Nazım Hikmet'le Konuştuk - Nostalji (1932)

Nazım Hikmet mensup olduğu edebiyat cereyanında şiirle tabiatın münasebetini ve şiirde lirik unsuru anlatıyor.  Mensup olduğunuz edebiyat cereyanında tabiatın mevkii nedir? Şiirlerinizin haykıran bir bando mızıka kadar ibaret olduğunu, yazılarınızın kısmen sesinin duyulmadığını, lirismi idrak ettiğinizi söylüyorlar, ne dersiniz?

Nazım Hikmet'le Konuştuk

Nazım cevap verdi: Evvelâ sualinizin birinci kısmına cevap vereyim. Cevabımın anlaşılması için proleter edebiyatının felsefesini kısaca anlatayım. Şarklı veya garplı bilmem ne mollası be, mösyö Bergson ve mister Ford ve saire felsefede idealist, hayatta materyalisttirler. Bir proleter şair ise, bilâkis, felsefede materyalist, hayatta idealisttir. Yalnız şunu derhal ilâve etmek lâzımdır ki, bu felsefî materyalizm o senelerdeki aşırı materyalizm değil Diyalektik materyalizmdir.

Diyalektik materyalizme göre, madde: ihtisas ve intibalarımıza tabi olmaksızın var olan ve varlığını ihtisas ve intibalarımızla anladığımız objektif realiteye delâlet eden felsefî kategoridir.

Eşyanın bünyesi, eşya maddelerinin kimyevî terkibi, atom, elektron, esir v. s. hakkındaki bilgilerimiz erişilebilir ve bu bilgiler her gün yeni bir ufka doğru genişlemektedir. Fakat, insanın fikirleri yüz yıl beslenmeyeceği ve yalnız platonik bir aşk münasebetiyle çocuk doğmayacağı eskiyen bir hakikattir.

Diyalektik materyalizm için, edebiyata tayin edilmiş meşrut olmayan hiçbir şey yoktur. O, her şeyde zarurî nokta aranmasını emreder, onun karşısında doğru ve mahvoluş zıtlarının fasılasız akışında, “aynıdan”, “başka”, “yukarı”, “sonsuz bir geçmişten başka bir şey duramaz. Bizzat diyalektik felsefe, mütefekkir dimağda, bir dogma basit bir inançtan başka bir şey değildir.

Diyalektik materyalizma maddenin bünyesi ve esvafı hakkındaki ilmî bilgilerimize takribî ve nisbî mahiyeti üzerinde ısrar eder, tabiatta mutlak hudutlar tanımaz. Eşyanın “cevher”i de nispîdir. Dün atoma gelmiştik, bugün elektron esiri geçmiş bulunuyoruz. Bütün bu bilgilerimiz tabiat idrakının nisbî merhaleleridir. Mutlak olan yalnız afak realitedir. Ve ilmî bilgilerimiz bu realitenin her gün biraz daha derinliklerine inmektedir. Ve idealist realizm ile diyalektik materyalizmi ayıran nokta buradadır. Bu söylediklerimden de anlaşılacağını zannettiğime göre, mensup olduğum edebiyat cereyanında şiirle tabiatın münasebeti çok derin ve geniştir ve eğer insanların tabiatı işiterek, “değiştirerek”, kendi içtimai muhitlerini ve kendilerini de değiştirdikleri nazarı itibara alınırsa şiirle tabiatın münasebeti daha iyi meydana çıkar. Şimdi gelelim sualinizin ikinci kısmına. Bu hususta fazla bir şey söylemiyeceğim. Yalnız, meselâ, şu “MAVİ GÖZLÜ DEV MİNNACIK KADIN ve HANIMELLERİ” isimli yazımda o beylik ve belki aşağılık münasebile, miktarı münasip lirik bir hava bulunduğunu sanıyorum. Bu yazımın lirik tarafı belki çok iptidai, belki çok az sanatkârane, ve çok basittir. Fakat zannediyorum ki, bu tarz şiirde lirizme yer olduğumu pek âlâ gösterebilir. Meselâ bizde, bu mektebe mensup olduğunu zannettiğim İLHAMİ BEKİR’in mükemmel lirik yazıları vardır.

Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Dante Başını Kaldırırsa Halimize Ne Der? - Nostalji (1932)

Önümde duran kitaplara hasretle bakıyorum: Aristo, Virgilius, Horatius, Sokrat, Yunan terbiyecileri, Grek ve roman mitolojisi... Acaba Kemalist Türkiye'de yaşayan okur yazar bir adam mıyım, yoksa on beşinci asırda tahsil gören bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz genci miyim? Milliyette: Latince ve Yunanca okumalıyız diyen Nurullah Ataç, Cumhuriyette saf Türkçe konuşmalıyız diyen Peyami Safayı okuyorum da: Acaba rönesans devrini mi yaşıyoruz? Diye şüpheye düşüyorum. Sonra etrafımda yükselen kibir binalara bakıyorum: Ya onlar deli oluyorlar, yahut ben çıldırmışım! Diyorum.

Selami İzzet Yazdı: Dante Başını Kaldırırsa Halimize Ne Der? - Nostalji (1932)

Filvaki her devirde, her memlekette, büyük harpler, esaslı inkılaplar fikir ve edebiyat hayatına bir durgunluk vermiştir. Her milletin edebiyatı da bir fetret devresi vardır. Fakat hiçbir edebiyat tarihi bizde olduğu kadar keşmekeş, fikirlerde istikrarsızlık kaydetmiyor. Türkçe Kemalizmle, İtalya Faşizmle, Rusya Komünizmle ideali belledikleri kültürleşirken, çocuklarımıza Eflatunun felsefesini okutmaya çalışıyoruz. Nazım Hikmet şiirin çerçevesini bir yumrukta kırarken, maarif vekâleti hesabına, Devlet Matbaasında Dante'nin Divina Komedya'sını bastırıyoruz.

Bu zahmet niçin? Bu kütüfete neden katlanıyoruz? Latince bir kitabın açık sayfaları üstünde can veren Petrarka başını kaldırıp Virgilius'un tercümesini görse; Hollandalı Grotius dirilse ve Horatius'un Türkçeye nakledildiğini görse; Yirminci asrın insanlarını hâlâ koyduğumuz yerde otluyorlar, yeni hiçbir şey yapmamışlar, hâlâ bizim zamanımızdaki karanlık fikir kıtlığı devam edip duruyor! derler.

Ya yazarlarımız?.. Bu vadide ortaya atılan fikirler?.. Bundan altı asır evvel: Latince ve Yunanca tedris edilmelidir diyen Groo'nun müsteşrik bir ilmiydi gibi Nurullah Ataç'ın söylediği! Latince ve Yunanca tedris edelim!.. Bizi asır altı asır evveline atan bu ses, maalesef lâyık olduğu mukabeleyi görmedi. Çok edilen bir gazetede ve bir muallim divanından çıkan bu fikre hiç bir saniye hüviyetler kalem cevap vermedi. Kim verecekti? Ruşen Eşref, Yakup Kadri, Ahmet Haşim Beyler Latin ve Yunan şairlerinin eserlerini tercüme ettiler. Maarifin salâhiyetdar bir ruhu da olan Mehmet Emin Bey Sokrat diye eser yazdı. Nihayet son günlerde iki meşhure ses duyuldu. Vakitte Sadri Ertem Beyin. Milliyette Burhan Cahit Beyin... Fakat bu iki sesin itirazları kalın bir düşüncenin, kavi bir kanaatin mahsulü müdür? Hiç zannetmiyoruz. Rönesans devrini yetiştirdiği ve bugüne kadar "Büyük..." diye yâdedilen insanların perestiş eden Shakespeare, Goethe, Abdülhak Hâmid Beylerin dehasını kabul etmeselerce sefalı diyenlerin, birden bire rönesans ve Yunan-Latin kültürü aleyhine ateş püskürmeleri, salim ve esaslı bir kanaat mahsulü olabilir mi?

Bilhassa Sadri Ertem Beyin ve hattâkî yazısında, Latin ve Yunan kültürü aleyhtarlığından ziyade, Fransızcayı iyi bilen, Latin-Yunan kültürü ile beslenmiş olan Nurullah...

Atanın bilgisine yaklaşan bir tanrısı var. Burhan Cahit Bey, bilmem eski kültürün daha alfabesini bilmiyor. İtalyan şairleri Dante ve Petrarka isimleriyle beraber Lâtin şairi ismini sayıyor. Virgilius'u İtalyan zannediyor, ya Dante ile Petrarka'yı, Lâtin...

Daha dün Goethe'ye ithaf yapmıştık. Sadri Ertem bu Alman şairi için methiyeler yazadı. Daha bu ayın, bir-yan Cahit Bey Abdülhak Hâmit Nebi'nin elinden "Üstad" sırasını Yakubu almaya cesaret edemiyor. Daha hâlâ Tanzimat edebiyatını tebel ediyor. Rönesansın ne günahı var? On dördüncü, on beşinci, on altıncı asırın büyüklükleri hep Rönesansın yetiştirdiği Lâtin-Yunan kültürü ile beslenmiş edipler, mamuriler, şairlerdir. Tanzimatçılar bu kültürün esiri idiler... Bunların hâlâ büyüklüğüne kananların, birdenbire köpürmeleri, coşmaları, edebiyatta keşmekeş, fikirsizlik, boşluğun en canlı delillerinden biri değil midir?

Fikir sahasında olsa olsa tercümelere ihtiyaçımız olur. Fakat rönesans devrinin tercümelerine değil, milletlerin rönesansın tedrisinden kurtarmış olan eserlerin tercümesine az çok muhtaç addedilebiliriz. Değil Yunan ve Lâtin uleması, rüesası; bu ilim ve irfanlar müreffeh olanların bile fikirleri bize artık fayda temin edemez. Rönesans'a hücum ederken de, yalnız Lâtin ve Yunan ediplerine, mütefekkirlerine hücum etmeliyiz. Horatius'un yanında Goethe, Virgilius'un yanında Shakespeare cüce kalır. Bunları bir tarafa bırakalım ve millî edebiyata sarılalım. Lâtin ve Yunan kültürüne yarım bir edebiyat yaparken, yaratıcı bir millî edebiyatın temellerini atmaya başlamalıyız. Yoksa ömrümüz köhne oynaklarla geçer. Gözlerimiz bağlı, birbirimizi yakalamaya uğraşmakla vakit geçiririz.

Selami İzzet / Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Darülfünun Ruhiyat Müderrisi M. Şekip: Fikir ve Hareket - Nostalji (1932)

Fikir şampiyonluğu neden hezimete uğruyor. Vücut şampiyonluğu neden revaçta? İlmin amatörlüğünden profesyonel hocalığına yeni geçen arkadaş bir talebenle henüz çıkmış felsefî bir eser üzerinde konuşurken siz bu günün (Kıymet) ve (Hakikat)lerine intikal etmişti. Genç arkadaşım birden bire sordu: Kıymetler gittikçe azalıyor, hakikatler artıyor değil mi?

Darülfünun Ruhiyat Müderrisi M. Şekip: Fikir ve Hareket (1932)

Kafama bir kurşun gibi işliyen bu sual karşısında beynimin kavrayışlarına uyuştuğunu hissettim. O durduğum yerden hemen kalkmasaydım olduğum yerde bir mumya gibi kalacaktım. Ben can havliyle ve bütün hücrelerimle irkildim; bu tesir henüz çocukluğumu bitirmemiş olduğum bir gün evvelki içten yanan alevleri ve hareketleri gözümün önünde tekrar canlandırdı. Hiç beklemediğim ve malzemeden de asla tahmin etmediğim spor heyecanı cihangümul sirayetini çocuğumda da yapmış ve dolayısıyla bana da geçmiş olduğunu içinizden sakıncalı içinde yürüttüğünüz zannettiğim bir meseleye benden cevap istedirdi. Bu sirayet neden bu kadar sürekli ve şümullü?

Kırk elli sene evvel en sağlam kafalar bile hareket fikrinin bu derece sürekli olabileceğini asla tahmin etmedikleri için bunu adalelerin geçici bir tenebbüh ve iptilası, Anglo-Sakson ırkının kaçınılmaz bir takıntısı ve ya modası gibi düşünerek sattı bir çok tahmin ve faraziyeler yaptılar. Bizim nesil de gençliğinde hep bu izahlar avundu. Fakat gün geçtikçe anladığımız gördüğümüz hadiseler aksine çıktı ve hâlâ da çıkıyor. Bunda cihan siyaset ve içtimaiyatının 20 inci asırda almışa başladığı tahavvüllerin tesirleri her halde olacak. Fakat zaman zaman ve onun zihniyetini doğuran fikirleri bugünkü akıbetini görmeden hareket ihtirasının sır ve hikmeti anlaşılamayacak gibi değildir.

Yeni zaman, orta zamanın elle tutulmaz, gözle görülmez mevarit ve muhayyel âleminden bırakarak bunun yerine daha emniyetli, daha müşahhas bir âlem koymak ümit ve ihtirası içinde ve bu ihtiras 'Cazibe Kanunu'nun keşfiyle ilk muvaffakiyetlerini taçlandırarak esen ve cereyanı hareketlerini emniyetli bir bilgi altına alır. Yeni devrin ilk büyük sürükleyicileri her tenkide müteessir bile hayran eder. Çünkü hareketler âlemi artık 'Cazibe' ve 'tehdit' olmuş. On yedinci ve on sekizinci asırlar besliyen bu emniyet yeni bilgilere emsalsiz bir itimat kazandırıp dünyanın bilinebilecek bir nizam ve ahenk göstermesi yeni bilginin prestijini büyük bir otorite hâline getirmiş ve doğuran kafaları toptan Akademi'lerde temeyyüz eden fikir şampiyonlarının gençliğin çok derinden apta ettikleri insanlar mertebesine çıkarır. Bu hızla fizik ve tabiat ilimleri aşkı şahlanır. Maddenin haricî görünüşü ile hâlindeki hareketlerinde cari kanunun büyüleyici cazibesi arasında da cari olarak fikirle ilimlerin ve nihayet içtimaî bilginin artık parçalanmak kabul etmemek (Atomlar)a dayanarak son zaferini kazanmış göründüğü iç dünyaya ve atomların da bir manzume oldukları anlaşılmış başarı. Maddenin bu derinleşilme sıhhatli fizik nazariyeleri arasında görülebilecek bir buhran doğurur. O hâlde bu müsbet bilgimizin ana direği olansa hep ve netice itibarı ve fizik hadiselerin zaman ve mekân kadroları içinde tam bir surette tasvirleri veya dışarıya tesirleri verecek kadar satılardır. Ve bütün bu buhranla birlikte gerçekleşecek bilgi ihtirası ve bilgi otoritesi de zayıflayarak fikir şampiyonluğu modadan düşer ve yerini hareket ve cevvaliyet şampiyonluğuna terk eder. Çünkü yeni bilgimizin esaslı temeli olan fizik ilmi ilimiyet prensibi, tefekkürümüzden emin oluşu zannettiğimiz makine ve zaman vahidikayısıtlarıyla tevfik mümkün olan işletmeyecek bir hâle gelmiştir. Yeni zaman dünya telâkkisinin temellerini sarsan bu buhranı orta tahsil gören dünya gençliğine ne kadar sarsacağını ve ne acılarını kıymet ve hakikat sermayesinin ne tehlikeli bir şüphe veya isyankârlığa uğratacağını tahmin etmek artık pek kolaydır. Çok hassas ve o nispette spekülatif olan gençlik kafasının bu suretle boşaldığını görünce yapacağı ilk iş gençlik idealini taze olan vücudunun güzellik ve faaliyetlerine hasretmek olacaktır. Bugünkü dünya gençliğini saran vücut ve hareket ibadetinin manevî kökleri işte burada. Fizik ilmi bu buhranda kurtulup da bilgimizin emniyetini iade etmedikçe münevver gençliğin fikir şampiyonluğuna sarılması çok şüphelidir. Hâlâ ilme olan umumî ve cihanşümul rağbetsizlik ve buna mukabil her türlü hareket ve kuvvet şampiyonluğuna karşı cezbel bir meftuniyet daha çok burada geliyordur. Çünkü kafamız, bilgi nazariyesi bakımından boş bir konağa hâline gelmiştir. Düşüncenin tehlikede eden Hak'tır: “Biz zaman ve mekânı düşünemeyiz, tefekkürle vermiştir. Bugünün en salahiyetli fizikçileri ise: “Fizik hadiseleri zaman ve mekân kadroları içinde tam bir surette tasvirleri imkânı, neden şüphelidirler. Bütün ilimlerimiz fizik ilminin bilgilerine dolayısıyla dayanmasaydı bu şüpheler pek ehemmiyetli olamazdı. Fakat en esaslı terakki ve emniyet ihtimalleri hep fizik bilgilerden geldiği için ondaki buhranın tesir ve ehemmiyet bütün ilimleri sarmış, en onlardan ders alan münevver gençliği de yapmaz?

Bilgiden bu suretle erken bugünkü gençlik en din kuvvetleri en azı faaliyetlerde boşaltmakla hiç olmazsa canlılığını muhafaza ediyor. Aksi takdirde şüphe ve sıkıntıdan boğulacaktır. Bunun için zamanımızda bir spor artık bir eğlence, bir idman veya bir beden terbiyesi olmaktan çok fazla bir şeydir. Çünkü bu gençlik şahsiyetimizin en emin varlığı, kudretlerimizin en serbest ve mahsus muvaffakiyetleri fizik şahsiyetimizde toplanmıştır. Bilgi âlemi bir sis içindedir. Bu sebepten her katı endişede, her iş sıkıntılıdır. Maddenin nizamı bulanınca şuur da bulanmış olduğu için artık ne realizm, ne de idealizme yol yoktur. Dünya yalnız bir hareket ve kalabalıktan ibaret kalmış gibidir. Bunun için en ciddi düşünceler bile “Tiraş yahut Nizamların tesiri bırakmaktadır.

Fars, daima yarış, işte en ihtiraslı ve hakikî şeniyet. Bunlar da durur, asrın yaprakları bile kımıldamayacak. Aman sakın durmasınlar, usanmasınlar. Yensinler, yenilsinler, yalnız bıkmasınlar, usanm asınlar. Fakat ne desek, ne kadar teşvik etsek sıkılanlar, düşünenler, endişe içinde kalanlar var. Dünyanın ve ilmin yeni nizamı da bu sıkıntı ve endişelerden doğacaktır. “Endişe etmek”, “Endişeyi mesele yapmamak, daima yeni tefekkür ve hamlelerin anası olmuştur, gene de olacaktır. Artık ne “Düzenliğimiz için vücut”, ne de “Varlık olduğu için düşünüyoruz.” Yalnız ve yalnız “Sıkıldığımız ve endişe ettiğimiz için varız.” İstikbaldeki bilgi ve varlıklar hep bu sıkıntılardan doğurulacak, fakat: Aman durmasınlar, usanmasınlar... Canlılıkları kaybetmesinler.

Darülfünun Ruhiyat Müderrisi M. Şekip / Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Mithat Cemal Bey'le Kısa Bir Mülâkat - Nostalji (1932)

Beyoğlu’nun iş muhitleri belli bilmez. Fakat Türkiye’nin bütün edebiyat kafirleri bilir ki, Beyoğlu’nun 4 üncü noteri şairdir, hem de her zaman kâğıtları arasında bir kaç yeni manzumesi bulunan bir şair. Böyle bir fırsat kaçırılır mı? Telefon ettim. Tahmin ettiğim gibi yepyeni iki manzumesi olduğunu öğrendim. Bir çeyrek sonra idarehanesindeyim. Mithat Cemal bey geniş bir masa başında çalışıyor.

Şair Bir Noter - Mithat Cemal Beyle Kısa Bir Mülâkat (1932)

- Şiirinizi almaya geldim üstat!

- Hay hay. İki yeni manzumem var, bakınız hangisini beğenirsiniz?

Mithat Cemal bey çok nazik ve çok mütevazıdır. Karışık para işleri arasında bir şiirini okuyor. Arasına noterlik dairesine gelenlerin müracaatları ile duruyor. Onlara cevap veriyor:

- Mütevellilik kâğıdını getirecektiniz, getirdiniz mi? Peki beyefendi, o halde lütfen bir dakika oturunuz.

Şiire devam ediyor. Mithat Cemal beyin okuyuş tarzı biraz monotondur. Çok vezni hissettiriyor. Dinlediğiniz manzumeyi kendiniz okuduğunuz zaman, daha güzel buluyorsunuz. Şiirlerinin mevzuları her şey, yalnız aşk değil.

- Hiç aşk şiiri yazmadınız mı?

- Yazdım… Birkaç parça şey… Fakat neşretmek istemem.

- Niçin?

- Aşk şiiri benim sinirime dokunuyor. Bu mevzuları çok şahsi ve çok hususi buluyorum. İfşası bence doğru değil.

İkinci manzumesini okuyor. Bunun ismi “Bir karaltı”. Şairin en çok hoşlandığı mevzulardan biri.

Mithat Cemal beyin şiirlerinde daima “ölüm” ve “kan” kelimeleri bulunur. Bunda istenildiği kadar ölümden, kandan bahsedebilir.

Manzumeyi dinliyorum. Mithat Cemal bey gene aynı tarzda okuyor. Bir arıza. Telefon çalıyor.

-  Allo, allo… Peki, beğendi, nüshasını söyleyeyim, yazınız: 200 kuruş adli pulu, 300 kuruş harç, 130 kuruş suret, 10 kuruş tayyareye…

Şiire devam ediyor.

-  Son iki mısrada galiba bir nahiv hatası var. Fakat değiştirmek istemiyorum. Bunu mu istiyorsunuz? Yazayım!

Bir taraftan iş sahiplerinin harçlarını alıyor, bir taraftan adamlarına talimat veriyor, bir taraftan da manzumeyi yazıyor.

Küçük bir tenkit yapmak istiyorum:

-  Siz henüz çok gençsiniz, çalışmalarınız genç, hisleriniz genç, heyecanınız genç, hatta şiiriniz genç, fakat daima aruzla yazıyorsunuz, o biraz ihtiyarlamış değil mi?

-  Heceyle yazmaya cesaret edemiyorum, onun ayrı bir musikisi var, bunu bulmak lazım.

Manzumeyi alıyorum. Ayrılırken birkaç kelime daha konuşuyoruz:

-  Nazım Hikmet’i beğeniyor musunuz?

-  Fevkalâde.

-  Nazım tarzını?

-  1932 senesinin tekniği ile yazıyor. Nazım kırk beygir kuvvetinde bir şair. Acaba bu sözüme gücenir mi? O ne var azizim. Mümkünse tashihlerini ben göreyim.

Şairin son yazdığı en kuvvetli şiirlerinden biri

Bir karaltı / Mithat Cemal

Ey sen ki karanlıkları üst üste giyerdin,

İnsan eli zanlarla hayaletler getirdin.

Üstünde sütun boyu, sığın sağlı aceler,

Altında yakılmış yaralar, gülen ecler,

Sırtında cesetler, paranın altın gezerdi.

Kandır bedel veren avuçlarından, içerdin.

Milyonla başın derde yara, dağlar çekerken;

Kat kat kanadın vardı, gelen derdi koşarken;

Kartal başın tufanlardan yaratıldı;

Karlar damın olmuştu dökülmüş isâsile;

Al kanlı ecler pus kurmuş kemerinde;

Sessiz dolaşırdın ölümün sahnelerinde.

Kan gördü mü cildin, acıldı delirirdi,

Et gördü mü on tırnağın on parça demirdi.

Emrin gibi dizginlenirdi bütün kavgalar,

Çepkenli hayalin kocaman bir yarasaydı.

Sarsar yıkamazsan bütün ada yakardın;

Tuğlar içerdin, dağ yerdin, can arardın.

Katilin eğer, doğru… Fakat kahpe değildin.

Haksız yere sen insanın altında ezildin.

Sırtında taşırken seni ev kanlı karaltı.

Bir dağ gibi yükselmişti toprağın altı.

Pençende beş akıl, ok, ulu kama haklı.

Bir felsefenin sırmalı, çepkenli, kaftanı…

Kalkar operim alnını kırmızın gözü tok.

Çıplakça şefkat süsü yok, maskesi yoksa.


Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447