Edebiyat Gazetesi’nin Onuncu Sayısı Yayında

Genel Yayın Yönetmenliğini Yücel Aydın’ın yaptığı Edebiyat Gazetesi’nin manşetinde Cansu Işık’ın Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı Hakkında Düşünsel Bir Çerçeve başlıklı yazısı yer alıyor. Kitap tanıtım bölümünde Mavi Melek Sulu, geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini alan Sesini Arayan Irmak isimli kitabı değerlendirdi.

Edebiyat Gazetesi Sayı 10

Editörlüğünü Veysel Altunbay’ın üstlendiği Edebiyat Gazetesi’nin kasım sayısında Beklenen isimli şiiriyle Deniz Sarıtop, Mezopotamya’da Edebiyat ve Sanat isimli yazısıyla Mehmet Sayan, Masal Kentinden Distopya Kentine başlıklı yazısıyla Yasemin Cebeci, Kültür ve Gençlik isimli yazısıyla Mehmet Memdoğlu, Kâğıt ve Kalem isimli şiiriyle Ahmet Yılmaz Tuncer, Gemi isimli öyküsüyle Hüseyin Avni Cengiz, Folklor Şiire Düşman mı isimli yazısıyla Fırat Kasap, Bu Toprağın Müziği isimli yazısıyla Umut Özkan, Yüzüncü Yıl isimli şiiriyle Yücel Aydın, Karmaşa isimli yazısıyla İsmail Hilal, Sms isimli öyküsüyle Azerbaycanlı Yazar Habil Yaşar, Posta Güvercini isimli öyküsüyle Mustafa Orkun Cabi, Filistin isimli yazısıyla Mehmet Ali Talayhan yer aldı.

Çıktı alınıp okunabilen Edebiyat Gazetesi’ni edebiyatseverler çevrimiçi olarak Magzter, Google Play Kitaplar ve edebiyatgazetesi.com üzerinden de ücretsiz okuyabilirler. Gazeteyi cihazınıza indirip okumak için tıklayınız.

Ressam Sema Maşkılı: Korkarak Resim Yapılmaz

Geçtiğimiz yıl Kanada ve Lüksemburg’da düzenlenen sanat yarışmalarında ödüle layık görülen ve 2006 yılından beri beş kişisel sergi gerçekleştirmiş olan Ressam Sema Maşkılı’nın “Güç Canavarlar Yaratır” adlı altıncı sergisi Istanbul Concept Gallery’de izleyicilerle buluştu. Bu sergide Edebiyat Gazetesi olarak Ressam Sema Maşkılı ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sema Maşkılı

Merhaba Sema Hanım, çoğu sanatsever sizi insan odaklı resimlerinizden tanıyor ama yine de okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Vaktimin çoğu atölyemde resim yaparak ya da resim üzerine düşünerek geçiyor. İstanbul’daki atölyemde çalışmalarımı sürdürüyorum. Üretmeye ara verdiğim zamanlar da oluyor elbette. Bazen uzaklaşmak gerekir. Öyle zamanlarda çoğunlukla okurum. İdealist biriyim, insan başarılı olsun veya olmasın hayatını bir şeye adamalı, o konuda hep çalışmalı diye düşünürüm. Emek çok önemli.

Ressamlık sizin için ne ifade ediyor? Ressam olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Ressam olmak benim için kendine özgü bir görsel estetik anlayış oluşturabilmeyi ifade ediyor. Görsel anlatım dili önce sezgiyle kavranır. Aslında çok ilkel bir dil. Bir taraftan sonsuz olasılığa açık ve zengin.

Birçok sanatçı gibi ben de resim çizmeye çok küçük yaşta başladım. Aslında içine doğdum diyebilirim. Çünkü babam da resim yapıyordu. Ailem beni destekledi ve 14 yaşıma geldiğimde, 1994 senesinde İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesini kazanarak bu konuda ilk profesyonel eğitimimi almaya başladım. Benim dönemimde bu okulda çok iyi hocalar vardı. Lise hayatım boyunca binlerce desen yaptım, çok çalışırdım. Hayatımda sadece resim yapmak konusunda çok çalışkandım diyebilirim. Bir taraftan notlar alırdım. Bu notların çoğu çizgi ya da tonlama üzerine kendi kendime keşfettiğim, beni ileriye taşıyacağını düşündüğüm şeylerdi. Lise yılları Rönesans ve barok ustalarını incelemekle geçti. Okuduğum okulda yatılı kalan öğrencilerdendim. Geceleri de çoğu kez uyumaz, yatakhane koridorlarının duvarlarına kâğıt yapıştırıp ustalardan büyük boyutlu kopyalar yapardım. Bir taraftan bu ustaların yaşam öykülerini okurdum. Yaz geldiğinde ailemin evine dönerdim ve aynı süreç evde, odamda devam ederdi. Odamı atölyeye çevirmiştim. Ergenlik yıllarım işte böyle geçti. Benim esas hocalarım sanat tarihindeki ustalardır. O yıllardan kalan desenlerimi saklıyorum. Aralarında oldukça ilginç birkaç otoportrem de var.

Sonrasında 1998 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünü kazandım ve aynı bölümde 2006 yılında yüksek lisansımı tamamladım. Lisans yıllarında da lisede olduğu gibi çok çalıştım ama kendi başıma ilerledim diyebilirim. Okul veya hocalar ile pek bağ kuramadım ve atölyeye bağlı bir öğrenci olmadım. Dolayısıyla benim sanatım üzerinde (bizde bazı sanatçılarda olduğu gibi) mezun olduğum atölyenin etkisi yoktur. Yüksek lisansımı Prof. Kemal İskender Atölyesinde yaptım. Sanata bakışımızdaki benzerliklerden ötürü iyi anlaştık ve beni doğru yönlendirdi.

Sema Maşkılı

Sizce resimde en önemli üç eleman nedir? 

Çok fazla önemli eleman var. Kompozisyon, biçim dili, ışık, renk, açık koyu... Resim yaparken bunların çoğunu aynı anda düşünüp hesap ederiz. Örneğin bazen bir yerden çok küçük bir renk lekesini çıkarırsınız, bütün denge bozulur. 

Ressamların ve eserlerinin hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

14 -18 yaş arasındaki gelişim ve öğrenme sürecimde Avrupa sanatında birçok sanatçı beni etkilemiştir. Bu etkileşim benim bu yaşlarda yaptığım desenlerimde görülüyor: Rubens’in bedene yaklaşımı, Tiepolo’nun lirik ve hareketli kompozisyonları, Michelangelo’nun figürlerinin kütleselliği. Caravaggio, Delacroix, Gericault ve daha birçoklarını sayabilirim.

Üniversite yıllarına gelince; tabii artık çağdaş sanatçıları araştırma süreci başlıyor. Bu dönemde kendimi çok özgür bıraktım. Picasso’ya da ilgi duydum, Lucien Freud’a da baktım. Pre-Raphaelistler ile de bir dönem ilgilendim. En çok beni etkileyen sanatçı ise Francis Bacon oldu. Çok şey denedim. Denemekten ve resim yaparken de resmi bozmaktan hiç korkmadım. Korkarak resim yapılmaz, hep bozmanız ve tuval yüzeyi üzerinde daha çok olasılık görmeniz lazım. Güzel resim yapmak ya da hocaları memnun etmek gibi bir kaygım yoktu, sadece gelişmeye ve hep daha iyisini üretmeye odaklıydım. Kendimle yarışıyordum. Rahatsız edici ve tuhaf kompozisyonlar yaptığım için bazen takdir edildim, bazen eleştirildim, bazen hiç anlaşılmadım. Okul hayatımda bana yapılan en büyük eleştiri çok fazla deniyor oluyor olmamdı, bir noktada durup oradan devam etmiyordum. Ben ise birçok şeyi deneyimledikten sonra varacağım üslubun daha sağlıklı olacağını düşünüyordum. Bir üsluba sahip olmak için acelem yoktu. Öğrencilik dönemini böyle geçirmeyi daha doğru bulmuştum. Birkaç kez soyut resim de yaptım mesela. Yine de çoğunlukla insan, resimlerimin ana konusuydu.

Genelde büyük tuvallere insanı resmettiğinizi görüyorum. Neden doğadaki bir canlı ya da nesne değil de insan? Sizi insan mizacı odaklı eserler üretmeye sevk eden nedenler nelerdir?

İnsan birçok yönüyle benim hem ilgimi çeken hem de beni rahatsız eden bir varlık. İnsan zihninin çok karmaşık bir yapısı var, bence insan iyi olabildiği kadar, tehlikeli de bir varlık. Dolayısıyla benim için zengin bir konu. Bir taraftan insan, resimde çok ele alınmış bir konu olduğundan insan üzerine yeni bir biçimsel estetik ortaya koymak gerçekten çok zor. Ben resme başladığımdan beri hep organik form çizmeyi daha fazla sevdim. Natürmort yapmak, obje çizmek bana sıkıcı gelirdi. Ama ressam olacaksanız her şeyi çizmeyi bileceksiniz. Bu yüzden lise yıllarımda da işi öğrenmek için yüzlerce natürmort yaptım. Resimde hareketi seviyorum. Üniversitede bir natürmort ödevi verilmişti, yaparken çok sıkılmıştım, sonunda objelerin birini havaya uçurdum ve onun düşen gölgesini de bahane ederek olabildiğince hareketli bir kompozisyon yaptım.

2000’li yıllarda çok sayıda peyzaj da yaptım. Kedilerimin de resimlerini yaptım. Çok sayıda otoportre yaptım. Otoportrelerimin neredeyse hepsi özel koleksiyonlara girdi. Tabii ki her şey resme konu edilebilir.

Son serginizdeki eserlerinizi incelediğimizde resmettiğiniz insanlar genelde yalnız ve mutsuz. Bunun nedeni toplumdan dışlanmaları mı?

İnsanın trajedisi bu dünyaya doğmakla başlıyor bence. Öleceğini bilerek yaşayan varlıklarız. 

Son sergideki konu biraz daha farklı aslında. İnsanların birbirine hükmetme isteği, gücü ele alma isteği neticesinde oluşan gaddarlığa değiniyorum. Sergide bu yüzden birbiri ile itişen, boğuşan bedenler var. Bir güç savaşı var. Bu sergide iki tane de heykelim sergileniyor. Bu heykellerden “Büyük Direnç” adlı heykel konuyla direk ilintili. Heykelde bir grup insan ve onların uzuvlarının tek bir figür üzerinde baskısı söz konusu. Baskıyı uygulayan bedenler parçalanıp, ezilip deforme olurken baskı uygulanan figür sabit biçimde duruyor. Bu da acaba gerçek güç saldıran da mı yoksa direnen de mi? sorusunu gündeme taşıyor. Tabii bu heykeli yaparken ben bunları böylece düşünüp kafamda isimlendirmiyordum. Bende yaratıcı süreç çok derinden beni itekleyen bir sezgisellikle geliyor. Hiçbir zaman oturup önce bir kurgu yaratayım, sonra da o hikâye üzerinden eseri biçimlendireyim diye düşünmem. Eseri sergiledikten sonra izleyicinin sorularına cevap verirken biz biraz adlandırıyoruz ama hiçbir söz ve yazı, eseri kendisi kadar tarif edemez.

Sonraki çalışmalarınızda kalabalıklar içinde mutlu insanlar da sanatınızın konusu olabilir mi? Yoksa hep dışlanmışlıklar üzerinde mi çalışacaksınız?

İyi bir amaç için birleşmiş ve ortak mücadele verebilen insanların dayanışması beni etkiliyor. Bilmiyorum, belki bir gün böyle bir birlikteliğin getirdiği mutluluk hissi üzerinden yürüyerek eser üretebilirim.

Sema Maşkılı

Özel ilgi duyduğunuz başka alanlar var mı?

Sinema ve edebiyat ile aram iyi diyebilirim. Yıllar içerisinde sevdiğim filmlerden ve kitaplardan kendime bir arşiv oluşturdum. Zaten görsel sanatlarla ilgileniyorsanız bir noktada sinema ile yolunuz kesişiyor. Sinemada özellikle belli dönemlere ilgim var. I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Alman Dışavurumcu Sinema Akımı beni çok etkiledi. Nosferatu ve Golem’i izleyip etkilenmemek mümkün değil. 2000’li yıllarda korku teması üzerinden hareketle bir seri resim yaptım. Hatta bu resimlerden birkaçı Fatih Hacıosmanoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği “Taş Yastık” adlı filmde kullanıldı. Ayrıca klasik dönem Amerikan kara filmlerini izlemeyi çok severim. Bu film türüne ait lobi kartlarına ya da fotoğraflara rastlarsam alıyorum, böylece zamanla küçük bir koleksiyon oluştu. Ayrıca Alfred Hitchcock, Tarkovsky ve Pasolini sevdiğim yönetmenler arasında.

Opera, klasik müzik ve caza ilgim var. Çoğu ressam hep müzikle çalışır. Sanırım ben bu konuda biraz farklıyım. Atölyede resim yaparken sadece resmin astar katlarını boyarken bazen müzik açık olur. Çünkü ana çalışma esnasında müzik açarsam kendimi resmi bırakıp müziği dinlerken buluyorum. Müziği fonda değil tek başına dinlemeyi daha çok seviyorum. Tabii süreci her zaman kontrol edemeyebiliyorsunuz. Resimle başlayan atölye süreci bazen müzikle sonlanabiliyor. Bazen de resim yapmak için girdiğim atölyeden bütün gün kitap okuyarak çıkmış oluyorum. Müzik, edebiyat, resim ve sinema, bunlar hepsi birbirini tamamlayan ve besleyen disiplinler. İkonalara da ilgi duyuyorum. Konuyla bağlantılı olarak söylemeden edemeyeceğim; Tarkovsky’nin Andrei Rublev filmi de beni etkilemiştir. Atölyemde birkaç tane ikona var. Ayrıca başka ressam arkadaşlarımın eserlerini biriktirmekten de keyif alıyorum. Bir dönem antika oyuncaklara çok merak sardım, zaman içinde oluşmuş küçük bir antika oyuncak koleksiyonum da var.

Yurt dışında daha önce sergilere katıldığınızı biliyoruz, gelecekte yurt dışı ile ilgili planlarınız var mı?

Evet, sanatçısı olduğum Istanbul Concept Gallery yurt dışına da kendi sanatçılarının eserlerini taşımayı planlıyor ve galeri ile birlikte bu sergideki işleri yurt dışında sergilemek gibi bir düşüncemiz var. Benim şahsen geçtiğimiz dönemde Amerika ile görüşmelerim oldu. Kanada ile bir dönem anlaşma imzaladım. Bana arada farklı ülkelerden yazan galeriler oluyor. Yurt dışında sergi açmak elbette güzel bir şey ama benim için sanatçıdan yana olan şartların sağlanması en önemlisi. O yüzden beklemeye aldığım ya da onaylamadığım projeler de oldu.

Son olarak sanatseverlere ve genç ressamlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Biz nasıl hep üretiyorsak ve bir taraftan güncel sanatı takip ediyorsak sanatseverler de günümüz sanatını iyi takip etmeli ve kendilerini görsel algı açısından sürekli geliştirmeli diye düşünüyorum. Genç ressamlara kendilerine iyi bir çalışma disiplini kurmalarını tavsiye edebilirim. Bu yol uzun bir yol, sabır isteyen zor bir yol. Öğrenme süreci de hep devam ediyor.

Edebiyat Gazetesi’nin Dokuzuncu Sayısı Yayında

Genel Yayın Yönetmenliğini Yücel Aydın’ın yaptığı Edebiyat Gazetesi’nin manşetinde Cansu Işık’ın II. Meşrutiyet Dönemi Edebiyatı başlıklı yazısı yer alıyor. Söyleşi bölümünde, Gezgin Selçuk Tanaydın ile Logo Yayınevinden çıkan Patagonya Rehberi isimli eseri hakkında konuşuldu.  

Edebiyat Gazetesi

Editörlüğünü Veysel Altunbay’ın üstlendiği Edebiyat Gazetesi’nin ekim sayısında Edebiyat Felsefesi isimli yazısıyla Mehmet Sayan, Nokta isimli şiiriyle Şeyma Yaşar, Çocuk isimli öyküsüyle Hüseyin Avni Cengiz, Çaresizlik isimli öyküsüyle Hazım Gökçen, Sağ Köşe isimli şiiriyle İsmail Hilal, Doğa Sevgisi isimli yazısıyla Fırat Kasap, Kahramanları İnsan Olan Yazarlar isimli yazısıyla Umut Özkan, Güzel Uyu kitap değerlendirme yazısıyla İlkay Coşkun yer aldı. 

Çıktı alınıp okunabilen Edebiyat Gazetesi’ni edebiyatseverler çevrimiçi olarak Magzter, Google Play Kitaplar ve edebiyatgazetesi.com üzerinden de ücretsiz okuyabilirler. Gazeteyi cihazınıza indirip okumak için tıklayınız.

II. Meşrutiyet Dönemi Edebiyatı

Estetik değerler açısından kültür biçemleri; edebiyat, müzik, sinema… vb. bireysel ve evrensel olanla yani modernliğin oluşturduklarıyla nasıl bir görme biçimi yaratıyordu? Burada önemli olan, bu görme biçimlerinin dönemsel olarak siyaset tarzlarında kültür ürünleriyle diyaloğunda yerel-küresel hatırlanarak yeni alanlar ve yeni bağlar yaratıyor olmasıdır. Kültür ürünlerinin ve gerek bilimsel dünyanın birikimsel ilerlemesi yeni değildir; ancak bu soyut duran meselenin dönemsel olarak sanat alanında “perspektif” olarak da yaşam alanını yani habitusu betimleyen yenidünyayı anlama açısından bir buluşma noktası olduğunu söyleyebilirim. 

II. Meşrutiyet Dönemi Edebiyatı

Toplumcu ve Bireyci sanat anlayışı tartışması edebiyatın yeniden üretiminde dönemin, yaşam alanındaki varoluşsal etkinliğini sorgulamaya yardımcı olan bir araçtır. Bu tartışma yeni olmamakla birlikte, bugün çokça yorumladığımız modern-post-modern edebiyatın, yabancılaşma, aydın-entelektüel ayrımı, ideolojiler, köy-kent ayrımı, halka doğru gibi edebiyatın temel meseleleri toplumcu ve bireyci sanat anlayışının yeniden üretimlerinin buluşma yeridir ve bir dönem olarak habitusu yani yaşam alanını betimler.

Edebiyatın bir bilim dalı olup olmadığı sorunu da bugün tartışılmaktadır. Buradaki önemli vurgu ise, edebiyatın “duyarlılık” dediğimiz insani duyguları ve estetik değerleri temel almasıdır. Bu da son derece önemlidir yenidünyanın yeni insanlarını anlamamız açısından. Son derece de gelecek bilimcidir edebiyat yani fütüristtir. 

I. Meşrutiyet Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa gibi aydınların Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ndeki sanatsal faaliyetleriydi. II. Meşrutiyet Dönemi Edebiyatı, iki akımın duyarlılığında devam etmişti: Fecr-i Ati (Bireyci sanat), Milli Edebiyat  (Toplumcu sanat)

Bu iki akım arasında gidip gelen farklılıklar, her şeye politik bakmaya da bir tepki niteliğinde olan Fecr-i Ati’nin edebiyat kimliğini de etkiler. Batı’nın önemli eserlerini çeviriyor ve tanıtıyorlardı. Sanat, bu zümrelere göre, şahsiydi.

Dönemsel olarak “özsel kimlik arayışları” ve 20. Yüzyıl milliyetçilik ideolojisinin de etkisiyle yeni bir uyanış başlar ve bu uyanışın adı “Milli Edebiyat” olur. Milletin kurtuluşunu yeni bir bilinçlenme olarak Türk Kimliğinin uyanışı olarak gören, “Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip” gibi yazarlar, bu dönemin adını aydınlatır. Bu dönemde sosyal hayatla edebiyat arasında bir rol bağı vardır. Öze dönüş felsefesi bu dönemi aydınlatan bir felsefedir.  Yakup Kadri, Fuat Köprülü, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Celal Sahir gibi isimler de katılır. Mehmet Akif, Halide Edip Adıvar, Yahya Kemal gibi isimlerle bu dönem etkili bir şekilde genişler.

II. Meşrutiyet Dönemi edebiyatı sanatsal ve fikirsel olarak çeşitli hareketliliklerin olduğu bir dönemin edebiyatıdır.  Feminist edebiyat akımları da bu hareketliliğin içindedir. 1908 sonrası görünümdür. Fikir akımları ise, ”Batıcılık, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Sosyalizm, Meslek-i İçtimaidir (Sosyal Sistem).”

Kültürel bellek bu anlamda, sosyal hayat içindeki arayışlarda yeni habitusta ve dönemsel olarak millet olma bilinci mili kimliğin inşasında “yeniden üretim aracı” olarak edebiyatın duyarlılığında “yeniyi” betimler. Toplumcu ve bireyci sanat anlayışı, fikri oluşumun temelini aktarırken yol ayrımına gider. Edebiyat, “yeniyi” dönemde yeni dil yaratarak aktarmaya yardımcı olur. Edebiyat sanatında yeniden üretimler, 20. Yüzyılın yeni uyanışlarını görmek için, karakterleriyle bir varoluş etkinliği olarak dönem aydınlatılırken ortaya çıkar. Yakup Kadri’nin “Ankara’sı, Yaban’ı” bir varoluş etkinliği olarak edebiyatın fikrinde canlanmıştı. Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek’i” Cemil Meriç’in bahsettiği yeniden üretimlerde izmleri sorgulamamış mıydı? Bir varoluş etkinliği olarak Edebiyat sanatı, yenidünyanın yeni insanlarını göme biçimidir. Son derece de gelecek bilimcidir edebiyat sanatı.

Bir özdeşleşme aracı olarak kültür içinde edebiyat sanatında yeniden üretimler, modern-post-modernimdeki yerini de arar. Kültür kavramı soyut bir kavram olarak görülse de anlam arayışında, sanatta, medyada, doğada kültür kavramını aramak, bu kavramın edebiyat ile olan rol bağında karakterleriyle, “farklılıklar, mücadele, kadınlar… vb.” gibi somut alanların habitusunu görmeye yardımcı olur. 

Güzel Uyu Kitabı Üzerine Değiniler

Güzel Uyu öykü kitabı, Yazar Zeynep Kasap’ın “Mut” isimli şiir kitabından sonrası, ilk öykü kitabı. Eylül 2020’de Hayal Yayınları aracılığıyla okurlarıyla buluşturulmuş. On beş öykünün yer aldığı kitap, seksen sayfa hacmindedir. Kitap da yer alan öykü isimleri şu şekildedir. “Ulu Ağaç, Fesleğen, Taş Köprü, Derin, Güzel Uyu, Palto, Kurban, Kapı, Mutfak, Kırılacak Eşya, Bacak Hasan, Lütfen Boşlukları Doldurunuz, Her Şey Bitti, Uçuş İzni ve Günlerden Pazar”

Güzel Uyu, Zeynep Kasap

Öyküler, gündelik yaşantılardan alıntılanmış hissini uyandırıyor. Her karakterin ayrı ayrı bir giriftliği olsa da daha çok başkahraman istikametinde yol alıyor öyküler. Aile ve ölüm olgusunu başat bir tema olarak gördüğümü söyleyebilirim. Öykü anlatıcısı bazen dış sestir bazen de öykünün başkahramanıdır. Öykü başkahramanlarını daha çok konuşturur yazar. Bir nevi içsel yolculuklara çıkarır. Kişilik tahlilleri ile psikanaliz hallerine yolculuk yapılır. Kimi öykülerde tekrarlarla, hem vurgu sağlanmaya çalışılmakta hem de o tekrar üzerinden okurun öyküye odaklanması amaçlanmaktadır. Aile teması, anne, kardeş, mahalle, ölüm olgusu, mezarlık, hastane, muska, büyü şeklinde devam eder konular… Hayal ve hatıralardan inşa olmuş hayatlara hüzün, acı ve karabasanlar musallat oluyor maalesef. Kıvamında bir hüzün tabi ki bunlar, karamsar değiller. Evlerde ki mutluluk ve sevinç kırıntılarıyla beraber, huzursuzluklar, yürek sızıları, özlemler, karşılıksız sevdalar ve daha neler neler...    

Öykülerde, hayatın içinden, bizden diyebileceğimiz karakterler yer almakta. “Güler, Nilgün, Samet, Modalı Naime, Ayşe, Mehmet, Zehra, Mustafa, Elif, Derin, Nevin, Murat, Halime, Ali Rıza, Süleyman, Naciye, Nükhet, Feriha, Bora, Cin Ahmet, Bacak Hasan, Gülşen, Fehmi Bey, Hikmet, Semra Hanım, Hayriye Hanım, Dilek Hanım” gibi birçok ismi sıralayabilirim.

Bunlarla birlikte, Didem Madak, Ahmet Haşim, Susanna Tamaro gibi alıntılama yapılan veya göndermelerde bulunulan isimleri de görmek mümkün. Öyküleri okuyan okurun merak duygusu genelde tazedir. Şöyle ki öykülerin tamamına yakını en heyecanlı taraflarında bırakılır. Başka bir ifadeyle öykülerde parçalı resimler, görüntüler görüyoruz. Çoğu öykü de tam bir resmi göremiyoruz. Öykü başkarakterleri çocuk, yetişkin, yaşlı, erkek veya kadın olabilmektedir. Okurun merak duygusunu törpülemeden, birkaç öyküye kısa kısa değinmek istiyorum izninizle. “Günlerden Pazar” öyküsünde orta yaşta Dilek Hanım’ın, genç bir pazarcıya gönül vermesi ve bu pazarcıdan trajikomik bir karşılık alması…” “Kapı” öyküsün de Nükhet’in yatsı namazından sonra cami de kilitli kalması ve caminin genç imamı vasıtasıyla camiden çıkma serüveni anlatılmaktadır. Ayrıca bu öykü de Nükhet’in pencereden çıkmaya çalışması ve pencerelerin demirli olması üzerine şöyle bir mesel anlatılır. “Osmanlılarda cami pencerelerindeki demirler “Allah’ım sen beni Kuran ve Sünnetten ayırma. Ayağımı Kuran ve Sünnette sabit kıl” demekmiş. Demirlerin dikey olanları Kuran’ı, yatay olanları ise sünneti sembolize etmekteymiş” (sayfa 38)

Beni çok etkileyen, öykülerde yer alan bazı kısa bölümleri paylaşmak istiyorum; “Bazı kadınlar acısını sızdırmaz hiçbir yerinden” (sayfa 13), “Ruhları tekrar umuttan yana çeviremezsen yandık demektir” (sayfa 13), “Ölememektir çaresizlik” (sayfa 13), “Dünyada bir çıkıntı gibi durmak…” (sayfa 30), İnsan korkunca önce çocukluğunu hatırlar” (sayfa 41), “İçindeki boşluğu ölümle doldurdu” (sayfa 65), “Ölüm girdi mi bir eve, gece de hep sessiz gündüz de” (sayfa 71), “Güvenli gülüşler olsun isterim gözlerimde, yüzümde, yüreğimde…” (sayfa 75) Mazi anlatımlarıyla beraber, kimi karakterler üzerinden; dede ve büyükanne nasihatlerine, ibretlik sözlerine de yer verilmektedir. Bunlara da bir örnek verecek olursam; “Sen, yaratana yeterli zamanı ayırmazsan, o da sana ayırmaz” (sayfa 37)

Öykülerde geçen ‘berjer’ gibi kimi kelimelerden, günümüzün öyküleri olduğunu anlayabiliyoruz. İzmir, İstanbul, ev, köy, mahalle ve sokağın; öykülere mekânlık yaptığını söyleyebiliriz. Öykülerde geçen, ‘tente’ kelimesinin, yağmurdan, güneşten korunmak için yapılmış bir örtü olduğunu, kırsal kesimde kısa boylulara lakap olarak ‘bacak’ denmesini ve ‘tezek’e ‘tersi’ dendiğini öğreniyoruz. Halk ve sokak ağzı da öykülerde yer yer görülmektedir. “Geçimsiz nemrut, güzellikle avrat olunmaz, soyunu sopunu…, herifin it olsun, getirdiği et olsun, …. Git ulan nereye gidersen, yine seni keklemişler, ziftin pekini ye, …. yerim senin oğlum, hasretinden acısından saydırıyordu gelmişine geçmişine, manyak karı” gibi ifadelerle örneklendirebilirim.

Bu öykülerde daha çok anaerkil ve ataerkil kültürün yansımalarını görmekteyiz. İnsan ne kadar değişime uğramışta olsa, yine de asli yüzünü hep yanında taşıyacaktır. Her ne kadar çalışmamız, çabalamamız, şansımız oranında yol alsak da bir taraftan da bahşolunan, kader ve tevafuk hayatlarımızı da yaşarız. Bahşolunan hayatlarımızın da kahramanlarıyızdır. Hayali, özlemleri, umudu taşıdığımız kadar, üşümeleri, acıları ve ölümleri de yaşarız. Hayata dair itirazlarımızın yanında şükrümüzü de taşırız ve barındırırız. Bu meyanda her yaşanmışlık derin izleri ve acıları da taşır. Sonuçta ölümlü bir hayatı ve bağrı yanık bir dünyada yaşıyoruz. Bu da bize gösteriyor ki hiçbir dünya telaşına kapılmamak gerekiyor.

Safiyane samimi bir bakışla yüzü insana dönük, sokaktaki, hanedeki ve ailedeki kendi hallince yaşayan insanı okuyan bir gözle süzüp yazıya döker yazar. Hayatlar hep çekidüzende ve yeknesak değildir elbette. Yazar gibi, rutin dünyaların dışındaki sokakları da görmek gerekiyor. Sokaklar, kam alıp sırrına mazhar olmuşlarla doludur. Görene bir adım mesabesinde ne hayatlar yaşanmakta... Böylelikle daha çok hüzünler taşınır öykülere. Ailede, çevrede, sokakta sorunlarıyla, güçlükleriyle ve güzellikleriyle yaşayan sımsıcak kişilikler bunlar. Namazlısı da, harabat ehli de eyyamcısı da hep bizim insanımız, bizim mahallemizin müdavimleri değil mi? Her şeye rağmen öykü kahramanları güzelliklerle hizalanmaktadırlar. Sonuçta insan hikâyeleriyle yazılı sokaklar da bir kütüphanedir. İyi okumalar.

Tastamam ve Şeybişey

İnsan daha çok malum olanı görüyor. Perde gerisinde olan ve sır daha az görünendir. Enstantaneyi, hâlükârdayı bu seyreklik kat ve kat değerliyor olmalı. Aşinalıkta sır çözülüyor giz yok oluyor. Bir gövde gösterisi yapılan şu hayatta, tastamamcı ve garanticidir kimi insanlar. Ki tıyneti bunu gerektirir. Başka bi cihette de şek ve şüpheye mahal veren muğlâklıkta gelgitler. Sonunda hayatın kahramanlığını taşıyan bütün karakterler, biri Türk mavisi turkuaz diğeri de dini sosyallikte bir hayat oluyor. Ağzı dualıdır ikisinin de biri sadece duaya biraz geç geçer, ihtiyarlık da diyelim. Diğeri de birazcık itiraz ehlidir. Dönem dönem kimsesizlikleri olmaktadır elbet ama şükürcüdürler. Vara yoğa muhalefet etmeyi severler. Sanki bir görev hüviyetindedirler. Her ikisinde de doğrucu davutluk yok değil. Mayalarından gelir bütün bunlar besbelli. Ama Allah'ın sanatının üstüne başka bir sanat yoktur anlayışından taviz vermezler.

Biri katıdır diğeri şüpheci. Aksa ak kara ise karadır. Diğeri hep ara renkleri de kollar. Belki ola ki neden ki gibi birçok ihtimali tevarüs eder. Belki de eksi artı gibi, köşe kenar gibi, iç dış gibi tamamlayıcı olmasındandır bunlar. Bir denge hali. Öznel bir ilişki ağında yani, hayatın tam göbeğinde. Ama her ikisi de kırbaç izlerini taşırlar. Hayat yorgunluğu da denir buna. Kiminin zihninde kiminin belinde. Zulalarında mütebessim çehreler istiflenmiştir. Tastamam kuralcıdır ama pencere ve kapıların hep içeri açılması gibi kuralları yoktur. Birbirlerinden hazzetmez değillerdir. İçleri ve dışları dağınıktır biraz.

Bir eski zaman dervişi olamadılar. Çok bir kitap yalamışlıkları da yok hani. Kızdıkları da neşeleri de olmuştur. Taşıdıkları sadece ağırlık değildir. Avamca sırlanacaklar desek de yeridir. Hayatı çok ciddiye almayı da matah görürler asıl olan ölümdür bildikleri. Kendinden dışarı yürüyen hikâyesi çok da ağır olmayan zamanlardan geçmiş kişiliklerdir. Fazla ciddiyet, boş verememe biraz da Rodin heykeline dönüşmüştük hali. Mükemmeliyetçilik sopasını yutmuş gibidirler adeta.

Belki de hayat zamanla müdavimini kendine daha da muhkemleştirip tik oluşturuyor olmalı. Her lafı getiremediğinde şey, hım, şeybişey gibi çokça takıntı buluyor kendine. Birazını yaşına yorsan da kalanına ne demeli. Herkesin pazarda sergilediği bir meziyeti var ama pazarda müşteriler hep türlü türlü. Bu hayatlar işte Tastamam Osman ile Şeybişey Hüsnü'nün içine tik kaçmış hikâyesi olmalı.

Fotoğraf: Instagram / ebrubooks

Kahramanları İnsan Olan Yazarlar

Şair Orhan Veli takvimden bir yaprak kopardı, tarih 1 Şubat 1950 idi. “Yazılarında kendimi buluyorum. Kırkını aşmış bizim mahallenin delikanlısını yazmalıyım” dedi. Yaprak dergisinde her ay yazılarını kaleme aldığı köşesini “mahalle” arkadaşına ayırmıştı. Yazı şöyle başlıyordu: “Onun kahramanlarını aşağı tabaka dedikleri, ayaktakımı dedikleri insanların arasından seçmesi hoş görülmüyor sıradan halktan kahramanları bayağı bulunuyor. Ona “mahalle” çocuğu deyişim de ekseri onu “mahalleden” yetişenler gibi halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri gelir”... 

Bu yazı sadece Sait Faik için mi yazılmıştı? Hayır, sokaktaki insanı yaşamın içinden alıp onu öykülerine, romanlarına ve şiirlerine taşıyan tüm yazarlara bir destektir. Bunlar kimler olabilirdi? Sait Faik'ten Yaşar Kemal'e; Orhan Veli’den Nazım Hikmet'e; Orhan Kemal'e... kadar ulaşan bir yazar grubu. Bunlar “insanı”  anlatan yazarlar.  Sait Faik'le sabah evden çıkın, önce bir mahalle kahvesine uğrarsınız. Hemen bir sandalyeyi çekip oturursunuz. Kahveciden bir gazete istersiniz. Çayınızı yudumlamaya başlarsınız. Oradaki insanlardan bir kahraman yaratır, en ilgincini keşfeder, bizimle tanıştırır. Hem de betimlemesiyle, anlatımıyla, davranışıyla, olay kurgusuyla o çok sevdiği adalardan vapura binersiniz. Bir sokak müzisyeniyle tanışırsınız. “İşini bilen” insan tipleri ile karşılaşırsınız. Son kuşlarla buluşursunuz. Kendinizi sokağın, mahallenin içinde bulursunuz. Az ileride bir sokak satıcısına rastlarsınız.    

Muhtemelen bu, yine o kestanecidir. Rıfat Ilgaz'ın “Sınıfın şairiyim.” sözü burada karşımıza çıkar: Hepsi Halkın içinde kahramanları “içimizden biridir”

Balıkçı kahvelerinde yapılan sohbetler unutulmazdır. Sait Faik, Mahalle Kahvesi adlı kitabında "Söylendim Durdum" adlı öyküsünün son bölümünde bugünü anlatıyor sanki: Bu şehirde (İstanbul) düşünülmez, düşünmek iyi değil, sağlığı bozar. Orhan Veli'nin Kitabe-i Sengi Mezar’ında da insan tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar, yaşamın içinden sizi alır, hayatın gerçeklik aynasıyla tanıştırır, empati yaptırır. Peki, yazık oldu Süleyman Efendi’ye de kim bilir hangi dostumuzu, komşumuzu, arkadaşımızı görürüz. Sıradan insan için “Deryada balık olmak tek gayedir.” Orhan Veli’de...

Yaşar Kemal'in ilk dönemlerde yaptığı röportajlar Yapı Kredi Yayınları’ndan kitap olarak çıktı. Memleketinde arzuhalcilik onu bir ekmeğin fırında kızarması gibi pişirmişti. Destanlar, masallar, efsaneler ve türküler ise usta yazarı mayalamıştı. Röportajları çalıştığı Cumhuriyet Gazetesi için yapmıştı. Kitabı okuduğunuzda bir bakarsınız, haksızlığa uğrayan insanların yanında. Yine bir bakarsınız, sabahçı kahvesindedir, insanları izler tıpkı dostu Sait Faik gibi. Ya da amele pazarındadır. Eserlerinde onların hikâyesi vardır. Halktan, sıradan insanlar Yaşar Kemal'le yaşatılmıştır.  Yaşar Kemal’in de eserlerinde bunu görürüz. Kahramanları halkın ta kendisidir. Bu yüzden ölümsüzdürler, yaşıyorlar her zaman. Sokakta, bakkalda, otobüste yaşamın her yerinde onlarla tanışırız. Teneke’den İnce Memet'e, Ağrı Dağı Efsanesi’nden Fırat Suyu Kan  Akıyor Baksana, Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne... Hepsinde “bizden” olanın hikâyesini görürüz. Birden İnce Memet'le dost oluruz. Feodaliteye, ağalığa karşı mücadeleye gireriz. Yine onun ilk tiyatro eseriyle sahnede Teneke'nin içinde oluruz. Ara Güler bu yazarların yaptığı röportajların fotoğraflarını çekmiştir. Bunları incelediğimizde de “insanı” görürsünüz...

Nazım Hikmet’in ise işçi, işsiz, memur, doktor, ağa, maraba eserlerinde canlanır, Kuvayi Milliye Destanı’nda o kudretli, muzaffer komutanları, kahramanları görmezsiniz, sıradan insanları görürsünüz. “Kavgadan önce de Kartalda bahçıvan, sonra da Kartalda bahçıvan” Kartallı Kâzım’ı görürsünüz. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda da öyledir…

Büyük İnsanlık şiiri:

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu

trende üçüncü mevki

şosede yayan

büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider

yirmisinde evlenir

kırkında ölür

büyük insanlık.


Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter

pirinç de öyle

şeker de öyle

kumaş da öyle

kitap da öyle

büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok

sokağında fener

penceresinde cam

ama umudu var büyük insanlığın

umutsuz yaşanmıyor.

Ekim, Taşkent, 1958

Cezaevinde yazdığı eserlerinde hep sıradan mahkûmları anlatır. Örneğin, cezaevi arkadaşı “Hamdi” onun için unutulmazdır. Kadınlar, soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve bizim olan kadınlar onun eserlerinde ve yaşamında vazgeçilmezdir. Münevver, Piraye ve Vera.

Orhan Kemal'in kahramanları, içimizdendir. Bekçi Murtaza’sından Cemile’sine, oradan Bereketli Topraklar Üzerine git, hep bu toprakların insanlarını işçisini, sıradan insan tiplerini görürüz. “Kendimizi” görürüz. Murtaza mahallemizin bekçisidir. Amirlerinden iyi kurs almıştır. Devletin kudretli ve güçlü elidir. Hangimiz yaşamda rastlamadık ki Murtazalara, Cemilelere? Sokağımızda fabrikada çalışan bir emekçi kadın başından neler neler geçmiştir? Gelin, bu halkçı yazarlarımıza sinemamızın ve tiyatromuzun yüz akı iki aydınımızı da ekleyelim. İki sinema ve tiyatro yazarı halktan insanları, sokağın rengini beyaz cama halk estetiği olarak yansıtan Ertem Eğilmez ve “insanı” sahneye yansıtan Haldun Taner’i de unutmak mümkün değil. Ertem Eğilmez, sinemanın yeri doldurulamaz senarist ve yönetmenidir. Beyaz perdeye yansıttığı kahramanlar hep yaşamın içindendir. Saatlerce izleyiciyi ekran karşısında tutar. Kimi zaman Ankara’da gecenin geç saatine kadar çalıp söyleyen kapı komşumuz oldu “Düttürü Dünya”da. Usta tiyatrocu Haldun Taner ise Keşanlı Ali’yle Sinekli’deki dostumuz yaşamın içinde oldular.

Fakir Baykurt “Köşe Bucak Anadolu” Kitabında da anlatı. Ayrıca belgeseli de çekildi. Yunus Nadi ödül hikâyesi vardır. Kitapta okuduğum gibi Belgeselde de izledim. Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Cevat Fehmi Başkurt, “Senin ismin gerçekten Fakir mi?” diye sorduktan sonra “Sen bataklıktaki pırlantasın.” demiştir. Bu söze çok üzülmüştür. Ufak görme halkı, dudak bükme halka, sıradan insanı yok sayma. Yarış, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ve Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü arasında geçmiş, ödülü Fakir Baykurt'un alması için seçici kurulda Yaşar Kemal'in perde arkasındaki kulisi çok etkili olmuştur. İki yazar 12 Eylül 1980 sürgünü olmuşlardır… Yazar Tezer Özlü'nün Almanya’da Fakir Baykurt'u gördüğünde “Yine mi bu köylüler?” diyerek bir serzenişte bulunduğu hep söylenir. Misafir misafiri istemez ev sahibi hiç kimseyi misali. Köy enstitülü yazarlarda hep sıradan, sokaktan halktan insanları görürüz. Şimdilerde edebiyatta, halktan kahramanlar yok. İyi ile kötünün mücadelesinde iyinin adı olan “insan” yok. İnsan.

Doğa Sevgisi

 Son yıllarda Türkiye’nin ve dünyanın gündeminde başköşeye oturan bir konu var: Küresel ısınma. Küresel ısınmanın hem sorumlusu hem mağduruyuz. Küresel ısınmaya sebep olan uygulamalar biz ölümlü insanların yaptığı işler. Doğanın dengesini bozduk. Canlılar arasındaki besin zincirinde en üst sıraya çıktığımızdan beri açgözlülüğümüzle, doymak bilmez hırslarımızla doğanın canına okuduk. Bizimle aynı ortamda yaşayan hayvanlar ihtiyaçları kadar tüketirken biz insanlar ihtiyaçlarımızdan kat kat fazlasını tüketiyoruz. Her şeyin bir sonu var. Sular tükeniyor, verimli topraklar tükeniyor, petrol, doğalgaz gibi yeraltı kaynakları, göller, dereler, ağaçlar, ormanlar tükeniyor. 

Doğa Sevgisi

Balık türleri, kuş türleri tükeniyor. Bilim insanları sürekli uyarılarda bulunuyorlar. Arılar yok olduktan kırk yıl sonra insanlığın da biteceğini söylüyorlar. Lafa gelince herkes doğayı seviyor fakat yanan ormanları ne yapacağız? Siz hiç orman yakan aslan gördünüz mü, ağaç kesen kaplan gördünüz mü, onlar doğanın evleri olduğunu akıllarıyla değil içgüdüleriyle biliyorlar. Akılları yok ama sanki bizden daha akıllılar. Bu gidişle dünyanın sonu yaklaşıyor. Hiçbir şekilde aklımızı başımıza almıyoruz. Yanan ormanlık alanların yerine bir yıla kalmadan oteller dikiliyor. Her şey kâr için. Kâr edelim derken doğayı bitiriyoruz. Yakın zamanda Kızılderili şefinin dediği gibi paranın yenen bir şey olmadığını öğreneceğiz. Bilim insanlığa doğanın önemini öğretemedi. Siyaset, felsefe, psikoloji, sosyoloji, edebiyat bize doğayı sevdiremedi. Yazarlarımız, şairlerimiz doğaüstüne ne kadar güzel sözler söyleseler de bu sözler bir kulağımızdan girdi, bir kulağımızdan çıktı.   

Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar kitabında adada çocuklarla kuş avlamaya çıkan bir esnaftan bahseder. Rum vatandaşımız çocuklarla birlik olup kuşları öldürür. Bir süre sonra kuşlar adaya uğramaz olur.

Yazar hayvan sevgisini daha nasıl anlatacaktı ki. Genç bir öykü yazarını nasıl bulduğunu Sait Faik’e sorarlar. Ondan yazar olmaz der. Çünkü daha balıkların isimlerini bilmiyor. Sait Faik Burgazada’nın bütün güzelliklerini hikâyelerinde anlatır. Doğayı sevelim diye ne gerekiyorsa yazar. Eğer bugün yaşadıklarımızı görseydi kahrından ölürdü. Doğanın güzelliklerini yazan tek yazar Sait Faik değil. Yaşar Kemal de doğa tutkunu bir yazar. Romanlarında ilk elli sayfa yaprak kıpırdamıyor, denir. İlk elli sayfada Toroslar’ın doğal zenginliği anlatılır. Kuşlar, böcekler, yılanlar, ağaçlar, meyveler, otlar, çalı çırpılar, akla gelen her türlü güzellik okura ulaştırılır. İnce Memed romanı sırf doğa tasvirleri için bile okunmaya değer. Tek Kanatlı Bir Kuş adlı kitaptan bir alıntı: “Ceviz ağacı çok değerlidir ama altında uyumayacaksın, gölgesi ağırdır. Bir de ceviz ağacının bir huyu vardır, budaklarından birisi oluşurken yakınında kim varsa, ne varsa hemencecik budağın içine resmini nakşediverir. Zamanla budakla birlikte resim de büyür. Ceviz budağından çok acayip resimler çıkmıştır. Ulu ağaçlar, bulutlar, denizler, uzun yollar, kamyonlar, otobüsler, otomobiller, sincaplar, tilkiler, ayılar, kurtlar, çakallar.” Yağmurcuk Kuşu romanından bir bölüm: “Orada, ta avlunun köşesinde, kayalığı çevreleyen uzun, yılan işlemez kaktüslerin sağında, tam kayalığın ucunda bitmiş, ne zaman dikildiği, kaç yaşında olduğu belli olmayan, dalları bir çınar ağacı dalı gibi yöreye yayılmış nar ağacının gölgesinin ucunda Salmanın karartısı büyüyor, sallanıyor, gölgesi gidip geliyordu.” Şairler de yazarlar kadar doğayı güzel anlatırlar. Hasan Hüseyin Korkmazgil’den bir örnek:

‘’Vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım

Geçin sıcak ırmakları kuşlarım

Kızılırmak Kızılırmak akın kuşlarım

Açtım kırkıncı kapıyı

Gördüm ki atın önünde et

Titrer bir yerleri zamanın

Kırdım kırkıncı kapıyı

Gördüm ki itin önünde ot

Ürperip durur hiç olmalardan

Şakıdı kuş

Yarıldı nar

Delirdi ateş

Ve başladı uğul uğul uğuldamağa

Bütün ırmakları dünyanın

Kızılırmak

Kızılırmak

Örnekleri ne kadar çok artırırsak artıralım yazarlarda, şairlerde doğa düşmanlığı göremeyiz. Kendisini insan sayan hiçbir sanatçı doğa düşmanlığı yapmaz. Doğa sevgisini dile getirir. Dede Korkut da bir sanatçıydı. Aynı zamanda topluma yol gösteren bir aydındı. Ondaki doğa sevgisine uyan insanlar sözünü dinliyor, doğa ile barış içinde yaşıyorlardı. O zamanlar sanatçıların sözünün dinlendiği zamanlardı. Hırsın, nefretin, toplu öldürmelerin olmadığı zamanlardı. Günümüzde ise sanatçılar, orman yakanlar kadar değer görmüyor. Herkes değer görmeli ancak en çok değeri doğa görmeli. Bu gidişle çocuklarımıza bırakacağımız bir doğa kalmayacak. Doğa yoksa yaşam da yok.

 Sanatçılarımızdan örneklerle yazımızı bitirelim:


GÖĞE BAKMA DURAĞI

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Bu evleri atla bu evleri de bunları da

Göğe bakalım

Turgut Uyar


Sana bir karşılık vereceğim

Toprağı deşen boğuk sesimle

Sana bir karşılık vereceğim

Amansız kum fırtınası altında

Sana bir karşılık vereceğim

Birbiri üstüne yığılırken günler

Ey taşan suların imkânı

Ey taşan suların bekâreti sana

Bir karşılık vereceğim

Erbain, İsmet Özel

Şiir: Sağ Köşe

Sağ köşe

Birleşik kelimelerin yanına saklamıştım çiçeklerimi

Dolu görünsün diye aceleyle donatmıştım

Sırf sen yalnız hissetme diye yüreğini.

Can pervane oldum

Koştum, düştüm bazen nefes aldım duruldum...

Bir şeyler kaybettim en yaklaştığım anda sana

Eğer onu bulursan, inanmasan bile

Kalbinin sağ köşesine sakla.


Atlasın karalandı yolunu kaybettin galiba

Yoksa kutup yıldızları döker miydi?

Yolunu yoluma

Korkmazdım, deliydim yalan yok birazda

Virane kaldım

O yüzden her seferinde siyah çiviler çakıldı hayatıma.

Eğer üstüne bastığın yer acıtırsa dinginliklerini

Yormadan benli çizikleri

Kalbinin sağ köşesine sakla.

Oysa eksiğimiz yoktu bu ıssız adadan ayrılmak için.

Sanki vurulduk nerden çıktı bu irin?

Şifa demeye utandık, o yüzden döküldü baharımız

Her şey yine de insan için.

Olurda kayığını saramazsan, ellerin nasır olursa

Arda kalanlar imkânsızlığa davetiye çıkarırsa

Ebedi baharın tılsımına sarıl için için.

Korku dediğin bir an ya

Ümitsizlik dediğin yerde

Beni kabinin sağ köşesine sakla.

Meğer çekirdek kabukları kadar hiçlikteymiş

Kaldırım taşlarına sıkışmış gölgesi demini almış mumlarım.

Meğer bu kamp, bu çadır bu hilale denk değilmiş

Zor anladım.

Narince vuruyor topukların çıt çıkmayan yansımalarıma

Bilmiyorum her şey kader ya

Döngülerin menziline girmek nasip olmasa da

Beni kalbinin sağ köşesine sakla.

Öykü: Çaresizlik

İlçeye bir hafta boyunca yoğun kar yağmıştı. Sıcaklık sıfırın altına inmiş, saçaklarda kalın buz sarkıtları oluşmuştu. Şehir içi yollar karla kaplandığı için çocuklar ancak büyüklerce açılan yollardan yürüyerek okula gidebiliyorlardı. O sabah ilçenin devlet veteriner dairesinde yoğun bir çalışma vardı. Resmi araca bir yandan malzemeler yükleniyor bir yandan da lastiklere zincir takılıyordu. Sonunda hazırlık tamamlandı ve eski model araç yola koyuldu. Araçta bir veteriner hekim, bir teknisyen bir de şoför vardı. Aldıkları ihbar üzerine yakındaki bir köye hayvan aşılamasına gidiyorlardı. Araba bir süre ilçenin nispeten açık olan sokaklarında yol aldıktan sonra şehirlerarası yola girdi. Yol kar makineleri ile açılmış ve tuzlanmıştı. Bir süre de bu yolda giden araba kardan zar zor görülebilen köy tabelasından sağa saptı. 

Çaresizlik

Başlangıçta açık olan köy yolu birden gözden kayboldu. Şoför işi gereği defalarca o köye gittiği için karla kaplanmış yolda kendinden emin bir şekilde ilerliyordu. Güneşin vurduğu kar örtüsü demiri bir renk almıştı. Gözle görülebilen uzaklıkta ne bir ağaç ne de bir yerleşim yeri vardı. Manzara gerçekten de görülmeye değerdi. Dışarıda hava çok soğuktu. Şiddetlenen rüzgâr eski arabanın kapı ve pencere pervazlarından içeriye giriyordu. Araba uzunca bir süre karla kaplı arazide yol aldı. Uyarılara rağmen şoför dönmeyi kabul etmiyor, ısrarla köye gidebileceğini söylüyordu. Hareketten beri neredeyse iki saat geçmişti. Birden ön sağ teker bir kar çukurunun içerisine girdi. Şoför bir süre gaz verip tekerleği kurtarmak istediyse de başarılı olamadı. Tekerlek daha çok kara ve çamura saplandı. İçeridekiler dışarıya çıkıp arabayı itekledilerse de bir sonuç alamadılar. Tekrar içeriye girip çaresiz bir şekilde beklemeye başladılar. O yıllarda cep telefonu olmadığı için kimseye haber veremiyorlardı. Hava iyice soğumaya başlamıştı.   

Isınmak için araba çalışmak zorundaydı. Bir süre sonra arabanın yakıtı da bitti. İçeridekiler çaresizce yanlarına aldıkları battaniyelere sarındılar. Soğuk iyice artmış katlanılamaz bir hale gelmişti. Bir an için donup ölecekleri akıllarına geldi.

Tam umutlarını kaybetmek üzereydiler ki arkadan iki jandarmanın bir eşeği önlerinde sürüyerek kendilerine doğru geldiğini gördüler. Sevinçten ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Hemen arabadan indiler ve el sallamaya başladılar. Jandarmalar da onları fark etmişlerdi. Her iki taraf sevinçle kucaklaştılar. Jandarmaların söylediğine göre köy hemen önlerindeki tepenin arkasındaydı.  Çalıntı eşeği köydeki sahibine götürüyorlardı. Arabayı orada bırakıp hep birlikte yola çıktılar. Neredeyse yarım metreye varan karlara bata çıka bir saatte köye ulaştılar.  Köy yaklaşık otuz haneden oluşuyordu. Evlerin çatıları ve yollar karla kaplıydı. Dışarıda ne bir insan ne de bir hayvan görünüyordu. Doğruca köy odasına yöneldiler. Erlerden biri haber vermek için muhtarın evine yöneldi. Köy odasına girdiler. Kimse olmadığı için oda çok soğuktu. Odanın ortasında büyükçe bir odun sobası duruyordu. Yerde hasırdan örtüler seriliydi. Kare şeklindeki odanın etrafını halı minder ve yastıklardan oluşan sedirler kaplamıştı. Köşedeki büyükçe masanın üzerinde bir küçük tüp ve çay malzemeleri duruyordu. 

Masanın altında ise odunlar düzenli bir şekilde istif edilmişti. Duvarda bir Atatürk resmi ve birkaç manzara tablosu asılıydı. Bir süre sonra muhtar yanında bekçi ile odaya geldi. Muhtar konuklarına hoş geldin derken bekçi sobayı yakıp çay demlemeye koyuldu. Ortalık yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Bu arada haberi alan köylüler de teker teker odaya gelmeye başlamıştı. Kısa zamanda köy odası insanlarla dolmuştu. Bir yandan çaylar içilirken bir yandan da aralarında koyu bir sohbet başlamıştı. Böylece saatler geçti ve kış olduğu için hava kararmaya başladı. İşleri ertesi güne kalmıştı. Yapacakları iş salgın hastalığa yakalananları tespit edip itlaf etmek, hastalıksız olanları ise aşılamaktı. Sobanın ısısından ve yorgunluktan olacak erkenden uykuları gelmiş, esnemeye başlamışlardı. Bir ara bekçi elinde bir tepsi yemek ile odaya girdi. Bu arada köylüler izin isteyip ayrıldılar. Yemeklerini yediler ve bekçinin serdiği yer yataklarına yatıp derin bir uykuya daldılar. Sessizlikte sadece sobada yanan odunun çıtırtısı duyuluyor, alevi odayı ışıl ışıl aydınlatıyordu.

Ertesi gün horoz sesleri ile uyandılar. Dünün yorgunluğundan eser kalmamıştı. Hemen bir çay demleyip muhtarın akşamleyin getirdiği gözleme ile kahvaltı yaptılar. Dışarıda güneşli bir hava vardı. Muhtar gece evin önündeki karları küretmişti. Traktörün çekip getirdiği arabaları evin önünde duruyordu. Önlüklerini giydiler, aşıları ve gerekli malzemeleri çantalarına koydular. Bu arada muhtar, bekçi ve birkaç köylü de gelmişti. Muhtarın rehberliğinde köyün içinde ilerlemeye başladılar. Bekçi zaten küçük olan köyde hayvanlara aşı yapılacağını kısa zamanda herkese duyurmuştu. Mevsim kış ve kar diz boyu olduğu için hayvanların tümü ahırlardaydı. Bir ahıra giriyorlar, sığırları muayene ediyorlar, hasta olmayan hayvanlara aşı yapıyorlar, hasta olanları ise itlaf edilmek üzere karantinaya alıyorlardı. Girdikleri bir ahırda iki inek, üç düve ve iki öküzün hasta olduğunu tespit ettiler. Hayvan sahibi kadın ile konuştuklarında daha önce yine köye gelen ekibe hayvanların aşılatılmadığını öğrendiler. Muhtarla konuşup hayvanların hepsinin itlaf edileceğini yani zehir enjekte edilip öldürüleceğini söylediler. Evin reisi hastaydı ve ildeki hastanede yatıyordu. Evde bir kadın ve bir de kızı vardı. Komşular ahırın yakınına çukur kazmaya başladılar. Hayvan sahibi anne kız başlarına geleceği anlamışlardı. 

Çukurun başına oturup ölülerin arkasında yakılan ağıtlar gibi ellerini dizlerine vurarak ağlıyorlardı. Hasta hayvanlar zehir enjekte edilip öldürüldüler ve kazılan çukura atıldılar. Üstlerine kireç dökülüp çukur kapatıldı. Annenin feryatları daha da artmıştı. Bir yandan ağlıyor bir yandan da “ Hayvanlarım olmazsa ben ne yaparım. Hasta kocamın bize hiçbir yararı yok. Oysa hayvanlarım ailemin geçimini sağlıyordu.  Keşke kocam ölseydi de hayvanlarıma bir şey olmasaydı.” diye bağırıyordu. O gün akşama doğru işlerini tamamladılar ve iş makineleri ile açılan yoldan salimen ilçeye döndüler. Geriye gözü yaşlı anayı ve kızını bırakmışlardı. Kadının ağıtı bir türlü kulaklarından gitmiyordu. Köylünün nazarında hayvanın insandan daha değerli olduğunun somut bir örneğini yaşamışlardı.

Şiir: Nokta

Duygularıma bin satır yetmez.

Seni gördüm ama eskisi değildi.

O sen değildin.

Galiba zamanla köreldik.

Zamanla engellendik ama.

Bir gün geri dönersin diye.

O sahaları sana açık tuttuk biz.

Yani ben ve o gelmeyeceğini bilse de.

O zarfın içindeki biletler

Beni sana bağlayan insan değerlerindi.

Sevgin, saygın, adaletin.

Ama unutmuştun insanı insan yapanı, dürüstlüğü.

Nasıl toprak susuz yeşermezse.

Bende onsuz sevemezdim birini.

Sen benim güneşimdin beni yansıtandın.

Ama bu hikâyeye nokta lazımdı.

Öykü: Çocuk

Eve dönüyorum. Otobüsten indim.  Trafiğin rahatlamasını bekledim. Yoldan karşıya geçtim. Kafamda bir sürü mesele… Dalgınım. Bir apartmanın giriş kapısıyla bir–bir buçuk metre önündeki duvarın arasından geçmem lazım. 

Çocuk

Bir genç kız da o darboğazdan bana doğru gelmekte. Beni görünce o da geri döndü. Pek işime gelmedi. Malum her tarafta garip olaylar oluyor. Bu dar alanda genç kızın peşine gitmekle itham edilecekmişim gibi tedirgin oldum. Kız yavaşladı güya bana bir şey diyecek. O dar yerden geçerek beni bekledi.

-Abi!

-Buyur kızım, dedim. Abi şu çocuk…

-Çocuk..(!?)

Aslında bana abi, demeden önce çocuğu görmüştüm. 2-3 yaşlarında bir çocuk bir sağa bakıyor bir sola… İleri koşuyor sonra dönüp bizim tarafa geliyor. Ne olmuş çocuğa, dedim. Bu çocuğun sahibi kim, dedi. Ben nerden bileyim! Hayır, dedi; baksana ayakları yalın ve çevresinde kimse yok. Burası sokak, hemen şurası otoyol… Hem de çok işlek bir otoyol…

Çok kızdım kendime. Neden ben düşünemedim bunu. Sahi bu çocuğun sahibi kim? Ben bu çocuktaki garipliği fark etmedim ama o genç kız fark etti durumu. Tebrik ederim onu. Nasıl dikkatimi çekseydi, çocuğu gördüm ama sağa sola bakmadım ki. Belki çocuğun velisi de mutlaka buralardadır diye düşündüm. Duymuştum, malum bir ülkede başkasının çocuğunu sevemezmişsin mesela. Adın sapığa çıkarmış. Öte yandan böbrekçiler var, fidyeciler var; var da var. En iyisi kafamı çevirmeden yoluma devam etmek… Belki ben böyle düşündüm ve çocuktaki garipliği göremedim. Ama o genç kız, durumun farkına vardı. Muhtemeldir ki annelik içgüdüsü. Evet, kızdım kendime.

-Kızım çal şu apartmanın zillerini, soralım. Apartmanın kapısı sonuna kadar açık. Kız, tedirgin her nedense. Korkma ben buradayım; çal şu zilleri, dedim. Genç kız, apartman zillerinin hepsine bastı. Bir dakika geçmeden apartmanın 2. Kat penceresinden bir kadın sarktı dışarı. Zili çalan genç kıza baktı. Sonra kapıya baktı. Apartman kapısının açık olduğunu muhtemelen gördü ve görünce biraz şaşırdı. Kapı açık neden zile basıyorsun, dercesine. Genç kız da kadına… Üç dört saniye birbirlerine hiç bir şey diyemeyince, yenge, dedim; bu çocuğu tanıyor musunuz? Kadın çocuğu görünce bir çığlık attı ki sormayın. “O nasıl çıktı oraya; hâlbuki kapılar da kapalıydı. Hâlbuki kapılar da kapalıydı…”  

Kadın bana dualar etmeye başladı. Bakın, dedim -genç kızı göstererek-, bu kardeşimiz fark etti durumu; asıl ona teşekkür edin.

Genç kız orada bekledi; ben yürüdüm yoluma. Baya bir yürüdüm arkama baktım, kadın aşağıya inmiş; genç kız da orada, çocuk aynı yerinde… Genç kız ve kadın konuşuyorlar. Önüme döndüm ve yürüdüm; daha yürüdüm.

İçime bir kurt düştü. Ya, dedim, çocuk, o kadının değilse. Olmaz böyle bir şey ama ya değilse… İnşallah genç kızımız bu kadının, çocuğun velisi olup olmadığını kontrol etmiştir. Belki çocuğun adını sormuştur; kadın da deyivermiştir. Çocuk da gülümseyip kadına doğru koşmuştur. İnşallah bu duyarlı genç kızımızın -duyarlılığı yanında- azıcık şüpheci, eleştirel bir damarı daha vardır.

Yok yok olmaz da ya çocuk, o kadının çocuğu değilse. Yürüdüm eve doğru.

Ya değildiyse…  

Edebiyat ve Felsefe Arasındaki Derin İlişkiler

Edebiyat felsefesi, edebiyatın felsefi boyutunu inceleyen ve anlamlandıran bir disiplindir. Hem edebiyat eserlerinin felsefi açıdan analizini yapmayı hem de felsefenin edebiyat üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlar. Edebi metinler, felsefi düşüncelerin ifade edilmesi ve sorgulanması için önemli bir kanaldır.

Edebiyat Felsefe İlişkisi

Edebiyatın felsefi işlevi, insanın varoluşsal sorunlarını, ahlaki değerleri, insanın doğasını ve dünya hakkındaki felsefi sorulara cevap arama çabasıyla bağlantılı olarak kabul edilir. Edebi metinler, insanın zorluklarına, iç sorgulamalara ve dünyadaki yerine dair derin düşüncelere hitap eder. Örneğin, Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" adlı romanı, etik sorunları, ahlaki değerleri ve ceza sistemiyle ilgili konuları ele alırken, okuyucuların vicdanlarının sınırlarında yolculuk yapmalarını sağlar.

Edebiyat, gerçekliği objektif bir şekilde temsil etmek yerine, onu farklı ve soyut bir şekilde içeren bir dil kullanarak ifade edebilme özelliğine sahiptir. Edebi metinlerdeki olaylar ve karakterler, gerçek dünyadaki gibi tamamen kesin ve kusursuz değildir. Bunun yerine, edebiyat, gerçekliği deneyimlememize ve anlamlandırmamıza yardımcı olmak için soyut veya sembolik bir dil kullanır. Bu, okuyuculara gerçekliği yeniden değerlendirmek, yorumlamak ve sorgulamak için alan sağlar.

Edebiyatın temel yapı taşı olan dil, hem edebiyatın hem de felsefenin önemli bir araştırma konusudur. Edebiyat felsefesi, dilin yapısını, anlamını ve yaratıcı potansiyelini araştırır. Ludwig Wittgenstein gibi düşünürler, edebiyatın, dilin sınırlarını keşfetmek ve ifadelerin karmaşıklığını, çoklu anlamlılığını ve dil oyunlarını anlamak için felsefe açısından önemli bir rol oynayabileceğini savunur.  

Örneğin, James Joyce'un "Ulysses" adlı romanı, dilin karmaşıklığını, daha doğrusu dilin yapısal ve anlamsal özelliklerini zorlar ve okuyuculara dilin sınırlarındaki potansiyeli keşfetme fırsatı sunar.

Edebiyat felsefesini inceleyen birçok önemli düşünür bulunmaktadır. Martin Heidegger, edebiyatın insan varoluşunu anlamlandırmak için kullanılan bir araç olduğunu savunurken, Roland Barthes, metni analiz etmede semiyoloji kullanımına odaklanır. Mikhail Bakhtin, edebî metinlerdeki dil oyunları ve tarih arasındaki ilişki üzerinde durur. Bu düşünürler, felsefi perspektiflerini kullanarak edebiyatın doğasını ve anlamını keşfetmeye çalışmışlar.

Edebiyat felsefesi, edebiyatın felsefi boyutunu inceleyen ve anlamlandıran bir disiplindir. Edebi metinlerin derinlikli bir şekilde analiz edilerek içerdikleri felsefi düşüncelerin anlaşılmasına katkıda bulunur. Edebiyat, insanın varoluşsal sorularını, ahlaki değerleri ve dünya hakkındaki düşüncelerini ele alarak insanların düşünce dünyalarına ve duygusal deneyimlerine dokunur. Edebiyat, sözcüklerin gücünü kullanarak soyut kavramları, deneyimleri ve ideolojileri somutlaştırır ve aktarır. Edebiyat felsefesinin birçok önemli düşünürü, edebiyatın ve dilin felsefi boyutunu keşfetmek için derinlemesine çalışmalar yapmıştır. Bu düşünürlerin felsefi perspektifleri, edebiyatın yapısını, anlamını ve etkisini anlamada yardımcı olur. Edebiyat felsefesi, dilin anlamını, ifade biçimlerini ve düşünsel içeriğini de araştırır. Edebi metinler, edebiyatın her bir dilin ve kültürün özgünlüğünü yansıttığı bir yoldur ve bu, farklı dünyaları keşfetmemize ve anlamlandırmamıza olanak sağlar.

Edebiyat felsefesi, farklı düşünce ve duyguların birleştiği bir kesişim noktasıdır. Edebi metinlerin incelenmesi, okuyucuların derin bir şekilde düşünmelerini ve bir iç yolculuğa çıkmalarını sağlar. Edebiyatın insanın varoluşsal sorularıyla başa çıkmasına ve dünyayı sorgulamasına yardımcı olduğu düşüncesi, edebiyat felsefesinin önemini vurgular. Bu disiplin, insanın yaşamının anlamına ve değerlerine dair derin bir anlayış sağlama potansiyeline sahiptir. Sonuç olarak, edebiyat felsefesi, edebiyatın felsefi boyutunu inceleyerek, insanın düşünsel ve duygusal dünyasının keşfedilmesine katkıda bulunur. Edebi metinler, gerçekliği anlamlandırmamıza ve farklı düşünce ve duyguları deneyimlememize yardımcı olur. Edebiyat felsefesi, hem edebiyatın felsefesini yapmayı hem de felsefenin edebiyat üzerindeki etkisini anlamlandırmayı amaçlar. Bu disiplin, insanların düşünme ve anlama kapasitesini geliştirerek, derin bir içsel keşif yolculuğuna çıkma potansiyeline sahiptir.

Yapılacaklar Listemde En Zor Olan Kitap Yazmaktı

Merhaba Selçuk Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Demireli köyünde doğup büyüdüm. 10 yıl fabrikada çalıştıktan sonra ani bir kararla işimden ayrıldım ve uzun zamandır hayalini kurduğum Latin Amerika seyahatini 365 günde gerçekleştirdim. Gezi bittiğinde doğasına âşık olduğum Patagonya coğrafyasına yerleştim. 2018 den beri Patagonya coğrafyasında El Calafate şehrinde yaşıyorum.

Selçuk Tanaydın

Bir gezgin olarak yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yola çıkma hikâyeniz ve yazma serüveninizden kısaca bahseder misiniz?

Gençliğimde yaptığım ve duvara astığım bir Yapılacaklar Listem vardı. Bu listenin ilk sıralarında Bir kitap yaz maddesi de vardı. Listede birçok şey gözüme kolay veya yapılabilir geliyordu ama en zoru bir kitap yazmaktı benim için. Sanırım ben o listeye Bir Kitap Yaz tohumunu ekmiştim ve o da zamanla dallanıp budaklanmıştı. Yola çıkma hikâyem çok absürt, komik ve ya ilginç gelebilir. Çalıştığım bir dönemde yine seyahat temalı bir film izliyordum ( Ye Dua Et Sev) Bu filmde duyduğum bir İtalyan fıkrası beni ani bir kararla işi bırakmama ve Latin Amerika seyahatime çıkmama sebep oldu. Fakir bir adam her gün büyük azizlerden birinin heykelinin önüne gider dua edermiş. “Sevgili Aziz, lütfen, lütfen, lütfen bugün piyangoyu kazanayım.” Ve bir gün aziz heykeli canlanır fakir adama eğilir ve der ki, “Sevgili oğlum, lütfen, lütfen, lütfen önce bilet al.”

Benim de hayalini kurduğum şeyi yapmak için tek yapmam gereken şeyin aslında Buenos Aires'e bir bilet almam gerektiği imiş. Bir hafta sonra işimden ayrılmış biletimi almıştım.

Neden Arjantin ya da neden Patagonya? Sizi bu ülkeye çeken sebepler nelerdi?

Dağlar, göller, buzullar ve yaban hayatı bir fotoğrafçı olarak beni çok büyülemişti. Benim burada yaşamam gerek dedim ve orada yaşamaya başladım.

Latin Amerika Seyahatnamesi kitabınızın ardından Patagonya Rehberi isimli kitabınız Logo Yayınevinden çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Patagonya Rehberi bu büyülü coğrafyaya gelmek isteyenler için isminden de anlaşılacağı gibi yol gösterici bir rehber kitap. Bu tip bir kitabın eksikliğini hissettim ve coğrafyada yaşayan tek Türk olarak kitabı benim yazmam gerektiğini düşündüm. Bölgeye gelmek isteyenler için coğrafya ve tarih ile birlikte olmazsa olmaz temel bilgiler yazıyor.

Sizin gibi yola çıkmak isteyen sırt çantalı gezgin adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Tek yön bir bilet alsınlar ve gerisini akışına bıraksınlar. Doğru zamanda doğru yerde olduğunuz sürece ve planlı hareket ettiğiniz sürece her şey yolunda gidecek ve geziniz bambaşka bir şeye evrilecek. Önemli olan o bileti alabilmek. Gerisi çok kolay.

Başucu gezgin, yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Jules Verne'nin kitapları bana hep iyi geliyor. Diğer sevdiğim bir başka kitapta Charles Darwin'in Beagle Gemisi Günlüğü.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aklımda Patagonya Rehberini yazmak hiç yoktu ama bir gün bir fikir ve ilham geldi ani bir kararla bu son kitabımı yazdım. Şu an aklımda bir şey yok ama kendimi tanıyorsam birkaç yıl içinde yazacak bir şeyler mutlaka bulacağım olur.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kitap yazmak isteyenler için şunu söyleyebilirim. Ben bir kitap yazarken önce kabasını yazıyorum. İnşaat gibi düşünürsek önce kaba inşaatı bitiriyorum sonra detaylara giriyorum. Önemli olan o kabasına başlayabilmek, ilk kazmayı vurabilmek. Kitabın kabası saçma da olsa absürtte olsa detaylandırdıkça harika bir şeye evrildiğini görüyorsunuz ve bittiğinde siz bile inanamıyorsunuz.

Faşizm Kominizm ve Liberalizm Devrini Kapattı

“Faşizm Komünizm ve Liberalizm Devrini Kapattı.” diyen Harrari, 21. yüzyılda ideolojisi ne olacak diye soruyor. Yuval Noah Harari'nin kitap serimizdeki üçüncü kitabı 21. Yüzyıl için 21 Ders’e geçmeden önce yazar hakkında ilk çalışmamızda değinmediğimiz bir kaç not da paylaşmak isterim: Harari, 24 Şubat 1976 yılında İsrail'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Üniversite mezuniyetinden sonra 2002 yılında Oxford'da doktora yapan Harari, şu anda Kudüs Hebrew Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Eşcinsel ve evli olan Harari insanlık için çağlar boyu sorun olmuş birçok mevzuya dağ gibi bilgi yığını içinde doğru yön verme çabasıyla yazdığı eserlerinde makro-tarihsel araştırmalara yoğunlaşmıştır.

2014, 2016 ve 2018 yıllarında tüm dünyada rekor satışlarla eserlerini okuyucuya ulaştıran Harari, “Tarihte adalet var mı? Tarihin bir yönü var mı? Tarih ilerledikçe insanlar mutlu oldu mu?” gibi sorulara aradığı cevapları ve sıradışı düşünceleriyle tanınıyor. Tarih ve biyoloji arasındaki ilişkiyi irdelerken de her anlamda “ötekinin” gerçekliğini şahsında yaşıyor.

Art arda yazdığı üç eser ile insanlığın tarihsel gelişimini farklı bilimsel öğretiler ışığında araştıran tarih profesörü hiç şüphesiz 21. yüzyılın en çok ses getiren “atipik” düşünürlerinden.

 Harari, ilk kitabı Sapiens‘de insanın nasıl önemsiz bir hayvandan grup kurma ve yönetebilme sayesinde dünyayı yönetir hale geldiğini, ikinci kitabı Homo Deus'ta ise sansasyonel öngörüleriyle insanlığın geleceğine yolculuk yaparak ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık peşindeki serüveni ele almıştı. 21. yüzyılda 21 Ders adlı eserinde ise Harari FAŞİZM KOMÜNİZM ve LİBERALİZM dönemlerinin kapandığını savunarak, onların yerini alabilecek ve biriken sorunlara çözüm olabilecek bir sistem arayışını 21 temel konu başlığı altında ele alıyor. Yazar çağımızda teknoloji ve iletişim ağlarının uçsuz bucaksız genişlemesiyle bağlantılı devasa bilgi birikiminin iki ucu açık bir şekilde bizi hem iyi yönde hem de kötü yönde evirebilme kapasitesinin olduğunu belirtiyor. Yaşanan eşsiz teknolojik ve ekonomik gelişmelere rağmen var olan sorunlarla ve değişimlerle başa çıkabilmek için, “Uyanış, İş, Özgürlük, Eşitlik, Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din, Göç, Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı, Laiklik, Cehalet, Adalet, Post-Hakikat (hakikat sonrası), Bilimkurgu, Eğitim, Anlam, Meditasyon gibi başlıklar altında tartışmaya açıyor ve çözümler öneriyor.

 “Derdim topluma ders vermek değil toplumsal sorunlardan ders çıkarmaktır.” diyen yazar içinde yaşadığımız dönemin sorunlarına çözüm ararken 7 milyar insanın 7 milyar bireysel gündeminin olmasının bilincinde elbette. Harari, “Hepsinin küresel ısınma ve liberal demokrasinin içine düştüğü krizden çok daha mühim meseleleri var.” tespitinde bulunuyor, fakat insanların gündemini sistemlerin, algoritmaların teknolojinin, yani aslında nesnel olmayan olguların belirlediğini gözler önüne seriyor.

Yapay zekânın geliştiği günümüzde gerçek insan ve algoritmalar dünyasında kontrolün sorun olduğunu dillendiren yazar, bilgi yığınının doğru yöne akışının küresel işbirliğiyle iyiye dönüşeceğini belirtiyor. Birinci kitabındaki evrensel tarih özetinde olduğu gibi, Harari burada da çoğunluğu ilgilendiren kaçınılmaz sorularını sıralıyor:

Tanrı geri mi dönüyor?

Bilgisayarlar ve robotlar insan olmanın anlamını nasıl değiştirecek?

Yalan haber salgını karşısında ne yapabiliriz?

Büyük Veri bizi sürekli izlerken, seçme özgürlüğümüzü nasıl geri kazanabiliriz?

Dünyayı anlayamıyorsak doğruyla yanlışı, haklıyla haksızı nasıl ayırt edeceğiz?

Ufkumuzu aşan, bütünüyle insan kontrolünün dışında dönen ve tüm tanrılarla ideolojilere gölge düşüren bir dünyada sağlam bir etik zemin bulmak mümkün mü?

Homo Sapiens yarattığı dünyayı anlamlandırma yetisine sahip mi?

Gerçekliği kurmacadan ayıran belirgin bir sınır kaldı mı?

Eşitsizlik ve iklim değişikliğinin açtığı dertlere milliyetçilik deva olabilir mi?

Eski anlatıların çöküp yerine yenilerinin gelmediği bir çağda ne tür becerilere ihtiyacımız var?

Tarihçi yazar bu ve benzeri belli başlı sorunları 21 bölümde işlerken, daha önceki kitaplarında ortaya koyduğu olgulara dayanarak bilimsel kördüğümlere açıklık getiriyor.

Harari, asıl sorunun bugüne kadar doğru bildiğimiz birçok gerçeğin kurgu olduğu teziyle devam ediyor. Hayvanlar için yalnızca tek bir gerçeklik, objektif gerçeklik, varken (nehirler, dağlar, ağaçlar vb.) insanlık için iki tip gerçeklik olduğunu yazıyor. Birincisi öteki hayvanlar için de var olan objektif gerçeklik. Diğeri ise kurgusal gerçeklik. Kurgusal gerçeklik doğada objektif olarak var olmayan bizim kendi yaratımımız olan gerçekliktir.

Harari insanlığın gerçek olmayan kurgularla farkında olmadan gerçekmiş gibi idare edildiğini ama artık bu kurgularla insanlığın aldatılamayacağını çarpıcı bir dil ile kaleme alıyor.

Örneğin; din, para, şirketler devletler nesnel değil kurgusal olgulardır. Geçmişte gerçek sanılan bu oluşumlar aslında somut var olmadı. Ancak bunlardan kaynaklanan sorunlar nedeniyle insanlar karşılarına çıkan gerçek sorunlara çözüm üretmek için zaman bulup düşünemiyor bile. “Bu hiç adil değil.” diyen yazar hemen arkasından da “Tarihin adil olduğunu söyleyen kim?” sözlerini ekliyor ve bizi tarihi sorgulamaya yönlendiriyor.  

Peki bu incelemeden sonra yazara göre şu an dünyanın karşısındaki en büyük zorluk nedir sizce?

Çocuklarımıza neleri öğretmeliyiz derken, Dünya genelinde toplumları şekillendiren ve gezegenimizin tamamının geleceğini etkileme olasılığı taşıyan önemli etkenler kitapta soru cevap ve çözüm önerileriyle birlikte işleniyor. Özel hayatından kesitleri de taşıyan kitabı okurken kendisinin de bir çözüm arayışında olduğunu görebiliyoruz. Harari eserlerinde her ne kadar aralıksız değişimlerle başa çıkmanın zorluğundan bahsetse de umudu hâkim kılmaya çalışmış. Daha fazla özgürlükler ile topluma nefes vermek mümkün ve insanlığın tarih boyunca altından kalkamayacağı bir sorun yoktur deniliyor. En gelişmiş makinalardan daha gelişkin olan insanlık yapay zekâ devrimi yaşıyor, tabi ki bunu ciddiye almalıdır. Eşi benzeri görülmemiş teknoloji ve ekonomik imkânlar varken sorunlar da o denli büyümekte; bozulan ekolojik denge ve bunun tetikleyebileceği olası pandemiler bunların arasında. Çözümün bazı kavramları yeniden tanımlamada olduğunun farkında olan yazar devlet ve milliyetçilik kavramlarının bu yüzyılda da geçerliliğini koruyacağı fikrinde.

Tıkanan sistemlere alternatif arayışın süreceğini belirten Harari, hızla gelişmekte olan teknolojik sistemin kontrol elden çıkmadan pozitif yönde insanlık lehine kullanılabileceğine inanıyor.

Harari günümüzde paranın insanlar için -dini, dili, rengi, inancı ne olursa olsun- tüm dinlerden ve düşüncelerden daha çok geçerli olduğunu, paranın herkesin inandığı tanrı haline geldiğini ret edemeyeceğimiz vakalarla örneklendiriyor.

 “Ama kaybettiğimiz bir gezegende para da bizleri kurtaramayacak.” değerlendirmesinde bulunan yazar, devasa bir problem haline gelen ekolojik sorunun tüm insanlığın ortak sorunu olduğunu ve ortak çözümün ancak evrensel kollektivizim ile gerçekleşeceğine işaret ediyor. Dikkatimi çeken bir diğer husus, kitap çevirisinde evrensel olması için basıldığı ülkeye göre özel sorunlar ve isimleri içerdiği. Örneğin Türkçe çevirisinde Sezen Aksu gibi sanatçı adı ya da İstanbul gibi şehir ismi geçiyor.

Yine ülkelere özel açıklamalarından bazı kesitler şöyle:

- 1990'larda ve 2000'lerde bu anlatı küresel bir düstur haline geldi. Brezilya'dan Hindistan’a pek çok ülke bu amansız tarih geçidine katılma amacıyla liberal reçeteler uygulamaya soktu. Bu yolu izlemeyi beceremeyenler eski çağlardan kalma fosiller gibi görünüyordu. 1997'de ABD başkanı Bill Clinton, kendinden emin bir şekilde, Çin hükümetinin liberalleştirmeyi reddetmesinin onu “tarihin yanlış tarafında” konumlandırdığını ifade etmişti.

- Fakat 2008'de yaşanan küresel finans krizinin ardından liberal anlatı, dünyanın dört bir yanında gittikçe daha fazla insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Duvarlar ve güvenlik duvarları tekrar su yüzüne çıkıyor. Göç ve ticaret anlaşmalarına karşı direniş tırmanışa geçti. Sözde demokratik devletler hukuk sistemini hiçe sayıyor, basın özgürlüğünü kısıtlıyor, her tür muhalefeti hainlik diye nitelendiriyor.

- Britanya'daki Brexit oyları ve ABD'deki Donald Trump'ın yükselişinin damgasını vurduğu 2016 yılı bu uyanış dalgasının Batı ve Kuzey Amerika’nın merkezindeki liberal devletlere ulaştığı dönem olarak dikkat çekiyor.

 Harari’nin kitabında en çok göze çarpan konulardan biri de küresel anlatılar üzerine:

“1938 ’de insanların tercih edebileceği üç küresel anlatı mevcuttu: Faşizm, Komünizm ve Liberalizm. 1968’de sadece iki, 1998’deyse tek bir anlatı hüküm sürüyor gibiydi; 2018’e gelindiğinde ise elimiz boş kaldı. Dünyaya hâkim liberal seçkinlerin geçtiğimiz yıllarda sarsılmış ve afallamış olmasına şaşmamalı.”

 “Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi alanlarındaki devrimler bize iç dünyamızın kontrolünü bahşedecek, yaşam üretimi ve mühendisliği yapabilmemizi sağlayacak.”

 Burada bir parantez açıp şunu söylemeliyim: Doğrusu Harari’ye çözüm önerme şansım olsaydı ona evrensel huzur için aradığı yeni sistemin adının aslında. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigma... Belki bir gün birisi bu konuda onu aydınlatır.

 Sonuç olarak: Harari’nin başarısının sırrı, karmaşık konuları anlaşılır bir şekilde açıklamak için kullandığı rahat ve eğlenceli stili. Ancak eşit derecede önemli rol oynayan bir etmen var, o da şu: İnsan aklının nasıl işlediğine dair özel görüşleri. Endişesi samimi ve insanî: Dünyamızda neler olup bittiğini araştırmak için gerekli araçları insanların hizmetine sunmak. Çünkü ancak mümkün olduğu kadar çok insan bugünkü tehlikeden haberdar olursa, geleceğimizin bağlı olduğu yarınlarda sorunlar karşısında demokratik kararlar verilebilir.

Eğer insanlığın geleceği hakkında kararlar verilirken, çocuklarımıza bakmakla meşgul olduğumuz için karar mekanizmasında yoksak, biz de onlar da sonuçlardan kurtulmaz. Bu kitap küresel sahayı biraz daha net görmeye yardımcı olabilir. Birkaç tanemizin bile türümüzün geleceği ile ilgili tartışmaya katılmasını sağlıyorsa, görevini yapmış sayılır.

 “Geleceğe ilgi duyan bir tarihçi olarak tek bir endişem var: İnsanlık için yapay zekâ değil, doğal aptallık en büyük tehlike.”

Yuval Noah Harari *

* Deniz’in Gözüyle Kitap Dünyası / Deniz Boyraci / Alaska Yayınevi

1932-2024 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447