Tarih Tekerrür Etmez İnsan Tekerrür Eder

Antik Atina’da Solon’un reformlarından Fransız Devrimi’ne kadar uzanan tarihsel çizgide, ekonomik adaletsizliğin siyasi düzen üzerindeki etkisini görmek mümkündür. Fakat burada da yalnızca yönetenlerin hikâyesine bakmak yeterli değildir. Bir devrimin tarihini yalnızca onu yöneten liderlerin isimleriyle anlatmak, değişimi hazırlayan milyonlarca insanın deneyimini gözden kaçırabilir. Fransız Devrimi yalnızca kralların ve siyasetçilerin değil, açlığın, vergilerin, eşitsizliğin ve toplumun alt kesimlerinin yaşadığı sıkıntıların da tarihidir. Benzer şekilde kölelerin, işçilerin, köylülerin, sömürgeleştirilmiş halkların ve kadınların yaşadıkları dikkate alınmadan insanlık tarihinin tamamını anlamak mümkün değildir.

Tarih Tekerrür Etmez İnsan Tekerrür Eder

Kadınların tarih içindeki görünmezliği bu açıdan özellikle dikkat çekicidir. Tarih kitaplarında çoğu zaman savaşlara karar veren erkekler, devletleri yöneten hükümdarlar ve orduları yöneten komutanlar öne çıkar. Oysa toplumların devamlılığını sağlayan gündelik hayatın büyük bölümü, özellikle geçmiş toplumlarda, kadınların emeğiyle şekillenmiştir. Çocukların yetiştirilmesi, ev içi üretim, tarımsal emek, bakım ve toplumsal değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılması gibi faaliyetler çoğu zaman resmi tarih kayıtlarında yeterince yer bulmamıştır. Tarihi yalnızca iktidarın merkezinden okumak, insanlığın büyük bölümünün deneyimini sessizliğe mahkûm eder.

Bu nedenle Durant’ların insan doğasına ilişkin yaklaşımı, günümüz tarih anlayışıyla birlikte düşünüldüğünde daha da anlamlı hale gelir. Eğer tarih insan davranışlarının sonuçlarından oluşuyorsa, yalnızca saraylarda ve meclislerde alınan kararları değil, o kararların sıradan insanlar üzerindeki etkilerini de incelemek gerekir. Tarihin öznesi yalnızca karar verenler değil, kararlardan etkilenenlerdir.

Ahlak ve din konusunda da Durant’ların yaklaşımı dikkat çekicidir. Onlara göre ahlak kuralları toplumların yaşam koşullarından bağımsız değildir. Avcı toplumlarda cesaret ve savaşçılık önemli erdemler olarak öne çıkabilirken, tarım toplumlarında çalışkanlık, aile ve mülkiyet daha merkezi bir konuma gelebilir. Sanayi toplumları ise bireysel özgürlükleri ve kişisel hakları daha fazla öne çıkarabilir. Böylece ahlakın toplumsal şartlarla birlikte değiştiği görülür.

Din de Durant’ların tarih yorumunda yalnızca metafizik bir inanç sistemi değildir. Din, aynı zamanda toplumları bir arada tutan, ortak değerler oluşturan, insanlara anlam ve umut veren bir kurumdur. Dinin toplumsal etkisinin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkan boşluğun nasıl doldurulacağı sorusu da önemlidir. Çünkü insan yalnızca maddi ihtiyaçları olan bir varlık değildir; aynı zamanda anlam, aidiyet ve düzen arayan bir varlıktır.

Yönetim biçimleri konusunda Durant’ların değerlendirmeleri de insan doğasına ilişkin temel düşüncelerine dayanır. Monarşiler, aristokrasiler, demokrasiler ve diktatörlükler tarih boyunca birbirini izlemiştir. Hiçbir siyasi sistemin sonsuza kadar değişmeden yaşayamayacağı görülmektedir. Demokrasi bireysel özgürlükleri koruma bakımından güçlü bir sistem olsa da ekonomik krizler, popülizm, kurumsal zayıflık ve toplumsal kutuplaşma karşısında kırılgan hale gelebilir. Bu nedenle yalnızca bir yönetim biçimine sahip olmak yeterli değildir; onu yaşatacak kurumlara, hukukun üstünlüğüne ve bilinçli yurttaşlara ihtiyaç vardır.

Kitabın en karamsar, fakat aynı zamanda en gerçekçi tespitlerinden biri savaşla ilgilidir. İnsanlık tarihine bakıldığında savaşın istisnai bir durumdan çok tekrar eden bir olgu olduğu görülür. Devletler güç, toprak, kaynak, güvenlik ve prestij için mücadele etmişlerdir. İnsanların bireysel düzeydeki rekabet eğilimleri, devletler düzeyinde de farklı biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Teknoloji savaşın yöntemlerini değiştirmiştir; fakat savaşın arkasındaki korku, çıkar, güç ve güvenlik arayışı bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

Uygarlıkların çöküşü konusunda ise Durant’ların yaklaşımı özellikle düşündürücüdür. Onlara göre hiçbir uygarlık yalnızca dışarıdan gelen bir saldırıyla yıkılmaz. Dış tehditler çoğu zaman içerideki zayıflıkları görünür hale getirir. Ekonomik sorunlar, toplumsal bölünmeler, ahlaki ve siyasi çözülmeler, kurumların değişen şartlara uyum sağlayamaması ve yönetime duyulan güvenin kaybolması, güçlü görünen medeniyetleri zamanla kırılganlaştırabilir.

Roma bunun en bilinen örneklerinden biridir. Büyük imparatorlukların yıkılışını yalnızca barbar saldırılarıyla açıklamak, uzun süre içinde oluşan iç sorunları gözden kaçırmak olur. Aynı şekilde Osmanlı tarihini yalnızca dış güçlerin müdahaleleri üzerinden okumak da yetersiz kalacaktır. Her büyük uygarlığın yükselişinde olduğu kadar çözülüşünde de ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel etkenlerin birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Burada Durant’ların tarih anlayışının en önemli yönlerinden biri ortaya çıkar: Tarih tek bir nedene indirgenemez. İnsan davranışı da tek bir nedene indirgenemez. Biyoloji, ekonomi, siyaset, kültür, din ve coğrafya birbirleriyle etkileşim içindedir. İnsan doğasının bazı temel özellikleri değişmeden kalırken, bu özelliklerin ortaya çıktığı ortam sürekli değişir. Bu nedenle aynı insan eğilimi, farklı dönemlerde farklı biçimler alabilir.

Belki de Tarihten Alınacak Dersler’in asıl değeri burada yatmaktadır. Kitap, bize geleceği kesin olarak söylemez; fakat geleceğe bakarken hangi insanla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatır. Teknolojinin insanı değiştirdiği düşüncesi kolayca cazip gelebilir. Oysa teknoloji çoğu zaman insanın arzularını ortadan kaldırmaz, yalnızca onlara yeni araçlar sağlar. Eski çağların güç mücadelesi bugün başka araçlarla sürdürülebilir; eski çağların servet birikimi modern finans sistemlerinde farklı biçimler alabilir; eski çağların propaganda yöntemleri yeni iletişim teknolojileriyle çok daha geniş kitlelere ulaşabilir.

Bu nedenle tarih tekerrür ediyorsa, bunun nedeni geçmişin geleceğe birebir kopyalanması değildir. Tekerrürün kaynağı, insanın temel eğilimlerinin benzer kalması ve benzer koşullarda benzer davranışlar üretebilmesidir. İnsan doğasının biyolojik ve kültürel mirası, binlerce yıllık tarih boyunca farklı biçimlerde kendini göstermiştir. Tarihin bize öğretebileceği en önemli şey de belki budur: İnsan değişebilir, fakat değişimi düşündüğümüz kadar hızlı gerçekleşmeyebilir.

Bununla birlikte geçmişi anlamak, geçmişi kutsamak anlamına gelmez. Tarihten ders çıkarmak, eski düzenleri olduğu gibi kabul etmek değil, onların nasıl oluştuğunu ve neden değiştiğini anlamaktır. Özellikle tarihin yazılmamış taraflarına bakmak bu nedenle önemlidir. Egemenlerin bıraktığı belgelerin yanında ezilenlerin sessizliğini, kadınların görünmeyen emeğini, yoksulların yaşamını, savaşların sıradan insanlar üzerindeki yıkımını ve iktidarın dışında kalanların deneyimlerini de okumak gerekir. Çünkü insanlık tarihi, yalnızca kazananların değil, kaybedenlerin de tarihidir.

Sonuçta Will ve Ariel Durant’ın Tarihten Alınacak Dersler kitabı, kısa hacmine rağmen insanlık tarihine geniş bir pencereden bakmayı başarır. Kitap, tarihin yalnızca savaşlardan, krallardan ve siyasi olaylardan ibaret olmadığını; biyoloji, ekonomi, toplum, din, ahlak ve insan davranışlarının birbirini etkilediği büyük bir bütün olduğunu gösterir. En önemlisi de tarihin merkezine insanı yerleştirir.

Belki Durant çiftinin bize bıraktığı en önemli ders, geçmişi bilmenin geleceği kesin olarak görmek için değil, insanı daha doğru tanımak için gerekli olduğudur. Çünkü insanın korkuları, arzuları, güç tutkusu, güvenlik ihtiyacı ve aidiyet arayışı değişen dünyada yeni biçimler alarak varlığını sürdürür. Tarih de tam bu nedenle önemlidir: Bize yalnızca kim olduğumuzu değil, hangi şartlarda yeniden aynı hatalara düşebileceğimizi gösterir.

“Tarih tekerrür eder” sözü bu açıdan yeniden okunabilir. Tekerrür eden belki savaşların, imparatorlukların veya devrimlerin kendisi değildir; onları doğuran insan davranışlarıdır. Tarihi okumak da bu yüzden geçmişi ezberlemekten çok daha fazlasıdır. Tarih, insanın kendi aynasına bakmasıdır. O aynada yalnızca kralları ve komutanları değil, kadınları, ezilenleri, yoksulları, görünmeyen emekçileri ve sıradan insanları da görebildiğimiz ölçüde geçmişi gerçekten anlamaya başlayabiliriz. Ve belki de tarih, geleceği görmek için değil, aynı insan olduğumuzu unutmamak için okunmalıdır.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

O Ses

Ali Yüksek Lisansını yapmak üzere iki sene önce Hamburg’a gelmiş fakat buraları hiç sevmemişti. Hamburg’un gri gökyüzü, şehrin üzerine ağır bir kurşun plaka gibi çökmüştü. Elbe Nehri’nden gelen keskin soğuk, dar sokaklarda yankılanan topuk seslerine karışıyor; her adım, bitmek bilmeyen bir yalnızlığın ritmini tutuyordu. Hamburg’un bitmek bilmeyen o meşhur çisenti yağmuru, Ali’nin paltosuna değil de sanki doğrudan ruhuna yağıyordu. Onun yalnızlığı, bir odada tek başına kalmak gibi basit bir şey değildi; binlerce insanın arasında, kimsenin çarpmamak için bile olsa göz göze gelmediği o "görünmezlik" haliydi.

O Ses

Etrafındaki kalabalık, sanki bir camın arkasından izlediği sessiz bir film gibiydi. İnsanlar gülüyor, aceleyle bir yerlere yetişiyor, Almancanın sert ve köşeli kelimeleri havada uçuşuyordu. O ise bu hızın içinde duran, paslanmış bir çark gibiydi; kimse ona dokunmuyor, o da kimsenin hayatına sızamıyordu.

Evine gittiğinde onu karşılayan şey bir huzur değil, duvarlara sinmiş bir sessizlikti. Anahtarı kilide soktuğunda çıkan o metalik ses, evin içinde yankılanıyor ve ona içeride kendisinden başka bir nefesin olmadığını hatırlatıyordu.

Bazen sadece kendi sesini duymak için mutfaktaki bardağa bir şeyler mırıldanıyor, sonra bu yaptığına kendisi bile hüzünleniyordu. Radyoyu açtığında odanın içine dolan sesler birer arkadaş değil, sadece yalnızlığın altını çizen birer dipnottu.

Onun yalnızlığı en çok akşamüstleri, limandan gelen gemi düdükleri ile ağırlaşırdı. O uzun ve derin ses, ona gitmesi gereken bir yerin olduğunu ama gidecek hiçbir yerinin olmadığını fısıldardı. Hamburg’un neon ışıkları sırılsıklam kaldırımlara yansırken, o bu ışıltılı tablonun içinde sadece karanlık bir silüetti.

Kendi içinde kurduğu o devasa gurbet, Hamburg’un soğuğundan daha sertti. Kimsesizliği, cebinde taşıdığı ama harcayamadığı eski ve geçersiz bir para birimi gibiydi; ne işe yarıyordu ne de atabiliyordu.

"İnsan en çok, anlatacak bir şeyi olup da anlatacak kimsesi olmadığını fark ettiğinde üşürmüş."

İşte o, bu soğukla her gün yeniden tanışıyordu. Kalbindeki boşluk, Elbe Nehri’nin derin suları kadar karanlık ve bir o kadar durgundu.

İsmi çoktan bu yabancı şehrin soğuk betonlarına karışmış olan Ali, Alster Gölü’nün kıyısında bir bankta oturdu. Etrafı kalabalıktı ama bu kalabalık, onun içindeki ıssızlığı daha da derinleştiren bir fondan ibaretti. Almanca fısıltılar, araba sesleri ve martı çığlıkları... Her şey ona ne kadar uzak olduğunu, buraya ait olmadığını haykırıyordu. Kalbi, gurbetin o tarifsiz sızısıyla, görünmez bir el tarafından sıkıştırılıyordu.

Ayağa kalkarak yürümeye başladı. Nereye olduğunu bilmeden adeta gözü kapalı yürüyordu. ‘’Belki de memleket yemeği yemek bana iyi gelir’’ diye düşünerek Türk lokantalarının yoğun olduğu Sankt Georg Semtine doğru  yürüdü. Her zaman kalabalık olan Böckmann Caddesine geldiğinde yorulmuştu. Rüzgarı arkasına alarak yavaş yavaş adımlarını sayarcasına yürürken birden irkildi. 

Tam o sırada, rüzgarın yönü değişti.

Uzaklardan geliyormuş hissi veren bir ses duydu. Bökmann Caddesindeki bir mescidin minaresinden ya da bir penceresinden süzülen o tanıdık ses, şehrin uğultusunu bir bıçak gibi yardı:

"Allâhu ekber, Allâhu ekber..."

Ali’nin omuzları gayri ihtiyari dikleşti. İlk nida, Hamburg’un o nemli ve ağır havasını bir anda dağıttı. Sanki biri, ruhunun üzerine çöken o tozlu perdeyi hızla çekip almıştı.

Ezanın sesi yükseldikçe, Ali’nin içindeki o "yabancılık" hissi yerini tuhaf bir aşinalığa bıraktı. Betimlemek gerekirse:

Saatine bakmayı bıraktı. Sanki açlığını bile unutmuştu.  O ses, onu Hamburg’un modern karmaşasından koparıp çocukluğunun ikindi serinliğine, annesinin sofrasına, mahallesinin huzuruna götürdü.

Dakikalardır nefes almıyor muşçasına derin bir soluk çekti içine. Ezanın her kelimesi, kalbindeki o sıkışmışlığı bir düğüm gibi çözüyordu.

Artık yalnız değildi. O ses, ona nerede olursa olsun "sahipsiz" olmadığını fısıldıyordu. Göklerin dili, Hamburg’un soğuk binaları arasında ona özel bir selam gibi yankılanıyordu.

 O İlahi ses Aliyi adeta bir mıknatıs gibi içine çektiği için sesin geldiği binaya girdi. Burayı bugüne kadar hiç bilmemesine ve gelmemesine üzüldü. Binaya girince yukarıya çıktığında namaza durmuş insanları gördü. Ayakkabılarını çıkararak halıya ilk bastığında içinde öyle bir heyecan ve mutluluk oluştu ki bir an uçtuğunu ve yere konduğunu hissetti. 

Alnını secdeye bıraktığında, sanki tüm dünya gürültüsü kapının dışında kalmıştı. O an, sadece bir eğilme değil; ruhun en yüksek mertebeye, asıl sahibine ulaşmasıydı.

Kalbini kaplayan o tarifsiz ferahlık, çölde bulunan serin bir vaha gibiydi. Her bir "Allâhu ekber" nidasıyla omuzlarındaki dünya yükü birer birer döküldü; yerini çocuksu bir neşeye ve sarsılmaz bir güvene bıraktı. Artık yalnız değildi.

Namazla ruhun en derin bir nefes almıştı. Selam verdiğinde, sanki az önce bin yıllık bir yolculuktan huzurla dönmüş gibi hissetti. Alinin dudaklarında hafif bir tebessüm ve kalbine doğan o aydınlık, dünyanın veremeyeceği en büyük mutluluktu. Artık yalnız değildi.

Yüzünde hafif bir tebessümle camiden çıkarak tekrar yürümeye başladı. Ezan sesi, ruhuna sürülmüş bir merhem olmuştu; Hamburg artık eskisi kadar soğuk, yalnızlık eskisi kadar karanlık değildi.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Sızı

Bütün gece kıvranmıştı. Dışarıda yağan Ağustos ayı yağmuru eşliğinde, karanlıkta bedeniyle cebelleşmişti. Gözlerini kapattıkça ilk güne, ilk yazışmaya gidiyor; beyninde şimşekler çakıyordu. Geçmişe gidememek, bugünde çare bulamamakla kıvranıyordu. Oysa ne hayalleri vardı. Üstelik sade bir sevgiyi hayal etmişti. Düşünsene, karşısındaki insanda tek arayacağı meziyet, sadakatle süslenmiş bir sevgiydi. Bu günü tahmin edemezdi. Terazinin kefesinin denkliği, öğütleri aklına geldikçe sessizce iki damla gözyaşı döktü. Haklı mıydılar?

Sızı

Gece, beynindeki bu haykırışlarla son buldu. Sabah uyanamadı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Ellerinden güç alıp kalkmaya çalıştı, yatağa çöküp kaldı ve daldı. Üzerinde ihanetin, kandırılmanın, hayal kırıklığının ağırlığı vardı. Tüm gün yatakta kaldı. Tuvalete bile ihtiyacı varken gidememenin, vazgeçmişliğin içinde, nefes alan bedenin ruhu ölümüyle kaldı.

Evet, sevgisi, fedakârlığı kirletilmişti. Kalbi kırıktı. Ölmek istiyordu. Bağırmaya kalksa bağırışları anlaşılmayacak, suçlu o olacaktı.

“Neden? Neden ahmak kadın?” dedi kendi kendine mırıldanarak. “Kalbini, evini, ocağını, bedenini sonsuz güvenle emanet edecek derecede nasıl acizleştin? Bu kadar mı çaresiz bakmıştı gözlerim?”

“Ah!” dedi, dişlerini sıkarak.

Evet, bugün arkasını dönüp giden, terazinin kefesinin “dengi dengi gerekir” benzetmesindeki dengi olmayandı. Bir hayal görmüştü sevgi adına. Ama karşısındaki insan, o hayale acımadan, kanatlarını uçmak için çırpan kuşa bir kurşun sıkmıştı.

Yaralı şekilde can çekişiyordu. Her gün ölecekti. Bir gün, diğerinden daha beter can çekişecekti. Ve hayatının o şaşaalı, takdir edilen güzellikleri; kalbinin güzelliği, masumiyeti, bir kötülüğe kurban gitmişti.

Çareyi şu an o da bilmiyordu. Bir iç çekip ilahi adalete güveni olmasına rağmen bunu görememenin hüznünü yaşadı. Biliyordu; elbet o, kendisi için kazılan mezara, o kürekle kazdığı kötülüğün gölgesinde kahkaha atan adam, onun sevdiği adam, kendisi girecekti. Bundan şüphesi yoktu.

Ama içinde büyük bir sızı vardı. Acı, tarif edilemeyen bir ağrı...

Bir bardak su içebildi. Tekrar başını yastığa koydu. Şu an ne yapacağını bilmeden gözlerini kapadı. Sessiz sessiz, karanlığın ve yağmurun tanıklığında kendine sarıldı. Belki...

İşte o, şimdilik devamını getiremediği cümlenin ortasındaki “belki”nin vereceği kararın çok can yakacağından emin, gözlerini kapadı.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Budandıkça Derinleşmek

Görkemli bir meşe ağacı düşünün... Dört bir yana yayılmış upuzun, kalabalık dallara sahiptir. Ancak büyük bir fırtına koptuğunda, o övündüğü dalların çokluğu yüzünden bir o tarafa bir bu tarafa savrulmaya başlar. Rüzgâr estikçe köklerden gıcırtılar yükselir; ha yıkıldı, ha yıkılacak bir çaresizlik içindedir. Ağaç, direnebildiği kadar direnir ama ona yardım eden kimse yoktur. Peki, o kadar imkân sunan, her yere kontrolsüzce yayılmış dalları, ağacı diplerinden sökülmekten kurtarabilir mi? Hayır. Aksine, farkında olmadan rüzgâra ve fırtınaya mukavemeti zorlaştırır, yıkıma destek olurlar.

Yazar Hüseyin Otsay

Oysa meşe ağacının dallarını budadığınızda, ağaç enerjisini dışarıya boş yere harcamak yerine merkeze yönlendirir. Kollarını kaybederken köklerini toprağın ta derinlerine işler; yere çok daha güçlü tutunur. Gövdesi kalınlaşır ve doğaya karşı mağrur bir duruş kazanır. Zamanla kollarının kuvveti ve topraktan aldığı o derin enerji, kısa sürede daha gür ve sağlıklı dallar vermesini sağlar. Budanmak, arınmak ve sadeleşmek; doğada olduğu gibi insanda da daha güçlü bir hayatta kalma arzusu ve köklü bir güç oluşturur.

Eksilerek çoğalmak, biz insanları da tıpkı o meşe ağacı gibi dirençli kılar. Hayatında sana yük olanlardan, yoluna engel çıkaranlardan kurtulduğun ve boşa harcadığın zamanı kendi hedeflerin ile düşüncelerin doğrultusunda kullanmaya başladığın an önün açılır. Üretmeye, kendi özüne dönmeye devam edersin. Üretmenin getirdiği o hazzı tattıkça daha çok yazacak, üretecek ve gerçekten değer verdiklerine zaman ayıracaksın.

Bu durum, dingin bir göle taş atmak gibidir. Dalganın etkisiyle halkalar genişleyecek, yenileri oluşacak; böylece sadece kendin için değil, başkaları için de bir yol, bir çığır açmış olacaksın. Üreten yüz de ruh da daima mutludur. Bu mutluluk, kelebek etkisiyle hayal ettiğinden çok daha fazla kişiye değer katacak; yeni ufuklar açacaktır.

Ya sadeleşmeseydin, dallarını budamasaydın ne olacaktı?

Sürekli bir yük taşıyacak, rüzgârda savrulacaktın. İnsanları mutlu etmek veya kendini kanıtlamak için bir ömür uğraşacak ama istediğin hiçbir şeye ulaşamayacaktın. Boşa harcanmış kocaman bir ömrün ardından, hayatında bir sürü "keşke" birikecek fakat hiçbiri işe yaramayacaktı. Fırtına koptuğunda ise çevrendekiler seni yalnız bırakacak, her şey için çok geç olacaktı.

Budanmak, yüklerden arınmak ve sadeleşmek her daim iyidir. İnsanı hafifletir, köklerini derinleştirir ve hayata karşı yıkılmaz bir değer katar.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Yazarın Gölgesini Düşürdüğü Ayna

Bir Çin efsanesinde ressam, özenerek karşısına kurulduğu tuvalden uçuncaya kadar aynı kelebeği resmeder. Kanatlanarak uçan sadece bir kelebek değildir. Sabır gerektiren, belki de bir ömür sürecek bu uğraş sırasında; ressamın ışık ile gölgeyi hesap ederek gerçek kıldığı kelebek, yalnızca bir yaratı olmanın ötesinde, o güç işi yapanın da izdüşümü, yansımasıdır. Nasıl koşullanmış, nasıl baskılanmış, hangi sınırları aşmak istemişse… Kelebeği kanatlandırarak aynı ânda yaratıcısını da uçuranın, sınırlarını aştıranın kendi "zihin kuşları" olduğuna şüphe yok. Ayak basıp deneyimlediği, kendisine ruh taşıyan doğasından kalkıp havalanmıştır. Kendinden…

Yazarın Gölgesini Düşürdüğü Ayna

Yazmak da böyle değil midir?

Benzer bir biçimde, fakat her seferinde yenileyip yenilenerek, âdeta bir füg gibi adım adım yol alan bir akışla örülmez mi bir yapıt? Kendinle çelişerek, kendinle çatışıp hesaplaşarak… Yapıtını var ederken, tıpkı gerçek gibi, zamanla mekânı da eğip bükerek sil baştan kurar; yeni anlamlar üretirken her seferinde dönüp kendisini de var etmez mi? Yazmanın, ortaya bir yapıt koymanın ardı sıra yazarın, şairin, genel anlamıyla sanatçının hâlini Enis Batur ne de güzel betimler: "Döndüm ki, döndüğüm yerde değilim..." Yazıp üretirken görmenin, çözüp anlamanın, anlayarak değişmenin, dönüşüp başkalaşmanın ifadesidir bu satır. Kaybetmenin, tam da bu nedenle kazanıp yenilenmenin ifadesi… Eh, yazarken kaçınılmaz bir biçimde kımıldıyoruz! Bu kımıldanış hâlini Ahmet Hamdi Tanpınar bakın nasıl anlatıyor:

"Kımıldandıkça kanatlarımızın altından unutulmuş hareketler, hatırası silinmiş vakalar, geçmiş teessürler birer birer canlanır. Kimimiz bir hâkimin sert çehresiyle günlerimize eğilir, benliğimizin en gizli taraflarına kadar insafsız aynasını tutar, bize ömrümüzü yapan çirkinlikleri sayar.”

Yazmanın ön avlusunda, çoğumuzun ne bu kımıldanışlardan ne de ardı sıra beliren ayrıntılardan haberi olur. Ancak yazmanın arka avlusu, işte böyle hareketlidir. İnsafsız…

"Yoruldum beyler. Romancı olmak çok güçmüş.”

Oğuz Atay'a ait bu cümleyi okuduğumda durmuş, düşünmüştüm: Romancı olmak neden çok güçtür? Sorun anlatılan hikâyenin uzunluğu, deyim yerindeyse "sonsuzluğu" mudur? Romanlara özgü katmanlı anlatıdır belki de güç olan. Öyle midir? Karakter çokluğu, buna koşut olarak ele alınması gereken alt hikâyeler ve elbette bütün bunların ana izlekle kurulacak bağları mıdır yoksa? Temanın, derinleşerek ilerleyen izleğin odağından sapmamak, kimi maddi hatalardan uzak durmaktır belki de. Ya da güç olan, başlı başına dildir, örneğin. Üsluptur yahut o yapıta özgü inşa edilmeye uğraşılan yeni tiptir, kurgu arayışıdır. Peki, acaba "çok güç" denilerek altı çizilen, romanla birlikte içine dalınan hesaplaşmalar mıdır? "Yaratıcı yazı” dediğimiz, önü sonu “yaralayan bir şeyden doğar,"  önermesi yanlış değilse yazarı yaralayıp huzursuz eden ve onu yazmaya yönlendiren hakikat tam olarak nedir?

Kuşkusuzdur ki bu sorulara pek çok soru daha eklenebilir ve tartışmasızdır ki tamamının muhatabı sadece romancılar değil; şairler, sanatçılardır.

Zira edebiyatla sınırlı tutarak belirtmeliyim ki bu büyülü işçiliğe gönül verenler; eninde sonunda döner, dolaşır, yarattıkları yapıtların üretim süreçlerinde metne bir biçimde süzülüp sızan gölgeleriyle baş başa kalır, boğuşup hesaplaşır. Büyülü bir işçiliğin sonucunda bir hayal, kurgusal bir ürün olarak ortaya konulan yapıt; başta yazarının bireysel, tam da bu nedenle toplumsal hakikatlerinden bağımsız düşünülemez. Güç olan şey budur. Yazarı burgacına alan, onu sarsıp yoran, zorlayıp hırpalayan şey… Çünkü yazmak; huzursuz edenden yola çıkmak, buradan hareketle sırtlanılan derdi "muhayyel arkadaşlar"ına yükleyip zaman ile mekânın içine sızmak; onlarla çıkılan o özgün yolun sonunda hikâyenin kendisi olmak, her yapıtta yeniden var olmaktır. Sait Faik'in sözünü hatırlayalım: "Edebiyat bir iç ihtilal fışkırmasıdır." Dolayısıyla edebiyat; yazar ve şairlerin bir biçimde gölgesini düşürdüğü aynadır.

Ahmet Erhan'ın, "Burada Gömülüdür" başlığıyla yayımlanan toplu şiirlerini okurken, "Önsöz Niyetiyle" yazılmış bir sayfada şairin şu cümlesiyle karşılaşmıştım:

"Bir şairin hayatı boyunca aslında 'tek bir şiiri' yazdığına inananlardanım."

Sadece şairleri değil; öykücü ve romancıları, yaratım süreçlerini, yapıtlarının yayımlandığı dönem ve koşulları, bunları karakterize eden çelişkilerle çatışmaları, şüphesizdir ki ortaya çıkan sonuçlar gibi pek çok ayrıntıyı düşününce Ahmet Erhan'ın bu fikrine katılmamak mümkün değildir. Zira edebiyatçılar içine doğdukları ev, aile, toplumsal çevre ile o çevreye hâkim ilişki ve iletişim biçimleri, tanığı olunup deneyimlenen çelişkilerle çatışmalar yumağının içinde soluk alır, yoğrulur, adım adım kişilik kazanırlar. Olaylar ve insanlarla etkileşim hâlinde bir karakter inşa ederler. Çocukluktan yetişkinliğe; iyi ya da kötünün, güzel ya da çirkinin, adil ve haklı olanla olmayanın sayısız örneğine maruz bırakılarak… Sonrası aramaktır. Bir edebiyatçı olarak kendini aramak ve mümkünse (!) bulmak serüvenidir. Bu güç, kabul edilmelidir ki sonsuz oluş serüveninde onlara "can suyu" taşıyan, kalemlerinin ucuna düş damlatan, ruhsal/düşünsel yapılarıyla duyup hissedişlerine yön veren bireysel ve toplumsal hakikatleridir. Ki bunlar; edebiyatçıların "hayatları boyunca" yazdığı o "tek bir roman", "tek bir öykü" ya da "tek bir şiir"in, ne yapıp edilse de uzağında durulamayan odağını, bir anlamda teslisini belirler. Ahmet Erhan'ın şiirlerindeki "baba, çocuk, alkol" teslisi gibi…

Halûk Sunat, bir yapıtın yaratan-yaratılan paralelliğinde ele alınmasıyla ilgili şunları söyler:

"Hangi türden bir hayat, ne türden çelişki ve çatışmaları aldı ve yazarın önüne koydu, onu huzursuz etti ve kaçamadığı hesaplaşmaların peşine düşürdü? Hangi derin izler, hangi hikâyelerde hayat buldu?”

Yazarın, ân gelip de kalemine uzanarak boş bir kâğıdın önüne oturduğunda öylece durduğunu, kendisine az sonra gelecek bir ilhamı beklediğini sanırım hiç kimse iddia edemez. Yazarın hakikatleri onu alır ve kalemini, somut bir dert edinişin doğurduğu huzursuzlukla harekete geçirerek yazdırır. Yani hayal edişi bizzat onun hakikatleri ile bağlantılıdır. Hayal ile hakikat, kaçınılmaz bir biçimde birbirini koşullar. Şüphesizdir ki bazen bir ses, bir koku, bir renk, bir yüz, bir bakış, bir mimik; sadece bir söz ya da bir cümle, bir durum, bir olay, özetle bir "münasebetsiz çağrışımı" tetikler. Duramaz, kaleme çoktan uzanıvermiş elinizin önüne geçemezsiniz. İşte o ânda kapıyı açan ve yazarı yapıtın eşiğinden içeri sokan; esir edilmiş ilham perisini serbest bırakan bir sihirli el değil, yazarın gerçekleridir. Dünden bugüne içinde yoğrulduğu ruhsal, düşünsel hamura mayasını katan görme, duyma, sezip anlama ve anlatma biçimine hayat veren gerçekler… İzler, kıymıklar, yaralar mutlaka "kımıldanır", harekete geçer. "Ütopyalar bile ayak bastığı bir yer ister,"  değil mi ya! Yapıtlarını "boş bir arazide" üretmeyen yazar, her birini gerçekleriyle besler ve yaratıcılığını konuşturarak önünde serili duran gerçeklerin boyuna bosuna teslim olmaz; hakikati muhayyilesinde sil baştan kurup üretir.

Enis Batur, "Tutunamayanlar"ın "Önsöz"ünde, bu yapıt için; "Cumhuriyet döneminde yetişkin aydın kuşakların biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, trajikomik tarihini, 32 kısım tekmili birden kucaklar," der ve devam eder: "Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir 'edebiyat ortamı'na okulsuz ve alaysız, onun için de okursuz ve alaycı bir konuk gibi geldi sanılmış." Oğuz Atay'a, "Yoruldum beyler. Romancı olmak güçmüş," cümlesini kurduran kişisel ve toplumsal atmosferin hakikati, sanırım ancak böyle özetlenebilirdi. 1977'de aramızdan ayrılan Oğuz Atay'ın dile getirdiğim "Tutunamayanlar" adlı yapıtına hayat veren atmosferin hakikatini unutmadan, şu soruya cevap verilmeli: Oğuz Atay'ın yayımlanmamış son notlarının başlığı neden "Geleceği Elinden Alınan Adam"dır? Benim cevabım şudur: Oğuz Atay, tıpkı diğer edebiyatçılarda olduğu gibi kendine dayatılanı, kendine yaşatılanı buradan hareketle kendinde olanı süzdü, damıttı ve giderek birikime dönüşen bir görme, anlama biçimiyle aslında bize "tek bir roman", "tek bir öykü" yazdı: "Geleceği Elinden Alınan Adam."

Farkında olunsun ya da olunmasın, yazarın "kâğıdın beyaz ekranı"na sözcüklerle düşürdüğü resimde; kısa veya uzun bir ömre, hayatı boyunca sığan/sığdırılan hakikatlerin ayrıntıları vardır. Anlatısını kendinden yola çıkarak kurar ve metnin aynasına kendi gölgesini düşürerek dünden bugüne içinde olup edebiyatla dışına çıkabildiği gerçeğini anlatır. Bu nedenle, yapıtlarda karşılaştığımız olaylar, durumlar, insanlar; çelişki ve çatışmalar, buluşmalar, yüzleşmeler kadar ayrılıklarla ölümler, doğumlar, düğünler veya mekânlar, eşyalar, bütün konumlandırmalar; içinden geçilen zamanlar gibi birçok detayda, aranan izlerin hiçbiri rastlantısal değildir.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ı mektupları, fotoğrafları, günlüğü ile birlikte sadece "bir insan" olarak ele alalım. Ardı sıra, bu kez aynı materyallere şiir, öykü ve romanlarına; onu "bir yazar" olarak ele alıp bakalım. Kişiliği, yaşamı, ruhsal yapısı, yapıp ettikleri; tanığı olup deneyimledikleri, pasif kalarak seyrettikleri; arzuları, heves ve tutkularıyla yapıtları arasında bulunacak paralellikler, izdüşümler bizi şaşırtacaktır. Bir çocuk, bir öksüz, bir erkek, bir öğretmen, bir yazar ve şair olarak Ahmet Hamdi Tanpınar... Erken anne kaybının, güçlü karakteriyle baskın bir babanın gölgesinde yetişmenin onu nasıl da soluksuz bıraktığını, yazarın, tıpkı hayatındaki gibi, dizeleriyle satırlarında sürekli bazı kapıları zorladığını görürüz. Kapıları âdeta boşluğa açılmaktadır. Huzur'u, Mahur Beste'yi, Sahnenin Dışındakiler'le Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü düşünüp ardından da Ahmet Hamdi Tanpınar’a kulak verelim:

"Hatırlamadığımız ve hafızamızda bulamadığımız taraflar haberimiz olmadan şahsiyetimizi ve eserlerimizi hazırlıyor, hatırladığımız ve bulduğumuz taraflarsa bize kendi kendimizi bulduruyor."

"Çileli" hayatını, bir bütün olarak acılarını dikkate alırsak sanırım baştan sona her ayrıntı onu üretken kılmış; kendi ifadesiyle "bir istidat", kuvvetli bir tutku hâline getirdiği edebiyat uğraşı ile kendisini sağaltmaya, arayıp bulmaya soyunmuştur.

Tam bu noktada bir pencere açmalı, Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın şu değerli pasajını paylaşmalıyım:

"Olduğum şey ile olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şey ile hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum."

Bir boşluğun farkında olma hâli, galiba o boşluğa yuvarlanarak kaybolmaktan ziyade, bizzat oraya, boşluğa tutunarak kendi varoluşsal zeminini yaratmak anlamını taşır. Bu nedenle, bir dizesinde "Açılmış bir kapı ümit boşluğa..." diyen Ahmet Hamdi Tanpınar için sıkça dillendirdiği boşluğun, belki de aynı zamanda onun varoluşsal zemini olabileceğini belirtmek isterim.

A. Kadir’i düşünüyorum. Acaba hapishaneyi yaşamamış; duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların, ezcümle kapatılmanın dehşetini farklı biçimleriyle deneyimlememiş olsa şu çarpıcı dizeleri yazabilir miydi: "Hani bir dışarda olsam / hep yürürüm, durmam / benimle beraber yürür / gökyüzü, toprak / özgürlük benimle beraber..." Hapishanenin penceresinden bakıp "...ne güzel şeyler..." dediği gökyüzü, toprak ve özgürlük tutkusunu bu denli etkileyici bir dille kaleme alabilir miydi? Esareti, ardında durulan demir parmaklıklı pencereden hayata bakmak cesaretini, üstelik korkusuyla harmanlayarak betimleyebilir miydi?

Bu kez Nazım Hikmet’i, hapislik hayatını, uzun süreli "yatış"ı sırasında kendisiyle birlikte başka, bambaşka insanları tanıyışını düşünüyorum. Ülkesi ile insanlarının hâl-i pürmelalini görüp yaşamamış, çözüp anlamamış olsa acaba “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı yazabilir miydi? Sürgünlüğün dehşetini yaşarken hissedilen hasretin derinliğini; o duyguyla dokunulan eşyaları, temas edince el yakan bir fotoğrafı, bir ses ya da kokuyla içine dalınan geçmişi ele alalım. Hesap edilmesi güç bir incelikli duyuşla Nazım Hikmet, o sürgünlük ânlarında uzanabilir ve Boğaz’a doğru geçen bir vapuru Varna önlerinde okşayabilir; usulcacık dokunduğu ân ellerini yakar mıydı?

Yazmak elbette gözleme, bilinçli duyuş ile duyumsayışa, sezgiye, hissedişe, empatiye, ayrıntıyı fark edişe dayanır. Bunlar ve çok daha fazlasını yüklenir, sonsuz diyebileceğim bir edebî yolculuğa koyulursunuz. Önemli bir detayı atlamayarak... Çünkü "Yazmak, insanın gönüllü bir şekilde başladığı gibi bitmeyeceğini bildiği bir iç kazıdır." Henri Michaux’nun cümlesini hatırlayalım: 

"Kendimi katetmek için yazıyorum."

Dolayısıyla yazmak, aynı zamanda ket vuramayarak kendine dönmek; bireysel sorunlarını, sorun edişlerini kovalayıp yakalayarak derinine inmek, bunların izdüşümlerini farklı biçimlerde sözcüklere serpmektir. Yeni bir yordamla hem asıl hikâyeye varmak hem de kendini bulmaktır.

Dostoyevski düşüyor aklıma. Yargılanıp sürgün edilişinin ardından aldığı idam cezasına, bir süre geçtikten sonra idam mangasının önüne konuluşuna kafa yoruyorum. O ânlardaki hâline... Sibirya’nın ücra bir köşesinde, hapisliği sırasında, âdeta gölgesiz bırakılmış onca mahkûmun arasında bir gölge gibi gezinişini hayal ediyorum. Üstüne epilepsi hastalığını ekliyorum bu arada, kumarbazlığını da... Bu türden bir yaşam deneyimine sığdırdıklarını dikkate alınca; yaşam ve ölüm, suç ve ceza, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi sayısız olgu üzerine yazdığı ustalıklı yapıtlarına şaşırmıyorum. “Ölü Evinden Anılar”, “Suç ve Ceza” ya da “Karamazov Kardeşler” gibi şaheserler sanırım ancak böyle, tam da bu hâllerdeyken yazılabilirdi. Yaşamla ölümün arasındaki o bıçak sırtı hatta...

Kafka’yı ele alalım; babasına yazdığı mektuplarını... Onun ifadesiyle "içimizin korkunç sıkıntılarını"  ortaya koyan mektuplarında babasıyla birlikte kendisini de ortaya serer, bir nevi soyunur. Mahremiyetini bir kenara koyarak çocukluğunu, yetişkinliğini; evine, ailesine, giderek içine, hatta odasına bir gölge gibi çöken babasının otoriterliğini, kendisinde doğurduğu ruhsal ve düşünsel fırtınalar eşliğinde anlatır. “Dava”, “Dönüşüm” gibi muhteşem yapıtların yazarı olan Kafka’nın bireysel olarak hayatına nüfuz eden baskının, denetim, kontrol ve tahakkümün; bunların yol açtığı çelişki ve çatışmaların aynı ânda onu da içine alan dönemsel zorbalık ile toplumsal tahakkümle bağını unutmadan diyebilirim ki Kafka da kendinden, yaşantısından yola çıkmıştır. Ona “Dönüşüm”ü yazdıranın, dönüşüme duyduğu iştahla bağlarının olduğu kuşku götürmez.

J. Conrad, "...diğer yazarların bir başlangıç noktası var," diyordu. Bir dil, bir gelenek, bir tarih ya da ânlık bir önyargı ya da modaya yaslandıklarından söz ediyor; konuyu sürgünlüğüne taşıyarak devamını şöyle getiriyordu: "...diğerlerinin her hâlükârda başlayacak bir şeyleri var, benimse yok."

Bana kalırsa bir yazar veya şair için bir başlangıçsızlık hâli de sağlam bir başlangıçtır; yazmak için çetrefilli olsa da harekete geçirebilecek, sözcükleri kanatlandırabilecek bir "arazi"dir. Bu durumun, misal yersiz-yurtsuz oluş ile yarattığı ruhsal, düşünsel fırtınaların, bana mevcut "edebiyat ortamı"nı, ona atfedilen görünür ve görünmez sınırları, o sınırların dışına itilip sürülenleri, inşa edilen "edebiyat adası"na kendi özgünlükleriyle çıkmalarına izin verilmeyip engellenen, ötelenen ve ne iyidir ki (!) bu nedenle ısrarcı olup kendi "ada"larını var edenleri hatırlattığını belirtmeliyim. Oğuz Atay, Vüs'at O. Bener, Sevim Burak... Aklıma ilk gelen isimler...

Sevim Burak, "anlaşılmamanın üzüntüsü"nü şöyle ifade ediyordu: "Bir sanat eserinin anlaşılması şart mı? (...) Homurdanıyorlar, 'ne biçim edebiyat' diye; ama işte, ben onlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım. Çok zor bir ortamla karşı karşıyayım."

Mesafeli davranılan, "kıdem esasına göre" planlanmış "edebiyat ortamı"ndan uzak tutulan, tek başına bırakılan; sadece bu alanda değil, kimliği nedeniyle toplumsal olarak da itilip ötelenen Sevim Burak; dili, üslubu, edebî cesareti, yaratıcı zekâsı, üretkenliği ile ısrarcı oldu ve büyük harflerle, âdeta bağırıp çığlık atar gibi resimli cümleler kurarak kendi edebiyat bahçesini yarattı:

"...ben de kendimi anlatıyorum hikâyelerimde; başka kılıklara girerek, bütün özlemlerimi harekete geçirerek, ne olduğumu, ne olacağımı hissettirmeye çalışarak evhamlarımı, korkularımı körükleyerek yangına koşarcasına..."

Aslında o, deyim yerindeyse, bir "edebî getto"ya sürülenlerdendir. Buna rağmen kalemine küsmez, sırtını dönmez ve o da Michaux gibi kendini kat eder. Yazdıklarını hakikatinden yola çıkıp kendini kazıyarak yapılandırır. Edebiyatla kol kola girer ve "ikinci bir yaşama biçimi"ni bulmaya çalışır: "Baş aşağı ve dikine inerek kendime saplanıyorum."

Yazarların hayalleriyle hakikatleri, dolayısıyla ürettikleri arasındaki paralellik ancak böylesi bir çarpıcı cümleyle ifade edilebilir. 

Buradan hareketle diyebilirim ki bazı yazar ve şairler için edebiyat, sadece basamaktır! Birilerinin inşa ettiği türden bir "tapınak" değildir onlar için! Ne kendini ne hayal ve hakikatlerini ne de yaratılarını "kurban" eder ya da edilmesine izin verir. Derinine doğru kendisini kazar, yazarak sağaltmaya çalışır. Kâğıtların, sözcük ve cümlelerin labirentinde; hem sağalıp hem yaralanarak bir ömür boyunca "tek bir roman", "tek bir öykü" ya da "tek bir şiir" yazarak kendini arama ve bulma serüvenini devam ettirir.

Arjantinli yazar Alejandro Zambra, insan için, "Sonsuz bir metindir," diyordu.

Hayatı boyunca "tek bir metni" yazmanın gayretinde olan bir yazar ya da şair için, kendisi bir "sonsuz metin"ler toplamıyken bunu başarmanın zorluğunu bir düşünün!

Ne diyordu Oğuz Atay:

"Yoruldum beyler. Romancı olmak çok güçmüş."

M. Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Edebiyatımızda İş Dünyası

Türkiye’nin yönetim şeklinin Cumhuriyet olarak ilan edildiği 1923 yılında ekonomik sisteminin ne olacağı belli oldu. İzmir İktisat Kongresi’nde ülkenin kalkınmasının Kapitalist sistemde olacağına karar verildi. Her mahallede bir milyoner yaratılması fikri burada ortaya çıktı. On yıl süren savaşlardan bitkin düşmüş bir ülkede sermayedar kesimi oluşturmak hemen olacak bir iş değildi, bunun için devlet desteğine ihtiyaç vardı. 

Edebiyatımızda İş Dünyası

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanında anlatılan bakkal gerçekte Vehbi Koç’un ailesine ait bir bakkaldı. Devlet desteğiyle bu aile inşaat işine girdikten sonra Numune Hastanesi’nin ihalesini aldılar ve sermaye birikimini oluşturmaya başladılar. Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ile Kiracıları romanında kırklı yıllarda İkinci Dünya Savaşı koşullarında stokçuluk ve inşaat işleriyle zengin olan kişiler ayrıntılı olarak tanıtılmaktadır. Yetmişli yıllara gelindiğinde Avrupa ile kıyaslanması mümkün olmasa da bir sermayedar kesimi oluşmaya başladı. Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar belli bir sermaye düzeyine geldiler.

Vehbi Koç, iki anı kitabında Ankara’daki iş yaşamını, ilk yıllarından başlayarak anlatmaktadır. Hayat Hikayem(1973) ve Hatıralarım, Görüşlerim, Öğütlerim(1987) isimli kitaplarında iş dünyasında yaşadığı olayları, ilişkilerini ve gençlere öğütlerini dile getirmektedir. Vehbi Koç’un ailesinden olan Semahat Arsel ve Can Kıraç, yaşadıkları yılları yazdıkları kitaplarda okura aktardılar. Kurt Seyit ve Şura isimli romanın yazarı Nermin Bezmen iş çevresinde tanınan bir ailenin mensubudur. Yazdığı edebî eserlerle Türk Edebiyatında önemli bir yere geldi.

Toplumun ve devletin yönetiminde etkileri olan patronlar Toplumcu Gerçekçi Edebiyatımızda olumsuz bir biçimde ele alınmaktadır. Orhan Kemal’in romanlarında patronlar, emeği sömüren, kâr hırsıyla hareket eden, işçileri birer makine gibi gören kişiler olarak ifade edilirler. Bereketli Topraklar Üzerinde, Hanımın Çiftliği romanlarında Adana’daki patronlar ayrıntılı bir biçimde tasvir edilir. Murtaza romanında Bekçi Murtaza üzerinden patronların işçileri nasıl sömürdüğü gösterilir. Şiirlerde yine zenginler olumsuz bir şekilde tanıtılır. Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan bir patron tanıyalım:

Çerkezdi Aziz Bey

Orman bekçisiydi babası

Fakat bugün Aziz Beyin

Bir sömürge toprağı kadar ormanı var

İstanbul’a odun ve kömür veren ormanlar

Yaz günleri ormanın ortasında

Ona, köşkün merdivenlerinde rastlarsan

Hindistan’da bir İngiliz valisidir:

Bembeyaz kolonyal şapkasından

Asaletli tebessümüne kadar

Şair Orhon Murat Arıburnu, bir şiirinde Selim isimli bir zengine sesleniyor.

Seliiim Selim

Bu eller kimin? Benim.

Bu gözler kimin ? Benim.

Aferin Selim.

Seliiiim Selim

Bu dağlar kimin? Benim.

Bu bağlar kimin? Benim.

Yapma Selim

Seliiim Selim,

Uçan kuşlar kimin? Benim.

Esen rüzgar kimin? Benim.

Yapma Selim

Aaaah Selim, Vah Selim,

Bu insanlar kimin? Benim.

Kör ol Selim

Türk Edebiyatı’nda zengin yoksul çatışması en çok işlenen temalardan biridir. Sabahattin Ali’den Yaşar Kemal’e, Halikarnas Balıkçısı’ndan Sait Faik Abasıyanık’a her sanatçıda yoksul insanların sorunları, kimler tarafından nasıl ezildiği, sömürüldüğü ayrıntılı bir biçimde gösterilmektedir. Dünya böyle devam ettikçe bu temada yazılmış eserler var olmaya devam edecektir. Yazımızı Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirelim.

Kapansın el kapıları

Bir daha açılmasın

Yok edin insanın insana kulluğunu

Bu davet bizim.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Afthonia

“Afthonia” diye seslendiler altın saçlı, bal rengi gözlü, zeytin tenli, ışıl ışıl parlayan güzeller güzeli kıza. Amber kokulu Afthonia, güneş gibi ısıtıyordu her yeri. Adım attığı yere sağlıkta, bilgelikte, muhabbette, neşede, servette bereket getiriyordu. Biri bin ediyordu.

Afthonia

Bedel olarak istedikleri arasında emek, sadakat, adanmışlık, azim, değerinin bilinmesi, varlığının görülmesi, bozuk para gibi çarçur edilmemesi vardı.

Varlığının, ziyaretlerinin değer bilenlerle paylaşılması, ışığının kıymet bilenlere yansıtılması , adının vefalı insanların kulağına fısıldanması da beklentilerindendi.

Varlığı hak etmeyenlerle paylaşılırsa, yüzü herkese gösterilirse, adı her kulağa fısıldanırsa, saçlarını rüzgârda hışımla savurur, simsiyah atına biner çok uzak diyarlara gidip, bir daha da terk ettiği yere adım atmazmış.

Sunduğu hediyeler güzel gönüllerle, hak eden ihtiyaç sahipleriyle paylaşılınca, beyaz kanatlı atı ile uçarak gelip, o haneye daha da neşe, huzur, saadet, servet, bilgelik getirirmiş. 

Afthonia, bereket demekmiş.

Bereket de aynen bu şekilde gelir, gidermiş evlere. Afthonia, kendi şarkısı olan Puerta a la Abundancia’ı kulağıma fısıldarken, bu sırrı da bıraktı ardında.

Hak ettiği değeri bulmadığı yere adım atmazmış. Hak ettiğince ağırlanmadığı masalardan anında kalkıp, adil kurallar koyarmış.  Afthonia karşı tarafa verdikçe, onların da başkaları ile paylaşmasını beklermiş. Bir kapıdan verdiği bereketi, kurallara uyulmazsa başka kapıdan kısarmış.

Saçların hep ışıldasın, ışığın hep parlasın, melodin hak eden gönüllerde senfoniler yaratsın.

Bugünkü şarkım, Afthonia’nin notaları ile bestelendi.  Aşk ve sevgiyle kalın.

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Hayata ve İnsana Tanıklık Eden Bir Kalem: Birol Çalta

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba. Ben Birol Çalta. Emekli öğretmenim; aynı zamanda bir süredir yazıyla, edebiyatla ve insan hikâyeleriyle iç içeyim. Öğretmenlik, bana yalnızca bir meslek değil, insanı tanımanın ve hayatın farklı yüzlerine dokunmanın da yolunu açtı. Sınıflarda, sokaklarda, kasabalarda, ailelerde ve günlük hayatın küçük ayrıntılarında biriken hikâyeler, zamanla yazma isteğimi besledi. Yazarken en çok insanı merkeze alıyorum. Bireyin iç dünyası, toplumla ilişkisi, suskunlukları, korkuları, çatışmaları ve hayata tutunma çabası ilgimi çekiyor. Bu nedenle eserlerimde yalnızca olayları anlatmak değil, olayların insan ruhunda bıraktığı izleri de görünür kılmaya çalışıyorum.

Yazar Birol Çalta

Benim için yazmak, biraz da fark edilmeyeni fark edilir hâle getirmek demek. Bazen bir kasabanın sessizliğinde, bazen bir öğretmenin sınıfta yaşadığı küçücük bir anda, bazen de bir insanın kimseye söyleyemediği bir cümlede koca bir hikâye saklı olduğuna inanıyorum. Edebiyat yolculuğumda öğretmenliğin kazandırdığı gözlem gücüyle, hayatın içinden beslenen hikâyeleri kendi anlatım dünyamda buluşturmaya çalışıyorum. Okurla aramda kurulan bağ ise bütün bu çabanın en güzel karşılığı.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum, aslında hayatı ve insanı daha dikkatli gözlemlemeye başladığım yıllarda sessizce başladı. Öğretmenlik yaptığım süre boyunca farklı hayatlara, farklı karakterlere ve birbirinden çok farklı hikâyelere tanıklık ettim. Zamanla bu gözlemler zihnimde birikmeye, bazı insanlar ve olaylar bende anlatma isteği uyandırmaya başladı.

Beni kitap yazmaya yönlendiren en güçlü nedenlerden biri, insanın görünmeyen taraflarını anlatma arzusu oldu. Her insanın dışarıdan görünen hayatının ardında sakladığı bir hikâyesi, söyleyemediği sözleri, taşıdığı yükleri ve kimsenin bilmediği mücadeleleri olduğuna inanıyorum. Yazmak, benim için bu görünmeyen dünyalara yaklaşmanın bir yolu.

Bir başka neden ise yaşadığım çevrenin, Anadolu insanının ve gündelik hayatın küçük ama anlamlı ayrıntılarının kaybolup gitmesini istememem. Kasabalar, sokaklar, aileler, öğretmenler, çocuklar, sessizlikler ve insan ilişkileri benim için güçlü birer hikâye kaynağı.

Kısacası ben yazmayı, anlatma ihtiyacının ötesinde bir tanıklık biçimi olarak görüyorum. Hayata, insana ve zamana tanıklık etmek; gördüklerimi, hissettiklerimi ve zihnimde biriken hikâyeleri edebiyatın imkânlarıyla okura ulaştırmak… Beni kitap yazmaya yönelten temel nedenler bunlar.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için yalnızca kitap yazmak değil; hayata, insana ve zamana karşı bir sorumluluk taşımak demek. İnsanların çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiği ayrıntıları görmek, söylenmeyenleri sezmek ve bunları kelimeler aracılığıyla görünür hâle getirmek benim için yazarlığın en önemli tarafı.

Yazarken kendimi biraz da insanın iç dünyasına yapılan bir yolculuğun içinde hissediyorum. Bir karakterin korkusunu, suskunluğunu, öfkesini, umudunu ya da çaresizliğini anlamaya çalışırken aslında insanı anlamaya çalışıyorum. Bu yönüyle yazarlık, benim için hem gözlem hem sorgulama hem de kendini keşfetme biçimi.

Aynı zamanda yazarlığı bir tanıklık olarak görüyorum. Yaşadığımız dönemin insanlarını, sokaklarını, kasabalarını, ilişkilerini ve duygularını kelimelerle kayıt altına almak… Belki yıllar sonra bugün anlattığımız hayat değişecek, insanlar ve mekânlar dönüşecek; fakat yazıya dökülen hikâyeler yaşamaya devam edecek.

Bu nedenle benim için yazarlık, biraz da “insana dokunabilme” çabasıdır. Bir okurun yazdığım bir cümlede kendinden bir parça bulması, bir karakterde kendi hayatını görmesi ya da kitabı kapattığında zihninde bir soru kalması, yazarlığın benim için en değerli karşılığıdır.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Çok teşekkür ederim. Çocuk kitaplarımda okurları, her şeyden önce eğlenceli, merak uyandıran ve hayal gücünü harekete geçiren hikâyeler bekliyor. Dört kitabımın her birinde çocukların günlük hayatından yola çıkarak onları farklı maceraların içine çekmeye çalıştım.

Bu kitaplarda yalnızca olayları takip eden değil, kahramanlarla birlikte düşünen, merak eden, şaşıran ve zaman zaman kahkahalar atan bir okur hayal ettim. Beklenmedik karşılaşmalar, eğlenceli olaylar, küçük sürprizler ve çocukların hayal dünyasını genişletecek ayrıntılar hikâyelerin önemli parçalarını oluşturuyor.

Ayrıca kitaplarda dostluk, dayanışma, merak, cesaret, paylaşma, doğaya ve çevreye duyarlılık gibi değerleri çocuklara doğrudan öğüt vermeden, hikâyelerin doğal akışı içinde vermeye özen gösterdim. Çünkü çocuklara bir şey anlatmanın en güzel yollarından birinin, onlara önce güzel bir hikâye sunmak olduğuna inanıyorum.

Her kitabın kendine özgü bir dünyası ve sürprizi var. Bu nedenle okurların kitapları okurken “Şimdi ne olacak?” duygusunu yaşamalarını istiyorum. Bazı sürprizleri şimdiden anlatırsam büyüsü kaçar. Onları çocukların keşfine bırakmak daha güzel.

Kısacası dört kitapta da çocukları bolca macera, mizah, hayal gücü ve sıcak dostluklar bekliyor. Umarım bu kitaplar yalnızca okunup rafa kaldırılan kitaplar olmaz; çocukların oyunlarına, hayallerine ve sohbetlerine de karışır. Benim için en büyük mutluluk da bu olur.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Aslında hiçbir zaman “başucu yazarım” ya da “başucu kitabım” diyebileceğim tek bir yazarım veya kitabım olmadı. Okuma konusunda kendimi belli bir türle ya da belli yazarlarla sınırlandırmayı hiç tercih etmedim. Roman, hikâye, şiir, deneme, biyografi, tarih, düşünce… Farklı türlerde kitaplar okumayı ve her kitaptan kendime bir şeyler katmayı daha değerli buldum.

Benim için iyi bir kitabın ölçüsü, hangi türde yazıldığı ya da kimin tarafından kaleme alındığından çok, bana ne hissettirdiği ve düşündürdüğüdür. Bu nedenle yıllar içinde çok farklı yazarlardan ve eserlerden beslendim. Her kitabın insana başka bir pencere açtığına inanıyorum.

Şiir yazan bir yazar olmamama rağmen, hayatım boyunca en çok sevdiğim ve kendime yakın hissettiğim isimlerden biri Abdurrahim Karakoç olmuştur. Onun şiirlerindeki samimiyet, halkın içinden gelen dili, güçlü gözlemleri ve insanı doğrudan yakalayan anlatımı beni her zaman etkiledi. Şiir yazmıyor olsam da onun eserlerinde gördüğüm içtenlik ve yalınlık, edebiyata bakışımda önemli bir yer tuttu.

Edebiyatın dışında türkülerimizin de hayatımda özel bir yeri var. Çok güzel türkü söyleyebildiğimi söyleyemem; ama iyi bir türkü dinleyicisi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle türkülerimizde anlatılan sevdalar, ayrılıklar, gurbetler, dağlar ve insan hikâyeleri beni her zaman etkilemiştir. Bir türkünün birkaç dizesinde koca bir hayatın, bir sevdanın ya da bir hasretin anlatılabilmesini çok değerli buluyorum. Belki de bu nedenle türkülerle edebiyat arasında kendimce güçlü bir bağ kuruyorum. İkisinde de insanın duygusuna doğrudan ulaşan, yapaylıktan uzak ve samimi bir anlatım var.

Kitapların hayatımdaki en büyük etkisinin ise bana farklı hayatları tanıma imkânı vermesi olduğunu düşünüyorum. Okudukça yalnızca bilgi edinmedim; başka insanların dünyalarına girdim, başka hayatları anlamaya çalıştım ve insanı daha farklı yönleriyle görmeyi öğrendim.

Bu yüzden benim için okuma, tek bir yazara veya kitaba bağlı kalmaktan çok, farklı dünyaların kapısını aralamak demek. Kitaplar, türküler ve hayatın kendisi bana insanı daha dikkatli gözlemlemeyi öğretti. Bir sokağın, bir evin, bir dağın, bir sevdanın, bir suskunluğun, hatta sıradan görünen bir insan davranışının bile anlatılmaya değer bir hikâyesi olabileceğini fark ettim.

Sanırım okuduklarımın ve dinlediklerimin bana en büyük katkısı da bu oldu: İnsana ve hayata daha dikkatli bakmayı öğrendim. Bugün yazarken hâlâ en çok bu bakışın izini taşıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda aynı anda birkaç farklı çalışma üzerinde ilerliyorum. Bunların başında psikolojik ve sosyolojik yönü ağır basan iki roman geliyor. İnsan davranışlarını, bireyin iç dünyasını, toplumla kurduğu ilişkileri ve insanın yaşadığı çevreden nasıl etkilendiğini merkeze alan bu iki romanın üzerinde titizlikle çalışıyorum. Şimdilik hikâyelerin ayrıntılarını paylaşmayayım; biraz da okurun merakına bırakalım. Bunun yanında ilk kitabım olan 40 Yıl 40 Hatıra üzerinde de yeniden çalışıyorum. Kitabı genişleterek, bazı hatıralara ve anlatılara eklediğim, geliştirilmiş bir ikinci baskı olarak yeniden okuyucuyla buluşturmayı düşünüyorum. İlk kitabımın bende ayrı bir yeri olduğu için bu çalışma benim için biraz daha özel.

Çocuk edebiyatı alanında da çalışmalarım devam ediyor. Özellikle değerler eğitimi üzerine bir çocuk kitabı serisi hazırlıyorum. Çocuklara doğrudan öğüt vermek yerine, değerleri hikâyelerin ve karakterlerin yaşadığı olayların içinde hissettirmeyi amaçlıyorum. Dostluk, yardımlaşma, sorumluluk, dürüstlük, sevgi ve dayanışma gibi çok sayıda değeri çocukların ilgisini çekecek hikâyelerle buluşturmak istiyorum.

Kısacası önümde oldukça yoğun bir yazma dönemi var. Bir tarafta yetişkinlere yönelik psikolojik ve sosyolojik romanlar, diğer tarafta geçmişten gelen hatıraların genişletilmiş hâli ve çocuklara yönelik yeni bir seri… Her biri benim için farklı bir heyecan taşıyor.

Okuyuculara verebileceğim en güzel ipucu ise şu olsun: Önümüzdeki dönemde hem yetişkinlerin hem de çocukların kendi dünyalarından bir şeyler bulabilecekleri yeni kitaplarla yeniden buluşmayı umuyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak bütün okuyucularıma gönülden teşekkür etmek istiyorum. Bir yazar için yazdıklarının okuyucuyla buluşması, onların dünyasına girmesi ve orada kendine bir yer bulması büyük bir mutluluk. Ben de bu yolculuğun daha başında olduğumu düşünüyor ve her yeni kitapla okuyucularımla aramdaki bağı biraz daha güçlendirmeyi umuyorum.

Benim için edebiyat, hayatı ve insanı anlamanın yollarından biri. Bu nedenle kitaplarımda insanın iç dünyasına, toplumla ilişkilerine, yaşadığımız hayatın küçük ama önemli ayrıntılarına ve çocukların renkli dünyasına yer vermeye çalışıyorum. Yetişkinler için üzerinde çalıştığım psikolojik ve sosyolojik romanlarda insanı farklı yönleriyle ele alırken, çocuk kitaplarımda onların hayal gücüne, merakına ve değer dünyasına dokunmayı amaçlıyorum.

Okuyucularımdan tek beklentim, kitaplarıma kendi pencerelerinden bakmaları. Çünkü bir kitap, yazarın masasından çıktığı anda yalnızca yazara ait olmaktan çıkar; onu okuyan herkes kendi duygusuyla, kendi hayatıyla ve kendi deneyimiyle yeniden anlamlandırır.

Önümüzdeki dönemde hem yeni romanlarla hem de çocuk kitaplarıyla okuyucularımla buluşmayı umuyorum. 40 Yıl 40 Hatıra’nın genişletilmiş ikinci baskısı üzerinde çalışırken, yeni psikolojik ve sosyolojik romanlarımı ve çocuklar için hazırladığım değerler eğitimi serisini de sürdürmeye devam edeceğim. Beni bugüne kadar okuyarak, destekleyerek ve eserlerime değer vererek yalnız bırakmayan herkese teşekkür ediyorum. Yazmak benim için bir yolculuksa, bu yolculuğun en güzel tarafı o yolda okuyucularla birlikte yürümek. Yeni kitaplarda, yeni hikâyelerde ve yeni hatıralarda yeniden buluşmak dileğiyle…

İnsanın Kendine Tuttuğu Ayna: Nefs ve Yansıma

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

“Ben kendimi bir yazar olmaktan önce, insanın iç dünyasını anlamaya çalışan bir yolcu olarak görüyorum. Yazmak benim için anlatmaktan çok dinlemekle başladı; sonra da hayatın sessiz tarafını dinlemeyi öğrendim. Kalemim bu yolculuğun sessiz tanığı oldu.”

Yazar Neslihan Gökoğlu

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

“Nefs ve Yansıma, aslında tek bir sorunun peşinden doğdu: İnsan gerçekten kendini tanıyor mu? Hepimiz aynaya bakıyoruz ama kaçımız kendimize bakabiliyoruz? Yazmaya beni yönlendiren şey, cevap vermek değil; doğru soruları aramaktı.”

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

“Yazarlık benim için kelimeler üretmek değil, insanın içine ayna tutmaktır. Bazen bir cümle, yıllarca süren sessizlikten daha çok şey anlatır. Eğer yazdıklarım bir okurun kendi vicdanıyla baş başa kalmasına vesile oluyorsa, yazarlık amacına ulaşmış demektir.”

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

“Bu kitapta büyük olaylar ya da şaşırtıcı kurgular arayanlar değil; kendini arayanlar bir sürprizle karşılaşacak. Çünkü en büyük keşif, insanın kendi nefsiyle yüzleşmesidir. Okurlar sayfaları çevirdikçe beni değil, kendi yansımalarını görecekler.”

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

“Ben, kitapların insanı değiştirdiğine inananlardanım. Bana en çok dokunan eserler, cevap verenler değil; düşünmeye mecbur bırakanlar oldu. Her iyi kitap, insanın içindeki sessizliği biraz daha görünür kılar. Ben de yazarken bunu hedefliyorum.”

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

“Kalem hiçbir zaman tamamen susmuyor. Şu an zihnimde filizlenen yeni bir çalışma var. Yine insanın iç dünyasına dokunan ama bu kez farklı bir pencereden bakan bir eser olacak. Henüz erken ama şunu söyleyebilirim: Yolculuk yine insanın kendisine doğru olacak.”

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

“Nefs ve Yansıma okunup rafa kaldırılacak bir kitap olsun istemedim. Dileğim, okurun bazı satırların altını değil, kendi hayatını çizmesidir. Çünkü insan, kendini tanımaya başladığı gün gerçek anlamda yaşamaya başlar.”

“İnsan aynada yüzünü görür; vicdanında ise hakikati. Nefs ve Yansıma, işte o ikinci aynaya bakma cesaretidir.”

Şiir Benim İlk Göz Ağrım

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1987 yılında Ankara'da dünyaya geldim. Aslen Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesindenim. Yazmak benim için sadece bir tercih değil, hayatı anlamlandırmanın en güçlü yollarından biri oldu. Çocukluğumdan bu yana yaşadığım sevinçler, hayal kırıklıkları, özlemler ve içimde biriktirdiğim sessiz çığlıklar zamanla şiire dönüştü. Yıllarca defterlerimde sakladığım bu dizeleri artık sayfalardan çıkarıp şiir severlerle buluşturmanın vaktinin geldiğine inandım. Ben şiiri insanın yüreğinde taşıdığı yükü hafifleten bir sığınak olarak gördüm. Her dize, yaşanmış ya da yürekte derin izler bırakmış bir duygunun yansımasıdır. Söz Yaşı da yıllar boyunca biriktirdiğim duygu ve düşüncelerin samimi bir yolculuğudur. Bu kitapta, kendi hikâyemden izler taşıyan ama pek çok insanın da kendinden bir parça bulabileceği şiirleri okurlarımla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Yazar Murat Durmaz

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bana göre şiir, insanın söyleyemediğini kelimelere emanet etmesidir. Bazen tek bir dize, sayfalarca anlatılamayacak bir acıyı, özlemi ya da sevgiyi içinde taşır. Şiir; kalpten çıkanın, yine bir başka kalbe ulaşma çabasıdır. Şiirde benim için olmazsa olmaz en önemli öğe samimiyettir. Teknik elbette önemlidir; uyak, ritim ve ahenk şiire güç katar. Ancak okuyucunun yüreğine dokunmayan, gerçek bir duygu taşımayan dizeler ne kadar kusursuz yazılırsa yazılsın eksik kalır. Ben şiirin, yaşanmışlıkla ve içtenlikle beslendiğine inanıyorum. Çünkü en güzel şiirler kalemden değil, yürekten dökülen şiirlerdir.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için bir sadece unvan değil, bir yaşam biçimidir. İnsan bazen konuşarak anlatamaz; işte o zaman kalem devreye girer. Benim için şairlik, hayatın içinden geçen her duyguyu en yalın ve en gerçek hâliyle kelimelere aktarabilme sorumluluğudur. Yazdığım her şiirde kendimden bir iz olduğu kadar, toplumdan ve insan hikâyelerinden de izler vardır. Şiirin dışında da yazıyorum. Özellikle roman üzerine çalışmalarım var. İnsan yaşamını, sokakları, umutları ve kırgınlıkları anlatan hikâyeler üretmeyi seviyorum. Farklı türlerde yazmak bana yeni bakış açıları kazandırıyor; ancak ne yazarsam yazayım, şiir benim edebiyattaki ilk göz ağrım, vazgeçilmezim ve kendimi en özgür ifade edebildiğim alandır.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazma yolculuğum aslında ilkokul yıllarında başladı. İlk şiirimi, o yaşlarda âşık olduğum bir okul arkadaşıma yazmıştım. Hatta o şiiri sınıfta okuyacak kadar da cesurdum. O gün belki bunun bir başlangıç olduğunu bilmiyordum ama bugün dönüp baktığımda, şiirle aramda ki bağın o yıllarda kurulduğunu görüyorum. En çok şiir yazdığım zamanlar 2004-2017aralığıdır. Bu dönemin hayatımdaki çalkantılarının bu kitabıma da yansıması'dır. 

Aslen Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesinden olmamın da üzerimde büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Kırşehir, halk ozanlarının yetiştiği, sazın ve sözün değer gördüğü kadim bir kültüre sahip. O kültürün içinde büyümek, farkında olmadan beni de besledi.

Bu yolculukta bana yol gösteren özel bir hocam ya da destek aldığım bir çevre olmadı. Kendimi okuyarak, dinleyerek ve sürekli gözlemleyerek geliştirdim. Halk ozanlarının yaşamlarını, söylemlerini ve eserlerini inceledim; onların samimiyetinden ve halkın içinden gelen dilinden ilham aldım. Bugün yazdığım her şiirde, o birikimin ve yaşadığım hayatın izleri vardır.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Alaska yayınlarına emekleri  ve destekleri için teşekkür ederim.Söz Yaşı, aslında hayatın içinden süzülüp gelen duyguların bir yansıması. Okuyucular bu kitapta sadece aşk şiirleriyle değil; özlemle, ayrılıkla, hasretle, yalnızlıkla, umutla, kırgınlıkla ve hayata dair birçok duyguyla karşılaşacaklar. Her şiirin farklı bir hikâyesi, farklı bir yarası ve farklı bir sesi var. Şiirlerimi yazarken süslü sözler kurmaktan çok, samimi olmaya özen gösterdim. Çünkü inanıyorum ki en güçlü dizeler, yaşanmış duygulardan doğar. Bu nedenle Söz Yaşı'nı okuyan herkesin, bir şiirde kendinden bir parça bulacağına inanıyorum. Kitabın adı gibi, bazen bir damla gözyaşı, bazen de bir tebessüm bırakacak dizeler okurları bekliyor. Ben bu kitabı sadece yayımlanmış bir şiir kitabı olarak değil, yüreğimden kopan duyguların okurla buluştuğu samimi bir yolculuk olarak görüyorum.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Edebiyat yolculuğum boyunca birçok değerli şairi okudum. İsim isim sıralamayı doğru bulmuyorum; çünkü hayatı, insanı, sevgiyi, acıyı ve umudu samimiyetle anlatan her şair benim için kıymetlidir. Onların ortak noktası, halkın içinden konuşmaları ve yüreğe dokunabilmeleridir. Ancak yaşadığım dönemden bahsedersek beni en çok etkileyen isimlerden biri Yusuf Hayaloğlu oldu. Onun şiirlerindeki içtenlik, cesaret ve yaşanmışlık duygusu bana her zaman ilham verdi. Kendisini sevgi, saygı ve özlemle anıyorum. Ben de yazarken, okuyucunun sadece dizeleri değil, o duyguyu da hissetmesini amaçlıyorum. Bir şiiri okuduğunuzda sadece kelimeleri değil, o duyguyu da hissedersiniz. Ben de yazarken okuyucunun yalnızca dizeleri değil, o hissi de yaşamasını isterim. Şunu da ayrıca belirteyim ki benim bir Neşet Ertaş hayranlığım vardır. Ve ben sadece türkülerinin değil kendi kişiliğinin de hayranıyım. Küçük yaştan beri kulağım da sesinin olması benim insani düşüncelerime çok etkisi oldu. Saygıyla , sevgiyle, özlemle anıyorum. Bunun yanında Pir Sultan Abdal ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli'yi de düşünce dünyamı aydınlatan büyük ışıklar olarak görüyorum. Onların insana, adalete, sevgiye ve hakikate bakışları bana her zaman ilham vermiştir. Kendi yolumu çizerken onların bıraktığı kültürel ve manevi mirastan beslendiğimi söyleyebilirim. Bana göre bu toprakların söz geleneğini ve ruhunu anlamadan şiirin özüne ulaşmak kolay değildir.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda üzerinde çalıştığım yeni projelerim var. Şiir benim için hiçbir zaman bitmeyen bir yolculuk oldu ve yeni şiirler yazmaya devam ediyorum. Bunun yanı sıra uzun zamandır zihnimde şekillenen bir roman çalışmam da var. Hayatın içinden karakterleri, insan ilişkilerini ve yaşanmışlıkları anlatan, okuyucunun kendinden izler bulabileceği bir eser ortaya çıkarmayı hedefliyorum. Henüz ayrıntıları paylaşmak için erken olsa da şunu söyleyebilirim: Okuyucularımı yine samimi, duygusu güçlü ve gerçek hayatın içinden beslenen metinler bekliyor. Söz Yaşı nasıl yüreğimden çıkan dizelerin bir yolculuğuysa, yeni çalışmalarım da aynı içtenliği ve aynı duygu dünyasını taşımaya devam edecek. Amacım sadece eser yayımlamak değil, insanların hafızasında ve yüreğinde iz bırakacak metinler ortaya koyabilmek.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Öncelikle Söz Yaşı'na ilgi gösteren, bir şiirin satırlarında kendini arayan ve edebiyata gönül veren herkese yürekten teşekkür ediyorum. Bugün hayatın telaşı içinde duygularımızı dile getirmeye, birbirimizi gerçekten dinlemeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Şiirin insanı insana yaklaştırdığına, yaraları bazen kelimelerle sarabildiğine inanıyorum. Eğer Söz Yaşı'ndaki tek bir dize bile bir okuyucunun yüreğine dokunur, ona umut olur ya da yalnız olmadığını hissettirirse, kendimi amacıma ulaşmış sayarım. Okuyucularıma tek dileğim; kitaplardan, şiirden ve edebiyattan hiç uzaklaşmamalarıdır. Çünkü bir toplumun hafızası da vicdanı da biraz edebiyatla yaşar. Yusuf Hayaloğlu'nun sözü ile veda etmek istiyorum. Kalemimiz, umudumuz ve insanlığımız hiç eksilmesin. Sevgi ve saygılarımla.

İçimde Birikenler Satırlara Döküldü

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben doğma büyüme Zonguldak Kilimliliyim. İşçi olarak Almanya'ya gittim ve uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli oldum. Emekli olduktan sonra boşluğa düşmemek için bir şeyler yapmam lazımdı... 2018'de ufak tefek dörtlükler ve özlü sözler yazmaya başlayıp sosyal medyada paylaşmaya başladım. Birkaç kişi beğenip beni yazmaya teşvik etti ve öylece cesaret alıp devam ettim... 

Yazar Mensure Kaya

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bence şiir, içimizdeki acı tatlı biriken yaşanmışlıklar ve acılar... Olmazsa olmazım; şiirlerim bana benzemeli, anlaşılır olmalı ve karşı tarafa geçirebilmeliyim, etkileyebilmeliyim...

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için çok şey ifade ediyor! Sadece yazmış olmak için değil de özünde ne varsa o dökülmeli satırlara... Haaa... Sadece yaşadıklarım değil de başta ilham, empati, gözlemlediklerim ve biraz da kurgu olacak tabii...

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazma yolculuğumda şiir hesapta yoktu ama içimde hep bir şeyler yazma hevesi vardı. Ancak yoğun çalışma temposu ve hayat mücadelesi nedeniyle hiç fırsatım olmadı! Okumaya dahi... Ta ki rahmetli şair yeğenimi (Udi Burhan Siyahi'yi) elim bir kaza sonucu kaybedene kadar! Çok etkilendim ve orada, "Acaba yapabilir miyim?" dedim. Yukarıda da bahsettiğim gibi birkaç deneyimli şair dostumun teşvikiyle 2018'de ufak ufak başladım ve daha çok pandemi döneminde yoğunlaştım. Hâlâ devam ediyorum...

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Şu sıralarda sadece arkadaşlarımın şiir kitaplarını okuyorum. Önceleri daha çok roman okumayı seviyordum. Yunus Emre'den ve Ü. Y. Oğuzcan'dan çok etkilenmiştim. Şimdilerde daha çok şiirle ilgileniyorum...

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, çalışma hep var ama bu sefer değişiklik istiyorum. Hep şiir değil de özlü sözler, düz yazılar ve bol nasihat; karma olacak. Önce derleyip toparlamam gerekecek. Önümüzdeki bir veya iki yıl içinde olabilir...

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak bol bol okuyalım, diyorum. Okuyucu bizlerin velinimetidir! Olmazsa olmazımızdır! Yoksa her şeyin sonu geldiği gibi yazarlık, şairlik de sona erer... Sürçülisan ettim ise affola... İyi çalışmalar, kolaylıklar, başarılar diliyorum.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447