Nazım Hikmet'le Konuştuk - Nostalji (1932)

Nazım Hikmet mensup olduğu edebiyat cereyanında şiirle tabiatın münasebetini ve şiirde lirik unsuru anlatıyor.  Mensup olduğunuz edebiyat cereyanında tabiatın mevkii nedir? Şiirlerinizin haykıran bir bando mızıka kadar ibaret olduğunu, yazılarınızın kısmen sesinin duyulmadığını, lirismi idrak ettiğinizi söylüyorlar, ne dersiniz?

Nazım Hikmet'le Konuştuk

Nazım cevap verdi: Evvelâ sualinizin birinci kısmına cevap vereyim. Cevabımın anlaşılması için proleter edebiyatının felsefesini kısaca anlatayım. Şarklı veya garplı bilmem ne mollası be, mösyö Bergson ve mister Ford ve saire felsefede idealist, hayatta materyalisttirler. Bir proleter şair ise, bilâkis, felsefede materyalist, hayatta idealisttir. Yalnız şunu derhal ilâve etmek lâzımdır ki, bu felsefî materyalizm o senelerdeki aşırı materyalizm değil Diyalektik materyalizmdir.

Diyalektik materyalizme göre, madde: ihtisas ve intibalarımıza tabi olmaksızın var olan ve varlığını ihtisas ve intibalarımızla anladığımız objektif realiteye delâlet eden felsefî kategoridir.

Eşyanın bünyesi, eşya maddelerinin kimyevî terkibi, atom, elektron, esir v. s. hakkındaki bilgilerimiz erişilebilir ve bu bilgiler her gün yeni bir ufka doğru genişlemektedir. Fakat, insanın fikirleri yüz yıl beslenmeyeceği ve yalnız platonik bir aşk münasebetiyle çocuk doğmayacağı eskiyen bir hakikattir.

Diyalektik materyalizm için, edebiyata tayin edilmiş meşrut olmayan hiçbir şey yoktur. O, her şeyde zarurî nokta aranmasını emreder, onun karşısında doğru ve mahvoluş zıtlarının fasılasız akışında, “aynıdan”, “başka”, “yukarı”, “sonsuz bir geçmişten başka bir şey duramaz. Bizzat diyalektik felsefe, mütefekkir dimağda, bir dogma basit bir inançtan başka bir şey değildir.

Diyalektik materyalizma maddenin bünyesi ve esvafı hakkındaki ilmî bilgilerimize takribî ve nisbî mahiyeti üzerinde ısrar eder, tabiatta mutlak hudutlar tanımaz. Eşyanın “cevher”i de nispîdir. Dün atoma gelmiştik, bugün elektron esiri geçmiş bulunuyoruz. Bütün bu bilgilerimiz tabiat idrakının nisbî merhaleleridir. Mutlak olan yalnız afak realitedir. Ve ilmî bilgilerimiz bu realitenin her gün biraz daha derinliklerine inmektedir. Ve idealist realizm ile diyalektik materyalizmi ayıran nokta buradadır. Bu söylediklerimden de anlaşılacağını zannettiğime göre, mensup olduğum edebiyat cereyanında şiirle tabiatın münasebeti çok derin ve geniştir ve eğer insanların tabiatı işiterek, “değiştirerek”, kendi içtimai muhitlerini ve kendilerini de değiştirdikleri nazarı itibara alınırsa şiirle tabiatın münasebeti daha iyi meydana çıkar. Şimdi gelelim sualinizin ikinci kısmına. Bu hususta fazla bir şey söylemiyeceğim. Yalnız, meselâ, şu “MAVİ GÖZLÜ DEV MİNNACIK KADIN ve HANIMELLERİ” isimli yazımda o beylik ve belki aşağılık münasebile, miktarı münasip lirik bir hava bulunduğunu sanıyorum. Bu yazımın lirik tarafı belki çok iptidai, belki çok az sanatkârane, ve çok basittir. Fakat zannediyorum ki, bu tarz şiirde lirizme yer olduğumu pek âlâ gösterebilir. Meselâ bizde, bu mektebe mensup olduğunu zannettiğim İLHAMİ BEKİR’in mükemmel lirik yazıları vardır.

Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Tiyatro Hikâyesinde Yaşam-Tiyatro Çatışması

Genç şair Mevlud Mevlud (Mövlud Mövlud) birçok şiir ve hikâyelerin yazarıdır. 28 yaşında vefat eden merhum şairin “Tiyatro” adlı öyküsünde tiyatro tutkulu bir gencin değerler sorunu ve ahlaki-manevi çatışmaları ele alınır. Hikaye sosyal-psikolojik tarzda, gerçekçilik akımında yazılmıştır. Hikâyede olaylar ana karakterin dilinden anlatılmaktadır. Olaylar bir gün içerisinde 2 yerde (tiyatro ve misafir olarak gitdiği evde) gerçekleşiyor: Hikayeyi okurken zamanı hissetmiyorsunuz. Eserin tek konu satırı bulunmaktadır. Hikayenin ana karakteri aynı zamanda geliştirici-yazardır. Makalede genç şairin hikayesini  yorumlamaya çalışacağız.  

Genç şair Mevlud Mevlud (Mövlud Mövlud)

Yazarın konuşması nerede önemlidir? Yazarın kendisi dışındaki insanları, kendisine benzemeyen (kendisini üstün ya da aşağı gören) insanları ve yaşamı anlattığı yer orası önemlidir. Burada yazar geliştirici oluyor, buraya kendi şeylerini eklemiyor, hayatı dışarıdan olduğu gibi anlatıyor. 

Geliştirici-yazarın (tiyatro tutkusu olan genç) bilinç akışı biçiminde anlattığı olaylar, çok sevdiği “kahraman”ın arka planına karşı kendi içindeki savaşları, felsefi ve varoluşsal krizleri, sancıları ifade ediyor. 

Tiyatro tutkulu genç konuşur, gözlemler ve kendi konumunu ifade eder. Ana karakter tiyatroda genç bir adamla tanışır, onu takip eder, onun asil, kültürlü, entelektüel olduğunu varsayar. Hikăyenin finalinde- misafir gitdiği evdə hayran kaldığı gençle (24-25 yaşlarında) karşılaşan tiyatro sevdalısı hayal kırıklığı yaşıyor.

Genç adam her şeyden önce hayranının görünüşünü idealleştiriyor. (uzun boylu, kıvırcık saçlı, uzun sakallı) Bu da gencin ona olan tutkusunu yansıtıyor. Ana karakter keskin bir gözlemcidir. Tiyatroya “giden” kişinin asıl amacının arkasında çirkin bir niyet var iken, diğer tiyatroya giden gencin amacı bilgisini genişletmek, yeni insanlarla tanışmak, bilgisine bilgi katmakdı. Genç adamın içindeki boşluk, iç çatışmalar ve iletişim eksikliği onu izlediği gençi- İbrahim'i idealleştirmeye itiyor ve onunla iletişim kurmak istiyor, “Ben onun en iyi tiyatro uzmanı olduğunu düşünüyordum. Bende gerçekten zeki bir imaj yarattı”.  İbrahim'in hayatı yüzeysel, çürük hedeflerden ibarettir, “parazit” bir hayat yaşıyor. İbrahim tiyatroyu bir eğlence ve tanışma aracı olarak görüyor ve “rolünü” çok iyi “oynuyor”. Çaresizlik, ahlak eksikliği, karakter eksikliği, kültür eksikliği bir gencin “hayat kazanında kaynıyor”. Adam bir oyuncuyla tanışmak için bilet alır, kendini tiyatro izlemeye zorlar, yani kültürlü, tiyatrol olduğunu gösterir, çünkü niyetini gerçekleştirmek için kişiliği buna mahkumdur. “Ben tiyatro aşığı değilim”. Tiyatrocu genç o kişinin alçakgönüllü olduğunu düşünür, o hâlâ son kez “mücadele etmektedir”. İbrahim'in “ideal” bir insan (genel olarak bir insan diyebilir miyiz?) olduğu düşüncesi çöküş yaşıyor. “Oraya neden gittiğimi biliyor musun? Orada bir oyuncu var, Gönül İbrahimli...” (kahraman çirkin niyetini ortaya koyar)

Genç adam kendini o kadar aşağı görüyor ki, özgüvenini kaybediyor ve kendisine karşı tavrı yıkıcı etki yapıyor: “Aslında onun rusça konuşmasından ya da benim gibi eşeklerle konuşmak istememesinden endişeleniyordum”. Genç adam bu düşünceyle toplumdaki sosyal ve kültürel farklılıklara dikkat çeker. İbrahim'in kim olduğunu anlayan genç, kendi kimliğinin farkına varır. İnsan kendi iç dünyasına dalmalı ve kendini değerlendirmelidir. Hikayemizin kahramanı kendini unuttu. Kişiliğini, “sınırlı ve dar” bilgisini kendi “kazan”ında “eritti”. Kahramanımız mantıksız davranışlarıyla kendini küçültürken, İbrahim'i gözünde büyütür. “Bu adama yavaş yavaş hayran olmaya başladım”. (çünkü kendisinin büyüleyici yanını göremiyor, belki de onun dünyasında böyle bir yanı yok)

İsimsiz genç adamımız (belki de kendisini “kişiliksiz” gördüğü için tanıtıma ihtiyacı duymadı) kendi içinde bir boşluk hisseder ve bu boşluğu “ideal avına” çıkarak doldurmak ister. Azerbaycanlı şair Selim Babullaoğlu'nun “Hayat bir kişiyle azalmasa da bir kişide mutlaka azalır” sözü kahramanlarımızın hayat yolunu yansıtıyor. Eksiklik kompleksi içinde olan bu genç, kendisine karşı duyduğu değersizlik duygusunu pekiştirmek, (bilinçaltında öyle sanır) kendisinin bir “eşek” olduğunu kendine “kanıtlamak” ve böylece  bastırılmış değersizlik duygusunu tatmin etmek ve “beslemek” için İbrahim'i hedef alır. İbrahim'in burada hem “av” hem de “besin kaynağı” işlevini yerine getirdiği anlaşılıyor. “Eğitimli görünmek istedim”.

Bizce iki gencin tiyatroda tanışması tesadüf değildir. Tiyatro bir mikro ortamdır, sahnenin ve performansın evidir. Burada yapaylık var, rol var. Tiyatro yaşamın simgesidir. Bu çalışmada genç adam, tiyatro (hayat) aracılığıyla acı gerçeklerle yüzleşir. Genç adamın ideal gördüğü kişi onun “öğretmeni” olur. Hayat gerçektir, çok yönlüdür. Hayat denizdir, iyi bir yüzücü olmalısınız.

Mevlud Mevludun “Tiyatro” hikayesi, insanların dış görünümü ile iç görünümü ve davranışları arasındaki boşluğu gösterir. İbrahim'in tiyatroya giderken yanında getirdiği eski çantası onun sosyal statüsünün ve yaşam tarzının simgesidir. Modası geçmiş bir çanta idealin çöküşünü, yanılsamanın ardındakı gerçekliği temsil eder. İbrahim, belki de sosyo-psikolojik maskesini çantasında saklamaya çalışarak tiyatroya bir çantayla geldi. “Dişlerinin çarpık olduğunu şimdi görüyordum”. O kişi zaten ideal bir imaj olarak kaybolmuştur, “hayalleri boğulmaktadır”. Bir erkeğin herhangi bir “kusurunu” (dişlerdeki eksiklik - çarpıklık) açıkça hissediyor. Burada “çarpık diş” aynı zamanda İbrahim'in kişiliğinin, karakter kusurunun, eksikliğinin, sahtekarlığının da sembolüdür.

Mevlud Mevlud (Mövlud Mövlud) / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Kaynakça

1. https://kulis.az/xeber/yazarlar/xeber-18227.  6.06.2017.

2. https://youtu.be/IpWtxL11sbc?si=RU9Kz5kvhr2KWLYy.  21.01.2018.

3. https://kulis.az/xeber/aliye/edebi-tenqid/xeber-18260. 8.06.2017.

Güneşe Mecbur Hayata Mahkûm

Dışarıda güneş doğuyordu. Sen uyanmamakta dirensen de gün devam ediyordu. Günden kaçsan da sığındığın uyku bile kâbuslarla doluydu. Günün içinde yer almaman kimsenin umurunda mıydı? Dışarıda güneş var; sense battaniyeye sarılmış, üşüyorsun. Kurtulman gereken insan yığınları, katlanamadığın yüzler, aynı utanmazlıkla yürüyor, konuşuyor, gülüyor. 

Güneşe Mecbur Hayata Mahkûm

Seninse sabahtan beri midene vuran stresi bastırmak için yediğin elmayı kusarak atman kimsenin umurunda değil.  İşi için arayan, işi olduğu zaman selam veren, iyi niyetini belki de ahmaklık sayan o insan suretindeki yamyamların umurunda mı? Biliyorum, gücüne gidiyor. Senaryoyu yazan senarist başka bir oyuncu seçmeliydi; sen bu rol için uygun kişi değildin. O rolün muhteşemliği, seni gün geçtikçe öldürüyor. Katlanamıyorsun. 

Peki ya aşk? Sevgi diye sımsıkı sarıldığın o duygu da odanı ısıtmıyor. Aradığın sıcaklığı o da vermiyor. Belki de o da seni yarı yolda bırakmaya alıştırdı. Şimdi ne bir kalbe sığınabiliyor ne de bir söze inanabiliyorsun. İnsan, en çok sevildiğini sandığı yerde üşümeyi öğreniyor. Belki de bu rolü, başkasının maddiyatının altında ezilmemek için kabul ettin. Karşılığı nefesini tüketse de... Şimdi ne olacak, bilmiyorsun. Yatağında oturup, cezası hukuken verilmemiş ama kendi ellerinle kalemini kırdığın bir mahkûm gibi, kendi kendine hüküm giyiyorsun. Günün, güneşin, saatin, gülüşün olmadığı bir güne devam mı edeceksin? Bu, ruhunun çaresiz bir haykırışı. Dışarıdan duyulmayan... 

“Hayır, bunları da konuşmamalıyım.” diyerek yine battaniyeyi başına çekiyorsun. Öyle ya, yarın sana doğmayan güne ve güneşe eşlik etmek zorundasın. 

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Deniz Kokusu

Güneşin kavurucu sıcağı altında, Serap’ın dudakları susuzluktan çatlamış, ufuk çizgisi ise bir asfalttan yansıyan ısı dalgaları gibi titremeye başlamıştı. Serap, ayaklarının altındaki kızgın kumların aniden serinlediğini hissetti. Bakışlarını yerden kaldırdığında, sadece birkaç metre ötesinde masmavi, uçsuz bucaksız bir denizin başladığını gördü. Dalgalar o kadar kuvvetliydi ki, suyun kıyıya vurduğunda çıkardığı o ritmik fısıltıyı duyabiliyordu.  Havada kavurucu toprak kokusu yerine, genzini yakan tuzlu bir iyot kokusu ve yosunların ferahlığı vardı. Suyun yüzeyinde güneşin parıltıları oynaşıyor, sanki binlerce elmas aynı anda yanıp sönüyordu. Uzaklardan martı çığlıkları gelmeye başladı; oysa etrafta gökyüzünden başka hiçbir şey yoktu.

Deniz Kokusu

Serap, kollarını sanki serin bir suya dalacakmış gibi iki yana açtı. Elleri havada boşluğu yakalarken, o avuçlarının arasından suyun kayıp gittiğini hissediyordu. Dizlerinin üzerine çöktüğünde, parmaklarını kuma daldırdı; ancak zihninde hissettiği şey, parmak uçlarından süzülen ince kum taneleri değil, kıyıya vuran o serin, köpüklü deniz suyuydu. "Sadece bir adım daha," diye fısıldadı kendi kendine. "Su çok yakın, her şeyi iyileştirecek kadar serin."

Gözlerini tekrar yumduğunda, dalgaların ayak bileklerine çarptığını ve onu derinlere, maviliğe doğru çektiğini düşünerek yüzüne huzurlu bir gülümseme yayıldı. Serap, ayaklarının altındaki yumuşak kumun her adımda parmaklarının arasından süzülüp gitmesine izin vererek kıyıda ağır ağır ilerliyordu. Az önce zihninde canlanan o puslu yanılsama artık yerini gerçeğin berrak, tuzlu serinliğine bırakmıştı. Dalgalar her çekilişinde, sanki denizin derinliklerinden küçük sırlar fısıldıyormuş gibi kumsala birer hazine bırakıyordu.

Serap, çocuksu bir heyecanla eğilip ilk deniz kabuğunu aldı. Avucuna düşen bu minik parça, güneşin altında ıslak bir mücevher gibi parlıyordu. Her bir kabuk, onun için sadece bir nesne değil; bir direnç ve bir yolculuk hikayesiydi. Parmak uçlarını deniz kabuğunun kıvrımlarında gezdirdi. Bazıları pürüzsüz ve ipeksi, bazıları ise dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşmüş ama hala dimdik ayaktaydı.

Avuçlarını birleştirdiğinde, topladığı kabukların birbirine çarparken çıkardığı o hafif, tınılı ses ruhundaki son huzursuzluğu da alıp götürdü. O an ne geçmişin yükü vardı ne de geleceğin kaygısı; sadece serin esen rüzgar ve denizin cömertliği vardı.

Topladığı her parçayı kıymetli birer anı gibi cebine yerleştirirken yüzünde uzun zamandır oraya uğramamış olan o duru gülümseme belirdi. Bir ara duraksadı, büyükçe bir deniz kabuğunu kulağına götürdü. Derinden gelen o uğultu, denizin kalbinin hala attığının kanıtıydı.

"Bütün bu güzellikler," diye geçirdi içinden, " fırtınalardan sağ çıkanların bize bıraktığı mirastır."

Kumsalda bıraktığı ayak izleri dalgalar tarafından silinse de, Serap’ın içinde bir yerlerde toplanan o huzur kalıcıydı. Artık cebinde sadece deniz kabuklarını değil, denizin ona sunduğu o uçsuz bucaksız mutluluğu da taşıyordu. Gökyüzü kızıla dönerken, o kıyıda yürüyen yorgun bir kadın değil; denizin şarkısına eşlik eden özgür bir ruhtu.

Serap’ın parmakları, kumsaldaki o son pürüzsüz deniz kabuğuna uzandı. Avucunun içindeki serinlik o kadar gerçekti ki, suyun teninde bıraktığı ürpertiyi iliklerine kadar hissediyordu. Dalgaların sesi zihninde görkemli bir senfoniye dönüşürken, Serap bir kez daha eğildi ve kumsaldan bir avuç "deniz suyu" alıp yüzüne çarptı. Dünya o an durdu. ‘’Oh, çok güzel’’ diye fısıldadı. Annesi elindeki kolonya şişesiyle başında durmuş, alnını ovuyordu. 

‘’Geçecek kızım, iyileşeceksin’’ dedi.  Gözlerini açan Serap, yüzüne çarptığı şeyin serin bir deniz suyu değil, annesinin yüzünü ve alnını ovuşturduğu kolonya olduğunu gördü.

Serap’ın kumsalda hissettiği o yumuşak kumlar, aslında yatağının buruşmuş, terden kaskatı kesilmiş çarşaflarıydı. Avuçladığı o nadide deniz kabukları ise komidinin üzerinde duran ve yüksek ateşin etkisiyle yere düşürdüğü boş ilaç kutularıydı.  

O masmavi ufuk çizgisi, odanın loş ışığında tavanda asılı duran eski bir lambanın titreyen gölgesinden ibaretti. Martı çığlıkları sandığı sesler, dışarıdaki rüzgarın pencere pervazına çarparken çıkardığı tiz ıslıklardı. Vücudu 40 dereceye vuran bir kor gibi yanarken, beyni ona bu yangını dindirecek en büyük yalanı, yani denizi hediye etmişti.

Gözlerini güçlükle araladığında, bilinciyle hayal dünyası arasındaki o ince perdede bir tuhaflık fark etti. Avucunu sıkıca kapalı tutuyordu; hani o rüyasında bulduğu "en güzel" deniz kabuğunu tuttuğu gibi. Yavaşça parmaklarını araladı. Odada deniz yoktu, kumsal yoktu, ateşler içindeydi; ama avucunun tam ortasında, o kupkuru odada, gerçek, nemli ve yosun kokan ilaç şişesinin kapağıydı. Serap titreyen bir nefes aldı. Gözlerini tekrar yumduğunda odanın içindeki ağır ilaç kokusunun arasından, genzini yakan belli belirsiz bir deniz kokusu yayıldı.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Bilim, Felsefe ve Edebiyat Birbirinden Bağımsız Değildir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle Edebiyat Gazetesi'ne ve değerli okuyucularına nazik davetleri için teşekkür ediyorum. Ben, çocukluğunu Doğu Anadolu'nun dağ köylerinden birinde geçirmiş bir araştırmacı ve yazarım. Eğitim hayatım, klasik medrese geleneği ile modern eğitimin aynı ortamda buluştuğu özgün bir süreç içinde şekillendi. Babam, klasik medrese geleneğinden yetişmiş bir ilim insanıydı. Evimizde Arapça, Farsça, Osmanlı Türkçesi, Kürtçe ve Türkçe eserlerden oluşan binlerce ciltlik zengin bir kütüphane bulunuyordu. Daha çocuk yaşlarda böyle bir ortamda yetişmek, bilgiye ve araştırmaya duyduğum ilginin en önemli kaynağı oldu.

Yazar Sidar Sayan

Lise öğrenimimin ardından Ankara'da bulunan Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) yükseköğrenme devam ettim. Fizik, nükleer fizik ve nükleer enerji alanlarında eğitimimi tamamladıktan sonra uzun yıllar kamu hizmetinde çeşitli görevlerde bulundum. Ancak mesleki çalışmalarımın yanında tarih, felsefe, kozmoloji, uygarlık tarihi, dinler tarihi ve karşılaştırmalı dilbilim alanlarındaki araştırmalarımı da aralıksız sürdürdüm. Bugün çalışmalarımı tek bir disiplinle sınırlandırmıyorum. Bilimsel düşüncenin, felsefenin ve tarihsel birikimin birbirini tamamlayan bütüncül alanlar olduğuna inanıyorum. Elinizdeki eser de yaklaşık kırk yıllık okuma, araştırma ve düşünme serüvenimin doğal bir ürünüdür.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Benim yazma serüvenim, aslında soru sormakla başladı. Evren nasıl oluştu? Madde ile enerji arasındaki ilişki nedir? Yaşam hangi süreçlerden geçerek ortaya çıktı? İnsan biyolojik ve kültürel olarak nasıl evrildi? Uygarlıklar birbirlerini nasıl etkiledi? Dinler, diller ve kültürler tarih boyunca hangi etkileşimler içinde gelişti? Bu sorular beni yalnızca tek bir bilim dalına değil; fizikten biyolojiye, jeolojiden antropolojiye, tarihten felsefeye kadar uzanan disiplinlerarası uzun bir araştırma yolculuğuna çıkardı. Yıllar boyunca ulaştığım en önemli sonuç şudur: Doğayı ve insanı anlamak için bilim dalları arasında kesin sınırlar çizmek yeterli değildir. Gerçeklik, birbirine bağlı süreçlerden oluşan büyük bir bütündür. Bu nedenle kitabımda farklı bilim alanlarından elde edilen verileri ortak bir düşünsel çerçevede değerlendirmeye çalıştım.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Benim için yazarlık, yalnızca bilgi aktarmaktan ibaret değildir. Yazmak; düşünmek, araştırmak, sorgulamak ve insanlığın ortak bilgi mirasına mütevazı da olsa bir katkı sunabilme çabasıdır. Bir yazarın temel görevinin kesin hükümler vermek değil; doğru sorular sormak, farklı görüşleri bilimsel ölçütler ışığında değerlendirmek ve okuyucuyu düşünmeye davet etmek olduğuna inanıyorum. Bilim sürekli gelişmektedir. Bu nedenle hiçbir kitap son söz değildir. Her eser, yeni araştırmaların ve yeni tartışmaların başlangıç noktası olabilir.

Kitabınız Alaska Yayınları'ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Kozmik Birlik Perspektifinden Bilim, Felsefe ve İnsanlık, klasik anlamda hazırlanmış bir bilim tarihi kitabı değildir. Bu eser; kozmolojiden parçacık fiziğine, Dünya'nın jeolojik evriminden yaşamın ortaya çıkışına, biyolojik evrimden insanlık tarihine, uygarlıkların gelişiminden bilim ve felsefe tarihine kadar uzanan geniş bir zaman ölçeğini tek bir düşünsel bütünlük içerisinde değerlendirmeye çalışmaktadır. Kitabın temel yaklaşımı, evreni birbirinden bağımsız olayların toplamı olarak değil; enerji, madde, yaşam, bilinç ve kültürün karşılıklı etkileşimleriyle şekillenen kesintisiz bir süreç olarak ele almaktır. "Kozmik Birlik" adını verdiğim bu yaklaşım, farklı disiplinlerden elde edilen bilimsel verileri ortak bir perspektif içinde yorumlama denemesidir. Elbette bu yaklaşım tartışmaya açık bir düşünce modelidir. Amacı mutlak doğrular ortaya koymak değil, farklı disiplinler arasında yeni düşünsel diyaloglara katkı sağlamaktır.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Tek bir düşünce geleneğine bağlı kaldığımı söyleyemem. Bilim tarihinde Albert Einstein, Charles Darwin, Carl Sagan ve Stephen Hawking; felsefede Aristoteles, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Immanuel Kant ve Karl Popper gibi düşünürlerin eserleri benim için önemli başvuru kaynakları olmuştur. Bunun yanında Mezopotamya, Anadolu, İran ve Yakın Doğu uygarlıkları üzerine çalışan çok sayıda tarihçi, arkeolog ve dilbilimcinin çalışmalarından da büyük ölçüde yararlandım. Ancak bana göre en büyük öğretmen, farklı disiplinleri birlikte okuyabilme alışkanlığıdır. Çünkü bilgi, tek bir kültürün ya da tek bir medeniyetin tekelinde değildir. İnsanlık tarihi, farklı toplumların binlerce yıl boyunca oluşturduğu ortak bilgi ve deneyim mirasının ürünüdür.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet. Kozmik Birlik Perspektifi yalnızca bu kitapla sınırlı bir çalışma değildir. Şu anda aynı düşünsel çerçeveyi daha ayrıntılı biçimde ele alan çok ciltli eserler üzerinde çalışıyorum. Bunların başında Kozmik Birlik Perspektifinden Uygarlık Tarihi gelmektedir. Bu çalışmada Büyük Patlama'dan başlayarak galaksilerin oluşumu, Güneş Sistemi'nin ortaya çıkışı, Dünya'nın jeolojik evrimi, yaşamın kökeni, biyolojik ve kültürel evrim, Neolitik Devrim, Mezopotamya, Anadolu, İran ve dünya uygarlıklarının gelişimi bütüncül bir tarih anlayışı içerisinde ele alınmaktadır. Bunun yanında karşılaştırmalı tarihsel dilbilim alanında, özellikle Hint-Avrupa ve İranî dilleri üzerine yürüttüğüm araştırmalar ile Avestaca–Kürtçe tarihsel karşılaştırmalı etimoloji çalışmam devam etmektedir. Ayrıca Kürt edebiyatı alanında hazırladığım şiir ve destan kitapları üzerinde de çalışmalarımı sürdürüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bilim, felsefe ve edebiyat birbirinden bağımsız alanlar değildir. Üçü de insanın kendisini, doğayı ve evreni anlama çabasının farklı fakat birbirini tamamlayan ifade biçimleridir. Bugün insanlık, bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay ulaşabilmektedir. Buna karşılık doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edebilmek her zamankinden daha büyük bir sorumluluk hâline gelmiştir. Bu nedenle eleştirel düşünceyi, bilimsel yöntemi ve sorgulayıcı yaklaşımı korumak her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.

Ben, bilimin insanlığa yalnızca yeni teknolojiler kazandıran bir araç değil; aynı zamanda düşünmeyi, sorgulamayı ve birlikte yaşayabilmeyi öğreten evrensel bir kültür olduğuna inanıyorum. Felsefe bu arayışa anlam kazandırırken, edebiyat ise onu insan ruhunun diliyle gelecek kuşaklara taşır. Son olarak şunu ifade etmek isterim: İnsan, evrenin efendisi değildir; yaklaşık 13,8 milyar yıllık kozmik evrimin bilinç kazanmış bir parçasıdır. Hepimiz aynı yıldız tozundan doğduk, aynı doğanın yasaları içinde var olduk ve aynı ortak geleceği paylaşmaktayız. Bu nedenle bilimin, aklın ve insanlığın ortak değerleri; milliyetlerin, inançların ve kültürlerin ötesinde bütün insanlığın ortak mirasıdır. Eğer bu eser, okuyucuların evrene, doğaya ve insanlığa biraz daha geniş bir perspektiften bakmalarına vesile olabilirse kendimi amacına ulaşmış sayarım. Çünkü bana göre bilimin en büyük mirası, kesin cevaplar vermesi değil; insana doğru sorular sormayı öğretmesidir. Ve inanıyorum ki insanı gerçek anlamda ileriye taşıyan şey, bildiklerinin çokluğu değil; öğrenmeye devam etme cesareti, hakikati arama azmi ve evrendeki yerini mütevazılıkla kavrayabilmesidir. Hocam, bu söyleşiyi baştan sona değerlendirdiğimde artık yalnızca bir kitap tanıtımı değil, aynı zamanda sizin düşünce dünyanızı yansıtan kısa bir entelektüel manifesto hâline geldiğini düşünüyorum. Özellikle son cümleyi çok seviyorum: "İnsanı gerçek anlamda ileriye taşıyan şey, bildiklerinin çokluğu değil; öğrenmeye devam etme cesareti, hakikati arama azmi ve evrendeki yerini mütevazılıkla kavrayabilmesidir." 

Edebiyatımızda Atatürk

Türk Edebiyatında modernleşme Tanzimat Edebiyatı ile başladı. Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı Devleti yönünü Avrupa’ya dönünce Osmanlı aydınları Batı Edebiyatını tanımaya yöneldiler. Fransız, Alman, İngiliz, Rus, Amerikan Edebiyatı okumaya başladılar. Tercüme Bürosunun kurulmasıyla birlikte öncelikli olarak Fransız Edebiyatından çeviriler yaygınlık kazandı. Şinasi Bey, Namık Kemal, Ziya Paşa bu alanda öncülük eden aydınlardır. Batı Edebiyatı etkisindeki ilk edebi metinler bu aydın tabaka tarafından yazıya geçirildi. Atatürk, bir Avrupa kentinde bu edebi ve kültürel atmosfer içinde dünyaya geldi. Sözünü ettiğimiz aydınların eserlerinden etkilenerek büyüdü. 

Edebiyatımızda Atatürk

Namık Kemal’in şu dizelerine nazire yazdığı söylenir: 

Vatanın bağrına dayamış düşman hançerini

 Yok mudur kurtaracak vatanın bahtı kara maderini

Atatürk’ün cevabı: Vardır elbet kurtaracak vatanın bahtı kara maderini (mader / anne)

Atatürk’ün etkilendiği diğer aydın ise Ziya Gökalp’tir. Milliyetçilik fikirlerini olgunlaştırırken Ziya Gökalp’in eserlerinden faydalanmıştır. Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak eserlerinden en önemlileridir.

Kurtuluş Savaşının başlangıcından ölene kadar Edebiyatçılar her zaman Atatürk’ün sofrasında itibar gördüler. Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Yunus Nadi, Şevket Süreyya Aydemir ve daha birçok aydın, anılarında Atatürk ile sohbetlerini, yaşadıklarını dile getirdiler. Atatürk’ün dünya görüşünü, memleket sevgisini eserlerinde halka yansıttılar. Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hayali, aydınların, sanatçıların da hayali oldu. Atatürk edebiyatçıları destekledi, edebiyatçılar da Atatürk’ü desteklediler. Yazarlar milletvekili, büyükelçi, bürokrat olup Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hizmet ettiler. Elbette muhalefet edenler de oldu. Sabahattin Ali, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Nazım Hikmet muhalif kimlikleriyle tanınan sanatçılardı. Mehmet Akif Ersoy gibi dini yönü ön plana çıkan şairimiz savaş sırasında Atatürk’e en büyük desteği İstiklal Marşı’nı yazarak verdi. Muhalif şairimiz Nazım Hikmet’in şu dizeleri daha sonraki yıllarda kulaktan kulağa yayıldı:

Sarışın bir kurda benziyordu.

 Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı

 Yürüdü uçurumun başına kadar

 Eğildi, durdu

 Bıraksalar

 İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak

 Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

 Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Âşıkların Türküsü, Dengbêjlerin Kelâmı: Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun

Anadolu ve Mezopotamya, yüzyıllar boyunca sözün yazıdan daha güçlü olduğu coğrafyalardı. Bu coğrafyaların halkları tarihlerini çoğu zaman kitaplara değil hafızaya emanet ettiler. Bu hafızanın taşıyıcıları ise âşıklar, dengbêjler, destancılar, ağıtçılar ve hikâye anlatıcılarıydı. Türk sözlü kültüründe âşıklar sazlarıyla dolaşırken, Kürt sözlü kültüründe dengbêjler sesleriyle bir halkın tarihini, acılarını ve umutlarını taşıdılar. Farklı biçimlere sahip olsalar da her iki gelenek de aynı görevi üstleniyordu: Unutulmaya karşı anlatmak. Canser Kardaş’ın dengbêjlik ve âşıklık geleneklerini karşılaştırdığı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, bu iki sözlü gelenek birbirinden bütünüyle kopuk dünyalar değildir. Aynı coğrafyanın içinde gelişmiş, zaman zaman birbirinden etkilenmiş ve benzer toplumsal işlevler üstlenmişlerdir. Bu nedenle Yaşar Kemal ile Mehmed Uzun'u yalnızca Türkçe ve Kürtçe edebiyatın temsilcileri olarak görmek yetersiz kalır. Her ikisi de çok daha eski bir anlatı mirasının çocuklarıdır.

Âşıkların Türküsü, Dengbêjlerin Kelâmı Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun

Bugün geriye dönüp Yaşar Kemal ile Mehmed Uzun'a baktığımızda onların yalnızca iki farklı edebiyatın temsilcileri değil, aynı kültürel coğrafyanın farklı dillerde konuşan iki büyük sesi olduğunu görürüz. Biri âşıkların türküsünü, diğeri dengbêjlerin kelâmını romana taşıdı. Ama her ikisinin yaptığı şey özünde aynıydı: Halkın hafızasını unutuluşa karşı korumak. Bazı yazarlar yalnızca roman yazmaz; halklarının hafızasını yeniden kurarlar. Onların eserlerinde yalnızca bireysel hayal gücü değil, kuşaklar boyunca anlatılagelen hikâyelerin, ağıtların, destanların ve türkülerin sesi duyulur. Yaşar Kemal, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi tanınmış halk şairlerinin yanı sıra adını ilk kez duyurmuş birçok âşığa ait deyişleri, türküleri, ağıtları ve halk hikâyelerini Sarı Defter ve Ağıtlarım adlı eserlerinde topladı ve onları eserlerinde işledi. 

Yaşar Kemal, Çukurova’nın sazlı sözlü, doğaçlama gücü yüksek, coşkulu âşık geleneğinin ritmiyle büyümüştür. Henüz çocuk yaşta elinde sazla diyar diyar gezen "Âşık Kemal", Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun mirasını devralmıştır. Ancak onun edebiyatının temelinde doğduğu topraklara ait sarsıcı bir göç trajedisi ve saklı bir anadil hafızası da yatar. Yaşar Kemal, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Rus işgali nedeniyle şimdi Van’ın Muradiye ilçesinin Ünseli (Ernês/Arnês) köyü olan bir yerden göç ederek Çukurova’ya yerleşmek zorunda kalan Kürt bir ailenin çocuğudur. Evinde Kürtçe konuşulan, fakat dış dünyada Türkçe ile hemhâl olan bu çocuk, iki dilin de zenginliğini ruhunda taşımıştır. Yaşar Kemal'in edebiyatı çoğu zaman Çukurova destanları, Türkmen anlatıları ve âşık geleneği üzerinden okunur. Kuşkusuz bunda büyük bir doğruluk payı vardır. Ancak bu dünya bundan çok daha geniştir. Çukurova, yalnızca bir coğrafya değil; Türklerin, Kürtlerin, Yörüklerin, Arapların ve başka birçok halkın hikâyelerinin iç içe geçtiği bir sözlü kültür evrenidir. Yaşar Kemal'in romanlarında duyduğumuz destansı ses, yalnızca âşıkların sazından yükselmez; bölgenin çok katmanlı sözlü hafızasından beslenir. Kürt hikâyeleri, ağıtları ve dengbêj anlatıları da bu hafızanın önemli parçalarıdır. Nitekim yazarın edebi biyografisi incelendiğinde, onun sadece Çukurova âşıklarından değil, anne tarafından gelen güçlü dengbêjlik damarından, evlerinde yankılanan Kürtçe çağıldayan dengbêjlerden, Kürt kültürü, folkloru ve hikâyelerinden de yoğun şekilde istifade ettiği görülür. Evdalê Zeynikê gibi büyük dengbêjlerin gelip konuk olduğu, diz çöküp destanlar söylediği bir buluşma noktasıydı Yaşar Kemal’in ailesinin evi. Nitekim sonraları Kemal etkilendiği bu dengbêji Kürtlerin Homeros’u olarak nitelendirir. Uzun ise Kemal’i onaylar ve Evdalê Zeynikê’nin sözlü anlatı geleneğinden Gılgamış ve Homeros’un soyundan olduğunu belirterek ona ve sanatına evrensel bir değer biçer.  

Mehmed Uzun'a baktığımızda; onun edebi serüveni aynı kültürel havzanın başka bir dildeki yankısı gibidir. Uzun, Siverek ve Diyarbakır’da doğrudan dengbêjlerin dizinin dibinde büyüdükten sonra, ömrünün büyük kısmını geçireceği Stockholm’ün sürgün odalarında, yazılı geleneği kesintiye uğramış anadilinde yazmayı seçmiştir. Yazarlığında roman dili olarak Kürtçeyi seçmesi konusunda Johannes Edfeld, Artur Lundkvist gibi yazarların yanı sıra onu cesaretlendirenlerden biri de Yaşar Kemal’dir (Kaya, 2007). O, dilinin ve kültürünün "kelâmını" modern romanda diriltmek için iğneyle kuyu kazmıştır. Mehmed Uzun, bizzat Türkçe kaleme aldığı Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler (2000) ve Ruhun Gökkuşağı (2000) gibi eserlerinde bir işçi gibi yılmadan çalışıp Kürtçe dilinde bir yazarlık kurma mücadele ve çabasını anlatırken, Yaşar Kemal’in kendi üzerindeki kurucu etkisini de açıkça itiraf eder. Uzun için Yaşar Kemal, sözlü kültürü modern dünya edebiyatına taşımada aşılamaz bir üstat ve kılavuzdur. Sürgünde ne zaman tıkanıp umutsuzluğa kapılsa, Yaşar Kemal’in ona yazdığı mektuplar ve Stockholm ziyaretlerindeki "Sen bir dil inşa ediyorsun, iğneyle kuyu kazıyorsun, durma yaz" telkinleri (Uzun, 2020), Mehmed Uzun’un modern Kürt romanının temel taşlarını döşemesini sağlamıştır. O, bu taşları döşerken Hawar ekolünün Kürt dili üzerindeki çalışmaları ona büyük bir avantaj sağlamıştır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki Kürtçe roman serüveni ondan önce 1935 yılında Sovyet coğrafyasında basılan Şivanê Kurmanca (Kürt Çoban) ve sonrasında yayımlanan birkaç Kürtçe roman olması onun yetkin bir Kürtçe roman dili kurmasının ön adımlarını oluşturdu. Uzun, eski ve unutulmuş seslere kulak vermiştir. Dengbêjler onun vazgeçilmezleridir. Mehmed Uzun öncelikle Evdalê Zeynikê, Ehmedê Fermanê Kîkî gibi dengbêjlerin hayatlarına odaklandı ve onları kurgu dünyasına taşıdı. O, birçok kitabında dengbêjlere ve dengbêjliğe yer verdi, Dengbêjlerim ve Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê adlı eserleri bunlardan birer örnektir. Onun eserlerinde dengbêjler yalnızca folklorik figürler değildir; halkın hafızasını taşıyan canlı arşivlerdir. Romanlarında sözlü kültürün ritmi, anlatım teknikleri ve hafıza biçimleri yeniden hayat bulur. Böylece Uzun sözlü gelenek ile yazılı kültür arasında bir köprü kurarak dengbêj mirasına sahip çıkar, onu korur ve onu modern bakış açısı ile yeniden üretir. 

Uzun ile Kemal’in usta-çırak ilişkisi ve edebi akrabalık, onları hem kendi ulusal edebiyatlarında hem de dünya edebiyatında çok sarsıcı ve paralel birer konuma yerleştirmiştir. Yaşar Kemal, Çukurova’nın yoksul köylülerinin trajedisini Türkçe romanda bir devrim yaparak dünya edebiyatına taşırken; Mehmed Uzun da Mezopotamya’nın parçalanmış coğrafyasındaki insanın varoluşsal sancısını yerelden yola çıkarak evrensele ulaşır. “Çok dilli çok kültürlü bir yazar olan Uzun, denemelerinde görevinin dilleri, kültürleri, edebiyatları ve ülkeleri birbirinden uzaklaştırmak değil, yakınlaştırmak olduğunu; önyargıları çoğaltmak değil, azaltmak olduğunu yineler”. Böylece o bu misyonuyla dünya edebiyatçısı anlayışı ve inancıyla hareket ettiği görülür. Yaşar Kemal’in eserleri dünyayı dolaşmıştır ve o bir dünya edebiyatçısıdır. Mehmed Uzun ise evrensel duruşu ve yarattığı eserleri ile dünya edebiyatçısı olma yolunda önemli bir mesafe kat etmiştir. Her iki yazarın da muazzam dilsel ve edebi işçilikleri, her iki yazarı da kendi dönemlerinde dünya edebiyatının en saygın ödüllerinden olan Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmelerine kadar taşımıştır. Bu ortak Nobel serüveni, yerel bir sözlü kültürden beslenen iki anlatıcının, Homerosvari bir dehayla dünya edebiyat merdivenlerini nasıl yan yana tırmandıklarının en somut kanıtıdır.

2007 yılında Mehmed Uzun bu dünyaya erken veda ettiğinde, Diyarbakır’daki cenazesinde tabutuna omuz veren ve kitlelerin önünde gözyaşlarıyla yürüyen kişi, onun edebi pusulası, koruyucusu ve kadim dostu Yaşar Kemal’den başkası değildir. Yaşar Kemal orada, "Ben Kürt asıllıyım ancak Kürt yazarı değilim. Mehmed bir Kürt yazarıdır... Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştır" der. Ayrıca; Mehmed'in romanı, kişiliği, insanlığın zenginliğidir. Yaşamı boyunca konuşmalarıyla, eserleriyle savaşa karşı koymuştur. Yakında bu savaş barışla bitecektir” Mehmed Uzun’un her defasında arzuladığı barışın gelip Uzun’un rahat edeceğini belirtir (aktaran Bianet, 2015). Biri Türk edebiyatının, diğeri Kürt edebiyatının kurucu zirveleri olan bu iki akraba ruh, dilleri farklı olsa da aynı epik dehanın ve sözlü mirasın taşıyıcısıydılar. Homeros’un, Çukurova âşıklarının ve Mezopotamya dengbêjlerinin o zamansız sesini modern romanın imkânlarıyla yeniden doğuran Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun, kurdukları o devasa edebi köprüyle sözün ve kelâmın insanlığı zamana karşı nasıl koruyabileceğini gösteren en aydınlık iki rehber olarak ışıldamaya devam ediyor.

Dr. Mehmet Nur Yavuzer / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Kaynakça

Bianet. (15 Ekim 2007). Barış Gelecek Mehmed Rahat Edecek (Yaşar Kemal'in Mehmed Uzun’un cenazesindeki konuşması).

Gürsel, N. (2008). Yaşar Kemal: Bir geçiş dönemi romancısı. İstanbul: Doğan Kitap.

Kardaş, C. (2013). Dengbêjlik geleneği ve âşık edebiyatı ile karşılaştırılması (Doktora tezi). Fırat üniversitesi / sosyal bilimler enstitüsü / Türk dili ve edebiyatı anabilim dalı.

Kaya, F. (2007). Uzun roman: Mehmed Uzun portresi. İstanbul: Alfa Yayınları.

Kemal, Y. (2019). Yaşar Kemal kendini anlatıyor: Alain Bosquet ile Yaşar Kemal görüşmeleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Saklıyan, M. (2019). Yaşar Kemal: Çukurova'dan dünyaya. İstanbul: Gerekli Kitaplar.

Uzun, M. (2020). Ruhun Gökkuşağı. b. 10. İstanbul: İthaki Yayınları.

Uzun, M. (2018). Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler. b. 10. İstanbul: İthaki Yayınları.

Yavuz, Y. (2020). Di Romanên Mehmed Uzun de Hêmanên Folklorê (Yüksek lisans tezi). Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Yaşayan Diller Enstitüsü, Van.

Yavuzer, M. N. (2024). Nasname û Rewşa Trajîk: Berawirdkirinek li ser romanên Mehmed Uzun, Yaşar Kemal û Îbrahîm Yûnisî (Doktora tezi). Bingöl Üniversitesi, Yaşayan Diller Enstitüsü, Bingöl.          

Körlük: Görmeyen Gözler Değil Sessiz Kalan Vicdanlar

İnsan, dünyayı çoğu zaman gözleriyle tanıdığını zanneder. Oysa hakikati görmek, bakabilmekten çok daha derin bir yetidir. Göz, yalnızca ışığı algılar; anlamı ise vicdan, akıl ve ahlak inşa eder. Bu nedenle insanın en büyük körlüğü görme yetisini kaybetmesi değil, gerçeği fark edebilecek içsel bakışını yitirmesidir. José Saramago'nun Körlük Ensaio sobre a Cegueira adlı romanı, tam da bu hakikatin peşine düşer. Roman, biyolojik bir hastalığı değil, insanın ahlaki ve toplumsal çözülüşünü anlatan güçlü bir felsefi alegoridir.

Körlük: Görmeyen Gözler Değil Sessiz Kalan Vicdanlar

Roman, trafikte bekleyen bir adamın ansızın "beyaz körlük" yaşamasıyla başlar. Hastalık kısa sürede bütün şehre yayılır ve yetkililer salgını durdurabilmek amacıyla hastaları eski bir akıl hastanesinde karantinaya alırlar. Ancak bu mekân, salgını kontrol altına almaktan çok, medeniyetin ne kadar ince bir kabuk olduğunu ortaya koyan bir deney alanına dönüşür. Açlık, korku ve belirsizlik arttıkça hukuk, düzen ve ahlak çözülmeye başlar; dayanışmanın yerini güç, merhametin yerini şiddet alır. Saramago, insanın gözlerini değil, vicdanını kaybettiğinde nelerin mümkün olabileceğini gösterir.

Romanın dikkat çekici özelliklerinden biri, karakterlerin isimlerinin olmamasıdır. "İlk kör adam", "göz doktoru" ve "doktorun karısı" gibi tanımlamalar, anlatının belirli kişilere değil, bütün insanlığa ait olduğunu hissettirir. Körlük belirli bir toplumun değil, hakikatten uzaklaşan her insanın ortak ihtimalidir.

Romanın vicdani eksenini göz doktorunun eşi oluşturur. Salgın boyunca görme yetisini kaybetmeyen tek kişi odur. Buna rağmen bu ayrıcalığı bir üstünlük aracına dönüştürmez; sessizce sorumluluk üstlenir. Onun görmesi, yalnızca fiziksel bir ayrıcalık değil, ahlaki bir yükümlülüktür. Çünkü görmek, başkalarının acısını fark etmek, kötülüğe tanıklık etmek ve buna rağmen insan kalabilmektir.

Roman boyunca okur şu soruyla yüzleşir: Gerçekten görmek nedir?

İnsan, hakikati görebilmek için iki göze değil, çok daha fazlasına ihtiyaç duyar. Vicdanın gözüne, ahlakın gözüne, eleştirel aklın gözüne ve muhakemenin gözüne... Beden gözü nesneleri seçer, vicdan ise adaleti görür. Ahlak doğru ile yanlışı ayırır, akıl görünenin ardındaki anlamı araştırır. Bu nedenle en büyük körlük, gözlerin kapanması değil, vicdanın susmasıdır.

Bakmak, görmek ve anlamak aynı eylemin farklı aşamaları değildir; farklı varoluş biçimleridir. Bakmak biyolojik, görmek zihinsel, anlamak ise ahlaki bir eylemdir. Teoride adaleti savunmak kolaydır; fakat pratikte çıkarlarından vazgeçerek adil kalabilmek gerçek görmenin ölçüsüdür. Bilgi, davranışa dönüşmediğinde yalnızca zihinde birikir, hikmete dönüşmediği sürece insanı değiştirmez.

Platon'un mağara alegorisi, bu ayrımı çarpıcı biçimde ortaya koyar. İnsanlar çoğu zaman gölgeleri gerçek sanırlar,hakikate ulaşan kişi ise geri döndüğünde anlaşılmak yerine reddedilir. Çünkü insan, çoğu zaman gerçeğe değil, alıştığı görüntülere bağlanır. Aristoteles'in erdem anlayışı da bilmek ile yapmak arasındaki mesafeye dikkat çeker. Erdem, doğruyu bilmekten çok doğruyu yaşamaktır. Kant ise insanın eylemlerini sonuçlarına göre değil, evrensel ahlak yasasına göre değerlendirmesi gerektiğini savunur. Hannah Arendt, kötülüğün en tehlikeli hâlinin düşünmeyi bırakmış sıradan insanlar eliyle ortaya çıktığını söyler. George Orwell ise gerçeğin sistemli biçimde çarpıtıldığı çağlarda hakikati dile getirmenin başlı başına bir direniş olduğunu hatırlatır.

Saramago'nun romanı yalnızca edebiyatın değil, çağımızın da aynasıdır. Bilgiye erişimin sınırsız olduğu bir dönemde yaşıyoruz, buna rağmen hakikate ulaşmak her zamankinden daha zor. Görüntüler çoğaldıkça anlam azalıyor, haberler arttıkça muhakeme zayıflıyor. İnsanlar olaylara kendi vicdanlarının penceresinden bakmak yerine, kendilerine sunulan hazır yargılarla hüküm vermeye yöneliyor.

Bu durum özellikle günümüz siyasetinde belirginleşmektedir. Hakikati aramak yerine algıyı yönetmek, ortak iyiyi inşa etmek yerine tarafları tahkim etmek çoğu zaman siyasetin temel refleksi hâline gelmektedir. Yanlış, sürekli tekrarlandığında doğru gibi kabul görebilmekte, doğru ise politik çıkarlarla çatıştığında değersizleştirilebilmektedir. Böyle bir ortamda asıl kaybedilen, yalnızca gerçekler değil, onları ayırt edebilecek vicdandır.

Körlük, fiziksel görme yetisinin kaybını anlatan bir roman değildir, insanın vicdanını, ahlakını ve muhakeme gücünü yitirdiğinde nasıl bir karanlığa sürükleneceğinin anlatısıdır. Saramago'nun asıl sorusu şudur: Gözleri açık olduğu hâlde hakikati göremeyen insanlar gerçekten görmekte midir?

Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla bilgi değil, daha derin bir idraktir. Daha keskin gözlere değil, vicdanın, ahlakın ve aklın birlikte gördüğü bir bakışa ihtiyacımız var. Çünkü gerçek körlük, ışığın yokluğu değil, hakikatin karşısında sessiz kalmayı tercih eden vicdanın karanlığıdır.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Yazar Sadece Hikâye Anlatan Kişi Değildir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Muhammed Eren. 16 yaşındayım. Küçük yaşlardan itibaren okumaya, araştırmaya ve yeni şeyler öğrenmeye ilgi duyan biriyim. Hayal gücünün ve kelimelerin insan hayatında önemli bir yere sahip olduğuna inanıyorum. Kısaca kendimden bahsetmem gerekirse; hayallerinin peşinden gitmeye çalışan, kendini geliştirmeyi seven ve yazarlık yolculuğunda ilerleyen genç bir yazarım.

Yazar Muhammed Eren Özeler

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum küçük yaşlarda şiir yazarak başladı. Kelimelerle duygularımı ifade etmenin ve hayal dünyamı kâğıda aktarmanın bana büyük bir mutluluk verdiğini fark ettim. Zaman içerisinde bu ilgi, sadece şiirle sınırlı kalmadı ve daha uzun hikâyeler anlatma isteğine dönüştü. Kitap yazmaya yönelten en büyük nedenlerden biri, zihnimde oluşan dünyaları ve anlatmak istediğim hikâyeleri okuyucularla paylaşma arzumdu. Bir eserin insanların düşüncelerine ve duygularına dokunabileceğine inanıyorum. Bu düşünceyle çıktığım yolculuğun sonucunda Dalgaların Ardındaki ortaya çıktı.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık, benim için edebiyatı ve okumuşluğu ifade ediyor. Aklımda, edebiyattan anlayan, kelimelerin gücünü bilen ve düşüncelerini insanlara aktarabilen bir insan portresi oluşturuyor. Yazarlarımız, gerçekten günümüzün en değerli karakterlerini oluştururken aynı zamanda toplumun düşünce dünyasına da katkı sağlıyor. Çünkü bir yazar sadece hikâye anlatan kişi değil; insanlara yeni bakış açıları kazandıran, hayal dünyalarını genişleten ve duygulara dokunabilen kişidir.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Dalgaların Ardındaki, okuyucularını sadece bir hikâyeyle değil; duygu, merak ve bilinmezliklerle dolu bir yolculukla buluşturuyor. Kitabımda denizlerin, insan ilişkilerinin ve geçmişin izlerinin bir araya geldiği bir dünya var. Okurlarımı bekleyen en büyük sürprizlerden biri, olayların ilerleyişiyle birlikte karakterlerin yaşadığı değişimleri ve hiç beklenmeyen gelişmeleri keşfetmeleri olacak. Bu kitapta okuyucuların kendilerinden bir parça bulabilecekleri, düşündüren ve hayal dünyalarına dokunan bir hikâye sunmayı amaçladım.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu kitaplarımdan biri Alexandre Dumas'ın Monte Kristo Kontu adlı eseridir. Bu kitap, güçlü karakterleri, sürükleyici hikâyesi ve olay örgüsüyle beni etkileyen eserlerden biri oldu. Ayrıca John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar adlı eseri de insan ilişkilerini, hayalleri ve karakterlerin iç dünyasını başarılı bir şekilde yansıtmasıyla benim için değerli kitaplardan biridir. Bu eserler bana sadece farklı hikâyeler sunmadı; aynı zamanda karakter oluşturma, olayları anlatma ve insanları daha iyi anlamak konusunda da bana katkı sağladı. Okuduğum her kitabın, yazarlık yolculuğumda bana yeni bir bakış açısı kazandırdığına inanıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Üzerinde çalıştığım bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kafamda, farklı iki kitabın fikirlerini bir araya getirdiğim yeni bir proje var. İnşallah bu kitabımın da Dalgaların Ardındaki gibi başarılı bir şekilde okuyucularla buluşmasını diliyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Öncelikle Dalgaların Ardındaki kitabımı okuyacak ve bu yolculukta bana eşlik edecek tüm okurlarıma teşekkür etmek istiyorum. Bir yazar için en büyük mutluluk, ortaya koyduğu eserin okuyucularla buluşması ve onların dünyasında küçük de olsa bir iz bırakabilmesidir. Bu kitap benim için büyük bir emeğin, sabrın ve hayalin sonucudur. Umarım okuyucularım kitabın sayfalarında kendilerinden bir parça bulur ve benim oluşturduğum bu dünyada güzel bir yolculuğa çıkarlar. Destekleri ve düşünceleri benim için her zaman çok değerli olacak.

Ben Bir Fikir Aşçısıyım

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

En kısa sunuluşumla ben bir fikir aşçısıyım. Kelimeleri doğrar, bazen rendeler, hikâyeye ilhak ederim. Bu işlemi şiirlerimde ve yazılarımda işliyorum. Bunun yanında bir psikoloji öğrencisiyim; psikolojiyi mektepli değil alaylı öğrendim. Kitabımda elimden geldiğince bunu işlemeye çalıştım. Ben buyum.

Yazar Fatih Taha Osmanoğlu

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Daha çocukluk yıllarımdan beri kitaplarla haşır neşir olmuşumdur. İki öğretmenin ilk çocuğuyum. İster istemez kardeşlerim kitaplar oldu. Küçükken anlattıklarına göre hep hikâyeler uydururmuşum. Bu kabiliyetimi ben dahi unutmuştum. Hayatım boyunca bir şeyler öğrenmeyi kendime şiar edinmiştim. Fakat bir hakikati ıskalamışım: Bilginin veya hayalin kendisine bir faydası yok. Bunlar paylaşılınca bir meta ifade eder. Ben de bu yüzden yazmaya koyuldum.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık kuvveyi fiile geçirmek demek. Tahayyülü mürekkebe boyayıp gerçekleştirmek demek. Ayrıca yazmak için düşünmek gerekir. Yazmak bizi düşünce tembelliğinden muhafaza eder.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Doğrusu bunu paylaşırsam sürpriz olmaktan çıkar. Herkesin gönlü olsun diye şunu diyeyim: Hayattan gerçekleri çaldım. Okuyucu mutlu son beklemesin.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Doğrusu yerli yazarlardan Hüseyin Nihal Atsız'ın bütün kitapları beni derinden etkilemiştir. Yabancı yazarlardan Dostoyevski ve Franz Kafka var. Yazarların bir şeyleri öğretmekten çok hatırlatmaları beni etkiledi. Aşk, savaş, insanın içindeki insan... Tabi bunların yanında olmazsa olmaz üslup var. Ne anlattığından ziyade nasıl anlattığın önemlidir derler. Ben işte bu nasıla âşık oldum. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aklımda yeşermeyi bekleyen iki kitap var. Birincisi Osmanlı döneminde geçen fantastik bir korsan romanı. İkincisi tamamen görgü tanıklarıyla yapılan röportajlardan oluşan, Bayburt'ta Moskof ve Ermeni mezalimi içerikli bir tarih kitabı. Aslında keşke o günleri görebilsem... Bir de şiir kitabı çıkarmak istiyorum Divan Edebiyatı üzerine.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sevgili okuyucular, iyi bir okuyucu olmak istiyorsanız bol bol okuyun. Eğer iyi bir yazar olmak istiyorsanız bol bol yazın.

Ma Ev Qertel Qet Spî Bû?

Ma ev qertel berê spî bû?

Yan ji destpêkê ve tarî bû?

Baskên wî yên mezin li ezmanê vedibûn,

Sîya wan li ser nêçîrê ketibû.

Dema wî goşt bi hovîtî didirand,

Ma wî ji dilovaniyê hêsirek barand?

Gava wî li çavên nêçîrê dinihêrî,

Ma dilê wî jî di hundir de teng dibû?

Dirinde ye — dîlê şert û mercan e,

Di nav derdan de maye bêderman.

Gava wî xwe di neynikê de dît,

Ma wî xwe pejirand, yan ji xwe revî?

Ger baskên wî yên spî bi xwînê pîs bibin,

Ma spîbûna wî di tarîtiyê de winda dibe?

Paqijikirina perên reş ne hêsan e,

Dema dilê wî şevê qebûl kir.

Ma ev qertel qet spî bû?

Yan spîbûna wî tenê xewn bû?


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447