Dante Başını Kaldırırsa Halimize Ne Der? - Nostalji (1932)

Önümde duran kitaplara hasretle bakıyorum: Aristo, Virgilius, Horatius, Sokrat, Yunan terbiyecileri, Grek ve roman mitolojisi... Acaba Kemalist Türkiye'de yaşayan okur yazar bir adam mıyım, yoksa on beşinci asırda tahsil gören bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz genci miyim? Milliyette: Latince ve Yunanca okumalıyız diyen Nurullah Ataç, Cumhuriyette saf Türkçe konuşmalıyız diyen Peyami Safayı okuyorum da: Acaba rönesans devrini mi yaşıyoruz? Diye şüpheye düşüyorum. Sonra etrafımda yükselen kibir binalara bakıyorum: Ya onlar deli oluyorlar, yahut ben çıldırmışım! Diyorum.

Selami İzzet Yazdı: Dante Başını Kaldırırsa Halimize Ne Der? - Nostalji (1932)

Filvaki her devirde, her memlekette, büyük harpler, esaslı inkılaplar fikir ve edebiyat hayatına bir durgunluk vermiştir. Her milletin edebiyatı da bir fetret devresi vardır. Fakat hiçbir edebiyat tarihi bizde olduğu kadar keşmekeş, fikirlerde istikrarsızlık kaydetmiyor. Türkçe Kemalizmle, İtalya Faşizmle, Rusya Komünizmle ideali belledikleri kültürleşirken, çocuklarımıza Eflatunun felsefesini okutmaya çalışıyoruz. Nazım Hikmet şiirin çerçevesini bir yumrukta kırarken, maarif vekâleti hesabına, Devlet Matbaasında Dante'nin Divina Komedya'sını bastırıyoruz.

Bu zahmet niçin? Bu kütüfete neden katlanıyoruz? Latince bir kitabın açık sayfaları üstünde can veren Petrarka başını kaldırıp Virgilius'un tercümesini görse; Hollandalı Grotius dirilse ve Horatius'un Türkçeye nakledildiğini görse; Yirminci asrın insanlarını hâlâ koyduğumuz yerde otluyorlar, yeni hiçbir şey yapmamışlar, hâlâ bizim zamanımızdaki karanlık fikir kıtlığı devam edip duruyor! derler.

Ya yazarlarımız?.. Bu vadide ortaya atılan fikirler?.. Bundan altı asır evvel: Latince ve Yunanca tedris edilmelidir diyen Groo'nun müsteşrik bir ilmiydi gibi Nurullah Ataç'ın söylediği! Latince ve Yunanca tedris edelim!.. Bizi asır altı asır evveline atan bu ses, maalesef lâyık olduğu mukabeleyi görmedi. Çok edilen bir gazetede ve bir muallim divanından çıkan bu fikre hiç bir saniye hüviyetler kalem cevap vermedi. Kim verecekti? Ruşen Eşref, Yakup Kadri, Ahmet Haşim Beyler Latin ve Yunan şairlerinin eserlerini tercüme ettiler. Maarifin salâhiyetdar bir ruhu da olan Mehmet Emin Bey Sokrat diye eser yazdı. Nihayet son günlerde iki meşhure ses duyuldu. Vakitte Sadri Ertem Beyin. Milliyette Burhan Cahit Beyin... Fakat bu iki sesin itirazları kalın bir düşüncenin, kavi bir kanaatin mahsulü müdür? Hiç zannetmiyoruz. Rönesans devrini yetiştirdiği ve bugüne kadar "Büyük..." diye yâdedilen insanların perestiş eden Shakespeare, Goethe, Abdülhak Hâmid Beylerin dehasını kabul etmeselerce sefalı diyenlerin, birden bire rönesans ve Yunan-Latin kültürü aleyhine ateş püskürmeleri, salim ve esaslı bir kanaat mahsulü olabilir mi?

Bilhassa Sadri Ertem Beyin ve hattâkî yazısında, Latin ve Yunan kültürü aleyhtarlığından ziyade, Fransızcayı iyi bilen, Latin-Yunan kültürü ile beslenmiş olan Nurullah...

Atanın bilgisine yaklaşan bir tanrısı var. Burhan Cahit Bey, bilmem eski kültürün daha alfabesini bilmiyor. İtalyan şairleri Dante ve Petrarka isimleriyle beraber Lâtin şairi ismini sayıyor. Virgilius'u İtalyan zannediyor, ya Dante ile Petrarka'yı, Lâtin...

Daha dün Goethe'ye ithaf yapmıştık. Sadri Ertem bu Alman şairi için methiyeler yazadı. Daha bu ayın, bir-yan Cahit Bey Abdülhak Hâmit Nebi'nin elinden "Üstad" sırasını Yakubu almaya cesaret edemiyor. Daha hâlâ Tanzimat edebiyatını tebel ediyor. Rönesansın ne günahı var? On dördüncü, on beşinci, on altıncı asırın büyüklükleri hep Rönesansın yetiştirdiği Lâtin-Yunan kültürü ile beslenmiş edipler, mamuriler, şairlerdir. Tanzimatçılar bu kültürün esiri idiler... Bunların hâlâ büyüklüğüne kananların, birdenbire köpürmeleri, coşmaları, edebiyatta keşmekeş, fikirsizlik, boşluğun en canlı delillerinden biri değil midir?

Fikir sahasında olsa olsa tercümelere ihtiyaçımız olur. Fakat rönesans devrinin tercümelerine değil, milletlerin rönesansın tedrisinden kurtarmış olan eserlerin tercümesine az çok muhtaç addedilebiliriz. Değil Yunan ve Lâtin uleması, rüesası; bu ilim ve irfanlar müreffeh olanların bile fikirleri bize artık fayda temin edemez. Rönesans'a hücum ederken de, yalnız Lâtin ve Yunan ediplerine, mütefekkirlerine hücum etmeliyiz. Horatius'un yanında Goethe, Virgilius'un yanında Shakespeare cüce kalır. Bunları bir tarafa bırakalım ve millî edebiyata sarılalım. Lâtin ve Yunan kültürüne yarım bir edebiyat yaparken, yaratıcı bir millî edebiyatın temellerini atmaya başlamalıyız. Yoksa ömrümüz köhne oynaklarla geçer. Gözlerimiz bağlı, birbirimizi yakalamaya uğraşmakla vakit geçiririz.

Selami İzzet / Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Kuşlar Getiriyor Bana Hislerini

Kuşlar Getiriyor Bana Hislerini

Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Getiriyorlar mı sahiden?

Göğsüme takılan kırlangıç çığlığının

adının sen olduğunu.


Kanatlarında kırık bir telaş,

dilime dolanmış bir susmakla

kulaklarına eğildiler mi?

Söylediler mi, içimde bir şeyin

durmadan sana doğru uçtuğunu?


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

O zaman biliyorsun

adının yadımda hiç eskimediğini,

kalbimde, taa şuramda

yerinden kımıldamadığını.

Biliyorsun

ayrılığın ölümden elli dirhem fazla geldiğini.


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Fısıldıyorlar mı kulaklarına,

yer yerinden oynasa da

göğüs kafesimden bir milim kaymadığını;

yahut ne kadar sahici bir sevdayla

tutulduğumu o ok gibi kirpiklerine?


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Söylemedin mi onlara?

Bana da uğrasalardı keşke.

Bir sesini bıraksalardı eşiğe,

ya da ardından bir yel esseydi,

getirseydi kokunu yüreğime.


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Kırk kere tembihlemiştim oysa kuşlara:

sinesini yuva diye bildiğim,

sinesine yuva diyebildiğim

sevdiğimi getirin bana diye.

  

Naciye Akşit / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Balçık ve Ateş

Karanlık, yavaş yavaş değil; tek bir saniyede, sanki gökyüzüne devasa bir mürekkep şişesi devrilmiş gibi çöktü. Yıl 2026'ydı. İnsanlık, elektrik dalgalanmalarından, siber saldırılardan ya da yeni bir salgından şüphelenirken, sokak lambalarının titreyerek sönmesiyle gerçek dalga başladı. Bu ne savaş füzeleriydi ne de bir doğa felaketiydi. İnsanlığın binlerce yıldır "masal" diyerek raflara kaldırdığı, dumansız ateşten yaratılanlar, sınırları eriyen boyutların arasından sızmıştı. Cinler dünyayı istila etmemişti; onlar zaten buradaydı, sadece görünür olmayı seçmişlerdi. Kerem'in nişanlısı Azra, odanın bir köşesine gözlerini dikmiş, histerik bir şekilde var gücüyle bağırıyordu. "Babamı bırakıınn, babamı bırakınnnn! Beni alın!"  

Balçık ve Ateş

Yüzü gözü bağırmaktan kıpkırmızı olmuş, gözyaşları gözündeki rimeli akıtmış, düğmeleri kopan gömleğinden neredeyse göğsü görünecekti. Yanında bulunan Dilek Hoca'nın hiçbir direktifi cinleri durdurmaya yetmiyordu. "Babama vuruyorlar. Ellerindeki bıçakla babamı kesecekler. Duruuunn, kesmeyin!" diye bağırarak kendisini tutan üç kişiyi birden silkeleyip ayağa fırladı. Duvara vurmasının şiddetiyle yarılan kafasından kan fışkırmaya başladı. Dilek Hoca ezberinden Felak ve Nas surelerini sesli okuyor, diğer taraftan Azra'nın annesi elindeki buhurdanlıkla bütün odaları geziyordu. Kerem, biten buhurların yenisini almak için dışarı çıkmıştı. Nihayetinde odada bulunanların hepsi dumandan zehirlenmiş gibi bayılıp hareketsiz kaldılar. Onların savaşı birkaç saat sürmüştü.

Asıl büyük savaş ise sadece birkaç gün sürdü. İnsanlığın son teknoloji silahları, tankları ve uyduları; fiziksel bir bedeni olmayan, rüzgâr gibi esip ateş gibi yakan bir güce karşı tamamen işlevsizdi. Şehirler yıkılmadı ama sessizliğe gömüldü. Yeni düzen hızla kuruldu: "Büyük Perde" yırtılmış, efendiler ve köleler yer değiştirmişti. İstanbul'un eski, dar sokaklarında yürüyen Kerem ise gözlerini yerden ayırmıyordu. Yeni kuralların ilki buydu: Asla gölgelere uzun süre bakma. Çünkü artık gölgeler sadece ışığın yokluğu değil; yaşayan, fısıldayan ve izleyen varlıklardı.

Şehrin üzerinde, eski gökdelenlerin tepelerinde artık devasa, gri, duman rengi saraylar yükseliyordu. Bu saraylar fiziki maddeden değil, sürekli dalgalanan kara bir enerjiden yapılmıştı. Cinlerin en kudretli kabilelerinden olan İfritlerin lideri, insanlığın yeni hükümdarı ilan edilmişti. Dünya artık insanların anladığı mantık kurallarıyla işlemiyordu. Zaman ve mekân bükülmüştü. İlk olarak gece ve gündüz karıştı. Güneş artık tam olarak doğmuyor, gökyüzünde sürekli bir alacakaranlık, bakır rengi bir kızıllık hâkim oluyordu. Teknoloji tamamen çökmüştü çünkü cinlerin varlığı elektromanyetik alanları altüst ediyordu. İnsanlar iletişim kurmak için fısıldaşmak zorundaydı çünkü yüksek ses, havada asılı kalan casus İfritleri cezbediyordu.

Dünyada demir üretimi ve kullanımı tamamen yasaklanmıştı. Cinlerin doğasına zarar veren bu metal, insanlardan toplatılmış ve derin denizlere gömülmüştü. Artık her şey ahşap, taş ve topraktandı. "Biz buradayken siz balçıktınız," diye yankılanırdı şehir meydanlarında, rüzgârın taşıdığı o davudi, insanı çıldırtacak kadar güçlü sesler. "Mülk, ilk sahibine döndü."

Kerem, yer altında kalmış eski bir sarnıçta, insanlığın son bulmadan önceki yaşamdan kalan biriyle buluştu. Karşısında oturan yaşlı bir adam, masanın üzerine kumaşa sarılı bir nesne bıraktı. Kumaşı açtığında içinden parıl parıl parlayan, saf gümüşten yapılmış eski bir ayna çıktı. "Onları yok edemeyiz," dedi yaşlı adam, sesi titreyerek. "Onlar enerjidir. Ama onları hapsedebiliriz. Öncelikle Felak ve Nas surelerini hiç dilinden bırakma! Sonra cinler, kendi gerçek suretlerini bir insan yapımı aynada gördüklerinde, kendi enerjilerinin döngüsüne sıkışırlar. Bu ayna, İfrit liderinin sarayına ulaşmalı."

Kerem aynayı aldı. Görev imkânsıza yakındı. Saray, eski Çamlıca Tepesi'nin üzerinde, bulutların arasında dalgalanan o karanlık kuleden başka bir şey değildi. Kerem, yanındaki birkaç direnişçiyle birlikte onların hayatını öğrenmişti. Yanındakilerle beraber tepeye doğru tırmanırken hava aniden buz kesti. Etraflarında, insan suretine bürünmüş ama gözleri dikey yarıklar şeklinde parlayan muhafızlar belirdi. Ayakları yere basmıyor, toprağın birkaç santimetre üzerinde süzülüyorlardı. İslam âlimlerinin eserlerinde cinler, yaşadıkları ortama veya eylemlerine göre üç ana gruba ayrılıyordu: Havada uçan kanatlı cinler, yılan, köpek ve çeşitli hayvan suretlerine girebilen cinler, ikamet eden veya seyahat eden göçebe cinler.

"Bir ölümlü," diye güldü içlerinden biri. Sesi, binlerce cam kırığının birbirine sürtünmesi gibiydi. "Zihnindeki korku ne kadar da lezzetli."

Kerem zihnini boşaltmaya çalıştı. Çünkü biliyordu ki cinler, insanların düşüncelerini ve korkularını bir koku gibi alabiliyordu. Korkuyu reddetti. Aynayı sıkıca kavradı ve ileri fırladı. Tam o sırada, kabilenin lideri olan devasa kara gölge, gökyüzünden bir çığlık gibi indi. Etrafı sarmalayan duman, Kerem'in nefesini kesiyordu. Kerem yere düştü, ciğerleri yanıyordu. Dev varlık, Kerem'in üzerine eğildi; yüzü olmayan o karanlığın içinde sadece iki kor ateş parıldıyordu.

"Küçük çamur parçası," dedi varlık. "Neyine güvendin?"

Kerem, son bir gayretle göğsüne sakladığı gümüş aynayı çıkarıp tam varlığın o kor ateşten gözlerine doğru tuttu. Aniden bir sessizlik oldu. Sarayın üzerindeki rüzgâr durdu. Gölge lider, aynadaki yansımasına kilitlenmişti. Aynanın yüzeyinde, dumanın içindeki karmaşık antik semboller ve varlığın gerçek, korkunç sureti belirdi. Dev yaratık acıyla haykırdı; kendi enerjisi aynanın gümüş yüzeyinden sekip onu içeriye doğru çekmeye başladı. Kara dumanlar, girdap gibi aynanın merkezine akıyordu.

Karanlık kule sarsılmaya, parça parça dağılmaya başladı. Muhafızlar, liderlerinin acısını hissederek çığlıklarla gökyüzüne doğru kaçıştılar. Kerem nefes nefese yerde yatarken, aynanın çatlayarak kırıldığını gördü. Lider oraya hapsolmuştu ama dünya tamamen kurtulmamıştı. Gökyüzündeki bakır rengi kızıllık hafifçe aralandı ve aylar sonra ilk kez cılız bir güneş ışığı Kerem'in yüzüne vurdu. İstila bitmemişti. Milyonlarca cin hâlâ dünyadaydı ve insanların gölgelerinde yaşıyordu. Ancak o gün insanlık, efendilerin de tutsak edilebileceğini öğrenmişti. Savaş yeni başlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Burası Dünya

Hayat olabildiğince değişken, bir o kadar girift, bir o kadar da acımasız. Neyin ne zaman önümüze çıkacağını kestirmek hiç de kolay değil. Her an her şeyle karşılaşmak mümkündür. Bunun adı hayat; sokakta yaşlı bir insanla karşılaşır, selam veririz; yardıma ihtiyacı varsa kolundan tutar, destek oluruz. Kanadı kırılmış bir kuşa denk geliriz; bir çalının dalına sığınmış, yardıma ihtiyacı var. Dalda dengede durmaya çalışır da kırık kanatla bunu başaramaz. Dokunup yardım etmezsen fazla da yaşayamaz. Kendisinin böcekleri toplayıp yediği gibi, mutlaka onu da alıp götürürler sonsuzluğa.  

Burası Dünya

İnsan bazen düşünür: Yardım etmekle kuşu mu kurtardık, yoksa başka bir canlının yiyeceğini mi elinden aldık? Farkında olmadan doğaya müdahale mi ettik? Nasıl etmeyeceksin ki; kuşun kanadının kırıldığını gördüğün anda içindeki bir ses hemen yardım etmen için haykırıyor. O andaki duygu durumun doğaya müdahaleyi mi düşünür ki? Bir canlıyı kurtarmak var, başka bir canlının aç olduğunu bilemeyiz ki. Ha, biz toksak başka birinin aç olduğu asla aklımıza gelmez ki... Bütün insanların da tok olduğunu hayal eder ve buna inanırız. Belki komşumuzun ekmeği, tuzu yok; ama bizim var ya, önemli olan o. Biz rahat rahat hayatımızı devam ettiririz. Bunu anlayabilmek için bizim de bir kez aç olmamız lazım. Yoksa hiçbir vakit bunu bilemeyeceğiz. Hayat bu; yaşayıp görüyoruz.

Sürekli bizim yardım edeceğimiz birileri çıkmaz ya, bir gün biz de düşeriz; bir yol kenarında kalırız veya kaza yapar da kendimizi hastanede buluruz. Paramız biter de ekmek alamayız. Dışarıda kalırız kimsesiz, yalnız başımıza karda, çamurda, yağmurda. Sıcak olsa iyi; sığınacak bir ağaç, uzanacak bir bank buluruz. Soğukta ne yapacağız? Sırtımızda paltomuz, su çekmeyen ayakkabımız, bizi sıcak tutacak bir urbamız yoksa... İçimizden birinin yardım etmesini bekleriz. Bir kapı açılsın, sıcak bir soba başı olsun diye içimizden geçiririz. Sokaklarda dolaşırken bacası tüten, lambası yanan evlere bakarız. "Ne kadar imrenilecek bir durum" diye içimizden geçiririz. Ellerimizin, ayaklarımızın soğukluğunu ta yüreğimizde hissederiz de bir elin, görünmeyen bir elin bize dokunmasını bekleriz. İçimizden dualar okuruz; yalvarırız, yakarırız bir yol göster, bir kapı aç diye Yaradan’a.

Ya büyük şehirlerde, kışın tam ortasında işe gitmek için yola çıkarsın; otobüs durağına geldiğinde bankta kartonlar içinde boylu boyunca uzanmış bir insan görürsün. Yoldan geçen araçların hızıyla soğuk insanın iliklerine kadar işlerken, bankta yatan insan nasıl uyuyabiliyor? "O uzun kış gecesi nasıl geçti acaba?" diye dalar gidersin. Aynı zamanda da sabah oluyor; "Dokunsam, kaldırsam mı?" diye içinden geçerken, dokunacağınız insanın size ne tepki vereceğini bilemezsiniz. "Bana bir şey mi yapar?" diye kendi içinde konuşur durursun da kimseye bir şey söyleyemezsin. Senin gibi duraktaki diğer insanlar da gözlerinin ucuyla bakarlar. Belki onlar da senin gibi düşünüyorlar da dokunamıyorlar. Burası koca şehir; dokunsan elinde kalır, belki de sen suçlu olursun da kendini kurtaramazsın.

Ha, köylerde böyle kimseler dışarıda kalmaz; mutlak bir kapıya vurursun, seni Tanrı misafiri olarak içeriye alırlar, bir tas sıcak çorba verirler, aç kalmazsın. Şehirler başka bir dünya; alabildiğine derin, karışık ve de güzel. Sonra otobüsün gelir, biner gidersin; o hâlâ orada uyumakta. Gün boyu bu manzara içinde kalırsın. Belki de yıllarca bu gördüğün olayın etkisinde kalırsın, "Neden yardım etmedim?" diye. Bir taraftan da "Nasıl yardım edeyim?" dersin. "Acaba köyden mi geldi, ev mi bulamadı? Parası mı yok, neden memleketini terk etti?" diye bir yığın soru sorarsın da kendine bir tane cevap veremezsin. Hepsi havada kalır.

Burası dünya, nelerle karşılaşacağımızı bilemezsin. Hayatımız gibi belirsizliklerle dolu. Ya deniz kenarında bir yosun gözlüye denk gelirsin, selam verir sana; kendini başka bir alemde bulursun. Oturursun sahilde bir kafeteryaya veya bir banka, saatlerce sohbet edersin. Gözlerinin içinde kaybolursun da fark edemezsin. Gözün takılır dudaklarına; inci dişlerinin arasından çıkacak kelimeleri duymak için bakar kalırsın. Ya gamzeleri? Derin mi derin... O kaşları, gözlerin üzerinde sonsuz bir orman gibi; içinde kaybolursun da kendini bulamazsın. Ya alnı? Ay yüzü gibi pürüzsüz... Dudakları, boyu endamı seni alır da götürür sonsuzluğa, gelemezsin bir daha kendine ölene kadar. Bilinmez, belki de birlikte yaşlanırsınız aynı çatı altında. Hep dersiniz: "İyi ki deniz kenarına gitmiş, hayatımın anlamını bulmuşum."

Aslında güzel olan da böyle olması. Belirsizlikler insanda merak uyandırıyor; insanı monotonluktan çıkararak aktif kalmasını sağlıyor. Yeni bir olayla, kişiyle karşılaştığımız zaman beynimiz, duygularımız ona göre yeni bir pozisyon alıyor. Böylece monotonluktan uzak bir biçimde hayata devam etmek, birçok bilinmeyen içinde günleri yaşayıp gitmek mümkün oluyor. Aksini düşünmek mümkün değil. Düşünsenize; hayatınızda yaşayacaklarınızı önceden biliyorsunuz. Bugün ne olacaktı, yarın ve daha sonrasında neler olacağını biliyorsunuz... Hayatın bütün büyüsü, gizemi ortadan kalkar; durağan bir hayat yaşarız ki o hayattan da zevk almaz, kısa sürede hayatı tekrarlamaktan bıkarız.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

On Maddede Dünya Klasiklerini Nasıl Okumalıyız?

1. Klasik eserler, milletlerin tarihlerinden edindikleri bilgileri günümüze taşıyan araçlardır. Nasıl millet olduklarını, birliklerini nasıl oluşturduklarını gösteren yapıtlardır. Destanlar, halk hikâyeleri, şiirler ve atasözleri, ataların yaşantıları hakkında bilgiler verir. Öğütleriyle günümüze ışık tutarlar. Bozkurt Destanı, Beowulf Destanı gibi destanlar edebiyatın temelidir. Yunan destanları, Batı edebiyatının temeli kabul edilir. Bu eserleri okumak kelime dağarcığımızı geliştirir, hayal gücümüzü besler.  

On Maddede Dünya Klasiklerini Nasıl Okumalıyız?

2. Şiir türü, okunması en kolay, yazılması en zor türdür. Bir sofradaki lezzeti bir hapta hissettirmek gibidir. Az sözcükle çok anlam ifade edebilmek için yoğun bir kültürel çaba gereklidir. İlk sözlü kültürel ürünlerimiz şiirle oluşturuldu. Anlatılanların akılda kolay kalması açısından şiir oldukça etkilidir. Ahenkli ve uyumlu seslerle oluşturulan şiir, hem akılda kolay kalır hem de edebî zevk oluşturur. Türk edebiyatı için "şiir edebiyatı" diyebiliriz. Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı, şiir yönünden zengin edebiyatlardır. Bu kaynaklardaki şiirleri okumak bize çok faydalı olacaktır. Fuzûlî'den Karacaoğlan'a, Yunus Emre'den Nedim'e kadar pek çok şair kitaplarda bizi bekliyor.

3. Hikâye türünün gelişimi bizde Avrupa'ya göre oldukça eskidir. Dede Korkut Hikâyeleri, destandan hikâyeye geçişte ara tür gibi görünür. Bu hikâyelerde Türk toplumunun gelenekleri, görenekleri, adetleri, yaşam biçimleri ve kültürel öğeleri bulunur. Geçmişimizi öğrenmek istiyorsak halk hikâyelerine bakmalıyız. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı ve Köroğlu hikâyeleri bizi bize anlatır. Günümüzün sorunlarını anlamak istiyorsak modern hikâyelere yönelmeliyiz.

4. Roman türünün Batı'da bilinen ilk tanınmış örneği Don Kişot isimli eserdir. Bizde ise Tanzimat Dönemi'nde ilk örnekleri ortaya çıkmıştır. Araba Sevdası, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat ve İntibah ilk örnekler arasında sayılır. Günümüzde en popüler edebî tür roman kabul edilir. Her milletin dünya edebiyatına kattığı klasik romanlar mevcuttur. Suç ve Ceza, Anna Karenina, Sefiller, İki Şehrin Hikâyesi, Fareler ve İnsanlar, Faust ve daha birçok klasik eser, insanlığın evrensel hikâyesini anlatmaktadır. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bu türde aldığımıza göre roman türünde ilerliyoruz demektir. Bol bol roman okuyalım.

5. Dil sürekli değişen ve gelişen bir yapıdır. İnsan, dilini yaşamın içinde öğrenir. Dilin kurallarını öğrenmenin yollarından biri de okumaktır. Klasik eserleri okuyarak dilimizin zenginliklerini öğrenebiliriz. Dili bir miras olarak görüp gelecek kuşaklara aktarabilmek, okuma kültürünün gelişmesiyle olur.

6. Doğup büyüdüğümüz ülkemizi, sınırlı yaşamımız içinde imkânlarımız ölçüsünde gezip görebiliriz. Oysa dünya ülkemizden ibaret değildir. Dünyanın her yerini gezip görmemiz mümkün değildir. Klasik eserler, gezip göremediğimiz mekânları tanımamızı sağlar. Suç ve Ceza sayesinde Rusya'yı, Gazap Üzümleri sayesinde Amerika'yı gezip görmüş gibi oluruz.

7. Bilimdeki ilerlemeleri takip etmemiz, bilimde nereden gelip nereye gittiğimizi görmemiz okuma kültürümüzle ilişkilidir. Bu konuda klasik eserler bize yol göstericidir.

8. Freud, psikoloji biliminin en önemli isimlerinden biri olarak çalışmalarında Dostoyevski'den esinlendiğini belirtmiştir. Sosyal bilimlerde elde edilen gelişmelerin topluma yansıtılmasında edebiyatın payı büyüktür. Psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tarih gibi bilimlerde ortaya çıkan gelişmeleri takip etmede klasik eserler bize çok faydalı olur. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını okuduğumuzda sadece roman okumuş olmayız; aynı zamanda psikoloji de okumuş oluruz.

9. Ülkemiz, doğal ve tarihî eserleriyle adeta bir açık hava müzesi gibidir. Bu dev müzede neler olup bittiğini öğrenmede klasik eserler bizi aydınlatır. Hititler, Romalılar, Urartular, Helenler, Selçuklular ve diğer uygarlıklar coğrafyamızda üretici olmuş ve eserler vermişlerdir. Bu eserlere sahip çıkabilmemiz için onları okuyup tanımamız gerekir.

10. Anlamlı, insanlara faydalı bir hayat yaşamak istiyorsak doğru bir hayatı öğrenmenin en önemli yollarından biri okumaktır. Klasik eserleri okuyalım, okutalım.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Elma Şekeri

Aşırı sıcak bir Amsterdam gecesinin ardından, şiddetli yağmur ve gök fırtınası ile uyandım güne. Aklımda kırmızı bir elma şekeri ve kırmızı bir balon vardı, yeni başlayan güne gözlerimi kırptığım ilk an. “Bugün güzel geçecek!” dedim. Ne de olsa aklıma ilk gelen, kıpkırmızı parlak bir elma şekeriydi. Elma şekeri çocukluğumuzun masumiyeti, neşeli halleri, umut dolu günleri,  etrafa coşkulu bir merakla baktığımız mevsimlerden bağımsız bahar halimizin, olmazları kolaylıkla oldurabileceğimizi düşündüğümüz anların sembolü benim için. Elma şekeri tadında akıllarda kalıp, ardında iz bırakan insanlar var bu fani gök kubbenin altında. Tatlı dilli, varlığı ile ortamın enerjisini sihirli bir şekilde neşelendiren, yıllar geçse bile ruhunun asaleti ve tevazusu ile hatırlanan, hatırlandığında insanı gülümseten, insanda huzur uyandıranlar… 

Elma Şekeri

Zaman içinde herkesin hayatı değişir, kimileri okyanus aşırı ülkelere taşınır, arkadaşlıklar dönüşür, değişir. Bazen istenmese de araya zaman girer, bazı bağlar hayatın yoğun ritmine yenilerek zayıflar, kopar. Ama, herkes kendince bir tat bırakır ardında, kimi kekremsi, kimi tatlı, kimi acı, kimi de bir daha hatırlamanın karşı tarafça hiç istenmeyeceği nahoş tatlar, izler bırakır ardında. 

Anılarda hoş kalabilmek ise, dengenin, adaletin, emeğin, paylaşımın, hürmetin, sevginin harmanındandır. Bendeki elma şekeri sembolünün tarifini isteseler, “çokça emeğin, adaletin, nezaketin, tatlı dilin, güler yüzün, özverinin, sevginin aşkla ve coşkuyla gönül kabında, yaşam sahnesinde karışımı” diye özetlerdim. Anılarımda elma şekeri tadı bırakan herkesin ruhunun önünde sevgiyle, hürmetle eğiliyorum. Bizlerin de böyle hatırlanması dileğiyle, aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Nietzsche'nin Yalnızlığı, Yalom'un Aynası

Irvin D. Yalom'un Nietzsche Ağladığında romanı ilk bakışta imkânsız bir karşılaşmanın hikâyesidir. Tarihsel olarak hiç gerçekleşmemiş bir terapi seansı, psikiyatri tarihinin öncülerinden Josef Breuer ile modern düşüncenin en yalnız filozoflarından Friedrich Nietzsche'yi aynı masada buluşturur. Ancak romanın asıl başarısı, bu hayali karşılaşmayı felsefi bir oyundan çıkarıp insan ruhunun derinliklerine uzanan bir sorgulamaya dönüştürmesidir. Romanın merkezinde Nietzsche vardır; fakat dikkatli bir okur kısa sürede şunu fark eder: Yalom yalnızca Nietzsche'yi anlatmaz, aynı zamanda kendi düşünsel evrenini de onun üzerinden tartışır. Bu nedenle eser, bir filozofun biyografisinden çok iki büyük zihnin yüzyılları aşan diyaloğu olarak okunmalıdır.

Nietzsche'nin Yalnızlığı, Yalom'un Aynası

Nietzsche modern çağın en yanlış anlaşılan düşünürlerinden biridir. Onun hakkında konuşurken çoğu zaman fikirleri öne çıkarılır; "üstinsan", "güç istenci", "Tanrı'nın ölümü" gibi kavramlar tartışılır. Oysa Yalom'un ilgisini çeken Nietzsche'nin teorileri değil, bu teorileri üreten insanın kendisidir. Romanın Nietzsche'si son derece zeki, keskin gözlemci ve acımasız derecede dürüst bir karakterdir. İnsanların kendilerini kandırma biçimlerini görür. Toplumun ahlaki maskelerini fark eder. Kalabalıkların güvenlik adına özgürlüklerinden nasıl vazgeçtiğini anlar. Ancak bütün bu kavrayışın bir bedeli vardır. Nietzsche'nin zekâsı ona güç kazandırırken aynı zamanda onu insanlardan uzaklaştırır. Yalom burada önemli bir soruya temas eder: İnsan ne kadar çok anlarsa, o kadar mı yalnızlaşır?

Nietzsche'nin yalnızlığı sosyal beceri eksikliğinden doğmaz. Tam tersine, insanların korkularını, arzularını ve zayıflıklarını birçok insandan daha iyi kavrar. Fakat gördüğü şey ile insanların görmek istediği şey arasındaki mesafe büyüdükçe yalnızlığı da büyür. O artık sıradan sohbetlerin, toplumsal ritüellerin ve gündelik tesellilerin içine sığamaz hale gelir. Bu nedenle romanda Nietzsche'nin yalnızlığı bir tercih değil, neredeyse bir kader gibi görünür. O, insanlardan uzaklaştıkça özgürleşir; fakat özgürleştikçe de yalnızlaşır. Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri burada ortaya çıkar: Bireyselleşme arttıkça insan kendine yaklaşır ama başkalarından uzaklaşır.

Nietzsche'nin trajedisi de tam olarak budur. İnsanlığı eleştirir ama insan sevgisini kaybetmez. İnsanlardan uzak durur ama onların özlemini çeker. Güçlü görünür fakat derin kırılganlıklar taşır. Yalom'un başarısı, filozofu bronzdan yapılmış bir anıt olmaktan çıkarıp etten kemikten bir insana dönüştürmesidir. Ancak roman yalnızca Nietzsche'nin hikâyesi değildir. Aynı ölçüde bir Irvin Yalom romanıdır. Yalom'un bütün eserlerinde tekrar eden temel bir tema vardır: İnsan ancak kendisiyle yüzleşebildiği ölçüde özgürleşebilir. Ölüm korkusu, yalnızlık, anlamsızlık ve özgürlük gibi varoluşsal meseleler onun yazarlığının temel eksenini oluşturur. Nietzsche Ağladığında'da da bu yaklaşım açıkça görülür.

Yalom, Nietzsche'yi bir hasta gibi ele almaz. Aslında romanda hiç kimse yalnızca doktor ya da hasta değildir. Breuer Nietzsche'yi anlamaya çalışırken kendi arzularıyla yüzleşir. Nietzsche Breuer'in sorunlarını analiz ederken kendi yaralarını görmeye başlar. Böylece terapi tek yönlü bir müdahale olmaktan çıkar, karşılıklı bir dönüşüm sürecine dönüşür. Bu yaklaşım Yalom'un kişiliği hakkında da çok şey söyler. O, insanı yukarıdan inceleyen bir uzman değildir. Yazılarında ve terapötik yaklaşımında otoriter tavırdan özellikle uzak durur. İnsan ruhunu çözülecek bir problem olarak değil, anlaşılması gereken bir hikâye olarak görür. Belki de bu nedenle Nietzsche gibi son derece güçlü bir karakter karşısında bile üstünlük kurmaya çalışmaz. Birçok yazar kendi fikirlerini kahramanlarına söyletir. Yalom ise Nietzsche'nin sesini bastırmaz. Onunla tartışır, ona itiraz eder, bazen ona hayranlık duyar ama hiçbir zaman onu propaganda aracına dönüştürmez.

Romanın entelektüel değeri de burada ortaya çıkar. Yalom, Nietzsche'yi evcilleştirmeye çalışmaz. Çünkü gerçek düşünürlerin rahatsız edici tarafları olduğunu bilir. Toplum ve siyaset açısından bakıldığında ise eser son derece güncel görünmektedir. Nietzsche'nin kalabalıklara yönelik eleştirileri bugün sosyal medya çağında daha da anlam kazanmıştır. Çoğunluğun onayını alma arzusu, sürü psikolojisi, popüler düşüncelere teslim olma eğilimi ve bireysel cesaretin azalması günümüz toplumlarında da gözlenen olgulardır. Nietzsche'ye göre kalabalık çoğu zaman güvenli bir sığınaktır. İnsanlar kendi düşüncelerini üretmek yerine ortak kanaatlerin arkasına saklanırlar. Böylece sorumluluk hissi azalır. Ancak bunun bedeli bireyselliğin kaybıdır.

Yalom bu eleştiriyi bütünüyle benimsemez. Çünkü onun gözünde insan ilişkileri aynı zamanda iyileştirici bir güce sahiptir. Nietzsche'nin yalnızlığı yaratıcıdır ama aynı zamanda yıkıcıdır. İnsan kendini ancak diğer insanlarla kurduğu ilişkiler içinde tanıyabilir. Bu nedenle romanda iki farklı hakikat karşı karşıya gelir. Nietzsche özgürlüğü savunur; Yalom ise bağlantıyı. Nietzsche bireyin yükselişini anlatır; Yalom insanın başkalarına duyduğu ihtiyacı hatırlatır. Romanın derinliği de bu gerilimden doğar. Sonuçta Nietzsche Ağladığında yalnızca bir filozofu anlatan roman değildir. Aynı zamanda büyük zekânın bedelini, yalnızlığın cazibesini, özgürlüğün yükünü ve insan olmanın kırılganlığını anlatan bir eserdir. Nietzsche romanda düşüncenin zirvesini temsil ederken, Yalom insanlığın sıcaklığını temsil eder. Belki de kitabın asıl gücü burada saklıdır. Nietzsche okuyucuya nasıl düşünmesi gerektiğini sorarken, Yalom nasıl yaşaması gerektiğini sorar. Biri insanı aşmaya çalışır, diğeri insanı anlamaya.

Roman bittiğinde geriye şu soru kalır: İnsan gerçekten büyük olmak için yalnız mı kalmalıdır, yoksa büyüklük dediğimiz şey başkalarıyla kurulan sahici bağlarda mı ortaya çıkar? Yalom bu soruya kesin bir cevap vermez. Çünkü hayatın kendisi de vermez. Ancak Nietzsche'nin gözyaşlarını göstererek, en güçlü zihinlerin bile anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. Belki de insanın en büyük trajedisi yalnız olması değil; anlaşılmak istemesine rağmen bunu nadiren başarabilmesidir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Şairlik Kelimelerle Dünyayı Yeniden İnşa Etmektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar ben Derya Çelik 1984 İstanbul doğumluyum. Aslen Erzincanlı, 3 çocuk annesiyim.

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bence şiir bir yetimin ağlayamadığındaki gözyaşları, bir annenin evladını kaybettiğindeki çaresizliğin çaresi, bir aşığın kavuşamadığındaki vuslatı, en sevdiğini toprağa vermiş birinin ağıtıdır. Kelimelerin sessiz yankısında, aşkın, özlemin ve kederin en saf halini bulduğu yerdir. Bence şiirin olmazsa olmazı da bu duygulardır.

Yazar Derya Çelik

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için kelimelerle dünyayı yeniden inşa etmek, sessiz bir duyguyu dile getirmek, görünmeyeni görünür kılmak ve her bir kelimede bir kalp atışı sağlamaktır. Biyografik roman türünde bir projem var şu an henüz hazırlık aşamasında.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

15 yaşında babamı kaybettikten sonra içimde bir sessizlik büyüdü etrafım çok kalabalıktı fakat ben yalnızlığa mahkum edilmiştim. Hayatımda yaşadığım zorluklar o sessizliğin ve kimsesizliğin içinde daha ağır hissedildi. Konuşacak kimsesi olmayınca insan kağıt ve kalemle dost olup yazmaya başlıyor. Benim de yazma yolculuğum bu şekilde başlamış oldu.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiir severleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Tasavvufun mistik derinliği, insana ve evlada duyulan o saf aşk, dostluğun sıcaklığı, öznel şiir türü vardır.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Şairleri severim ama bu üç şairin yeri bende ayrıdır. Orhan Veli , Nazım Hikmet ,İbrahim tenekeci. Küçük yaşlardan beri çok kitap okuduğum için kelime dağarcığım zengin ve diksiyonum iyi. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Biyografi roman tarzında projem var.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sizinle paylaştığım her satırda yalnız olmadığımı biliyorum. Bu yolculukta birbirimizi duyduğumuz için minnettarım.

Zihniniz ve Yüreğiniz Size Verilmiş En Önemli İki Nimet

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, öncelikle bu kıymetli röportaj için çok teşekkür ederim. 1983 Bağdat doğumluyum. 1991 yılından beri Türkiye'deyim. Ev hanımıyım. Üç çocuk annesiyim. Şiiri bir konuşma aracı gibi kullanan, "Rabbim hayra kapı, şerre kilit eylesin bizi." duasıyla hayat yoluna devam eden biriyim.

Yazar Ayşe Elvatani

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir benim için bir iletişim aracı, duygu ifadesi, deşarj olma ritüeli, dertleşme demek. Hayatımın önemli bir parçası olan şiiri; yeri gelir bir hediye olarak, yeri gelir bir nasihat yolu olarak, yeri gelir sevgimi itiraf etmek için yazarım. Bu sebeple benim için bir yürek bağıdır. Şiirde olmazsa olmaz dediğim unsurlar duygu, hayal ve yaşanmışlıktır. Bunlar olmadan bir şiir yazılabileceğine inanmıyorum.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için sohbet etmek kadar yürek ısıtıcı, dertleşmek kadar içten; hayalimin de gerçeğimin de, hayata dair tüm duygularımın da yazıya akış şekli niteliğinde... Hikâye ve deneme tarzında yazılarım da var. Hatta bir romana başlamış, ancak bitirememiştim. Evet, ama sanırım benim için şiir daha kolay bir anlatım biçimi.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Kendimi bildim bileli, yoğun duygular yaşadığım pek çok anımda kendimi kalem ve kâğıdın başında bulmuşumdur. Bu yolculukta başta kızım, lise arkadaşlarım, manevi bağ kurduğum ailem ve dostlarım en büyük destekçilerim oldu.

Kitabınız Alaska Yayınları'ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Muhayyel, "hayal edilen" demek. Bu hem benim gerçekleşen hayalim hem de gerçekleşmeyen hayalleri olan ve ışık arayanların kendi içlerine doğru yapacakları bir yolculuk niteliğinde bir şiir serisi olacak. Seri diyorum; evet, çünkü üç kitaplık serinin ilk kitabı Muhayyel Hissiyat. İnsani pek çok duygunun içinde bir gezi duygusuna kaptıracak bir kitap. Okuyucu bir şiirde aşkın samimiyetini hissederken, başka bir şiirde bir dostuyla sıcak bir kahve yudumluyor olacak. Bir şiirde özlediklerini hayal ederken, başka bir şiirde ise kendisini sorguluyor olacak. Herkesin kendinden bir parça bulacağı bir başucu kitabı olacağına inanıyorum.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Ben şiirle, Necip Fazıl Kısakürek, Atilla İlhan ve Mehmet Âkif Ersoy gibi şairlerin şiirleri sayesinde tanıştım ve bu denli bir sevgiye eriştim. Aslında kitap okumaktan çok hayatı yaşayarak okumayı ve gözlemlemeyi daha çok seviyorum. Bu, benim için daha dokunaklı ve kalıcı bir okuma biçimi diyebilirim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Muhayyel serisinin ikinci ve üçüncü kitabını düzenliyorum. Seri, Muhayyel Nasihat ve Muhayyel Maneviyat kitaplarıyla devam ediyor olacak. Ayrıca hayattan gerçek yaşanmış hikâyeleri ele aldığım bir kitabı da yazmaya başladığımı söyleyebilirim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Zihniniz ve yüreğiniz size verilmiş en önemli iki nimet. Onları güzel şeylerle doldurun. Ardından onların ışığı hayat yolunuzu aydınlatsın.

İyi Bir Kitap Yazabilmenin İlk Şartı İyi Bir Okuyucu Olmaktır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

1988 yılında Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesinde doğdum. Süleyman Demirel Üniversitesi Senirkent Meslek Yüksekokulu Elektrik Bölümü mezunuyum. 2013 yılında evlendim ve 11 yaşında otizmli bir oğlum var. Kitap okumak, satranç oynamak ve spor yapmak en büyük ilgi alanlarım arasındadır. 2022 yılından bu yana Ceylanpınar Belediyesi'nde görev yapmaktayım. Çalışma hayatımda sorumluluk sahibi, öğrenmeye açık ve ekip çalışmasına önem veren bir anlayışla hizmet vermeye devam ediyorum.

İyi Bir Kitap Yazabilmenin İlk Şartı İyi Bir Okuyucu Olmaktır

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Gençlik yıllarımdan, özellikle lise döneminden itibaren şiirler yazmaya ilgi duydum. Roman yazma yolculuğuna ise beni en çok oğlum teşvik etti. Kaleme aldığım bu romanda bana ilham veren en önemli kişi oğlum oldu.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlığın çok değerli ve anlamlı bir uğraş olduğuna inanıyorum. Bana göre iyi bir kitap yazabilmenin ilk şartı, iyi bir okuyucu olmaktır. Bir yazar için en anlamlı ödülün, bir okuyucunun kitabını okuduktan sonra hayatına olumlu bir yön vermesi ve dünyaya farklı bir gözle bakabilmesi olduğuna inanıyorum. Bu nedenle yazmayı yalnızca bir sanat değil, aynı zamanda insanlara dokunmanın ve iz bırakmanın bir yolu olarak görüyorum.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Sevginin, fedakârlığın, dayanışmanın ve eğitimin dönüştürücü gücünün ve insanın doğru zamanda karşısına çıkan insanların hayatını nasıl değiştirebileceğinin etkileyici hikayesidir. Aynı zamanda, Otizm Spektrum Bozukluğu olan bireylerin doğru eğitim, anlayış, sabır ve sevgiyle neler başarabileceklerini; topluma nasıl ilham verebileceklerini gözler önüne seren umut dolu bir hikâyedir.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı adlı eseri ile Elif Şafak'ın Aşk adlı romanı beni etkileyen kitaplar arasında yer almaktadır. Bu eserlerdeki insanı tanıma, kendini keşfetme ve hayata farklı açılardan bakabilme düşüncesi, hem okuma alışkanlığıma hem de yazarlık yolculuğuma katkı sağlamıştır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şuan üzerimde çalıştığım yeni bir kitap yok fakat ilerde olur mu bilmiyorum. Bunu zaman gösterecek.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Mucize Yolculuk;  İdealist öğretmenler ile bilinçli bir toplumun bir araya gelmesiyle öğrencilerin aşamayacak hiçbir engel olmayacağını anlatan başarılı bir hikayesini anlatmaktadır. Herkesin okumasını tavsiye ederim.

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Kurbağa Terzi

Artık neredeyse hiçbir şeyi iyi ya da kötü diye ayırmıyordum. Etliye sütlüye karışmadan keyfimce yaşamaya başlamıştım. Ancak bunun da bedeli oluyordu hani; yağlanan karaciğer yüzünden yatıp duruyordum dahiliye servisine. Bir gün yine hastanede yatarken zayıf bir kurbağaya benzeyen, armut göbekli ve kendini şair sanan alkolik birisi bir anısını anlattı.  

Kurbağa Terzi

Bu arkadaş, bir zamanlar terziymiş, hem de terzilerin şahı. Öyle ki; kentin en meşhur hatunlarının elbiselerini dikermiş, bu yüzden ünü ta yurt dışına ulaşarak beynelmilel bile olmuş! İşte bu hatunlardan birisi, ilgisiz kocasının bir ay sonraki yaş günü için kendine özel bir elbise diktirmek istemiş. Terzi: “Bu verdiğin ölçülere zor girersin.” demiş, ancak genç görünmek isteyen üç çocuk annesi kadını bir türlü ikna edememiş. Kadın, “Rejim yapacağım.” diyerek hırçın bir hâlde çıkışmayı sürdürünce terzi sonunda “Tamam.” demek zorunda kalmış ve kadını uğurlamış.

Günler geçiyor, kadın kilo verdikçe provaya geliyormuş. Elbiseye yavaş yavaş sığıyor, bu arada terziye de laf dokundurmadan edemiyormuş. Yaş gününden iki gün önce ise iyice zayıfladığı için elbise kutu gibi oturmuş üstüne. Elbisenin de sadece sırmaları kalmış işlenecek.

Kadın, o gün sabah geldiğinde mor şapkasındaki tülü değiştirmek istemiş. Terzi: “Siz gidin, ben akşamüstü elbiseyle birlikte gönderirim, zaten daha ütü yapacağım.” demiş. Tülü dikerken ütü masasının üstündeki elbiseye bakarak içtikçe içmiş; kadının iğneli ve kibirli laflarına, parayı masaya bırakışına iyice canı sıkılmış.

Akşamüstü elbiseyi çırakla gönderdikten sonra gidip yatmış evine. Yaklaşık bir hafta sonra kadını dükkânın önünde bulmuş. O saatte sarhoş olan kadın, adamın boğazına sarılmış. Terzi: “Ben bir şey yapmadım.” dese de kadın adamın üstünü başını yırtarak iş hanını başlarına yıkmış. Masanın arkasına sıkışan terzi ile sarhoş kadının arasına sonunda kadın tezgâhtarlar girmiş; ancak talihsiz kadın dövünerek anlatmış onlara da ibretlik hikâyeyi.

Kocasına sürpriz yapacağı akşam yeni elbise belinden geçmediğinden ağlamaya başlamış. Bu arada hizmetçilerinden birisini gözüne kestirmiş. Teklifi kabul eden genç kız, elinde pastayla alacakaranlıkta oturma odasına girecek; her şeyden habersiz olan adam mumları üfledikten sonra mutfağa geri dönecekmiş. Kadın ise biraz sonra geceliğiyle gidip masaya oturacakmış.

Akşam yemeğinden sonra ona doğru kız, o elbiseyle içeri girmiş, ancak oradan çıkması düşünüldüğü gibi olmamış. Pembe tülün ardındaki kız, işveyle gelip pastayı masaya bırakınca, bir şişe şarap deviren adam kalkıp mumları üflemeden yapacağını yapmış arsız elleriyle. Olanı biteni kapının arasından izleyen talihsiz kadın ise şahin gibi odaya fırlamış sonunda. Böylece her şey ortaya çıkmış, ancak kocasının eline yüzünü de yırtmış tırnağıyla. Son olarak o gece evden kaçacak kızın yedi sülalesini de anan kadının çatallı ve zehirli dilinden evdeki herkes nasibini almış fazlasıyla. Gel gör ki, bundan sonra işler küçük kıyametten büyüğüne doğru yol almış. Çünkü kovulan genç hizmetçiyle yüzü bereli kocasını iki gün sonra pastanede el ele bulmuş...

Benim yüzümdeki tebessüm donup kalırken, yol açtığı şeyden zerre bile utanmayan adam anının sonunu şöyle bağlıyordu: “Uğraştığın terzinin saklı dikişi, beliyle açtı yeni kısmeti...” Ne söyleyeceğimi bilememiştim ama sonunda dayanamayarak: “Allah senin gibi bir terzinin eline düşürmesin.” dedim. İlerleyen günlerde ise kurbağa gibi vücudundan uzanan kısa kollarındaki hünerli elleriyle benim de başıma bir çorap örer diye korktum açıkçası. Huyuna gidip ipe sapa gelmez şiirlerini överek bir hafta sonra taburcu olup kurtuldum oradan.

Coşkun Eroğlu / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Ekaterina Skar Yazdı: Beyaz Kısrak

Ekaterina Skar Yazdı: Beyaz Kısrak

Irmağın ötesinde bir kısrak durdu, 

Bembeyaz bedeni rüzgarla savruldu.

Sen gördün, gözlerinde hırs büyüdü,

Özgür bir cana zincir vuruldu.

Bakışlarınla kırdın onun direncini,

Sözlerinle susturdun vahşi sessizliğini.

Yelesiyle bağladın titrek ayaklarını,

Çaldın gökyüzünün ona verdiği kanadını.

Artık koşamaz uçsuz bu topraklara,

Hapsedildi karanlığın dar odalarına.

Sen sandın güç, zafer, büyük bir kazanım,

Oysa öldürdün onda rüzgarın anlamını.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Hayal

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Hayal

Hangi yol?

Hangi şehir?

Sönük bir fenerle, nasıl da geçip gittin yanımdan?

Neden hiçbir yol sana çıkmıyor?

Hayalini…

Şafağa dek taşıyorum

Serçelerin dallarda şakıdığı o yere

Fakat 

Ne bir esinti

Ne bir büyü

Ne de bir ezgi

Adını fısıldamıyor

Her gece

Küçük odamdan

Senin uzak manzarana doğru

Daha da perişan, daha da sığınaksızlaşıyorum

Uzaklık

İki nokta arasındaki mesafe değil


Olmayan ellere olan mesafemdir benim

Uyanıklık rüyamı çaldığında

Hayalin hâlâ duruyor

Gecenin içinde bir ışık

Ay’a benzer bir şey …

Keşke

Bunca bulutun ardından

Bir kez

Yavaşça

Beni çağırabilse …


Sophia Jamali Soufi / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447