Kar, Kum ve Su

İlk Söz: ‘Unutulamayan anıların paslı ve nemli, tuz kokan zindanlarından izinle yazılmış bir hikayedir.’

Mektuplarla başlayan umu-t/dun yolu ve yolcuları

Güzdü. Otobüs, kahverengi kayalıkların gölgelediği çakıllarla dolu vadiyi geçtikten sonra daha emin yollardan ilerlemiş ve son durağına varmıştı. Muavin bağırmaya başlayınca geçimlerini sağlayacak yeni bir hayat arayan anne ve babasının kucağında yatan çocuk uyandı.

Kavlak yanakları al al olmuş küçük yolcunun üstünde eprimiş bir gömlek ile paçaları katlı kadife bir pantolon vardı. Ancak bunlar iğreti durmuyor ve tertemizdi; tıpkı annenin oyalı çiti ile entarisi, babanın ise şapkası, ceketi ve pantolonu gibi.

Kar, Kum ve Su

Aşağıya iner inmez bir anda tutulmuşlardı sanki. Gelen giden araçların yolcu ve yakınlarından oluşan bir telaş seli kaynaşıyordu durmadan. İnsanlar eşyalarını alıp karıncalar gibi yollarını ararken onlar orada öylece kalmıştı.

Az sonra asker arkadaşının emektar pikabı kalabalıkları yararak yanaştığında canlanarak taşımaya başladılar göçle geleni: kıl çuvallar, yatak yorgan denkleri, heybe ve bidonlarla doldurdular vagonu. Sonra bu kargaşadan kurtulacak olmanın ferahlığıyla otogardan çıkmaya başladılar.

Çocuk mutluydu ve durmadan annesinin terli kucağına eğilerek bir şeyler fısıldıyordu. Her ne kadar indiğinde onu korkutan bir yabancılık hissetse de, yeni bir hayatın gizemine kaptırmıştı bir defa kendini. Üstelik tepeyi aşarken adamın işaret ettiği uzaklardaki buğuyu görmeye başlayınca yerinde duramaz oldu. Tıpkı onun gibi anne ve babası da ufka doğru bakıyordu konuşmadan. Manzara hava gibi açılıyor, hazan bulutları meltemle duruluyordu.

İşte bu hâl, tepeden aşağıya inen gecekondulardan birisinin önünde durana kadar sürdü. Çocuk annesinin kucağından bakarken bir gariplik olduğunu hissetmeye başlamıştı. Çünkü adam şaşırarak inmişti. O sırada bekledikleri yerde üstleri başları perişan dört tane çocuk vardı. Yaylada kalan ve şimdiden göresidiği dedenin bellettiği gibi saymıştı onları tek tek. Ama konuştuklarından tek bir kelime anlayamıyordu.

Adam biraz sonra öfkeyle binmişti arabaya. Anahtarını bile aldığı evin başkasına verilmesine söverek kızıyordu. Sesinin değişen renginde bir tek pişmanlık ve mahcubiyet yoktu. Sonra gitmek için anahtarı çevirdi kör sokakta. Arabayı zorla döndürdü ve gaza bastı. Motorun sesi dışında çıt çıkmıyordu artık; öyle ki, denizi görmek için sabırsızlanan çocuğun bile ağzını bıçak açmıyordu.

Homurtularla inen pikap, tepenin eteğindeki son sıraya vardığında yine bir gecekondunun önünde durmuştu. Buradaki sokağın altından itibaren binalar başlıyordu.

Adam bahçenin kapısını açarken onlar biraz geride sessizce konuşuyorlardı. Çünkü misafir olacakları gecekondunun iki odası vardı: bunların birisinde hasta babaanne, diğerinde ise çocuklarla birlikte onlar yatıyor olmalıydı.

Biraz sohbet ettikten sonra bahçedeki masaya yağda pişirilen yumurtalar; peynir, zeytin ve reçel getirildi. Aşağıdaki fırından çarşı ekmeği de alınmıştı. Evin hanımı fazla konuşmasa da mutfak ile bahçe arasında gidip geliyordu. Buna rağmen anne ve baba, hasta serçeler gibi azar azar yemişti. Çocuk ise yeşil zeytini, incir reçelini görünce kahve gözlerinin kenarında beliren utangaç seğirmelerle atıştırmaya başlamıştı.

O gün hemen öğleden sonra babası ve arkadaşı ev aramaya çıkınca onlar da içerdeki sedire kıvrıldı. Ancak anne yolun yorgunluğunu atamadan kalkmıştı. Ev işlerine yardım ediyordu. Duyduğu endişenin ezik çizgileri aşikar olsa da evin hanımı pek bir şey sormuyordu. Zaman ilerlerken arabadaki öteberilerin içinden patates, turşu, tereyağı ve kuşburnu pekmezi çıkarttı. Onu boğan hüznü ve merakı bastırmak için kendine sürekli bir iş arayıp dururken günün devrildiğinin bile farkına varamadı.

Yemek için hazırlıklar başladığında kocası ve arkadaşı gelmişti. Haberler yine iyi değildi. Çünkü ekim gelip çattığından keseye uygun ev bulunamıyordu. Asker arkadaşı ise boğuk bir sesle ‘bulunur’ diyordu, sadece.

O akşam yemekten sonra hava soğuduğundan bahçede ateş yakıldı. İki gün önce de yaylada ihtiyara veda ettikten sonra köyde böyle bir ateş yakılmıştı. Kavakların tepesinde bir yel hışırdıyordu. Kuşburnu kaynatıyorlardı. Harman yerinde pekmezi karıştıran ve ‘gamana’ denilen akraba kapı komşularıyla oturuyorlardı. Fakat yaşlı kadının, ihtiyar atalarıyla dargın olan aileye bir çift sözü vardı. Sabah hazırlıkları tamamlayıp köydeki kabir ziyaretlerinden sonra o ‘bir çift söz’ ile yola çıkacaklar, yaşam uğraşının içinde zamanla bunu unutacaklardı!

Gece olmadan vagondaki her şey indirilmişti. Bunların çok azı eve taşınmış, kalanlar ise evin duvarına dayanmıştı. Bahçeye kazık çakarak üstünü kilim ve naylon çuvalla örttüler. Çocuk ufacık odadaki hasta babaannenin ayak ucunda yatacaktı. Ancak o gece başlayan yağmura rağmen dışarıda anne ve babasının yanında uyumak için geri dönecekti.

Yaylanın soğuğuna alışkınlardı fakat çocuk ertesi sabah hasta kalktı. Adamlar ev aramak için bu defa arabayla uzaklara giderken onlar da eve girmişlerdi.

O günü keyifsiz geçiren çocuk akşam da bitkindi. Üstelik ev yine bulunamamıştı ve ne olacağına dair belirsizlik onların elini kolunu daha sıkı bağlamıştı.

Yoklukla sınanan nöbet/in/çinin dinmeyen sancıları

Ara ara yağmaya devam eden yağmur bir hafta sonra tamamen durmuştu. Adam artık pikabıyla iş kovalamaya başlayınca baba da yalnız kaldı. Evi bir tutsa, sonrası kolay olacaktı! Çünkü, yatılı okulda lise tahsili yaptığı için, büyük bir fabrikada yazıcı olarak iş de bulunmuştu köydeyken. Ancak ‘daha ne kadar beklerler’ bunu bilmiyordu.

Saatlerce yürüyor, pes etmiyor; yorgun argın eve dönüyordu. Çocuk ise düzelmemiş aksine boğazı da kızarmıştı. Yutkunurken çok zorlandığı için denizi ne zaman göreceğini dahi sormuyordu. Gündüzleri evin çocukları okula gittiğinde boş kalan odadan ayrılmıyordu. Ancak akşam yemekten sonra çocuğa bakan anne ne yapacağını bilemiyordu. Geceleri ise artık dış kapının ardındaki dar koridorda yatıyordu ikisi.

Önceden boğazı ağrıdığında çoğu zaman kendiliğinden geçiyordu. İyileşemediğinde ise ancak gamananın hazırladığı ilaçlarla düzeliyordu. Onun için annesi hatırladığı bitkilerin bir kısmını, gamananın ‘elini’ anarak, gecekonduların bahçelerinde arayıp bulmuştu. Bunların bazılarının çayını yaparak içirmiş; bazılarını da yayladan getirdiği baharatlarla bir havanda dövüp çorbasına katarak yedirmeye çalışmıştı.

Ancak verilen şeyler şifa olmuyordu. En sonunda minibüsle sağlık ocağına götürmüşlerdi onu. Çünkü boğazı şişmeye başlamıştı ve ateşle birlikte nefes darlığı da ortaya çıkmıştı. Doktor iyice muayene ettikten sonra tetkik için hastaneye gitmelerinin daha iyi olacağını söylüyordu. Fakat ailenin tereddüt ettiğini görünce biraz sinirlenerek antibiyotik reçete etmiş, dolaptan da şuruplar vermişti. Ayrıca iyileşme olmazsa hastaneye götürmelerini tembih etmişti. Anne ve baba sağlık ocağından çıktıktan sonra tartışmışlardı, baba cüzdanını çıkartıp gösteriyordu. Eve dönmeden annenin boynunda asılı olan altınların birisi daha bozdurulmuştu. Böylece eczaneden parayla aldıkları antibiyotikleri bir sıhhiyeye yaptırmaya başladılar. Kadın sırtına aldığı çocuğu, bereket, üst sokakta oturan adama götürüyordu.

Asker arkadaşı da son zamanlarda çocuğa daha çok ilgi gösteriyordu. Öğleden sonra işten erken geliyordu. Kendi çocuklarına aldığı gibi misafir çocuğu da o zamana kadar hiç sahip olmadığı hediyeler getiriyor, utanarak kızaran anneyle de konuşuyordu.

Gel gör ki zaman geçiyordu, halen ev bulunamadığı gibi çocuk iyileşmemişti ve zayıflıyordu. Altı gündür ilaçlar şırınga edilmesine rağmen belirtiler çoğalarak artmıştı. Vücudu kızarmıştı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Boğazındaki şişlik ise büyümeye devam ediyordu.

Ateşi de artık yükseliyordu ve kolay kolay düşmüyordu. Öyle ki, ‘mavi balina, kayıp gemi’ diye, sayıklarken şuruplar yetmiyor, ıslak bezlerle ateşi anca soğuyordu.

Oysa biraz iyileşse babası onu denize götürecekti...

Yedinci günün sabahı sıhhiye iğneyi evde yapmıştı. O gün babası ise işe başlamak zorundaydı. Çocuk odada bir yudum su bile içmeden yatıyordu. Asker arkadaşının dışında herkesin morali bozuk gibiydi. Evin hanımı ise anneye düşmanca bakışlarını gizlemiyor, fakat şu halde sanki onunla kavga etmekten çekiniyordu. Misafirlik uzamış, ev üstüne ev kurulduğu için düzen bozulmuştu. O gece ne şurup, ne de ıslak bezlerle ateşi düşmeyince nihayet sabah hastaneye götürmeye karar verdiler.

Ne var ki, boğulur gibi bir sesin ardından annenin bağırışıyla kalktılar daha gün çavmadan. Ateşten gözleri kaymıştı, nöbet geçiriyordu. Anne ağlıyor, evin hanımı çocuğu kucağına almış uyandırmaya çalışıyordu. Adam da tansiyonu düşen arkadaşıyla ilgilenirken ne yapacağını bilemiyordu. Sonunda yetişen bir komşu, banyoda onu soğuk suyun altına soktu...

Beyaz meleklerin eşliğinde yol ayrımları

Acilde hemen muayene edilmişti. Bazı şeyler soruyorlar, arada bir kendilerini tutamayıp kızıyorlardı onlara. Ancak çok beklemeden ameliyathaneye götürdüler onu.

Ne olduğunu tam anlayamamışlardı. Sadece bölük iki parça kalmıştı zihinlerinin sarkacında: ‘Hızlı ilerlemiş, geç kalınmış.’ Bu cümle kırıkları bir testere gibi durmadan aynı yerde gidip geliyordu.

Yaklaşık bir saat sonra, ameliyathaneden çıkan bir cerrah rengini belli etmeyen bir sesle çocuğun kuşpalazı olduğunu, soluk borusunun delinerek oraya bir çeşit boru konulduğunu söyledi.

Dönüp giderken durdu, onlara bakarak:

“Elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz, keşke!” dedi, ama devamını getiremedi.

Anne ve baba bekleme salonundaki koltuklara çöküp kalmıştı. Kadın feryat etmiyordu ama yarı baygın bir halde kafasını duvara dayamıştı. Göz yaşları usulca akıyordu.

Tam o sıralarda ‘Biçare gönlü yıkarak ırağa varmak,’ diye başlayan o ‘bir çift söz’ bindi bu defa zihnin sarkacına. Keşke burada olsaydı diye, geçirdi içinden. O sırada baba herkesten kaçarcasına hastanenin bahçesine attı kendini.

Gün gören bir hemşire buz gibi bekleme salonunda incecik entarisiyle oturan annenin üstünü abasıyla örttü. Bir eliyle kepini, diğer eliyle elini tutarak yanına oturdu. O sırada yeni gelen bir görevli, annenin yanına geçen asker arkadaşına evdeki çocukların difteri aşılarını sorup duruyordu...

Üç ruh:

Biri açık, biri karışık, biri biraz kapalı

Köyün nadiren aranan telefonu sabah erkenden çalmaya başladı. Kadın o saatte gelen bir çağrıyı açmaya cesaret edemediği için ahıra koşmuştu.

Muhtar misafir odasına vardığında telefonu yeniden bekledi. Hemen sonra klasik zil sesi masayı titreterek çalmaya başladığında ciddi bir ifadeyle kaldırdı alıcıyı ve kazadaki santralin karşıya bağlamasını bekledi. Kadın ise kapının eşiğinde dinliyordu.

Az sonra şapkasını takarak gocuğunu giyinmişti. Yüzünü kaşkolle sarıp sarmalarken kadın dayanamayıp: “Bekçi gitsin, bak yollar kapanmıştır.” dediğinde, muhtar elini sinirle kaldırıp susturmuştu onu. Ahıra inerek yağız atının koşumlarını bağlayıp yaşına rağmen çevikçe atladı üstüne.

Önce bekçinin evine vardı. Duyduklarını hemen anlattıktan sonra: “Sen dolaş köyü,” dedi ve yola koyuldu.

Bereket, hala diz boyu uzanan beyaz örtünün üstünde ilerliyordu. Kar inceden yağıyordu fakat aşina olduğu imleri şaşırarak iki kez yolunu kaybetmişti. Ancak yağız atı fazla gitmelerine müsaade etmeyip direnmiş, alışkın olduğu yolu bulana kadar şaha kalkıp durmuştu.

Muhtar yaklaşık üç saat sonra, hala köye dönmeyen adamın yayladaki evlerine vardı. İhtiyar titreyen elleriyle sarkan buzları kırıyordu, o havada. Yamacına gelince dönmüştü. Konuşmaya başladılar ancak çok sarsılmıştı ve hırçındı, sonra tutarsız cümleler kurdu gidene kadar.

Yarım saat sonra muhtar atıyla, o ise katırıyla yoldaydı. Kar artsa da açılan izden geri dönmek daha kolaydı. Köyün girişine gelince katır durdu.

Hava kararmıştı. Muhtar şöyle bir baktıktan sonra köylüden para toplamak için devam etmişti. Salma salsa olmayacaktı. İster borç, ister yardım olsun; para gerekliydi. Katırdan inen ihtiyar ise kilitli evlerinden önce yanındaki evin kapısına varıp beklemiş; sonra her zaman gıcırdayarak feryat eden kapıyı usulca iterek içeri girmişti.

Sofadaki ocağın önünde gamana titriyordu. Ateşin hafifçe aydınlattığı kat kat kırışık yüzüne gömülmüş dudakları bir şeyler fısıldıyordu.

İhtiyar: “Destur, gamana sultan,” dedi, sonunda. Gamana eliyle işaret edip kaldığı yerden devam etmişti. Neden sonra, ocağın üstündeki nişi gösterdi ya da ona öyle geldi.

İhtiyar orada duran küçük küpün yanına vardı, eli yine titriyordu. İçine baktı. Boştu hem de bomboş. Sonra: “Rızam yoktu, helal etmedim,” diye, mırıldanırken gamana ellerini yukarı kaldırdı usulca.

Başını ocağa çeviren ihtiyarın aklı karışıyor gibiydi: dağlarda, obalarda sırlanan abıhayatı ararken sükut ve ikrarla ayrıldı oradan! Önce kazaya gidecekler oradan da uzun bir yola çıkacaklardı muhtarla.

Kazılan toprağa bırakılan son

İhmalin veya pişmanlığın ateşiyle kavrulmuşlardı. Çocuğa görünmeden tutunan bağlarının apansız kopuşu, özellikle babayı yarını silinmiş bir zamana fırlatmıştı.

Kendilerini kaybetmiş gibi adeta boşlukta sallanıyorlardı. Ancak birbirlerine çocuk kadar uzaklardı sanki. Bir gün önce yetişen dede ve muhtar az ötedeydi.

Dua edilirken küçük bir kalabalık vardı. Atılan toprak tepeleme dolmuştu ki, herkesten daha gayretli işlerin ucundan tutan asker arkadaşı pikabına gitti. Vagondan aldığı bir kova deniz suyu ve kumunu usulca döktü mezara.

Çok geçmeden baba herkesten önce yürüyerek gitmeye başladı.

Sonsöz

Parkta bir Rus klasiği okurken önce arkadaş sonra dost olduğum ve benim gibi yalnız olan yaşlı adamla her hafta sonu buluşuyor, gözlerimizdeki hüznün derinliğinde boy vermeye devam ediyorduk. Onunla son görüşmem, onun isteği üzerine artık şehrin içinde kalan mezarlıktaydı. O gün, mezarlığın kapısının yanında otururken elimdeki taslağı ona okumak istemiştim. Ama o gözlerimin içine bakarak bana güvendiğini söylemiş; bu teklifi geri çevirmişti. Ancak nedense içim rahat değildi, eksik olan bir şey vardı. Ona söz verdiğim gibi anılar zindanından sadece izinli olanları yazdığım hikayeyi, ceketimin cebine koyarken mezarın yanına varmıştık.

Oğlunun mezarının başında dua edip onunla vedalaştıktan sonra canım daha çok sıkılmıştı. Ben oradan uzaklaşırken o oğlunun yanında kalmıştı. Başımı çevirip onun mezarın başında yılgın bir halde görünce bu hikayenin böyle bitmemesi gerektiği düşüncesi kapıldım. Sadece izin verdikleriyle şekillenen, eksik parçalarla tamamladığımı düşündüğüm hikayenin bütün ve yalın halini düşünerek ürkek bir yaratma sancısına kapılmıştım.

Görünürde nedensiz gibi duran sıkıntı bilincimin karanlık dehlizlerinden gün yüzüne çıkıyordu artık: hikayenin sonunda adamın neden yalnız kaldığı ve diğerlerine ne olduğu eksik kalmıştı. İşte bu öncül düşüncelerle birlikte ortaya çıkmaya başlayan duygular peş peşe var olmaya başlamıştı...

İlerleyen günlerde taslak üzerinde çalışmaya devam ederken bildiğim ama yazamadığım gerçekler onlarca yıl sonra bir fırsat yakalamış ve boğazıma yapışmıştı. Devrinde ‘derin, silik, meçhul veya gayri meşru’ olsun, izler bırakarak giden ruhların dua gibi anılmaya muhtaç beklediklerini düşünmek korkunç gelmeye başlamıştı bana. Kendimi çok zayıf hissediyordum.

Onları saçlı iskeletlerindeki kuruyan elleriyle veya son demlerini yaşayan kataraktlı gözleriyle kabuslarımda ağırlamak istemiyordum.

Yeni bir hikaye yazacaktım, adları, şanları farklı da olsa yaşayacaklar, döngüleri neyi hak ediyorsa öyle tamamlanacaktı kitabımda.

Coşkun Eroğlu / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Taşların Hafızası

Taşların Hafızası

Kim demiş

“Taşların hafızası olmaz.” diye?


Taşlar ki;

Sokakların dilsiz Herkül’ü.

İliklerinde taşıyor

Ayak izlerini.


Kırık bir nabız gibi 

Atıyor hâlâ.


Mehmet Uysal / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Ellerim Buzdan Bir Kemik

Ellerim Buzdan Bir Kemik

İçimin odalarını bir rüyanın ruhuna damıttım

Ölü geyikler sevdim gözlerimin sekansında

Son kare iki büyük külçenin hastalıklı yerçekimi

Nesnelerin büyülü ordusu, hafızamı çözen

Uyudu avucumda makberin büyük şiiri

Islattım tüm kara parçalarını ölümüyle meleklerin

Toprak yedi tapınakların eşsiz görkemi

Kayıp fülütlerin duydum sesini her gece

Yürüdü boşluğuma İbn-i Sina

İnci tozlarıyla deldi kalbimi

Keşfettim dünyanın kayıp insanını

Otlar yaktım bahçesinde / Kapladım kan küllerini üzerime

İçimin odalarını bir rüyanın içine damıttım

Siyah kefenle   gördüm kendimi / Çektim saçlarımı organlarıma

Islak taşlarımda koştu birileri

Başkalaşım içinde bir oda/ Kutu eskizleri duvarlar

Limon yanığı dudağım/Duy çığlığımı hipnozum Freud!

Ellerim buzdan kemik sehpanın üzerinde

Ölmek için çok geç, yaşamak imkansız bir hatıra!


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Her Kitap Hayatıma Bir Öğreti Kattı

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Aybüke Hasaltun. 1995 yılında İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Trabzonluyum. Evliyim ve bir kızım var. Kitap âşığıyım. Yazmaya ayrı bir tutku duyuyorum. Lise yıllarında üç kişilik bir ekiple ilçe bazında düzenlenen Avrupa Birliği Genel Kültür yarışmasında madalya ve kupa kazandık. Bu, okulumuzun ilk bilgi yarışması başarısıdır. Üniversitede bir yıl İngilizce hazırlık okudum. Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden mezun oldum. Daha sonra Uluslararası Ticaret ve Lojistik lisans bölümden mezun oldum. 30 ayrı ülkede bulundum. Bu da yazmamda önemli bir etken oldu.

Yazar Aybüke Hasaltun

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir? 

Dedem edebiyat öğretmeniydi. Onunla vakit geçirmeyi çok seviyordum. Bu yüzden kitaplara ve edebiyata âşık büyüdüm. Ortaokul yıllarında şiir ve öyküler yazarak başladım yazmaya. İlkokul yıllarında yazdığım “Öğretmenler Günü” temalı kompozisyon çok beğenildi ve tüm okulda okutuldu. Çok yönlü bir kalemim var. Şiir, hikâye, gezi yazısı, masal, roman ve deneme dâhil birçok farklı tür yazmaktayım. Babamı kaybetmek hayatımda büyük bir kırılmaya neden oldu. Bu yüzden yazmaya ve okumaya daha çok sarıldım. Edebiyat dünyasına ilk olarak blogger olarak adım attım. Okuduğum kitapları yorumluyordum. Daha sonra yayınevlerinden teklifler aldım ve proje kitaplarda yer aldım. İki ayrı blog sitesinde gezi yazılarım yayınlandı. Anne olduktan sonra çocuk kitaplarına olan ilgim arttı ve çocuk edebiyatında eserler üretmeye başladım. 2023 yılında Uçmak İsteyen Tırtıl Mimi adlı masal kitabım yayınlandı. 2024 yılında Mavikuş Medya Edebiyat Ödülleri’nde halk oylarıyla En İyi Çocuk Kitabı Yazarı Ödülü’ne layık görüldüm. 2024 yılında Züriş’in İlk Karı adlı masal kitabım yayınlandı. Inkspired adlı yazma platformunda öykülerimle global yarışmada ödüller aldım. Romanım Balkan Fırtınası yeni çıktı. Onun yeri bende çok ayrı.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazmak benim için bir tutku. İçimdeki duyguları, hisleri ve fikirleri satırlara aktarmayı seviyorum. Bazen fırtınada ilerleyen bir gemide oluyorum yazarken, bazen çiçeklerle dolu renkli bir bahçede. Yazarken farklı dünyalarda dolaşıyor, onları kelimelerle aktarıyorum.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Çok teşekkür ederim. Mutlu ve gururluyum. Balkan Fırtınası’nı okurken herkesin kendinden bir şeyler bulacağını düşünüyorum. Balkanlar’ın büyülü sokaklarında bir tura çıkacak, ardından maceradan maceraya koşacak okurlarım.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Farklı türleri okumayı severim. Bu yüzden belirli bir başucu kitabım yok. Seri kitapları çok severim. Ortaokul yıllarında İpek Ongun’un Bir Genç Kızın Gizli Defteri serisi ile tanıştım. Stefan Zweig’ın kitaplarına hayranım. J. K. Rowling, Rachel Caine ve Laurelle Hamilton fantastik edebiyatta en beğendiğim yazarlardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerini ve nükteli anlatımına bayılıyorum. Kitap okudukça geliştim ve bakış açım değişti. Her kitap hayatıma büyük bir öğreti kattı.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Fantastik türünde yazdığım bir romanım var. Olağanüstü türü sevenlerin film etkisi yaratacak romanımı özellikle çok seveceğini düşünüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Hayatımız her rengi bir arada bulunduruyor. İnişlerimiz ve çıkışlarımız var. Ama ne olursa olsun kendinize ve içinizdeki güce inanmaktan vazgeçmeyin. Beni desteklerseniz çok mutlu olurum. Zaman ayırıp deneyimlerime ortak olduğunuz için teşekkür ederim. Soru ve görüşleriniz için bana her zaman sosyal medya hesaplarımdan ulaşabilirsiniz.

Yazmak, Kendi İç Dünyamı Kâğıda Aktarabilmektir

Merhaba, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar, ben Irmak Devrez. 8. sınıf öğrencisiyim; bir yandan LGS sürecine hazırlanırken diğer yandan hayalî dünyalar inşa etme peşindeyim. Hikâyelere ve insanların iç dünyasını anlamaya duyduğum merak, beni genç yaşta ilk romanım Boşluğun Coğrafyası’nı kaleme almaya yöneltti.

Yazar Irmak Devrez

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazmak benim için kitaplara olan ilgimden ve düşüncelerimi yansıtma isteğimden doğdu. Okuduğum kitapların oluşturduğu hayaller bana şu soruyu sordurdu: “Acaba ben de hayalimin bir parçası olan bir kitap yazmayı başarabilir miyim?” Zihnimdeki karakterlerin sesini kâğıda dökmek biraz zorlayıcı olsa da bunu başardığıma inanıyorum. Beni bu yola iten en büyük sebep de buydu.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık, kendi iç dünyamı kâğıda aktarabilmeyi ifade ediyor. Karakterlerimin kararlarını izlemek ve kendi içsel yolculuğumu yansıtarak keşfetmek, bana kendi sesimi ve iç dünyamı bulma yolu gibi geliyor.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Boşluğun Coğrafyası, okuyucuyu karakterlerin içsel arayışlarına ve derin duygusal süreçlerine ortak eden bir anlatıya sahip. Ana karakterimiz Olivia’nın yolculuğuyla başlayarak sonunda Ryota’nın içsel bir boşluğa düşme süreci okurları bekliyor. Sayfalar ilerledikçe kendi hayatlarından parçalar bulacakları sürpriz içsel dönüşümlerle karşılaşacaklar.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Gizem, macera, aksiyon ve olağanüstü ögeler barındıran kurgular her zaman başucu eserim olmuştur. Farklı yazarların dünyayı keşfetme biçimlerini incelemek kendi kalemimi besledi. Okuduğum her kitap ufkumu genişletirken, aynı zamanda kurgu oluştururken bakış açımı zenginleştirdi ve kelime dağarcığımı geliştirdi.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, var ama şu an düşünce aşamasındayım. Şu an önceliğim okulum ve LGS hazırlığı olsa da zihnimde yeni hikâye fikirleri filizlenmeye devam ediyor. Detaylar şimdilik bir sürpriz olsun ama okurlarımı yine samimi bir yolculuğa çıkaracağımı söyleyebilirim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Hayallerinin peşinden gitmek isteyen tüm genç okurlara yaşın sadece bir sayı olduğunu hatırlatmak isterim. Kendi içsel yolculuğunuzda anlatılmayı bekleyen bir hikâye varsa yazmaktan ve bunu paylaşmaktan çekinmeyin. Boşluğun Coğrafyası’na zaman ayıran ve yolculuğuma ortak olan tüm okurlarıma yürekten teşekkür ederim.

Li Pey Te

Li Pey Te

Helbest bi zimanê kurdî Kurmancî

Gav bi gav ez li pey te diçim,

Di nav şevê û bêdengiyê de.

Şopa te ji min direve,

Ber bi tarîțiyeke dûr ve.

Siya min li pişta te ye,

Bêhna min di valahiyê de ye.

Lê tu dengê min nabihîzî,

Di kûrahiya vê tenêtiyê de.

Her gaveke min dişewite,

Ez li ser komirên agirin diçim.

Binên lingên min reş dibin,

Ji êşeke bêdawî.

Ma destên te yên sar dikarin,

Bê gotin û bê dilovanî,

Dilê min ê westiyayî

Carekê germ bikin?

Dema ez di dilê xwe de gazî te dikim,

Bê deng, bê reng, bê gotin.

Lêvên min bê tevger dimînin,

Lê dilê min dibe deng.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Gölgedeki Hayatlar’ın Ardındaki Yazarlık Yolculuğu

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

34 yaşındayım ve üç çocuğun annesiyim. Aynı zamanda çalışma hayatımı sürdürüyorum. Ankara’da doğdum, aslen Konya’nın Kulu ilçesindenim. Yaklaşık 30 yıldır Avusturya’nın Graz şehrinde yaşıyorum. Türkiye ve Avusturya arasında şekillenen hayatım, bana iki farklı kültürün güzelliklerini bir arada yaşama fırsatı verdi. Yaşadıklarım ve içimde biriktirdiklerim zamanla kelimelere dönüştü ve sonunda bir kitap ortaya çıktı. Bu kitap, benim için hayatımdan ve duygularımdan bir parça.

Yazar Müzeyyen Aktan Erdoğan

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma hikâyem aslında küçük bir hayalle başladı. Bir gün kitap okurken, “Acaba bir gün bir kitabın üzerinde benim adım da yazar mı?” diye düşündüm. O zaman sadece küçük bir hayaldi, bugün ise gerçeğe dönüştü. Hayatıma giren insanlardan ve onların anlattığı hikâyelerden çok ilham aldım. İyi bir dinleyici ve sırdaş olduğum için insanlar bana dertlerini, yaşadıklarını ve içlerinde biriktirdiklerini anlatırlardı. Zamanla bu hikâyeler ve duygular benim içimde de birikmeye başladı. Ben de bazılarını kurgulayarak kâğıda dökmeye başladım. Bir süre sonra fark ettim ki yazmak bana çok iyi geliyor. Sanki sadece kendime ayırdığım, duygularımı özgürce yaşayabildiğim özel bir alan oluşmuştu. Bu yüzden kalemi hiç bırakmadım. İçimde biriken o hikâyeler zamanla bir kitaba dönüştü.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için kendime açtığım özel bir alan. Hayatta söyleyemediğim ya da içimde biriktirdiğim birçok şeyi kelimelerle anlatabiliyorum. Yazarken hem kendimi dinliyor hem de içimdeki dünyayı keşfediyorum. Bir kadın ve üç çocuk annesi olarak bunun her zaman kolay olmadığını biliyorum; ama zor olması, imkânsız olduğu anlamına gelmiyor. İsterim ki hikâyemde birileri kendini bir duyguda, bir cümlede, hatta tek bir kelimede bulabilsin. Ve kadınlara, insanlara küçük de olsa bir cesaret verebileyim: Yeter ki hayallerinden vazgeçmesinler ve o hayal için emek vermeye devam etsinler.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Öncelikle ilk kitabım olan “Gölgedeki Hayatlar”ın gördüğü ilgiden dolayı tüm okurlarıma çok teşekkür ediyorum. Kitabımda farklı hayatlara, farklı duygulara ve insanın içinde saklı kalan hikâyelere yer verdim. Okurken kimi zaman kendilerinden bir parça bulacaklarını, kimi zaman da hiç tanımadıkları hayatlara farklı bir pencereden bakacaklarını düşünüyorum. İlk kitabımın bu kadar güzel karşılık bulması benim için çok değerli ve aynı zamanda büyük bir motivasyon oldu.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Okuduğum ve bana ilham veren birçok yazar var. Dilek Cesur benim için çok özel bir yerde. Bütün kitaplarını okudum ve kendisini örnek aldığım, ilham aldığım bir yazar olarak görüyorum. Bunun yanında Doğan Cüceloğlu, Orhan Pamuk ve İlber Ortaylı’nın eserlerini de severek okuyorum. Her birinin bana farklı bir pencereden bakmayı, insanı ve hayatı daha iyi anlamayı öğrettiğini düşünüyorum. Sanırım okuduğum her kitap, farkında olmasam bile yazarlığıma küçük bir şey katıyor. Bazen bir cümle, bazen bir düşünce, bazen de bir bakış açısı yazarken bana ilham oluyor.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

İlk kitabım “Gölgedeki Hayatlar”dan çok güzel dönüşler aldım. Okurların ilgisi ve güzel mesajları beni gerçekten çok motive etti ve yazmaya devam etme isteğimi güçlendirdi. Bu motivasyonla yeni kitabım için çalışmalara başladım; bu kez bir roman yazıyorum. Elbette üç çocuk, iş ve hayatın sorumlulukları arasında yazmaya zaman ayırmak her zaman kolay olmuyor. Ama kendime ayırabildiğim her anı değerlendirmeye çalışıyorum. Hikâyem zihnimde ve fırsat bulduğum her an, kalemi yeniden elime alıp kaldığım yerden devam edeceğim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Hayatın telaşı içinde; çocuklar, ev, iş ve sorumluluklar arasında insan bazen kendine ayıracak bir alan bulmakta zorlanabiliyor. Ben de bunu yaşadım. Ama zamanla fark ettim ki insan, kendisi için küçük de olsa bir alan oluşturmalı. Çünkü bazen en çok ihtiyacımız olan şey, kendimizi yeniden duyabilmek. Belki bir zamanlar benim hayalim de imkânsız gibi görünüyordu. Ama hayal kurmaktan ve o hayal için emek vermekten vazgeçmedim. Ben yapabildiysem, sen de yapabilirsin. Yeter ki seni neyin mutlu ettiğini fark et ve onun peşinden gitmekten vazgeçme. Bazen hayatın içinde kendimizi, hayallerimizi ve yapmak istediklerimizi erteliyoruz. Ama unutmayalım ki kendimiz için ayırdığımız zaman bencillik değil, bir ihtiyaç. Hayallerinizi ertelemeyin; içinizde size iyi gelen o sesi dinleyin ve ona bir şans verin. Belki de en güzel hikâyeniz, kendinize verdiğiniz o küçük şansla başlayacak.

Kalemim İç Dünyamın Sesi Oldu

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Merhaba. Öncelikle bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Ben, çocukluğundan beri kelimelerle iç içe yaşayan, duygularını ve düşüncelerini şiirle ifade etmeyi seven bir yazarım. İnsan ruhuna dokunan, umut ve farkındalık uyandıran eserler ortaya koymayı amaçlıyorum. Yazmayı benim için sadece bir uğraş değil, aynı zamanda hayatı anlamlandırmanın ve insanlara ulaşmanın bir yolu olarak görüyorum.

Yazar Mehmet Erdem

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum 13 yaşında şiir yazarak başladı. O yıllardan beri kalemim, iç dünyamın sesi oldu. Yazdığım her mısrada aslında kendi ruhumdan insanların ruhlarının en derinine seslenmeye çalıştım. Şiir benim için yalnızca duyguların ifadesi değil, insanların kalplerine ulaşan bir köprü oldu. Kitap yazma fikri ise zamanla daha büyük bir sorumluluk hissiyle ortaya çıktı. Günümüzde insanları birbirine düşürmeye, kardeşi kardeşe yabancılaştırmaya ve aydınlıkta bile ruhları karartmaya çalışan anlayışlara karşı, kalemimle bir ışık yakmak istedim. Eğer yazdığım satırlar bir insanın yüreğine umut, sevgi ve vicdan taşıyabiliyorsa, amacına ulaşmış demektir.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık benim için sadece kitap yazmak değil; insanlara dokunabilmek, onların kalplerinde iz bırakabilmektir. Kelimelerin gücüyle umut olmak, düşündürmek ve bazen de sessizce bir yaraya merhem olabilmektir. Yazarlık benim için bir sorumluluk ve aynı zamanda gönülden yapılan bir yolculuktur.

Kitabınız Alaska Yayınları'ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Çok teşekkür ederim. Kitabımda okuyucular sadece şiirlerle değil, aynı zamanda kendi iç dünyalarına yapacakları bir yolculukla karşılaşacaklar. Her şiir farklı bir duyguya, farklı bir yaşanmışlığa dokunuyor. Okurların kendilerinden bir parça bulacağı, düşündüren, hissettiren ve umut veren satırlar onları bekliyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Açıkçası kendime "başucu yazarım" diyebileceğim çok fazla isim yok. Elbette zaman zaman farklı eserler okudum. Bunun yanında usta ve modern yazarların anlatım biçimlerini de ilgiyle takip ettim. Ancak beni asıl besleyen şey kitaplardan çok yaşadıklarımdı. Yazarken ya da okurken, kelimelerin sadece okunmasını değil; hissedilmesini istedim. Bir mısranın kokusunu, sesini, acısını ve umudunu duyurabilmek benim için her zaman daha önemli oldu. Bu yüzden yazdığım her şiirde gerçek bir yaşanmışlık vardır. Çocukken yazdığım şiirleri utanarak saklardım. O duyguların sadece bana ait olduğunu sanıyordum. Bir gün ablam, şiirlerimi yüklüğün arasından bulup çevresindeki insanlara okumuş. İnsanlardan gelen güzel ve anlamlı geri dönüşleri duyunca ilk kez şunu fark ettim: Benim hissettiklerim yalnızca bana ait değilmiş. Meğer birçok insanın içinde de aynı sessizlik, aynı özlem ve aynı yaralar varmış. Sanırım beni yazmaya devam ettiren de bu oldu. Bana en büyük ilhamı yazarlardan çok hayatın kendisi verdi. Yaşadıklarım, gözlemlediklerim ve çoğu zaman bu dünyaya tam ait değilmişim gibi hissetmem, kalemimin en büyük kaynağı oldu. Yazdığım her mısrada da insanların kendi hayatlarından bir iz bulabilmesini amaçlıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, üzerinde çalıştığım yeni projelerim var. Şimdilik çok fazla ayrıntı vermek istemem ama yine insan ruhuna, vicdana ve umut duygusuna dokunan bir eser olacak. Okuyucularımı hem duygusal hem de düşündürücü bir yolculuk bekliyor diyebilirim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bana destek olan, kitaplarımı okuyan ve kalbime ortak olan herkese yürekten teşekkür ediyorum. Hayat ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, sevgiden, vicdandan ve umuttan vazgeçmeyelim. Çünkü dünyayı değiştiren en büyük güç, samimi bir yürekten çıkan sözlerdir. Umarım satırlarım, her okuyucunun hayatına küçük de olsa bir ışık olur.

Uğur Atmaca ile Söyleşi

Abdullah Turan: Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı?

Uğur Atmaca: Bilgisayar mühendisiyim. Yazılım yapıyorum. Son beş senedir Hollanda'da yaşıyorum. Evliyim ve iki çocuğum var. Her edebiyat aşığı gibi kitap okuyarak başladı. Öncelikle Kendi Maceranı Kendin Seç kitapları ile okumayı sevdim, daha sonra Jules Verne ve nice macera kitabı bunun devamını getirdi. Macera Tüneli serisinin Türkiye'de basılan tüm kitaplarını okuyup bitirince arkadaşlarım için küçük örneklerini yazıp onlara okutmaya başladım. Daha sonra bu alışkanlık devam etti. Kısa öyküler, denemeler, mektuplar, şarkı sözleri derken bu noktaya geldik.

Yazar Uğur Atmaca ile Söyleşi

Abdullah Turan: Çocuk edebiyatına ve interaktif hikâyelere yönelmenizde ne etkili oldu?

Uğur Atmaca: Okumak biraz tek boyutlu bir eylem. Yazarın bize aktardığını kendi hayal dünyamızda yaratıyoruz. Bana kitap okumayı sevdiren interaktif kitaplar ise bunu bir üst boyuta taşıyor, oyunlaştırıyor. Hâlâ okuyoruz ve yazarın aktardığı şeyleri beynimizde yaratıyoruz; ek olarak buna müdahale edip hikâyeyi istediğimiz tarafa yönlendirebiliyoruz. Hem kitap okumak hem de oyun oynamak hissini birleştiriyor ve bunu çok seviyorum. Bir sona ulaştığımızda diğer sonları merak edip aynı kitabı tekrar okuyabilme imkânı olması da cabası.

İnteraktif türde ülkemizde çok fazla eser olmadığı için ve çocuklarıma ve çocuklara kendi çocukluğumdaki deneyimi yaşatmak istediğim için bu tarz kitaplar yazmak istedim.

Abdullah Turan: Esrarengiz Müze ve Esrarengiz Park fikirleri nasıl ortaya çıktı?

Uğur Atmaca: Bu tarz kitaplar yazmaya karar verdikten sonra ilgi alanlarım bu kitapların ana fikri oldu. Öncelikle köyde büyüdüğüm, hayvanları çok sevdiğim ve boş zamanlarda hep belgesel izlediğim için maceranın hayvanlarla ilgili olmasına karar verdim. Esrarengiz Park bu şekilde ortaya çıktı.

Esrarengiz Müze ise yine işin merak boyutundan geliyor. Şanslıyız ki yaşadığım ülkede 600'den fazla müze var. Her imkân bulduğumuzda farklı bir müzeyi ziyaret ediyoruz ve her biri bambaşka bir deneyim sunuyor. Yani fikirler hayatımdan alıntı.

Abdullah Turan: Bu iki kitap birbiriyle bağlantılı mı, yoksa bağımsız iki macera mı?

Uğur Atmaca: Bambaşka maceralar. Esrarengiz Park'ta okuyucu (kahramanımız) arkadaşlarıyla bir yolculuğa çıkarken, Müze'de biraz daha bireysel bir macerada buluyor kendini.

Abdullah Turan: Hikâyelerin merkezine müze ve park gibi iki farklı mekânı yerleştirmenizin özel bir nedeni var mı?

Uğur Atmaca: Çoğumuzun bildiği hikâyelerde ya kahraman bir yere gider ya da şehre yabancı biri gelir. İnteraktif hikâye türünde okuyucu, hikâyenin kahramanı olarak benimsendiği için genellikle bir yolculuğa çıkar. Parklar ve müzeler, okul gezilerinin yapıldığı uğrak noktaları. Bunların içinde ne gibi gizemler barınabileceğini ortaya çıkarmak istedim.

Abdullah Turan: Esrarengiz Müze ile Esrarengiz Park'ı atmosfer ve kurgu bakımından birbirinden ayıran özellikler nelerdir?

Uğur Atmaca: Atmosfer olarak kesinlikle macera, gizem ve yeni şeyler öğrenmek ortak nokta. Özellikle çocuk kitaplarında bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Esrarengiz Park genellikle açık havada geçiyor. Müze kapalı ortamda olsa da bazen sınırlarını aşıyoruz.

Kurgu bakımından: Esrarengiz Park'taki kurguda daha çok eski Amerikan "kendi maceranı seç" tarzını benimsedim. Hikâye ilerleyen noktalarda çok dallanıp bazı yerlerde birleşebiliyor. Esrarengiz Müze için ise daha sonra "Okutan Çocuk tarzı" diyeceğimiz, daha derli toplu ve her bir dalda iyi ve kötü yol barındıran bir kurguya geçtim.

Abdullah Turan: Okurun seçimleriyle şekillenen interaktif bir kurgu yazmaya neden karar verdiniz?

Uğur Atmaca: Yazılımda ağaç yapısı var, interaktif kitaplar da aynı mantıkla çalışıyor. O yüzden benim için dallanmayı tasarlamak kolaydı.

Karar noktalarında merakı her zaman en üstte tutmaya çalıştım: okuyucu gitmek istediği tüm yolları merak etsin, seçim yaparken biraz da zorlansın. Esrarengiz Park'ta biraz kader ve şans faktörü var; karar verirken yolun seni iyiye mi kötüye mi götüreceğini bilemiyorsun. O yüzden seçimler biraz daha belirsiz olabiliyor: "sağ yoldan mı sol yoldan mı" gibi, ikisi hakkında da hiçbir fikrin yok.

Esrarengiz Müze'de ise okuyucunun istekleri biraz daha ön planda; okur sahneye göre karar vermek durumunda kalabiliyor, kimi zaman aceleci kimi zaman sakin davranmalı. Yazar olarak benim de bunu öngörüp kurguya yedirmem gerekiyordu.

Abdullah Turan: İki kitaptan hangisini yazmak sizin için daha zorlayıcı oldu? Neden?

Uğur Atmaca: Esrarengiz Park'ı yazmak çok daha zordu, çünkü net bir kurgudan ziyade daha çok doğaçlama üzerine gittim ve ortaya yazar için daha kompleks bir sonuç çıktı. Okuyucu için bunun çok fark edilir olduğunu düşünmüyorum.

Abdullah Turan: Kitapları yazarken gerçek müzelerden, parklardan veya yaşadığınız olaylardan ilham aldınız mı?

Uğur Atmaca: Her zaman aklıma geleni not aldığım bir defterim var. Üretmeyi seven biri olduğum için "şu konuda bir şey yazalım" dediğim her şeyi not alırım ve bu kitaplar aslında o notların bir çıktısı.

Tamamen yaşadığım şeyler diyemem, ama beni kitaptaki maceraları düşünmeye iten şey hep gündelik hayat: gördüğüm, okuduğum, izlediğim şeyler.

Abdullah Turan: Çocukların bu iki kitabı okurken hangi duyguları yaşamalarını ve hangi değerleri kazanmalarını istiyorsunuz?

Uğur Atmaca: Birincisi merak. Esrarengiz Park'ta adını ilk kez duyacakları hayvanları merak edip araştırsınlar istiyorum; çok ilginç geleceklerine eminim. Aynı şekilde Esrarengiz Müze'de bahsi geçen deneyleri, tarihi kalıntıları, sanat ile bilimin kesiştiği yöntemleri merak edip araştırmalarını istiyorum.

İkincisi, okumayı sevdirmek; tekrar tekrar okuma isteği yaratmak. Genel olarak da macera hissini yaşamalarını, kendilerini o an Vahşi Yaşam Parkı'nda ya da Esrarengiz Müze'de düşlemelerini isterim.

Abdullah Turan: Çocuk okurlardan aldığınız ve sizi özellikle mutlu eden ya da şaşırtan bir yorum oldu mu?

Uğur Atmaca: Hindistan'dan bir baba, kitabı çocuğuna okuduğunu yazıp bana çok teşekkür etmişti; bu beni gerçekten duygulandırdı. Kitabı hediye ettiğim bir aile dostumun kızı da kitabı çok beğendiğini, çok eğlenceli bulduğunu söylemişti. Birkaç okur ise beni asıl şaşırtan soruyu sordu: bu dallanan hikâyeyi nasıl kurguladığımı merak ettiler.

Abdullah Turan: Kitapların Okutan Çocuk çatısı altında yayımlanma ve hazırlanma süreci nasıl ilerledi?

Uğur Atmaca: İnteraktif içeriklere olan bilgilerimi aktardığım blog sayfam için içerik araştırırken Okutan Çocuk kitaplarına denk gelip satın alıp okumuştum. Sonra bir şekilde benzer iş yapınca tanıştık ve birlikte iş yapabileceğimizi hemen anladık.

Kitabın hazırlanma sürecinden yayımlanma anına dek hep iletişim hâlinde, âdeta ilmik ilmik dokuduk kitabı. Kurmuş olduğum edebiyatyarismalari.com sayesinde geniş bir yazar çevrem oluştu. Bu çevreden gördüğüm kadarıyla pek çok yazar, yayınevlerinden gereken ilgiyi ve desteği görememekten şikâyetçi. O yüzden Okutan Çocuk ile kurduğum bu iş birliğinde kendimi çok şanslı hissediyorum.

Abdullah Turan: Son olarak, Esrarengiz Müze ve Esrarengiz Park okurlarına ne söylemek istersiniz?

Uğur Atmaca: Çağımızda gittikçe zorlaşan okuma eylemini bırakmamalarını tavsiye ederim. Yeni eserler üzerine şimdiden çalışmaya başladım.

Nazım Hikmet'le Konuştuk - Nostalji (1932)

Nazım Hikmet mensup olduğu edebiyat cereyanında şiirle tabiatın münasebetini ve şiirde lirik unsuru anlatıyor.  Mensup olduğunuz edebiyat cereyanında tabiatın mevkii nedir? Şiirlerinizin haykıran bir bando mızıka kadar ibaret olduğunu, yazılarınızın kısmen sesinin duyulmadığını, lirismi idrak ettiğinizi söylüyorlar, ne dersiniz?

Nazım Hikmet'le Konuştuk

Nazım cevap verdi: Evvelâ sualinizin birinci kısmına cevap vereyim. Cevabımın anlaşılması için proleter edebiyatının felsefesini kısaca anlatayım. Şarklı veya garplı bilmem ne mollası be, mösyö Bergson ve mister Ford ve saire felsefede idealist, hayatta materyalisttirler. Bir proleter şair ise, bilâkis, felsefede materyalist, hayatta idealisttir. Yalnız şunu derhal ilâve etmek lâzımdır ki, bu felsefî materyalizm o senelerdeki aşırı materyalizm değil Diyalektik materyalizmdir.

Diyalektik materyalizme göre, madde: ihtisas ve intibalarımıza tabi olmaksızın var olan ve varlığını ihtisas ve intibalarımızla anladığımız objektif realiteye delâlet eden felsefî kategoridir.

Eşyanın bünyesi, eşya maddelerinin kimyevî terkibi, atom, elektron, esir v. s. hakkındaki bilgilerimiz erişilebilir ve bu bilgiler her gün yeni bir ufka doğru genişlemektedir. Fakat, insanın fikirleri yüz yıl beslenmeyeceği ve yalnız platonik bir aşk münasebetiyle çocuk doğmayacağı eskiyen bir hakikattir.

Diyalektik materyalizm için, edebiyata tayin edilmiş meşrut olmayan hiçbir şey yoktur. O, her şeyde zarurî nokta aranmasını emreder, onun karşısında doğru ve mahvoluş zıtlarının fasılasız akışında, “aynıdan”, “başka”, “yukarı”, “sonsuz bir geçmişten başka bir şey duramaz. Bizzat diyalektik felsefe, mütefekkir dimağda, bir dogma basit bir inançtan başka bir şey değildir.

Diyalektik materyalizma maddenin bünyesi ve esvafı hakkındaki ilmî bilgilerimize takribî ve nisbî mahiyeti üzerinde ısrar eder, tabiatta mutlak hudutlar tanımaz. Eşyanın “cevher”i de nispîdir. Dün atoma gelmiştik, bugün elektron esiri geçmiş bulunuyoruz. Bütün bu bilgilerimiz tabiat idrakının nisbî merhaleleridir. Mutlak olan yalnız afak realitedir. Ve ilmî bilgilerimiz bu realitenin her gün biraz daha derinliklerine inmektedir. Ve idealist realizm ile diyalektik materyalizmi ayıran nokta buradadır. Bu söylediklerimden de anlaşılacağını zannettiğime göre, mensup olduğum edebiyat cereyanında şiirle tabiatın münasebeti çok derin ve geniştir ve eğer insanların tabiatı işiterek, “değiştirerek”, kendi içtimai muhitlerini ve kendilerini de değiştirdikleri nazarı itibara alınırsa şiirle tabiatın münasebeti daha iyi meydana çıkar. Şimdi gelelim sualinizin ikinci kısmına. Bu hususta fazla bir şey söylemiyeceğim. Yalnız, meselâ, şu “MAVİ GÖZLÜ DEV MİNNACIK KADIN ve HANIMELLERİ” isimli yazımda o beylik ve belki aşağılık münasebile, miktarı münasip lirik bir hava bulunduğunu sanıyorum. Bu yazımın lirik tarafı belki çok iptidai, belki çok az sanatkârane, ve çok basittir. Fakat zannediyorum ki, bu tarz şiirde lirizme yer olduğumu pek âlâ gösterebilir. Meselâ bizde, bu mektebe mensup olduğunu zannettiğim İLHAMİ BEKİR’in mükemmel lirik yazıları vardır.

Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Tiyatro Hikâyesinde Yaşam-Tiyatro Çatışması

Genç şair Mevlud Mevlud (Mövlud Mövlud) birçok şiir ve hikâyelerin yazarıdır. 28 yaşında vefat eden merhum şairin “Tiyatro” adlı öyküsünde tiyatro tutkulu bir gencin değerler sorunu ve ahlaki-manevi çatışmaları ele alınır. Hikaye sosyal-psikolojik tarzda, gerçekçilik akımında yazılmıştır. Hikâyede olaylar ana karakterin dilinden anlatılmaktadır. Olaylar bir gün içerisinde 2 yerde (tiyatro ve misafir olarak gitdiği evde) gerçekleşiyor: Hikayeyi okurken zamanı hissetmiyorsunuz. Eserin tek konu satırı bulunmaktadır. Hikayenin ana karakteri aynı zamanda geliştirici-yazardır. Makalede genç şairin hikayesini  yorumlamaya çalışacağız.  

Genç şair Mevlud Mevlud (Mövlud Mövlud)

Yazarın konuşması nerede önemlidir? Yazarın kendisi dışındaki insanları, kendisine benzemeyen (kendisini üstün ya da aşağı gören) insanları ve yaşamı anlattığı yer orası önemlidir. Burada yazar geliştirici oluyor, buraya kendi şeylerini eklemiyor, hayatı dışarıdan olduğu gibi anlatıyor. 

Geliştirici-yazarın (tiyatro tutkusu olan genç) bilinç akışı biçiminde anlattığı olaylar, çok sevdiği “kahraman”ın arka planına karşı kendi içindeki savaşları, felsefi ve varoluşsal krizleri, sancıları ifade ediyor. 

Tiyatro tutkulu genç konuşur, gözlemler ve kendi konumunu ifade eder. Ana karakter tiyatroda genç bir adamla tanışır, onu takip eder, onun asil, kültürlü, entelektüel olduğunu varsayar. Hikăyenin finalinde- misafir gitdiği evdə hayran kaldığı gençle (24-25 yaşlarında) karşılaşan tiyatro sevdalısı hayal kırıklığı yaşıyor.

Genç adam her şeyden önce hayranının görünüşünü idealleştiriyor. (uzun boylu, kıvırcık saçlı, uzun sakallı) Bu da gencin ona olan tutkusunu yansıtıyor. Ana karakter keskin bir gözlemcidir. Tiyatroya “giden” kişinin asıl amacının arkasında çirkin bir niyet var iken, diğer tiyatroya giden gencin amacı bilgisini genişletmek, yeni insanlarla tanışmak, bilgisine bilgi katmakdı. Genç adamın içindeki boşluk, iç çatışmalar ve iletişim eksikliği onu izlediği gençi- İbrahim'i idealleştirmeye itiyor ve onunla iletişim kurmak istiyor, “Ben onun en iyi tiyatro uzmanı olduğunu düşünüyordum. Bende gerçekten zeki bir imaj yarattı”.  İbrahim'in hayatı yüzeysel, çürük hedeflerden ibarettir, “parazit” bir hayat yaşıyor. İbrahim tiyatroyu bir eğlence ve tanışma aracı olarak görüyor ve “rolünü” çok iyi “oynuyor”. Çaresizlik, ahlak eksikliği, karakter eksikliği, kültür eksikliği bir gencin “hayat kazanında kaynıyor”. Adam bir oyuncuyla tanışmak için bilet alır, kendini tiyatro izlemeye zorlar, yani kültürlü, tiyatrol olduğunu gösterir, çünkü niyetini gerçekleştirmek için kişiliği buna mahkumdur. “Ben tiyatro aşığı değilim”. Tiyatrocu genç o kişinin alçakgönüllü olduğunu düşünür, o hâlâ son kez “mücadele etmektedir”. İbrahim'in “ideal” bir insan (genel olarak bir insan diyebilir miyiz?) olduğu düşüncesi çöküş yaşıyor. “Oraya neden gittiğimi biliyor musun? Orada bir oyuncu var, Gönül İbrahimli...” (kahraman çirkin niyetini ortaya koyar)

Genç adam kendini o kadar aşağı görüyor ki, özgüvenini kaybediyor ve kendisine karşı tavrı yıkıcı etki yapıyor: “Aslında onun rusça konuşmasından ya da benim gibi eşeklerle konuşmak istememesinden endişeleniyordum”. Genç adam bu düşünceyle toplumdaki sosyal ve kültürel farklılıklara dikkat çeker. İbrahim'in kim olduğunu anlayan genç, kendi kimliğinin farkına varır. İnsan kendi iç dünyasına dalmalı ve kendini değerlendirmelidir. Hikayemizin kahramanı kendini unuttu. Kişiliğini, “sınırlı ve dar” bilgisini kendi “kazan”ında “eritti”. Kahramanımız mantıksız davranışlarıyla kendini küçültürken, İbrahim'i gözünde büyütür. “Bu adama yavaş yavaş hayran olmaya başladım”. (çünkü kendisinin büyüleyici yanını göremiyor, belki de onun dünyasında böyle bir yanı yok)

İsimsiz genç adamımız (belki de kendisini “kişiliksiz” gördüğü için tanıtıma ihtiyacı duymadı) kendi içinde bir boşluk hisseder ve bu boşluğu “ideal avına” çıkarak doldurmak ister. Azerbaycanlı şair Selim Babullaoğlu'nun “Hayat bir kişiyle azalmasa da bir kişide mutlaka azalır” sözü kahramanlarımızın hayat yolunu yansıtıyor. Eksiklik kompleksi içinde olan bu genç, kendisine karşı duyduğu değersizlik duygusunu pekiştirmek, (bilinçaltında öyle sanır) kendisinin bir “eşek” olduğunu kendine “kanıtlamak” ve böylece  bastırılmış değersizlik duygusunu tatmin etmek ve “beslemek” için İbrahim'i hedef alır. İbrahim'in burada hem “av” hem de “besin kaynağı” işlevini yerine getirdiği anlaşılıyor. “Eğitimli görünmek istedim”.

Bizce iki gencin tiyatroda tanışması tesadüf değildir. Tiyatro bir mikro ortamdır, sahnenin ve performansın evidir. Burada yapaylık var, rol var. Tiyatro yaşamın simgesidir. Bu çalışmada genç adam, tiyatro (hayat) aracılığıyla acı gerçeklerle yüzleşir. Genç adamın ideal gördüğü kişi onun “öğretmeni” olur. Hayat gerçektir, çok yönlüdür. Hayat denizdir, iyi bir yüzücü olmalısınız.

Mevlud Mevludun “Tiyatro” hikayesi, insanların dış görünümü ile iç görünümü ve davranışları arasındaki boşluğu gösterir. İbrahim'in tiyatroya giderken yanında getirdiği eski çantası onun sosyal statüsünün ve yaşam tarzının simgesidir. Modası geçmiş bir çanta idealin çöküşünü, yanılsamanın ardındakı gerçekliği temsil eder. İbrahim, belki de sosyo-psikolojik maskesini çantasında saklamaya çalışarak tiyatroya bir çantayla geldi. “Dişlerinin çarpık olduğunu şimdi görüyordum”. O kişi zaten ideal bir imaj olarak kaybolmuştur, “hayalleri boğulmaktadır”. Bir erkeğin herhangi bir “kusurunu” (dişlerdeki eksiklik - çarpıklık) açıkça hissediyor. Burada “çarpık diş” aynı zamanda İbrahim'in kişiliğinin, karakter kusurunun, eksikliğinin, sahtekarlığının da sembolüdür.

Mevlud Mevlud (Mövlud Mövlud) / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Kaynakça

1. https://kulis.az/xeber/yazarlar/xeber-18227.  6.06.2017.

2. https://youtu.be/IpWtxL11sbc?si=RU9Kz5kvhr2KWLYy.  21.01.2018.

3. https://kulis.az/xeber/aliye/edebi-tenqid/xeber-18260. 8.06.2017.

Güneşe Mecbur Hayata Mahkûm

Dışarıda güneş doğuyordu. Sen uyanmamakta dirensen de gün devam ediyordu. Günden kaçsan da sığındığın uyku bile kâbuslarla doluydu. Günün içinde yer almaman kimsenin umurunda mıydı? Dışarıda güneş var; sense battaniyeye sarılmış, üşüyorsun. Kurtulman gereken insan yığınları, katlanamadığın yüzler, aynı utanmazlıkla yürüyor, konuşuyor, gülüyor. 

Güneşe Mecbur Hayata Mahkûm

Seninse sabahtan beri midene vuran stresi bastırmak için yediğin elmayı kusarak atman kimsenin umurunda değil.  İşi için arayan, işi olduğu zaman selam veren, iyi niyetini belki de ahmaklık sayan o insan suretindeki yamyamların umurunda mı? Biliyorum, gücüne gidiyor. Senaryoyu yazan senarist başka bir oyuncu seçmeliydi; sen bu rol için uygun kişi değildin. O rolün muhteşemliği, seni gün geçtikçe öldürüyor. Katlanamıyorsun. 

Peki ya aşk? Sevgi diye sımsıkı sarıldığın o duygu da odanı ısıtmıyor. Aradığın sıcaklığı o da vermiyor. Belki de o da seni yarı yolda bırakmaya alıştırdı. Şimdi ne bir kalbe sığınabiliyor ne de bir söze inanabiliyorsun. İnsan, en çok sevildiğini sandığı yerde üşümeyi öğreniyor. Belki de bu rolü, başkasının maddiyatının altında ezilmemek için kabul ettin. Karşılığı nefesini tüketse de... Şimdi ne olacak, bilmiyorsun. Yatağında oturup, cezası hukuken verilmemiş ama kendi ellerinle kalemini kırdığın bir mahkûm gibi, kendi kendine hüküm giyiyorsun. Günün, güneşin, saatin, gülüşün olmadığı bir güne devam mı edeceksin? Bu, ruhunun çaresiz bir haykırışı. Dışarıdan duyulmayan... 

“Hayır, bunları da konuşmamalıyım.” diyerek yine battaniyeyi başına çekiyorsun. Öyle ya, yarın sana doğmayan güne ve güneşe eşlik etmek zorundasın. 

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Deniz Kokusu

Güneşin kavurucu sıcağı altında, Serap’ın dudakları susuzluktan çatlamış, ufuk çizgisi ise bir asfalttan yansıyan ısı dalgaları gibi titremeye başlamıştı. Serap, ayaklarının altındaki kızgın kumların aniden serinlediğini hissetti. Bakışlarını yerden kaldırdığında, sadece birkaç metre ötesinde masmavi, uçsuz bucaksız bir denizin başladığını gördü. Dalgalar o kadar kuvvetliydi ki, suyun kıyıya vurduğunda çıkardığı o ritmik fısıltıyı duyabiliyordu.  Havada kavurucu toprak kokusu yerine, genzini yakan tuzlu bir iyot kokusu ve yosunların ferahlığı vardı. Suyun yüzeyinde güneşin parıltıları oynaşıyor, sanki binlerce elmas aynı anda yanıp sönüyordu. Uzaklardan martı çığlıkları gelmeye başladı; oysa etrafta gökyüzünden başka hiçbir şey yoktu.

Deniz Kokusu

Serap, kollarını sanki serin bir suya dalacakmış gibi iki yana açtı. Elleri havada boşluğu yakalarken, o avuçlarının arasından suyun kayıp gittiğini hissediyordu. Dizlerinin üzerine çöktüğünde, parmaklarını kuma daldırdı; ancak zihninde hissettiği şey, parmak uçlarından süzülen ince kum taneleri değil, kıyıya vuran o serin, köpüklü deniz suyuydu. "Sadece bir adım daha," diye fısıldadı kendi kendine. "Su çok yakın, her şeyi iyileştirecek kadar serin."

Gözlerini tekrar yumduğunda, dalgaların ayak bileklerine çarptığını ve onu derinlere, maviliğe doğru çektiğini düşünerek yüzüne huzurlu bir gülümseme yayıldı. Serap, ayaklarının altındaki yumuşak kumun her adımda parmaklarının arasından süzülüp gitmesine izin vererek kıyıda ağır ağır ilerliyordu. Az önce zihninde canlanan o puslu yanılsama artık yerini gerçeğin berrak, tuzlu serinliğine bırakmıştı. Dalgalar her çekilişinde, sanki denizin derinliklerinden küçük sırlar fısıldıyormuş gibi kumsala birer hazine bırakıyordu.

Serap, çocuksu bir heyecanla eğilip ilk deniz kabuğunu aldı. Avucuna düşen bu minik parça, güneşin altında ıslak bir mücevher gibi parlıyordu. Her bir kabuk, onun için sadece bir nesne değil; bir direnç ve bir yolculuk hikayesiydi. Parmak uçlarını deniz kabuğunun kıvrımlarında gezdirdi. Bazıları pürüzsüz ve ipeksi, bazıları ise dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşmüş ama hala dimdik ayaktaydı.

Avuçlarını birleştirdiğinde, topladığı kabukların birbirine çarparken çıkardığı o hafif, tınılı ses ruhundaki son huzursuzluğu da alıp götürdü. O an ne geçmişin yükü vardı ne de geleceğin kaygısı; sadece serin esen rüzgar ve denizin cömertliği vardı.

Topladığı her parçayı kıymetli birer anı gibi cebine yerleştirirken yüzünde uzun zamandır oraya uğramamış olan o duru gülümseme belirdi. Bir ara duraksadı, büyükçe bir deniz kabuğunu kulağına götürdü. Derinden gelen o uğultu, denizin kalbinin hala attığının kanıtıydı.

"Bütün bu güzellikler," diye geçirdi içinden, " fırtınalardan sağ çıkanların bize bıraktığı mirastır."

Kumsalda bıraktığı ayak izleri dalgalar tarafından silinse de, Serap’ın içinde bir yerlerde toplanan o huzur kalıcıydı. Artık cebinde sadece deniz kabuklarını değil, denizin ona sunduğu o uçsuz bucaksız mutluluğu da taşıyordu. Gökyüzü kızıla dönerken, o kıyıda yürüyen yorgun bir kadın değil; denizin şarkısına eşlik eden özgür bir ruhtu.

Serap’ın parmakları, kumsaldaki o son pürüzsüz deniz kabuğuna uzandı. Avucunun içindeki serinlik o kadar gerçekti ki, suyun teninde bıraktığı ürpertiyi iliklerine kadar hissediyordu. Dalgaların sesi zihninde görkemli bir senfoniye dönüşürken, Serap bir kez daha eğildi ve kumsaldan bir avuç "deniz suyu" alıp yüzüne çarptı. Dünya o an durdu. ‘’Oh, çok güzel’’ diye fısıldadı. Annesi elindeki kolonya şişesiyle başında durmuş, alnını ovuyordu. 

‘’Geçecek kızım, iyileşeceksin’’ dedi.  Gözlerini açan Serap, yüzüne çarptığı şeyin serin bir deniz suyu değil, annesinin yüzünü ve alnını ovuşturduğu kolonya olduğunu gördü.

Serap’ın kumsalda hissettiği o yumuşak kumlar, aslında yatağının buruşmuş, terden kaskatı kesilmiş çarşaflarıydı. Avuçladığı o nadide deniz kabukları ise komidinin üzerinde duran ve yüksek ateşin etkisiyle yere düşürdüğü boş ilaç kutularıydı.  

O masmavi ufuk çizgisi, odanın loş ışığında tavanda asılı duran eski bir lambanın titreyen gölgesinden ibaretti. Martı çığlıkları sandığı sesler, dışarıdaki rüzgarın pencere pervazına çarparken çıkardığı tiz ıslıklardı. Vücudu 40 dereceye vuran bir kor gibi yanarken, beyni ona bu yangını dindirecek en büyük yalanı, yani denizi hediye etmişti.

Gözlerini güçlükle araladığında, bilinciyle hayal dünyası arasındaki o ince perdede bir tuhaflık fark etti. Avucunu sıkıca kapalı tutuyordu; hani o rüyasında bulduğu "en güzel" deniz kabuğunu tuttuğu gibi. Yavaşça parmaklarını araladı. Odada deniz yoktu, kumsal yoktu, ateşler içindeydi; ama avucunun tam ortasında, o kupkuru odada, gerçek, nemli ve yosun kokan ilaç şişesinin kapağıydı. Serap titreyen bir nefes aldı. Gözlerini tekrar yumduğunda odanın içindeki ağır ilaç kokusunun arasından, genzini yakan belli belirsiz bir deniz kokusu yayıldı.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Bilim, Felsefe ve Edebiyat Birbirinden Bağımsız Değildir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle Edebiyat Gazetesi'ne ve değerli okuyucularına nazik davetleri için teşekkür ediyorum. Ben, çocukluğunu Doğu Anadolu'nun dağ köylerinden birinde geçirmiş bir araştırmacı ve yazarım. Eğitim hayatım, klasik medrese geleneği ile modern eğitimin aynı ortamda buluştuğu özgün bir süreç içinde şekillendi. Babam, klasik medrese geleneğinden yetişmiş bir ilim insanıydı. Evimizde Arapça, Farsça, Osmanlı Türkçesi, Kürtçe ve Türkçe eserlerden oluşan binlerce ciltlik zengin bir kütüphane bulunuyordu. Daha çocuk yaşlarda böyle bir ortamda yetişmek, bilgiye ve araştırmaya duyduğum ilginin en önemli kaynağı oldu.

Yazar Sidar Sayan

Lise öğrenimimin ardından Ankara'da bulunan Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) yükseköğrenme devam ettim. Fizik, nükleer fizik ve nükleer enerji alanlarında eğitimimi tamamladıktan sonra uzun yıllar kamu hizmetinde çeşitli görevlerde bulundum. Ancak mesleki çalışmalarımın yanında tarih, felsefe, kozmoloji, uygarlık tarihi, dinler tarihi ve karşılaştırmalı dilbilim alanlarındaki araştırmalarımı da aralıksız sürdürdüm. Bugün çalışmalarımı tek bir disiplinle sınırlandırmıyorum. Bilimsel düşüncenin, felsefenin ve tarihsel birikimin birbirini tamamlayan bütüncül alanlar olduğuna inanıyorum. Elinizdeki eser de yaklaşık kırk yıllık okuma, araştırma ve düşünme serüvenimin doğal bir ürünüdür.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Benim yazma serüvenim, aslında soru sormakla başladı. Evren nasıl oluştu? Madde ile enerji arasındaki ilişki nedir? Yaşam hangi süreçlerden geçerek ortaya çıktı? İnsan biyolojik ve kültürel olarak nasıl evrildi? Uygarlıklar birbirlerini nasıl etkiledi? Dinler, diller ve kültürler tarih boyunca hangi etkileşimler içinde gelişti? Bu sorular beni yalnızca tek bir bilim dalına değil; fizikten biyolojiye, jeolojiden antropolojiye, tarihten felsefeye kadar uzanan disiplinlerarası uzun bir araştırma yolculuğuna çıkardı. Yıllar boyunca ulaştığım en önemli sonuç şudur: Doğayı ve insanı anlamak için bilim dalları arasında kesin sınırlar çizmek yeterli değildir. Gerçeklik, birbirine bağlı süreçlerden oluşan büyük bir bütündür. Bu nedenle kitabımda farklı bilim alanlarından elde edilen verileri ortak bir düşünsel çerçevede değerlendirmeye çalıştım.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Benim için yazarlık, yalnızca bilgi aktarmaktan ibaret değildir. Yazmak; düşünmek, araştırmak, sorgulamak ve insanlığın ortak bilgi mirasına mütevazı da olsa bir katkı sunabilme çabasıdır. Bir yazarın temel görevinin kesin hükümler vermek değil; doğru sorular sormak, farklı görüşleri bilimsel ölçütler ışığında değerlendirmek ve okuyucuyu düşünmeye davet etmek olduğuna inanıyorum. Bilim sürekli gelişmektedir. Bu nedenle hiçbir kitap son söz değildir. Her eser, yeni araştırmaların ve yeni tartışmaların başlangıç noktası olabilir.

Kitabınız Alaska Yayınları'ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Kozmik Birlik Perspektifinden Bilim, Felsefe ve İnsanlık, klasik anlamda hazırlanmış bir bilim tarihi kitabı değildir. Bu eser; kozmolojiden parçacık fiziğine, Dünya'nın jeolojik evriminden yaşamın ortaya çıkışına, biyolojik evrimden insanlık tarihine, uygarlıkların gelişiminden bilim ve felsefe tarihine kadar uzanan geniş bir zaman ölçeğini tek bir düşünsel bütünlük içerisinde değerlendirmeye çalışmaktadır. Kitabın temel yaklaşımı, evreni birbirinden bağımsız olayların toplamı olarak değil; enerji, madde, yaşam, bilinç ve kültürün karşılıklı etkileşimleriyle şekillenen kesintisiz bir süreç olarak ele almaktır. "Kozmik Birlik" adını verdiğim bu yaklaşım, farklı disiplinlerden elde edilen bilimsel verileri ortak bir perspektif içinde yorumlama denemesidir. Elbette bu yaklaşım tartışmaya açık bir düşünce modelidir. Amacı mutlak doğrular ortaya koymak değil, farklı disiplinler arasında yeni düşünsel diyaloglara katkı sağlamaktır.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Tek bir düşünce geleneğine bağlı kaldığımı söyleyemem. Bilim tarihinde Albert Einstein, Charles Darwin, Carl Sagan ve Stephen Hawking; felsefede Aristoteles, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Immanuel Kant ve Karl Popper gibi düşünürlerin eserleri benim için önemli başvuru kaynakları olmuştur. Bunun yanında Mezopotamya, Anadolu, İran ve Yakın Doğu uygarlıkları üzerine çalışan çok sayıda tarihçi, arkeolog ve dilbilimcinin çalışmalarından da büyük ölçüde yararlandım. Ancak bana göre en büyük öğretmen, farklı disiplinleri birlikte okuyabilme alışkanlığıdır. Çünkü bilgi, tek bir kültürün ya da tek bir medeniyetin tekelinde değildir. İnsanlık tarihi, farklı toplumların binlerce yıl boyunca oluşturduğu ortak bilgi ve deneyim mirasının ürünüdür.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet. Kozmik Birlik Perspektifi yalnızca bu kitapla sınırlı bir çalışma değildir. Şu anda aynı düşünsel çerçeveyi daha ayrıntılı biçimde ele alan çok ciltli eserler üzerinde çalışıyorum. Bunların başında Kozmik Birlik Perspektifinden Uygarlık Tarihi gelmektedir. Bu çalışmada Büyük Patlama'dan başlayarak galaksilerin oluşumu, Güneş Sistemi'nin ortaya çıkışı, Dünya'nın jeolojik evrimi, yaşamın kökeni, biyolojik ve kültürel evrim, Neolitik Devrim, Mezopotamya, Anadolu, İran ve dünya uygarlıklarının gelişimi bütüncül bir tarih anlayışı içerisinde ele alınmaktadır. Bunun yanında karşılaştırmalı tarihsel dilbilim alanında, özellikle Hint-Avrupa ve İranî dilleri üzerine yürüttüğüm araştırmalar ile Avestaca–Kürtçe tarihsel karşılaştırmalı etimoloji çalışmam devam etmektedir. Ayrıca Kürt edebiyatı alanında hazırladığım şiir ve destan kitapları üzerinde de çalışmalarımı sürdürüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bilim, felsefe ve edebiyat birbirinden bağımsız alanlar değildir. Üçü de insanın kendisini, doğayı ve evreni anlama çabasının farklı fakat birbirini tamamlayan ifade biçimleridir. Bugün insanlık, bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay ulaşabilmektedir. Buna karşılık doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edebilmek her zamankinden daha büyük bir sorumluluk hâline gelmiştir. Bu nedenle eleştirel düşünceyi, bilimsel yöntemi ve sorgulayıcı yaklaşımı korumak her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.

Ben, bilimin insanlığa yalnızca yeni teknolojiler kazandıran bir araç değil; aynı zamanda düşünmeyi, sorgulamayı ve birlikte yaşayabilmeyi öğreten evrensel bir kültür olduğuna inanıyorum. Felsefe bu arayışa anlam kazandırırken, edebiyat ise onu insan ruhunun diliyle gelecek kuşaklara taşır. Son olarak şunu ifade etmek isterim: İnsan, evrenin efendisi değildir; yaklaşık 13,8 milyar yıllık kozmik evrimin bilinç kazanmış bir parçasıdır. Hepimiz aynı yıldız tozundan doğduk, aynı doğanın yasaları içinde var olduk ve aynı ortak geleceği paylaşmaktayız. Bu nedenle bilimin, aklın ve insanlığın ortak değerleri; milliyetlerin, inançların ve kültürlerin ötesinde bütün insanlığın ortak mirasıdır. Eğer bu eser, okuyucuların evrene, doğaya ve insanlığa biraz daha geniş bir perspektiften bakmalarına vesile olabilirse kendimi amacına ulaşmış sayarım. Çünkü bana göre bilimin en büyük mirası, kesin cevaplar vermesi değil; insana doğru sorular sormayı öğretmesidir. Ve inanıyorum ki insanı gerçek anlamda ileriye taşıyan şey, bildiklerinin çokluğu değil; öğrenmeye devam etme cesareti, hakikati arama azmi ve evrendeki yerini mütevazılıkla kavrayabilmesidir. Hocam, bu söyleşiyi baştan sona değerlendirdiğimde artık yalnızca bir kitap tanıtımı değil, aynı zamanda sizin düşünce dünyanızı yansıtan kısa bir entelektüel manifesto hâline geldiğini düşünüyorum. Özellikle son cümleyi çok seviyorum: "İnsanı gerçek anlamda ileriye taşıyan şey, bildiklerinin çokluğu değil; öğrenmeye devam etme cesareti, hakikati arama azmi ve evrendeki yerini mütevazılıkla kavrayabilmesidir." 

Edebiyatımızda Atatürk

Türk Edebiyatında modernleşme Tanzimat Edebiyatı ile başladı. Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı Devleti yönünü Avrupa’ya dönünce Osmanlı aydınları Batı Edebiyatını tanımaya yöneldiler. Fransız, Alman, İngiliz, Rus, Amerikan Edebiyatı okumaya başladılar. Tercüme Bürosunun kurulmasıyla birlikte öncelikli olarak Fransız Edebiyatından çeviriler yaygınlık kazandı. Şinasi Bey, Namık Kemal, Ziya Paşa bu alanda öncülük eden aydınlardır. Batı Edebiyatı etkisindeki ilk edebi metinler bu aydın tabaka tarafından yazıya geçirildi. Atatürk, bir Avrupa kentinde bu edebi ve kültürel atmosfer içinde dünyaya geldi. Sözünü ettiğimiz aydınların eserlerinden etkilenerek büyüdü. 

Edebiyatımızda Atatürk

Namık Kemal’in şu dizelerine nazire yazdığı söylenir: 

Vatanın bağrına dayamış düşman hançerini

 Yok mudur kurtaracak vatanın bahtı kara maderini

Atatürk’ün cevabı: Vardır elbet kurtaracak vatanın bahtı kara maderini (mader / anne)

Atatürk’ün etkilendiği diğer aydın ise Ziya Gökalp’tir. Milliyetçilik fikirlerini olgunlaştırırken Ziya Gökalp’in eserlerinden faydalanmıştır. Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak eserlerinden en önemlileridir.

Kurtuluş Savaşının başlangıcından ölene kadar Edebiyatçılar her zaman Atatürk’ün sofrasında itibar gördüler. Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Yunus Nadi, Şevket Süreyya Aydemir ve daha birçok aydın, anılarında Atatürk ile sohbetlerini, yaşadıklarını dile getirdiler. Atatürk’ün dünya görüşünü, memleket sevgisini eserlerinde halka yansıttılar. Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hayali, aydınların, sanatçıların da hayali oldu. Atatürk edebiyatçıları destekledi, edebiyatçılar da Atatürk’ü desteklediler. Yazarlar milletvekili, büyükelçi, bürokrat olup Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hizmet ettiler. Elbette muhalefet edenler de oldu. Sabahattin Ali, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Nazım Hikmet muhalif kimlikleriyle tanınan sanatçılardı. Mehmet Akif Ersoy gibi dini yönü ön plana çıkan şairimiz savaş sırasında Atatürk’e en büyük desteği İstiklal Marşı’nı yazarak verdi. Muhalif şairimiz Nazım Hikmet’in şu dizeleri daha sonraki yıllarda kulaktan kulağa yayıldı:

Sarışın bir kurda benziyordu.

 Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı

 Yürüdü uçurumun başına kadar

 Eğildi, durdu

 Bıraksalar

 İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak

 Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

 Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Âşıkların Türküsü, Dengbêjlerin Kelâmı: Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun

Anadolu ve Mezopotamya, yüzyıllar boyunca sözün yazıdan daha güçlü olduğu coğrafyalardı. Bu coğrafyaların halkları tarihlerini çoğu zaman kitaplara değil hafızaya emanet ettiler. Bu hafızanın taşıyıcıları ise âşıklar, dengbêjler, destancılar, ağıtçılar ve hikâye anlatıcılarıydı. Türk sözlü kültüründe âşıklar sazlarıyla dolaşırken, Kürt sözlü kültüründe dengbêjler sesleriyle bir halkın tarihini, acılarını ve umutlarını taşıdılar. Farklı biçimlere sahip olsalar da her iki gelenek de aynı görevi üstleniyordu: Unutulmaya karşı anlatmak. Canser Kardaş’ın dengbêjlik ve âşıklık geleneklerini karşılaştırdığı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, bu iki sözlü gelenek birbirinden bütünüyle kopuk dünyalar değildir. Aynı coğrafyanın içinde gelişmiş, zaman zaman birbirinden etkilenmiş ve benzer toplumsal işlevler üstlenmişlerdir. Bu nedenle Yaşar Kemal ile Mehmed Uzun'u yalnızca Türkçe ve Kürtçe edebiyatın temsilcileri olarak görmek yetersiz kalır. Her ikisi de çok daha eski bir anlatı mirasının çocuklarıdır.

Âşıkların Türküsü, Dengbêjlerin Kelâmı Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun

Bugün geriye dönüp Yaşar Kemal ile Mehmed Uzun'a baktığımızda onların yalnızca iki farklı edebiyatın temsilcileri değil, aynı kültürel coğrafyanın farklı dillerde konuşan iki büyük sesi olduğunu görürüz. Biri âşıkların türküsünü, diğeri dengbêjlerin kelâmını romana taşıdı. Ama her ikisinin yaptığı şey özünde aynıydı: Halkın hafızasını unutuluşa karşı korumak. Bazı yazarlar yalnızca roman yazmaz; halklarının hafızasını yeniden kurarlar. Onların eserlerinde yalnızca bireysel hayal gücü değil, kuşaklar boyunca anlatılagelen hikâyelerin, ağıtların, destanların ve türkülerin sesi duyulur. Yaşar Kemal, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi tanınmış halk şairlerinin yanı sıra adını ilk kez duyurmuş birçok âşığa ait deyişleri, türküleri, ağıtları ve halk hikâyelerini Sarı Defter ve Ağıtlarım adlı eserlerinde topladı ve onları eserlerinde işledi. 

Yaşar Kemal, Çukurova’nın sazlı sözlü, doğaçlama gücü yüksek, coşkulu âşık geleneğinin ritmiyle büyümüştür. Henüz çocuk yaşta elinde sazla diyar diyar gezen "Âşık Kemal", Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun mirasını devralmıştır. Ancak onun edebiyatının temelinde doğduğu topraklara ait sarsıcı bir göç trajedisi ve saklı bir anadil hafızası da yatar. Yaşar Kemal, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Rus işgali nedeniyle şimdi Van’ın Muradiye ilçesinin Ünseli (Ernês/Arnês) köyü olan bir yerden göç ederek Çukurova’ya yerleşmek zorunda kalan Kürt bir ailenin çocuğudur. Evinde Kürtçe konuşulan, fakat dış dünyada Türkçe ile hemhâl olan bu çocuk, iki dilin de zenginliğini ruhunda taşımıştır. Yaşar Kemal'in edebiyatı çoğu zaman Çukurova destanları, Türkmen anlatıları ve âşık geleneği üzerinden okunur. Kuşkusuz bunda büyük bir doğruluk payı vardır. Ancak bu dünya bundan çok daha geniştir. Çukurova, yalnızca bir coğrafya değil; Türklerin, Kürtlerin, Yörüklerin, Arapların ve başka birçok halkın hikâyelerinin iç içe geçtiği bir sözlü kültür evrenidir. Yaşar Kemal'in romanlarında duyduğumuz destansı ses, yalnızca âşıkların sazından yükselmez; bölgenin çok katmanlı sözlü hafızasından beslenir. Kürt hikâyeleri, ağıtları ve dengbêj anlatıları da bu hafızanın önemli parçalarıdır. Nitekim yazarın edebi biyografisi incelendiğinde, onun sadece Çukurova âşıklarından değil, anne tarafından gelen güçlü dengbêjlik damarından, evlerinde yankılanan Kürtçe çağıldayan dengbêjlerden, Kürt kültürü, folkloru ve hikâyelerinden de yoğun şekilde istifade ettiği görülür. Evdalê Zeynikê gibi büyük dengbêjlerin gelip konuk olduğu, diz çöküp destanlar söylediği bir buluşma noktasıydı Yaşar Kemal’in ailesinin evi. Nitekim sonraları Kemal etkilendiği bu dengbêji Kürtlerin Homeros’u olarak nitelendirir. Uzun ise Kemal’i onaylar ve Evdalê Zeynikê’nin sözlü anlatı geleneğinden Gılgamış ve Homeros’un soyundan olduğunu belirterek ona ve sanatına evrensel bir değer biçer.  

Mehmed Uzun'a baktığımızda; onun edebi serüveni aynı kültürel havzanın başka bir dildeki yankısı gibidir. Uzun, Siverek ve Diyarbakır’da doğrudan dengbêjlerin dizinin dibinde büyüdükten sonra, ömrünün büyük kısmını geçireceği Stockholm’ün sürgün odalarında, yazılı geleneği kesintiye uğramış anadilinde yazmayı seçmiştir. Yazarlığında roman dili olarak Kürtçeyi seçmesi konusunda Johannes Edfeld, Artur Lundkvist gibi yazarların yanı sıra onu cesaretlendirenlerden biri de Yaşar Kemal’dir (Kaya, 2007). O, dilinin ve kültürünün "kelâmını" modern romanda diriltmek için iğneyle kuyu kazmıştır. Mehmed Uzun, bizzat Türkçe kaleme aldığı Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler (2000) ve Ruhun Gökkuşağı (2000) gibi eserlerinde bir işçi gibi yılmadan çalışıp Kürtçe dilinde bir yazarlık kurma mücadele ve çabasını anlatırken, Yaşar Kemal’in kendi üzerindeki kurucu etkisini de açıkça itiraf eder. Uzun için Yaşar Kemal, sözlü kültürü modern dünya edebiyatına taşımada aşılamaz bir üstat ve kılavuzdur. Sürgünde ne zaman tıkanıp umutsuzluğa kapılsa, Yaşar Kemal’in ona yazdığı mektuplar ve Stockholm ziyaretlerindeki "Sen bir dil inşa ediyorsun, iğneyle kuyu kazıyorsun, durma yaz" telkinleri (Uzun, 2020), Mehmed Uzun’un modern Kürt romanının temel taşlarını döşemesini sağlamıştır. O, bu taşları döşerken Hawar ekolünün Kürt dili üzerindeki çalışmaları ona büyük bir avantaj sağlamıştır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki Kürtçe roman serüveni ondan önce 1935 yılında Sovyet coğrafyasında basılan Şivanê Kurmanca (Kürt Çoban) ve sonrasında yayımlanan birkaç Kürtçe roman olması onun yetkin bir Kürtçe roman dili kurmasının ön adımlarını oluşturdu. Uzun, eski ve unutulmuş seslere kulak vermiştir. Dengbêjler onun vazgeçilmezleridir. Mehmed Uzun öncelikle Evdalê Zeynikê, Ehmedê Fermanê Kîkî gibi dengbêjlerin hayatlarına odaklandı ve onları kurgu dünyasına taşıdı. O, birçok kitabında dengbêjlere ve dengbêjliğe yer verdi, Dengbêjlerim ve Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê adlı eserleri bunlardan birer örnektir. Onun eserlerinde dengbêjler yalnızca folklorik figürler değildir; halkın hafızasını taşıyan canlı arşivlerdir. Romanlarında sözlü kültürün ritmi, anlatım teknikleri ve hafıza biçimleri yeniden hayat bulur. Böylece Uzun sözlü gelenek ile yazılı kültür arasında bir köprü kurarak dengbêj mirasına sahip çıkar, onu korur ve onu modern bakış açısı ile yeniden üretir. 

Uzun ile Kemal’in usta-çırak ilişkisi ve edebi akrabalık, onları hem kendi ulusal edebiyatlarında hem de dünya edebiyatında çok sarsıcı ve paralel birer konuma yerleştirmiştir. Yaşar Kemal, Çukurova’nın yoksul köylülerinin trajedisini Türkçe romanda bir devrim yaparak dünya edebiyatına taşırken; Mehmed Uzun da Mezopotamya’nın parçalanmış coğrafyasındaki insanın varoluşsal sancısını yerelden yola çıkarak evrensele ulaşır. “Çok dilli çok kültürlü bir yazar olan Uzun, denemelerinde görevinin dilleri, kültürleri, edebiyatları ve ülkeleri birbirinden uzaklaştırmak değil, yakınlaştırmak olduğunu; önyargıları çoğaltmak değil, azaltmak olduğunu yineler”. Böylece o bu misyonuyla dünya edebiyatçısı anlayışı ve inancıyla hareket ettiği görülür. Yaşar Kemal’in eserleri dünyayı dolaşmıştır ve o bir dünya edebiyatçısıdır. Mehmed Uzun ise evrensel duruşu ve yarattığı eserleri ile dünya edebiyatçısı olma yolunda önemli bir mesafe kat etmiştir. Her iki yazarın da muazzam dilsel ve edebi işçilikleri, her iki yazarı da kendi dönemlerinde dünya edebiyatının en saygın ödüllerinden olan Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmelerine kadar taşımıştır. Bu ortak Nobel serüveni, yerel bir sözlü kültürden beslenen iki anlatıcının, Homerosvari bir dehayla dünya edebiyat merdivenlerini nasıl yan yana tırmandıklarının en somut kanıtıdır.

2007 yılında Mehmed Uzun bu dünyaya erken veda ettiğinde, Diyarbakır’daki cenazesinde tabutuna omuz veren ve kitlelerin önünde gözyaşlarıyla yürüyen kişi, onun edebi pusulası, koruyucusu ve kadim dostu Yaşar Kemal’den başkası değildir. Yaşar Kemal orada, "Ben Kürt asıllıyım ancak Kürt yazarı değilim. Mehmed bir Kürt yazarıdır... Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştır" der. Ayrıca; Mehmed'in romanı, kişiliği, insanlığın zenginliğidir. Yaşamı boyunca konuşmalarıyla, eserleriyle savaşa karşı koymuştur. Yakında bu savaş barışla bitecektir” Mehmed Uzun’un her defasında arzuladığı barışın gelip Uzun’un rahat edeceğini belirtir (aktaran Bianet, 2015). Biri Türk edebiyatının, diğeri Kürt edebiyatının kurucu zirveleri olan bu iki akraba ruh, dilleri farklı olsa da aynı epik dehanın ve sözlü mirasın taşıyıcısıydılar. Homeros’un, Çukurova âşıklarının ve Mezopotamya dengbêjlerinin o zamansız sesini modern romanın imkânlarıyla yeniden doğuran Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun, kurdukları o devasa edebi köprüyle sözün ve kelâmın insanlığı zamana karşı nasıl koruyabileceğini gösteren en aydınlık iki rehber olarak ışıldamaya devam ediyor.

Dr. Mehmet Nur Yavuzer / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Kaynakça

Bianet. (15 Ekim 2007). Barış Gelecek Mehmed Rahat Edecek (Yaşar Kemal'in Mehmed Uzun’un cenazesindeki konuşması).

Gürsel, N. (2008). Yaşar Kemal: Bir geçiş dönemi romancısı. İstanbul: Doğan Kitap.

Kardaş, C. (2013). Dengbêjlik geleneği ve âşık edebiyatı ile karşılaştırılması (Doktora tezi). Fırat üniversitesi / sosyal bilimler enstitüsü / Türk dili ve edebiyatı anabilim dalı.

Kaya, F. (2007). Uzun roman: Mehmed Uzun portresi. İstanbul: Alfa Yayınları.

Kemal, Y. (2019). Yaşar Kemal kendini anlatıyor: Alain Bosquet ile Yaşar Kemal görüşmeleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Saklıyan, M. (2019). Yaşar Kemal: Çukurova'dan dünyaya. İstanbul: Gerekli Kitaplar.

Uzun, M. (2020). Ruhun Gökkuşağı. b. 10. İstanbul: İthaki Yayınları.

Uzun, M. (2018). Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler. b. 10. İstanbul: İthaki Yayınları.

Yavuz, Y. (2020). Di Romanên Mehmed Uzun de Hêmanên Folklorê (Yüksek lisans tezi). Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Yaşayan Diller Enstitüsü, Van.

Yavuzer, M. N. (2024). Nasname û Rewşa Trajîk: Berawirdkirinek li ser romanên Mehmed Uzun, Yaşar Kemal û Îbrahîm Yûnisî (Doktora tezi). Bingöl Üniversitesi, Yaşayan Diller Enstitüsü, Bingöl.          

Sultan

Selena’nın kanala nazır Amsterdam’daki evinde, dolunayın sudaki yansımasını izleyerek uzunca bir sohbet ettik. O anlattıkça, katman katman açıldı önümüze, yaşadığı ilişkiler, aile dinamikleri, yaptığı fedakarlıklar, bazı fedakarlıkların sonucunda ödediği bedeller. Kendimizce anlattıklarından dersler çıkarmaya çalıştık sıcak çikolata eşliğinde.

Sultan

Selana’nın annesi Umay, henüz on iki yaşındayken annesini kaybetmiş. Selena'nın anneannesi (Atiye Hanım) vefatından bir hafta kadar önce ucunda fener olan altın bir kolye hediye etmiş kızı Umay’a. Fenerin yan çeperlerinde zümrüt ve yakut taşları bulunmaktadır. Yıllar sonra Selena yakut taşlarını aşk, sevgi, bağlılık ve bundan doğan güçle; zümrüt taşlarını ise sevgi ve sadakat ile ilişkilendirmiştir. 

Umay’ın babası, Ali Bey, oldukça varlıklıymış, ancak iş hayatında bir başkasının yaptığı zincirleme hatalar yüzünden hızla her şeyini kaybetmiş. Evlerinde ev düzeninden sorumlu çalışanlar olmasına rağmen, Umay’ın annesi her bayram sabahı yemekleri kendisi yapar, sofra kurar, tüm çalışanlarla birlikte yemek yerlermiş. Umay Hanım’ın annesi her şeyini kaybetmekte olan eşinin durumu nedeniyle çok üzülmesine rağmen, o bayram sabahı da aynı rutini devam ettirerek sabah erkenden kalkıp, yemekleri yapar. Sonrasında ise kendisini çok yorgun hissettiği için, yatak odasına geçip uzanır. 

Umay da annesinin yanına kıvrılıp uyuya kalır. Ali Bey bayram namazından eve dönünce, Umay’ın ablaları annelerini uyandırmak için yatak odasına gelirler. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar annelerinden bir türlü tepki alamazlar. Umay’ın annesi Atiye Hanım, uykusunda hayata veda eder.

Umay, “Anne, anne uyan anne, babam geldi, Hadi artık kalk, kahvaltı etmeyecek miyiz?” bağrışlarını duyarak, şaşkın bir şekilde uyanır. Yanında uzanmakta olan annesinin hayata gözlerini yumduğunu fark eder. Umay istemsizce, elini bir gün önce annesinin hediye etmiş olduğu fener şeklindeki kolyeye götürür. “Şimdi ne yapacağım anne sensiz?” der. Bu sorunun cevabını ise yıllar sonra kendi içinde bulur.

Atiye Hanım’ın vefatından iki yıl kadar sonra, Umay on dört yaşında iken, Ali Bey de art arda yaşadığı kayıpların yarattığı derin üzüntülere daha fazla dayanamayarak, bir sabah yatağında hayata gözlerini kapar.

Umay artık hem annesiz hem de babasızdır. Boynundaki fener şeklindeki kolye sanki Umay’a yolculuğunun tılsımlı gücünü fısıldamak için hep oradadır. Hayattaki rehberi; değerleri, ilkeleri ve sevgi dolu kalbi olur. Kendisini derslerine, erdemli ve insanlara faydalı biri olma yoluna adar. Aradan yıllar geçer, etrafını fener misali aydınlatan rehberlerden biri olur. 

Üniversiteden mezun olur, evlenir. Çocukları olur. Selena, ilk çocuğudur. Selena ve Umay’ın mizaçları birbirine çok benzer. Olaylar karşısında verdikleri tepkiler, mimikler bile benzerdir.

Umay genç yaşta ağır bir hastalığa yakalanır. Henüz çocukları da küçük yaştadır. Kısacık ömründe çok iyi bir anne olmaya adar kendisini. Kendisi de annesiz büyüyen Umay, çocuklarının da onunla aynı kaderi paylaşacak olmasından derin üzüntü duyar.

Selena, annesi rahatsızlandığında henüz dokuz yaşındadır. Haberi duyduğu gece, annesi ile her saniyeyi verimli geçireceğine, birlikte yüzlerce anı inşa edeceklerine dair söz verir kendisine. Umay çeşitli tedavi süreçlerinden geçer, on yıl kadar mücadele eder hastalıkla. Maalesef Umay’dan ümidi keser doktorlar.

Bir gün Umay, Selena’ya “Yolun hiç doğrudan şaşmasın, sana güveniyorum, adaletten, ilkelerinden, değerlerinden ve o sevgi dolu kocaman kalbinin yolundan hiç ayrılmazsın sen, bunu biliyorum. Çocukluğundan beri yedi emin gibi hep güvenilir, dürüst, paylaşımcı, yardımsever oldun sen. Bu çizginden hiç şaşma. Rehberin kalbin olsun. Bu nedenle bu kolye artık senindir.” der.  Selena'nın boynuna takar annesinin kendisine hediye ettiği fener şeklindeki kolyeyi. Ardından ekler “Benim artık çok az vaktim kaldı, yakında anneme, babama kavuşacağım. Benim için hiç üzülme. Bu dünyada iyi kalmak ve iyi olmak için elimden geleni yaptım. Umarım başarılı olmuşumdur. Şimdi artık tek başına bu yoldan yürüyeceksin benim yüzü, kalbi, aklı ışık kızım”.  

Selena.  “Anne, sensiz bir saniye bile geçiremem, yapamam, lütfen gitme!” der. Umay devam eder, “Sen o kadar güzel sevebilen bir kalbe sahipsin ki, ben olmasam da her türlü güçlüğe rağmen, kalbinde cenneti yaşatırsın. Önce senin kalbine, sonra da aklına, azmine ve iradene güveniyorum. Lütfen babana ve kardeşlerine sen moral ver yokluğumda. Biliyorum yaşın henüz on dokuz, bu yük çok ağır ama sen hep olgun bir ruhtun.” der.  

Selena, annesini üzmemek için her zaman olduğu gibi göz yaşlarını kendisine saklayarak “Sana layık olmaya çalışacağım. Nerede olursan ol, hep kalbimde olacaksın.” der. Umay,  bu konuşmadan bir hafta kadar sonra hayata gözlerini yumar.

Aradan yıllar geçer. Selana, ülkeler değiştirir.  Üniversitelerden mezun olur. Çok çalışır, emek verir çevresine, karşısına çıkan her cana. “Göz göze gelip, iki kelam ettiğim her canın iyi olma halinden ben de sorumluyum.” der hep. Çoğu zaman adil olacağım derken, dengeyi sarsıp kendinden çokça vermiştir. Ancak “Bir kalbi kırmak, dünyanın en ağır yüküdür, ben bunu taşıyamam.” der her seferinde. 

İhanete uğrasa da, kalbi kırılsa da, nankörlüklerle karşılaşıp emekleri bazen heba olup  maddi ve manevi kayıpları çokça olsa da o kendisiyle ilgili yazdığı defterden memnundur. 

Selena’ya göre her kalp değerli nadir elementlerle bezenmiş bir tapınaktır. “Öyle bir tapınakta, insan parmaklarının ucunda bir tüy misali süzülmek ister.” Der. Dokunduğu her kalpte hoş seda bırakmak, karşılaştığı her gönlü bulduğundan daha iyi bir halde bırakmayı kendine öncelik ve hal edinmiştir. Elbette bu çok iddialı ve zorlu bir yolculuktu onun için. Her karşılaştığı insan, Selena ile aynı incelik ve naiflikte olmadığı için çok fazla suistimal edilip, fazlaca sınırlarının ihlal ve ihmal edilmesinin yarattığı hayal kırıklığını taşıyordu artık kalbinde. 

Sıcak bir Temmuz akşamı, Amsterdam’da çok sevdiği kanal manzaralı otelin restoranında arkadaşlarıyla yemek yer. Neden gözlerinin daldığını soran yakın arkadaşı Ruxy’e “Gönül yorgunluğu yaşıyorum ben.” diyerek cevap verir “Arkadaşı anlat, dinlerim” der her zamanki ilgili, özenli haliyle.  Selena, atmosferin ambiyansını bozmamak için “Sonra, belki” diyerek konuyu değiştirir son gittiği konseri anlatarak. Emily ise hobi olarak yaptığı resimleri anlatmaya başlar sonrasında. 

Selena dalıp gitmiştir düşünceler arasında. İç sesi durmaksızın konuşmaktadır o akşam. Bir an on dokuz yaşından beri takmakta olduğu fener şeklindeki kolyeye gider eli. Kolyeyi avucunda tutar. İçinden “Anne hadi göster yine kendini bana. Bir işaret yolla bana!” derken pencerenin önünde durmakta olan kuşa takılır gözü.  Bazen dara düştüğünde şöyle dua eder; “Allah’ım annemden bir işaret getir bana!” 

Duasını eder etmez, çok sevdiği Soltane Ghalbam (Kalbimin Sultanı) isimli şarkı çalmaya başlar piyanoda. Annesinin “Seven gönül sultandır.” cümlesini hatırlatır şarkı Selena’ya. Gözlerinden iki damla göz yaşı süzülür. Gözyaşlarını saklamak için başını pencereye çevirir. Pencerenin pervazında bembeyaz bir kuş durmaktadır. O kuşun kanatları ile annesine, kendisini kalbine köklendirdiği ve karşılaştığı her kalbe hürmet etmeyi öğrettiği için minnettarlığını ilettiğini hayal eder.

Sonrasında, gökyüzündeki dolunaya bakarak sevgi ile yolculuğunda yürümeye devam edeceğini, bedeli ne olursa olsun ardında bıraktığı tek ayak izinin sevgi renginde olması için elinden geleni yapacağına söz verir içinden bir kez daha annesi Umay’a.

O günün sonunda, tüm bu düşündüklerini ve sürecini anlattı bana sıcak çikolata eşliğinde.  Sonra da devam etti sözlerine; “Zaman zaman sevdiklerime kırılsam da, herkesi affediyorum şu an. Herkes kendi defterini yazıyor, kendi bildiği notadan besteliyor özündeki ritmin şarkısını. Tüm kırgınlıklardan arınıyorum. Seven gönül sultandır. Benim kalbim sevmişse vardır bir bildiği. Kırıcı karşılıklar aldığım, emeklerimin boşa gittiğini düşündüğüm deneyimlerime de üzülmeyeceğim artık. Başkalarının gönlünü kırmadığım gibi, kendi gönlümü de kırmayacağım böyle üzülerek, incinerek. Geçmişte olan oldu, sınırlar ihlal edilmişse de insanlar bazen güvenimi suistimal etmişse de olan oldu. Ben de bu vesileyle sınırlarımı, sabırla tahammül arasındaki farkı, kendi haklarımı gözetmemin de önemli olduğunu anladım. Karşımdakinin kalbini incitmemeye özen gösterdiğim kadar kendi kalbimi de korumam, kendi duygu ve ihtiyaçlarıma da özenli davranmam gerektiğini anladım. Güçlü ve iyi bir insan olmak; kırılmamak, duygularını ihmal etmek, kendi iyi olma halini gözetmemek, kendi haklarına sırtını dönmek ve başkaları iyi olsun diye kendine haksızlık yapılmasına izin vermek, bunları görmezden gelmek değilmiş. Karşılıklı iki tarafın da iyi, mutlu, huzurlu olduğu adil bir denge kurmak da mümkünmüş. Aslında bunu idrak ederek belki de ilk defa annemin “Hiçbir kalbi kırma” sözünün hakkını vermiş oluyorum. Benim bugüne kadar yaptığım, herkesi kapsarken kendimi dışlamak olmuş.  Galiba bugün biraz daha büyüdüm. Bu yeni farkındalığımla, bundan sonra sanki tüm ilişkilerim daha dengeli ve sağlıklı olacak, hissediyorum bunu. Beni bu farkındalığa getiren tüm geçmiş deneyimler, kayıplar ve zorluklar için minnettarım. Sanki bilinç sıçraması yaşadım bugün. Bütün taşlar yerine oturmuş gibi ferahladım.”

Selena coşkuyla anlatıyordu hislerini, düşüncelerini. Bazen başkası için çok aşikâr olan bir hal, bir başkası için mizacı, yetiştiriliş tarzı, deneyimleri, öncelikleri, alışa geldiği yaşam şekli nedeniyle, onlarca deneyimden sonra farkındalık geliştirerek, değişerek, dönüşerek varılacak bir hal oluyor.  Kimisi “Hep bana, rab bana, hep ben” derken, “Sen de varsın.” demeyi öğreniyor. Sonrasında biz haline varıyor. Kimisi de “Öncelikle sen, hep sen” derken, büyük kayıplar ve üzüntüler sonrası bir gün” Ben de varım, adil olan hem senin hem de benim gözetildiğimiz ortak ve adil zemin” demeyi öğrenerek “biz” haline varıyor.

Belki de hayatta öğreti olarak “ben” diyenler, “sen” diyenlere denk geliyor birbirlerine aynalık yapmak, gelişmek ve dönüşmek için. Bu büyük fırsatı ıskalamayıp yeterince sabırlı, emektar ve gönüllü olanlar dengeli alışverişin mümkün olduğu, birlikte daha iyiye adım atılan besleyici ilişkilerin de olduğu idrakine varıyor. Sonrasında da hali ile biz olmaya hazır hale gelenler, “hep ben” ya da “hep sen” halinden ayrışarak, güvenli bağlarla oluşturdukları kendi klanlarını kuruyorlar.

Selena’nın annesi Umay Hanım’ın dediği gibi seven gönül sultandır, cömerttir, kutsaldır, hürmeti hak edendir.  Aşk ve sevgiyle kalın, seven kalbinize selam ve hürmetlerimle…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447