gelen tınıyı dinlemeye, kendi toprağından beslenmeye ve güneşten aldığı enerji ile kendisini büyütmeye karar vermişti kırgın ama güçlü bir şekilde.

Fırtına ise esip, gürlemiş, yıkmış dağıtmış, kendisi savrulurken etrafındakileri de savurmuştu. Son bir kez dokunmak istedi Mimoza’ya, “Eserek de olsa yapraklarını açmaya zorlarım Mimoza’yı. Onu beslemeyecek olsam da yarattığım etki ile açılır yaprakları, görürüm güzelliğini Mimoza’nın” dedi. Ama açmadı Mimoza yapraklarını bu sefer Fırtına için. Fırtına yumuşamayı seçse de sadece sert bir rüzgâra dönebildi.

Durum böyle olunca, Mimoza ne tekrar bilye seçmek istedi, ne de kendi dünyasından çıkıp Fırtına ile hemhal olmak istedi. Küsmüştü özü artık Mimoza’nın. Mimoza da, Fırtına da fıtratınca oynamıştı oyunu. Ne kaybeden vardı bu oyunda, ne de kazanan.

Mimoza’nın açtığı Mart ayı, baharın gelişini sembolize etmeye devam etti asırlarca. Mimoza her seferinde kendi içindeki bahara ve ışığa güvenerek açmaya devam etti başka yerlerde, başka baharlarda. Gücünü kendi doğasından, kendi tohumumdan, özünden aldı her seferinde.  Kalbi kadifeden olduğu halde ruhu neşeli, güçlü, dayanıklı olanlara ithaf olsun bu yazım. Aşk ve sevgiyle kalın …

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Modern Azerbaycan edebiyatı savaşın, savaş sonrası dönemin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal etkilerini de ele alır. Edebiyatımıza atfedilen örnekler, bir insanın içindeki iyileşmeyen yaraları, savaş sonrası toplumun durumunu, şehitlerin ve gazilerin yakınlarının yaşadığı travmaları anlatır. İkinci Karabağ Savaşı'na katılmış, gazi, şair Emin Piri'nin yazdığı hikayeler, şiirler dikkat çekici örneklerdir. Savaş sonrası dönemin sonuçlarını, kendi deneyimlerini, acılarını, kederlerini, hayallerini ve duygularını bizlerle paylaşan Azerbaycanlı savaş gazisinin yarattığı örnekler savaş sonrası edebiyatın manevi yükünün bir “edebi kroniği”dir. Savaşın ön cephesinde yer almış, “canlı şehit” olarak isimlendirdiğimiz gazinin ruhundan akan şiirlerini okumak, insana hem mutluluk hem de hüzün veriyor. Şair “27 Ekim”, “Nahçıvan rüyaları”, “Şuşa, sen özgürsün!”, “İsmi Orta Doğu”, “Tarih öğretmeni”, “Sessiz siper”, “Şehit oğlunun söyledikleri”, “Meleklere fırlatılan füzeler” gibi bir çok şiirlerin, aynı zamanda “Savaş Sonrası Aşk” (2023) adlı hikaye ve “Savaş Günlüğü” (2021) adlı belgesel-sanatsal koleksiyonun yazarıdır. Sanatsal yaratıcılığında ateş ve isyan, sessizliğin içinde gizlenmiş savaşın çığlığı, yaralı ruhların feryadını bizlere aktarır. Makalede  Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesini ele alacağız.

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Gazi şair Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” (2023) hikayesi, savaş sonrası dönemde bir insanın psikolojik durumu, halüsinasyonları, paranoyak düşünceleri, bölünmüş bir toplumun karmaşık ruh halini, fiziksel ve ruhsal travmaların birleşerek bir insan üzerinde yarattığı etkiyi (psikolojik dönüşüm) anlatmaktadır. Eser, öykü-deneme türünde yazılmıştır. Yazar, bu türde kişisel deneyimlerini ve gözlemlerini bize daha kolay aktarabilir. Öykü-deneme türünde yazılan edebi metinlerde kişisellik, felsefi düşünce ve psikolojik analiz gibi özellikler görülür. Kısacası, bu türde yazılmış bir örnekte, yazarın hayata bakışı, gözlemleri, deneyimleri ve hem düşünmesi hem de düşündürmesi, en önemli unsurlardır.

Savaş ve savaşın yarattığı travmalar insan ruhunda ne gibi izler bırakır? “Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin isimsiz kahramanı, dönemin ruhunu açığa çıkararak bu izleri sorguluyor. Hikaye geçmişin ağır yükleriyle yalnız kalan insanların içsel mücadelelerinin ifadesidir. Öykünün kahramanı olan savaş gazisi, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olur ve bu aşk onu yavaş yavaş zehirler. (“ruh zehirlenmesi”) Gazi, savaştan sonra hayatına devam etmeye, yaşadığı travmayla başa çıkmaya çalışır. Savaşın izleri ruhundan silinmemiştir ve aldığı travmalarla yüzleşmekte zorlanır.

“Sahte ruh” ve “illüzyon” kavramları öyküde önemli bir yer tutmaktadır. Öykü boyunca, ana karakter savaş sonrası dönemde oluşan kişiliklerin yapaylığını, sahteliğini ve yaşamlarını ortaya koymaktadır. Yaşadığı aşk denilen duygunun yalanlarla karışık olduğunu ve sevdiği kişiye karşı hislerinin doğal olmadığını fark eder. Sevdiği “kızın” hem bedeni hem de ruhu sahtedir. Sahte ruh, öyküde mecaz olarak, bir insanın içsel boşluğu, yalanları ve yapaylığını sembolize eder. “Savaştan sonra... Dünyanın en çıplak gerçeklerini yüzüme çarpsa da, gerçeğin ta kendisini savaştan sonra iliklerime kadar derinden hissettim...Savaşın gerçekleri beni o kadar yakmasa da, cepheden sonra insanların vahşi ruhlarından doğan yüzler ve sahte ruhlar içimi acıtıyordu”.  

Başkahraman, Tanrı'nın cezası olarak gördüğü davranışlarını ve duygularını daha derinlemesine analiz eder ve suçu kendinde arar. Bu sırada, isimsiz kahraman, kendi ruhunu ve duygularını analiz ederken, Tanrı ile olan bağını ve hayatın anlamını sorgular. Kızı “vampir” olarak adlandırarak içindeki öfke ve nefret duygularını ifade eder. “Vampir” metaforiktir, toplumun sembolüdür; “kız” başkalarının hayatını ve ruhunu alır, travmalarından ve acılarından “beslenir”. Tıpkı bir “vampir” gibi. “Ne yapabilirdim? Tüm gerçeği bilmeme rağmen onu seviyorken, onu boğarak mı öldüreyim? Yoksa kendimle beraber bir el bombasına mı kurban edeyim? Tek yapmam gereken, masum insanları, ah ve kandan beslenen bu vampir kızdan kurtarmak...”. 

Hikaye ilerledikçe, gazimizin yalnız olmadığını, “Sargılı” adında bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. “Duygularını” ilk kez onunla paylaşan gazimiz, bizi arkadaşıyla tanıştırıyor. Sargılı kim acaba? Kahramanımız onunla savaşta tanışmış, kendisi subay. Lakabı “Sargılı”. Bu lakabı ona kahramanımız vermiş. Hayır, yaralı değildi, yani bandajı yokdu. (En azından vücudunda) Gazi onu her zaman “yaralı” bir kişi olarak tanımlıyor, yani öyle görüyor. Subayın kalbi ve ruhu yaralanmış, ruhu sargılıydı. Bu yara, ona savaşta aldığı travmaların ve acı hatıraların bir anısını bırakmışdı. Daha sonra, Sargılı'nın sevgilisinin onu para karşılığında “takas ettiğini” öğreniriz. Onun başına gelen bu olay, düşüncelerini değiştirir ve vicdanını yaralar. Sevdiği kızın evini yakan subay, özellikle kızın evde olmadığı bir günü seçiyor; yani kızı her gün “öldürüyor”. “Böylece hayatta kalarak kaybetmenin acısını doyasıya yaşayaması için. Hayatının geri kalanını keder içinde kıvrınsın diye...Vicdan azabı, gözlerinin derinliklerinde, intikam zevkinin yanında belirgindi”.

Peki, baş kahramanla “deneyimli, gururu kırılmış ve sonradan intikam almış” arkadaşı Sargılı, aşklarını nasıl yaşıyor? Bu iki “aşık” arasındaki fark nedir? Gazi için aşk, kendini bulmakla ilgilidir. Gazi'nin aksine, Sargılı'nın intikam duygusu daha güçlüdür, baskındır. Evet, ikisinin de ruhlarının yaralı olduğu doğrudur, fakat Sargılı gördüğü ihaneti hâlâ sindirememiş ve kabullenememiştir. Gazi ve Sargılı'nın aşkı travmalar ve geçmişin etkisiyle şekillenmiş, ikisi de gerçek aşkı yaşamamıştır. 

 “Çocukluğun zorluklarından başkalarının şemsiyesi altına sığınarak yükselen bu varlık” aslında aynı zamanda “yokluktur”, manevi olarak var olmaz, “sarıldığı maneviyat edebiyatı”, “sahte parmaklarıyla piyanoda çaldığı besteler” ona yardımcı olmaz, çünkü gerçek sanat ve gerçek duygular onu açığa çıkarır. Burada savaş sonrası dönemde yaratılan sahte değerler ve bu değerlerle yaşayan bir toplum veya düşünce biçimi yansıtılmaktadır. Sanata ihanet, Tanrı'ya ihanettir. “Sanki Tanrı, kendisine adanmış şiir için beni yeteneğime ihanet etmekle suçluyordu.”.

Emin Piri, öyküde toplumun ikiyüzlülüğünü, “hayırseverlik” adına yapılan manipülasyonları ve perde arkası olayları ortaya koyuyor. Yarattığı kahraman mide bulantısı ve baş ağrılarından acı çekiyor, beden hafızası başına gelenlere ve gördüklerine bu şekilde tepki veriyor (psikosomatik). Hani beden kayıt tutar ya. Kahraman, hayatı yalanlardan ve iç çekişlerden ibaret olan bu sahte imajdan baya tiksiniyor. “Ona olan aşkım beni zehirledi. Onu her gördüğümde kusuyordum çünkü sahte imajlarından, varlığından, ruhundan iğrenmişdim.”.

Kahramanın aşık olduğu “kız”, savaş sonrası yaşamın paradoksal bir tezahürüdür. “Kız”, gazinin içsel boşluğunu doldurmaya çalışırken aynı zamanda onun ruh haliyle de mücadele eder. “Kız”, gazinin savaşın bıraktığı “izleri” takip etmesini sağlamaya çalışır. Kahraman “kızı” seviyor mu? Aslında hayır, sadece içsel boşluğunu doldurmaya, travmalarıyla başa çıkmaya ve onlarla yüzleşmeye çalışıyor. “Kız”, belki de gazinin yüzleşmek istemediği korkularıdır (“gölge” arketipi). Böyle bir “ilişki” kurarak, acı dolu anılarını hafızasından silmeye ve acısından kurtulmaya çalışır. Bizim görüşümüze göre, öyküdeki “kız”, bir cinsiyet kimliği değil, kahramanın kurgusal, idealize etdiyi bir “değeri”dir. Bu “kadın”, gazinin travmalarının sonucu olarak bilinçaltında yarattığı bir karakterdir. Büyük olasılıkla, ana karakterimiz travma sonrası stres bozukluğundan muzdariptir.

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan hastalar, çevreye ve topluma uyum sağlamakta zorlanırlar, sürekli endişelidirler ve kaygı duyarlar. Bu psikolojik bozukluk en sık savaş katılımcılarında, gazilerde görülür. Olayları tekrar tekrar yaşama, hatırlarken boğulma hissi, geçmişe gidip gelme, sık sık ruh hali değişimleri, korku, uyku ve hafıza sorunları, intihar düşünceleri, içsel boşluk hissi, gerçek ile rüyayı ayırt edememe, gerçek ve gerçek dışı dünyaların birbirine karışması travma sonrası stres bozukluğunun belirtileridir. Gazi ayrıca, zihninde yarattığı “kadın” ile hayatındaki içsel boşluğu doldurur, “ona aşık olur”. “Bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla...zarif bir soylu imajını benimsemiş, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”. 

Ölümden, ermenilerden ve kurşunlardan bahseden kahraman, okuyucuya “kızın” toplumda yarattığı zararı hissettiriyor. Yürürken kullanılan “topuklarının altından fışkıran şehit kanı”, “koridorun kana boyanmış sütunlarından yükselen ahlar”  ifadeleri metaforik anlamda kullanılıyor ve toplumdaki zehirli ilişkileri, yapaylığı ve korkuyu sembolize ediyor. Gazi, sevdiği “kızı” kendi iç çelişkilerini, geçmişteki acı dolu deneyimlerini, ağır travmalarını ve psikolojik sorunlarını ifade eden bir varlık olarak görüyor. O sadece bir insan değil, savaştan henüz “çıkamayan” bir savaş gazisinin karanlık ve zayıf yönlerinin bir sembolüdür. Bu imge, adamın ruhundaki “kadın” mı? Kahramanımız kendi içindeki “kadına” mı aşık oldu? (“anima” arketipi) Eğer bu şekilde düşünürsek, erkekler ve kadınlar arasındaki sınırlar bulanıklaşacak. Gazi kimi “seviyor”? O “soylu kız” kim? Başka bir deyişle, ana karakterin aşık olduğu kişi, içindeki “kadın” imajı mı? Yoksa toplumun genel bir kalıbı mı? “Beni buna inandıran, daha doğrusu mecbur eden kişi, başkalarının şemsiyesi altında kendi “başarı öyküsünü” yazan o kız oldu.”.

“Kadın”, sahte değerlerin ve duyguların sembolüdür. Dış görünüşü ne kadar güzel olursa olsun, içi çürük ve “ahlaksız”dır. Gazinin ruhsal boşluğunu, deforme olmuş değerlerini ve insanın bu boşluğa duyduğu tutkuyu temsil eder. Gazi ona aşık olsa da, “kız” aslında gazi için bir tür “engel” ve “itici” bir imgedir.

Gazi psikolojik travma yaşıyor; savaş sırasında duyduğu acılar, gördüğü kanlar, tanık olduğu kayıplar, yaşadığı travmaların sonucudur. (Düşünme hali - tekrarlayan, olumsuz düşünceler) Şehitlerin kanının “duvarlara sıçraması” ve “kan lekeli sütunlardan yükselen ahlar”, savaşın kalıcı izlerini, gazinin acı ve sancılı deneyimlerini temsil eder. Fiziksel savaş bitti, ancak içsel savaş hala devam ediyor. “Kız”, içsel mücadelenin, travmatik olaylar tarafından “yoğurulan” duyguların sembolüdür. “Yanından geçerken hakkı yenmiş, çocuk, masum, işçi, yarım can gazilerin ahları kulaklarımı batırdı.”.

“Kız”, aynı zamanda gazinin içindeki ağır yükün ve arzularının da bir sembolüdür; geçmişle yüzleşmek, geçmişi kabullenmek (fiziksel ve ruhsal mücadelenin birliyi). O, travmalarının, geçmişte çektiği acıların ve karşılaştığı haksızlıkların bir tür somutlaşmış halidir (kişileştirme). “Kız”ın varlığı (savaşın neden olduğu travmalar), gazinin ruhunda derin izler bırakmıştır. Ana karakter “kızı” takip eder. Paralel olarak, kendini “kızdan” saklar. “Kızı” unutmak istemez, çünkü “kız” ona absürt görünen hayatını hatırlatır. (Sisyphus gibi) Bir gazinin hayatındaki engeller onun, duygularının ve içsel mücadelesinin “ölmesine” neden olur. Ölümü hem   fiziksel hem de ruhsal ölümdür. Gazinin hem hayatı hem de ruhu paramparça olur, cam gibi kırılır. “Kaburgalarımın arabasının lastiklerinin altında çıtırdadığını duyabiliyorum. Ağzımdan akan kan, arabasının lastiklerinin altında son nefesimi vermemi engelliyor. Buna rağmen bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla, hakkı yenmiş...“uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”.

Savaş cephede başlar ama cephede bitmez, gazinin kişisel hayatında ve iç dünyasında derin ve iyileşmeyen yaralar bırakır. Gazi, savaştan sonra bile hayatıyla “savaşmaya” devam eder ve asıl cephe onun “kalbidir”. Savaş sonrası dönemde bir insanın duygusal ve manevi çöküşü, kişisel hayatında yaşadığı travmalar ve toplumun gazi üzerindeki etkileri, hikayenin ana odak noktasıdır. Hikayede “aşk”, sahte ve gerçek dışı bir duygu olarak tanımlanır. Aşık olduğu “kız”, ahlaki boşluk ve sahtekarlığa boğulmuş bir toplumun yansımasıdır. Bu “kız”, savaş sonrası dönemi yaratan toplumun bir deformasyonu, toplumdaki aldatmacanın, sahtekar ve ikiyüzlü insanların sembolüdür. Asaletin ardında büyük bir ahlaki boşluk gizlenmiştir. Ana karakterin aşık olduğu “soylu” imajı bir yanılsamadır, fakat kahramanımız gerçeği kabul etmek istemez, duygularına kapılır.

Çağdaş Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden biri olan Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesi, bizim görüşümüze göre postmodernist akım içinde yazılmıştır. Savaş sonrası dönemin ortamını betimleyen yazar, semboller ve küçük detaylarla toplumun çöküşünü, insan ruhunun insanlıktan uzaklaşmasını (insanlığın inkarı) ve karakterlerin toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalırken yaşadıkları içsel mücadeleyi bilinç akışı biçiminde anlatır. Eser, postmodernist akımın birçok özelliğini taşır: ironi (“soylu” imgesi, “muhteşem” alkış, “hayırsever aile” vb.), gerçek ile yalan, gerçeklik ile yanılsama arasındaki bulanık sınırlar, iç içe geçmiş duygular, zaman geçişleri, yapaylık ve simülasyon, geleneksel yapıların yıkımı.

“Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin başlığı semboliktir. Hikaye, kahramanın iç monologları aracılığıyla, savaş sonrası dönemde insan ruhunun toparlanma çabasını ve bu sürecin ne kadar zor ve acı verici olduğunu bize aktarır. Olayları anlatan birinci şahısdır, mekan açıkça belirtilmez, olaylar savaş sonrası dönemde geçer, ancak karakterin geçmişi ve yaşadığı travmalar doğrudan cepheyle ilişkilidir, gerçek savaş sahneleriyle karşılaşmayız. Duygularını okuyucuyla paylaşır, deneyimlerini anılar olarak anlatır, başına gelenlere yeni bir anlam ve değer kazandırmaya çalışır, duygularını anlamaya çalışır ve okuyucunun onunla empati kurmasını ister. O, hem itiraf ediyor hem de suçluyor. Hikayede olaylar, farklı zaman dilimlerinden gelen anılar ve düşüncelerdir, kahraman deneyimlerini yeniden değerlendirir. Hikayeyi okurken zamanı hissederiz, ancak kronolojik sıra bozulur, geçmiş ve bugün iç içe geçer, geçmişte yaşananlar bugün değerlendirilir ve zamanın geçişini hissederiz. Birleşik bir olay örgüsü yoktur; anılar, duygular ve düşünceler metne hakimdir, sanki olay örgüsündeki fikirler parçalanmış gibidir.

Gaziler fiziksel olarak savaştan sağ kurtulmuş olsa da, içsel olarak başka bir savaşın içindedirler; aşkla ihanet kalbinde savaşır. Savaştan sağ çıkan, “ayakları mayınlardan kurtulan”  kahramanın kalbi ve ruhu nasıl? Bedeni gibi canlımı?!

Savaş sonrası edebiyatta savaş sadece cephede değil, insanın ruhunda da yaşanır. Gazi şair Emin Piri'nin sanatsal yaratıcılığı, savaşın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal travmalar da getirdiğini belirtir. Hikayeleri ve şiirleri, toplumdaki iyileşme sürecini ve savaş sonrası içsel durumu anlatır. Emin Piri'nin yaratıcılığı, edebiyatta savaşın sanatsal bir yansımasıdır. Gazi şair Emin Piri'nin kaleminden çıkan kurgu örneklerinde, savaşın acı deneyimleri olduğu kadar, getirdiği sosyo-psikolojik travmaların ifadesi de etkili ve mükemmel bir şekilde yansıtılmıştır. Şair kalbinde taşıdığı savaşın ağırlığını ve savaş sonrası toplumun psikolojik durumunu, tereddüt etmeden sanatsal bir dille ifade eder.

Kaynakça

1. Piri, E. (2023). “Müharibə sonrası eşq” hekayə-essesi. https://kulis.az/xeber/emin-piri/nesr/muharibe-sonrasi-esq-emin-pirinin-ilk-hekayesi-46020 

2. Piri, E. (2021).  Müharibə gündəliyi. Torpağı Vətənə çevirənlər.

3. Piri, E. 2021). Şeirlər. https://kulis.az/xeber/emin-piri/media/mina-ustunde-centlmenlik-emin-piriden-yeni-muharibe-seirleri-39754 


Servane Dagtumas / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447