Gündüzleri Kaybolan Kadın

Gecenin uykusuzluğu, sabahın ilk ışıklarının odaya girmesiyle onu büsbütün uykudan uzaklaştırdı. Şu an bir déjà vu yaşıyordu sanki. Masasına oturduğu ilk günkü heyecandan eser kalmamıştı. Kendisine arkadaşı tarafından ikram edilen çay soğumuştu. Gerçi onu da içmez olmuştu. Anneannesinin yıllar önce söylediği, “Kızım, oku oku, muallim ol kızım,” öğüdünden memuriyete uzanan yolculuğu gözlerinin önünden geçti. Ellerinin gerginlikten titrediğini hissetti. Üstüne, kendisini sevmediğini bildiği fakat kendisini tatlı göstermeye çalışan üst kademe çalışan Fatma’nın donuk sesi de eklenince, bütün bunların koridorlarında ve odasında yaşandığını düşündü. Kendisi ise kalabalığın içinde sessiz bir obje olmuştu. Boş boş bakışlarında maskeli insanların suretlerini görüyor, o suretlerin içinde kaybolup duruyordu. “Aman Allah’ım,” diye elleriyle kulaklarını kapatıp bağırmak istiyordu.

Gündüzleri Kaybolan Kadın

Ve alışmak… Evet, alışmak. Onun korkunç ağırlığı bedenini çürütüyordu. Hayırları, hayatından bir sofra bezini silkeler gibi silkelemişti. Gerçi evetlerin de artık bir manası yoktu. Taşınmıştı yabancı bir yere. Bu insanların içindeki yabancılığının bilinmesini istemiyordu. Konuşmaya dili varmıyordu. Ah, akşamlar… O akşamlar… Vazifesini yerine getirmiş göçebe bir kuş gibi onlara sığınıyordu. Akşamların insanı olmuştu. Eve geçince ne yiyeceğinin hevesi bile kalmamıştı. Kimi zaman günlerce aynı yemekle idare ediyordu. Akşamların, hayatta akmayan o karanlığına tutunuyordu. Gündüzlerde kendini bulamıyordu. O esnada kapının üst üste, sertçe ve sabırsızca çalınmasıyla gözleri açıldı. Kendine geldi. Evdeydi. Okumak için eline aldığı kitap koltuğun yanına kaymıştı. İçli çalan şarkının kısık sesi odada hâlâ çalıyordu. Gözlerini açıp kapattı. Tekrar tekrar… O an zihinsel bir yolculuğa çıktığını anladı. Yerinden kımıldayamadı. Boş boş duvarda asılı kara kalem annesinin resmine baktı. Baktı, baktı… Elinde olmadan iki damla gözyaşı yanağından süzüldü. O an tekrar elini gecenin karanlığına uzattı. Sanki sıkıca bir el tutar gibi… “Beni bırakma,” der gibi. Gündüzün aydınlığını hissetmeden, yarının heyecanını daha doğmadan toprağa gömercesine gecenin elini tuttu. Salonda yanan kısık ışığı da kapattı. Koltuğuna yaslanıp gökyüzüne baktı. Sevdiği şarkıyı usulca mırıldandı. Dışarıda esen güz esintisinin ağaç yapraklarında çıkardığı hışırtıya kulak verdi. Sonra, her zamanki gibi kendini alışkanlığının kollarına bıraktı. 

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Bekleyişin Taneleri

Bekliyorum. Uçsuz bucaksız gökyüzünde oluşan her yağmur damlasının, paslı ızgaralara düşerken içinde sakladığı umudu bekler gibi bekliyorum. Bu bekleyişimin ne mutlak bir sevince ne de hüzünlü bir sona dönüşeceğini bilerek…

Belki hiçbir zihinde karşılığı olmayan bir düşünceyim. Belki de hiç kimsenin zihnine değmeden, yalnızca kendi hayallerimin içinde var olmayı öğreniyorum.

Çünkü var olmak, her zaman burada olmak değildir.

Görünmek değildir.

Duyulmak, dokunulmak, bir çift gözün önünde bulunmak da değildir.

Bazen var olmak, hiç ses çıkarmadan birinin içinde yankılanabilmektir.

Hiç orada olmadan hissedilmektir.

Hiç yan yana gelmeden aynı gökyüzüne bakabilmektir.

Belki gerçek varlık budur.

Birbirinden uzak iki insanın, aynı yağmurun altında ıslanabileceğini bilmektir.

Aynı gökyüzüne bakıp bambaşka şeyler düşünebilmek; yine de birbirinden habersiz, aynı düşü taşıyabilmektir.

Düşen her bir yağmur tanesi, birbirimize söyleyemediğimiz düşlerin; bizi birbirimize kenetleyen sessiz birer eseridir.

Ve ben hâlâ bekliyorum.

Neyi beklediğimi bilmeden değil.

Birinin gelmesini de beklemiyorum.

Birinin beni görmesini, duymasını ya da adımı söylemesini de…

Ben yalnızca kendi hayallerimin içinde, kendime ait bir yer bulmayı bekliyorum.

Çünkü bazı insanlar yan yana gelmeden birbirlerinin hayatına dokunur.

Bazı insanlar hiç konuşmadan birbirlerini anlar.

Ve bazı insanlar, aynı yerde bulunmadan aynı gökyüzünün altında birbirlerinin varlığını hisseder.

Ben belki de tam olarak bunun peşindeyim.

Var olmanın…

Kimsenin zihnine sığmadan.

Kimsenin bakışına ihtiyaç duymadan.

Kendi hayallerimin içinde, kendi gökyüzümün altında.

Yağmur yağmaya devam ederken, ben hâlâ bekliyorum.

Çünkü benim mavime sadece senin şeffaf tanelerin dokunabilir.

Fatma Çelik / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Hayatı Iskalamak

Uzun uzun yazıp duruyorsun hayatı; hayatı o kadar uzun mu sandın? Boş ver, yazma artık, sıkıyorsun insanları. Olabildiğince rahat yaşa. At kendini dışarıya; gez, dolaş, temiz hava al ki beynindeki hücreler yenilensin, yeniden canlansın; dünyaya farklı bakabilesin. Caddeler, sokaklar insan kaynıyor; sohbet edecek birilerine denk gelirsin belki de, kim bilir hayatın değişir.

Hüseyin Otsay

Sen güzel bir manzaranın tam karşındasın. Güneş, denizin ufkunda yavaş yavaş kaybolurken arkasında bıraktığı derin kızıllık insanı adeta içine çekiyor; insanın ruhu güneşle birlikte denizde kayboluyor. O muhteşem güzellik karşısında insanın nutku tutuluyor. Sen o güzelliğe uzun uzun bakmak varken elinde telefon, sürekli fotoğraf çekiyorsun; güya daha sonra bakabilmek için anı biriktiriyorsun. Farkında değilsin; o güzellik güneşin batışıyla birlikte kaybolup gidecek. Bir daha aynısı olmayacak; benzerleri olsa bile... Sen de güneşle birlikte kaybol denizin içinde; beyninin en ücra köşelerine kazı o eşsiz anı, zira ölene kadar kalır orada.

Çektiğin fotoğraflar mı? Telefonun hafızasında yer açabilmek için birkaç gün sonra silersin hepsini. Ama asıl hafızan boş kalacak; arasan da bulamayacaksın o duyguyu. Öyle davrandıkça hep eksik kalacak, hep ıskalayacaksın hayatı. Önemli olan anı yakalamak, gerçekten yaşamak. Yakaladığın zaman hayat anlam kazanacak; o kısacık ömrünü uzatmış, dünyaya farklı gözlerle bakarak yaşamış olacaksın. Aksi mi? Hep yapıyorsun zaten, bugüne kadar ne kazandın ki? Bak etrafına; sokaklar seninle aynı hayatı yaşayan insanlarla dolu. Farklı ol, doyasıya yaşa. Bugün varsın ve yaşıyorsun; gerisi mi? Ben bilmem, belki de yoktur. Oysa güneş senin için doğmuş, çiçekler senin için açmış; bu kısa hayat sana doyasıya yaşayabilmen için bahşedilmiş. Doğaya bir baksan ya: Sonsuz bir gökyüzü, engin denizler, çiçekler, ağaçlar, kuşlar… Bunu fark ettiğin an hayatın tam ortasındasın demektir. Hayat sana kollarını açmış, şefkatle sarılmayı bekliyor.

Bir sergiye gitmişsin... Bir insan, ömür boyu hayal ettiklerini tuvale ilmek ilmek, nakış nakış işlemiş; sanatçı tabloya ömrünü, hayallerini çizmiş. Sen ise yine fotoğraf çekme telaşındasın. Bir bak esere, ne var orada? Sanatçının hayallerine uzaktan dokunmaya çalış. Kendini onun yerine koy; "Ben olsam neler hayal ederdim?" diye düşün ki hayattan zevk ve ilham alasın

Haberin var mı? Dünya var olalı kaç milyar yıl geçti; bugüne kadar gelip geçen insanların sayısını tahmin edebilir misin? Şiirler yazdığın, şarkılar söylediğin Eylülü senden başka kaç insan bekledi? Buluşabilmek için “Hey Eylül, gel artık! Yüreğim dayanmıyor bu aşka…” diye nağmeler düzdü. Eylül geldiğinde mutlu oldular mı? Ferhat dağları delmedi mi Şirin için, ya Kerem… Hiçbiri yok şimdi. Ya denize vuran yakamozuna bakıp kaybolduğumuz ay? Denizin dibine bakar gibi baktığımız o yakamoza senden başka kaç kişi baktı da öylece kaldı? Hiçbirini bilemiyoruz. Dünyanın o sonsuz ömrüne baktığımızda insanları say say bitiremezken, dön bir de kendi hayatına bak.

Doğarken ağladın, ölürken ağlayacaklar. Gerisi nerede, hatırlıyor musun? Neler yaşadığını, neler yaşattığını, en güzel gününün ne zaman geçtiğini, en güzel yemeği ne zaman ve nerede yediğini… Kaç güzelin gözünde kaybolduğunu biliyor musun? Hayat sana çok mu uzun geldi? Bitmedi mi mutluluklar, hüzünler, acılar? Aldığın müjdeli bir haber kaç kez ayaklarını yerden kesti, uçurdu seni? Uçağa bindiysen uçmak nedir bilirsin; ha, bir de uçağa binmediğini düşün…

Kısa bir hikâyen var senin. Birkaç kelimelik: Geldin ve gidiyorsun. Kendin dışında yaşayan insanlardan hiçbir farkın yok. Unutma!

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Nizami Gencevi İle Bağlı Tezkirelerdeki Asılsız İddialara Eleştirel Bir Bakış

Nizami Gencevi, Azerbaycan halkının yetiştirdiği en büyük söz ustalarından biri ve dünya edebiyatının vazgeçilmez bir parçasıdır. "Hamse"sine giren beş şiiri, yüzyıllar boyunca Doğu'da ve Batı'da derin izler bırakmış, elyazma nüshaları dünyanın yüzlerce ülkesindeki kütüphane ve müzelerde korunmuştur. XIII. yüzyıldan itibaren Muhammed Avfi, Zekeriya Kazvini, Devletşah Semerkandi ve Abdürreşid Bakuvi gibi saygın tezkire yazarları şairin doğum yeri olarak açıkça Gence'yi göstermiş olsa da, onun doğum yeri ve milli kimliği etrafında yüzyıllardır süren bitmek bilmeyen tartışmalar vardır. Bu tartışmaların temelinde, orta çağ tezkirelerinde geçen fakat güvenilirliği ciddi şüphe uyandıran birkaç beyit yer almaktadır.

Nizami Gencevi İlə Bağlı Tezkirelerdeki Asılsız İddialara Eleştirel Bir Bakış

Nizami'nin Gence ile bağını gösteren en sağlam kanıtlar, şairin kendi dönemine yakın yazılmış kaynaklarda saklanmıştır. Zekeriya Kazvini, 1275-1276 yıllarında kaleme aldığı eserinde Gence'yi Arran bölgesinin müstahkem merkezi olarak tanımlayıp, tam da buradan yetişen ünlü şair Ebu Muhammed Nizameddin İlyas ibn Yusuf ibn Zeki'den söz eder; ayrıca Gence'nin Gürcistan ile komşu konumunu belirterek coğrafi açıdan da isabetli bir tasvir sunar. Devletşah Semerkandi ile Abdürreşid Bakuvi de kendi eserlerinde Nizami'nin Gence kökenini doğrulayan bilgiler vermiştir. Bu kaynakların ortak özelliği, şaire zaman bakımından daha yakın ve filolojik açıdan daha güvenilir kabul edilen metinler olmalarıdır.

Nizami'nin kökeniyle ilgili tartışmalı iddiaların ilk izlerine XVI. yüzyılın başlarında rastlanır. Mir Tekiyeddin Kaşani'nin ve Emin Ahmed Razi'nin tezkirelerinde şairin aslen Kum vilayetinden olduğu, ancak Gence'de dünyaya geldiği ileri sürülür. Bu iddia, "İkbalname" adlı eserin altıncı bölümünde yer aldığı iddia edilen ve Nizami'nin Kum'un dağlık bölgesinden, Tefriş yakınlarındaki bir köyden olduğunu belirten iki beyte dayanır. Bu iddianın temeli XVI. yüzyılda atılmış olsa da, yaklaşık iki asır sonra, XVIII. yüzyılda yaşayan Lütfeli Bey Azer, meşhur "Ateşkede" adlı tezkiresinde aynı görüşü tekrarlayarak iddiayı çok daha geniş bir kesime duyurmuştur.

Söz konusu beytin sonradan eklendiği, metnin iç mantığından açıkça anlaşılır: şairin anlatımı aniden kesilip tartışmalı beyit araya girer, ardından asıl anlatım kaldığı yerden devam eder — bu, üslup açısından doğal akışa aykırı, keskin bir kopukluktur. Beyitte adı geçen Ta köyünün coğrafi olarak var olup olmadığı araştırmacılar tarafından defalarca incelenmiş ve doğrulanamamıştır. Klasik ve daha eski elyazma nüshalarında bu iki beyit hiç yer almaz; hikâyenin akışı onlarsız hiçbir şekilde bozulmaz, aksine metin onlarsız daha akıcı okunur.

XX. yüzyılda tanınmış şarkiyatçılar bu iddiaya defalarca itiraz etmiştir. Sovyet döneminin ünlü Nizami araştırmacısı Yevgeni Bertels, Paris'teki Millî Kütüphane'de saklanan ve 1360 yılına ait en eski elyazmalarından birinde bu mısraların bulunmadığını göstererek sonradan eklendiklerini bilimsel olarak kanıtlamıştır. Azerbaycanlı araştırmacı Halil Yusifli, XIV-XV. yüzyıl elyazmalarında böyle bir kayda rastlanmadığını, mısraların ancak XVI. yüzyıldan sonra çoğaltılan nüshalarda ortaya çıktığını belirtmiş; İran Edebiyat ve Dil Akademisi üyesi Said Nefisi de bu görüşü daha güçlü delillerle desteklemiştir. Son yıllarda Azerbaycan, Almanya, Fransa, Türkiye, İran, Büyük Britanya ve ABD'deki kütüphanelerde saklanan yüzlerce "İkbalname" nüshası üzerinde yapılan karşılaştırmalı incelemeler de bunu doğrulamıştır: söz konusu beyitler, eski ve güvenilir nüshaların büyük çoğunluğunda hiç yer almamakta, ne kadar geç döneme ait bir nüshada bulunuyorsa metne o kadar "yumuşak" ve az belirgin biçimde yerleştirilmiş olmaktadır.

Şairin kökeni meselesinde en güvenilir kanıt, kuşkusuz onun kendi sözleridir. "Sırlar Hazinesi" (Mahzenü'l-Esrar) adlı eserinde Nizami kendi konumunu açıkça şöyle dile getirir: "Ben Gence'deyim, Irak şimdi benden uzaktır." Şairin kendi kaleminden çıkan bu mısra, sonraki hiçbir tezkire iddiasının ulaşamayacağı bir kaynak değerine sahiptir.

Yüzyıllar boyunca çoğaltılan elyazmalarında metinlerin bozulması, bilinmeyen eklerin özgün metne karışması nadir bir durum değildir; dünyaca ünlü şair Nizami Gencevi'nin hayat hikâyesi de bu süreçlerden uzak kalmamıştır. Yukarıda ele alınan veriler, Nizami'nin Kum veya Tefriş kökenli olduğunu ileri süren beyitlerin sonradan eklendiğini, özgün metinle organik bir bağı bulunmadığını göstermektedir. Buna karşılık Zekeriya Kazvini, Devletşah Semerkandi ve Abdürreşid Bakuvi gibi Nizami'nin dönemine yakın yazarların tanıklıkları, Bertels, Yusifli ve Nefisi gibi şarkiyatçıların araştırmaları ve son dönemde yapılan uluslararası elyazma karşılaştırmaları, tartışmalı beytin sonradan eklendiğini bir kez daha kanıtlamaktadır. Nizami Gencevi'nin ömrü boyunca Gence'de yaşayıp eser verdiği ve orada defnedildiği gerçeği, onun Azerbaycan kültür ortamıyla olan köklü bağını bir kez daha ortaya koymaktadır.

Vefa Əliyeva / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Destanların Edebiyattaki Yeri

Destanlar milletlerin hafızasıdır. Milletlerin oluşum aşamasında ortaya çıkan olağanüstü olaylar, özel güçleri olan kahramanların çevresinde birleşen topluluklar, milletlerin nasıl oluştukları hakkında bize bilgi verir. Ulusal özellikler bu destanlarda su yüzüne çıkar. Misafirperverlik, dürüstlük, cesaret, kahramanlık gibi erdemler destanlarda görülen değerlerdir. İyilerin ödüllendirildiği, kötülerin cezalandırıldığı destanlarda insanlara ahlak dersi verilir. Yazılı kültürün henüz oluşmadığı dönemde destanlar sözlü kültür yoluyla yeni kuşaklara aktarılır.

Destanların Edebiyattaki Yeri

Doğal destanlar üç aşamadan oluşur. İlk aşama oluşum aşamasıdır. Bu aşamada topluluğun başından önemli bir olay geçer. Kahramanın zorlu mücadelesiyle topluluk zorlukların üstesinden gelir. Kahraman bu mücadelede liderliğini kabul ettirir. İkinci aşama yayılma aşamasıdır. Yaşanan olaylar anlatılmaya başlar. Kulaktan kulağa yayıldıkça, tarih ve coğrafya değiştikçe anlatılanlar değişir. Mübalağa artar. Bu anlatımda şiir ile düz anlatım iç içe geçer. Kam, Baksı, Kaman ismini verdiğimiz anlatıcı, elinde kopuzuyla destan adını verdiğimiz uzun hikâyeyi anlatır. Sadece Türklerde değil, her millette destan bulunur. Son aşama tamamlanma aşamasıdır. Bu aşamada okuma yazma bilen bir ozan duyduğu destanı yazıya geçirir. Bundan sonra artık değişiklik yapmak mümkün değildir. Yazıya geçirilen destan artık tamamlanmış demektir.

Farklı ülkelerdeki destanları incelediğimizde ulusal özellikleri yanında evrensel yani ortak özellikleri de görüyoruz. Birbirine benzeyen motifler ortak özellikleri oluşturur. İngilizlerin Beowulf Destanı'nda bulunan kurt motifi Türklerde Bozkurt Destanı adıyla görünür. Odyssea Destanı'nda tek gözlü devin adı Polyphemos’tur. Bizde ise destandan halk hikâyesine geçiş özellikleri taşıyan Dede Korkut Hikâyeleri'nde Basat’ın Tepegöz’ü öldürmesi hikâyesi bulunur. Bunlar gibi daha pek çok ortak özellik bulunmaktadır.

Edebiyatın temeli sayılan destanlar, sinema sanatının her zaman ilgisini çekmiştir. Son yıllarda Batı kültürünün çok önem verdiği Yunan destanları İliada ve Odyssea destanları Amerikan sineması tarafından filme çekildi. Büyük maliyetlerle ünlü oyuncuların başrol oyunculuğunda çekilen bu filmler tüm dünyada izlendi ve destanların tanınmasını sağladı. Bu filmlerin nerede çekildiği sorusunun cevabı ise eleştiri konusudur. İliada Destanı Meksika’da, Odysseia Destanı ise Afrika ülkelerinin sahillerinde çekildi. Bu destanların oluştuğu, anlatıldığı yerler Anadolu kıyıları iken filmler neden başka ülkelerde çekiliyor? Bu sorunun birçok cevabı var. Bu filmleri çekenlere eleştirilerde bulunabiliriz fakat iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak durumundayız.

Bizler kendi tarihimizi yeterince iyi bilmiyoruz. Osmanlı tarihini sahipleniyoruz ama daha geriye gidince belleğimiz zayıflıyor. Ne Asya’daki tarihimizi ne de Anadolu’daki İslamiyet öncesi tarihimizi araştırıyoruz. Kleopatra’yı hepimiz biliyoruz. Peki, Kleopatra’nın kız kardeşinin Efes’te öldürüldüğünü biliyor muyuz? Anadolu’nun neresine gidersek gidelim her şehrinde bir müzeye, bir tarihî esere rastlıyoruz. Tarihin içinde yaşıyoruz ama bundan haberimiz yok. Divan şairi diyor ki: Cihan iki cihan içindedir, arayı bilmezler, o mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler. Biz tarihimizi bilmeyince, sahip çıkmayınca Batılılar bizim yerimize tarihimize sahip çıkıyorlar. Sonra da onlara kızıyoruz. Biz tarihimize sahip çıkarsak, destanlarımıza sahip çıkarsak ülkemizin kalkınmasına katkıda bulunuruz.

Doğal destanların aynısını oluşturmak bugün mümkün değil. Doğal destanlardan esinlenerek yapma destanlar oluşturabiliriz. Bu konuda başarılı örneklerimiz var. Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı, Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı edebiyatımızın önemli eserleridir. Yazımızı destan örnekleriyle devam ettirelim. Oğuz Kağan Destanı'ndan bir örnek.

“Ansının göğsünden yalnız bir defa süt emdi, bir daha emmedi. Dile geldi; çiğ et, aş ve şarap istedi. Hemen konuşmaya başladı. Kırk gün içinde büyüdü. Kırk gün sonra yürüyüp oynar oldu. Ayakları sığır ayağı gibi güçlü, göğsü ayı göğsü gibi sağlam, beli kurt beli gibi ince ve omuzları samur omuzları gibi parlak ve oynaktı. Vücudu tüylüydü. At sürüleri güderdi; ata biner ve geyik avına çıkardı.”

Keşanlı Ali Destanı’ndan alıntı:

İnsanın eski huyu

Kendine hep bir put yapar

Oldum bittim böyle bu

Kendi yapar kendi tapar

İnsanoğlu böyledir

Kendini bir şey sanır

Kıl aldırmaz burnundan

Böbürlenir kabarır

Doğal Destanlar ile Yapma Destanların en önemli farkı ilkinin sözlü kültürde anonim olarak yaratılmış olmasıdır. Doğal destanlar halkın ortak malıdır. Atalarımız zor koşullarda ortaya koyduğu sözlü kültür ürünlerine sahip çıkıp tanıtmak bizim ulusal görevimizdir. Biz sahip çıkmazsak başkaları sahip çıkacak. Sözlü kültür ürünlerimize, tarihimize sahip çıkalım, yaşatalım.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Tahtaya Vur

Tahtaya Vur

Torunlarım olduğunda

bana bırakılan bu yükü

onlara devretmeyeceğim.

Merdiven altından geçtiklerinde durdurmayacağım onları,

kaldırım taşlarının çatlaklarına bastıklarında da.

Bana makas uzattılar diye

avuçlarına gümüş para sıkıştırmayacağım.

Yılbaşı gecesi çamaşır yıkamalarını yasaklamayacak,

yeni ayakkabılarını masaya koydular diye azarlamayacağım.

Tuz dökülürse bağırmayacağım;

sağ elleriyle bir tutam alıp

sol omuzlarının üzerinden atmalarını istemeyeceğim.

Dolunaya camın ardından bakabilecekler.

Evin içinde şemsiye açabilecekler.

Bir aynayı kırarlarsa

yalnızca parçalarını süpüreceğim.

Bana eldiven hediye edebilecekler,

ayrılık getirir diye korkmadan.

Kara Cuma günü beni ziyarete geldiklerinde

masanın çevresine on üç kişi oturacağız

ve kimse kendini uğursuz saymayacak.

Ayın ilk günü

“beyaz tavşan” denmeyecek.

Kara kediler

yalnızca kara kedi olacak.

Saksağanları selamlamayacaklar,

dört yapraklı yonca aramayacaklar,

şans gelsin diye

parmaklarını çaprazlamayı öğrenmeyecekler.

Kapılarının üzerine

at nalı asılmayacak.

Torunlarım olduğunda

bana bırakılan bu yükü

onlara devretmeyeceğim.

Batıl inançlar

hayatlarının sınırlarını çizmeyecek.

Tahtaya vur.

Fatma Şengül / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Hüzün Mevsimi Sonbahar

Sonbahar, baharın sonu…Bu kelime bugüne kadar beni hiç bu kadar düşündürmemişti. Yaprakların sararıp savrulmaya başladığı o ilk soğuk rüzgâr, aslında mevsimin değil, ruhumuzun üzerindeki yaz sıcağını süpürür. Sonbahar, tabiatın sessizce

Hüzün Mevsimi Sonbahar

kabuğuna çekilişi gibi görünse de içimizde fırtınalı bir hüznü, geçip giden zamana dair derin bir sızıyı uyandırır. Sokaklardaki yere düşen her sarı yaprak, bir zamanlar dalına sımsıkı sarılan bir umudun, zamanı geldiğinde bırakması gerektiğini hatırlatır bize.

Kabullenmektir sonbahar. Avuçlarımızda tutmaya çalıştığımız gençliğin, tazeliğin ve geri gelmeyecek güzel günlerin yavaşça kayıp gidişini izlemektir. Ağaçlar çıplak kaldıkça, insan da kendi içindeki yalnızlıkla baş başa kalır. Her düşen yaprakta, yarım kalmış bir hikâyenin, söylenmemiş bir sözün ya da artık gelmeyecek bir gidenin izi vardır.

Gökyüzünün o gri ve mahzun yüzü, sanki içimizde biriktirdiğimiz ama bir türlü dökemediğimiz gözyaşlarını fısıldar. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, ıslanan sadece kaldırımlar değil; biriktirdiğimiz özlemlerdir. Pencere kenarında tutulan sıcak bir fincan çayın buğusunda, eski bir hatıranın kokusu tüter. Zamanın ne kadar acımasızca aktığını, elimizden kayıp giden anların bir daha asla aynı tazelikte dönmeyeceğini en çok bu mevsimde hissederiz.

Yine de bu hüzün düşmanımız değildir; aksine, bizi kendimize yaklaştıran en samimi dosttur. Sonbahar, kalbin kendi derinine inme vakti geldiğini haber verir. Çünkü biliriz ki, yapraklarını dökmeden yenilenemez bir ağaç; vedalaşmadan yeni bir bahara kucak açamaz insan.

Sonbahar, gidenlerin ardından tutulan sessiz bir yas ama aynı zamanda yeniden doğmak için uykuya yatan toprağın o en dokunaklı, en güzel duasıdır.

Rüzgâr, şehrin sokaklarında kurumuş yaprakları koştururken, eski evimizin  penceresindeki tül hafifçe havalandı. Elimdeki porselen fincanın artık iyice soğumuş çayına bakıyordum. Sonbahar buraya hep erken gelir, rüzgârı önce bahçedeki ihtiyar çınarın yapraklarını sarartır, sonra bu şehrin halkının yüzüne o tanıdık durgunluğu yerleştirirdi.

Yıllar önce, yine böyle sarı bir yaprak yağmurunun altında ıslanırken vedalaşmıştım onunla. Bu sokakta birbirimizden ayrılırken “İlkbahara dönerim, bahçedeki ilk çiçek açtığında buradayım,” demişti. O bahar gelmiş, erikler çiçek açmış, hatta kaç bahar ve kaç sonbahar gelip geçmişti ama dönmemişti. Buralarda kimse onun hakkında konuşmaz, bana da bir şey sormazdı. Herkes bilirdi ki ben, hayatı o sonbaharda durdurmuş, zamanı sadece pencere kenarından gelip geçen mevsimlerle ölçer olmuştum.

Öğleden sonra yağmur hafifçe çiselemeye başladı. Ben, üzerimdeki eski örgü şala daha sıkı sarınarak bahçeye çıktım. Ayaklarımın altında ezilen yaprakların hışırtısı, bana hep geçmişin fısıltılarını hatırlatırdı. Bahçe kapısının hemen yanındaki küçük banka oturdum. Burası, son kez oturduğumuz, ayrılmadan önce saatlerce susup sadece birbirimizin nefesini dinlediğimiz yerdi.

O sırada rüzgâr sertçe esti ve çınarın en tepesinden son derece parlak, altın sarısı dev bir yaprak süzülerek kucağıma düştü. Ben yaprağı eline aldım, kurumuş damarlarına parmak uçlarımla yavaşça dokundum. O an, geçen zamana, beklemeyle tüketilmiş yıllarıma ve artık hiç gelmeyecek olan o gençlik baharlarına ilk kez bu kadar net baktım.

Ağlamak istemedim ama gözümden süzülen tek bir damla, avucumdaki sarı yaprağın üzerine düştü. O bir damla su, kurumuş yaprağın üzerinde küçük bir ayna gibi parıldadı. Doğanın bu sessiz vedasını izlerken anladım ki, bazı insanlar sadece bir mevsimliğine hayatımıza girer, sonra izlerini bırakıp giderlerdi. Ve sonbahar, gidenlerin değil, kalanların kendi içlerinde tuttuğu sessiz bir yastı.

Şalı omuzlarıma çekip yavaşça ayağa kalktım. Avucumdaki yaprağı rüzgâra bıraktım. Yaprak, kasabanın gri gökyüzüne doğru bir süre havalandı ve ardından yağmurun ıslattığı toprağa kavuştu. Ben ilk kez arkama bakmadan eve doğru yürüdüm; arkamda bıraktığım sadece bir yaprak değil, bir ömür sürdürdüğüm o sessiz beklemeydi.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Azim Üzerine Hatıralarım

Azim Üzerine Hatıralarım

Çalıkuşu üzerine mizahi bir taşlama

Ağaçlarda çılgınca daldan dala atlardım,

Gönlümdeki sevdayı gülüşümle saklardım.

Ne vakit oldu bilmem, gönlüm düştü tuzağa;

Akraba sofrasından dert döküldü kucağa.


Bir hanım çıkageldi, bir mektup da getirdi,

Birkaç damla mürekkep koca aşkı bitirdi.

Tahkike lüzum yoktu, yazı hükmü bildirdi;

O mektup yetti bana, yolumu değiştirdi.


Fransız’mış yahut Türk’müş, adımı süslediler,

İnci diye boynuma dedikodu dizdiler.

Sözler ardımdan gelsin, ben tebessüm saçarım;

Ufkumu genişletip yeni iller açarım.


Maarif mührü kondu, tayin düştü yoluma,

Vazife dedikleri evrak düştü koluma.

Kâğıdı katladım da düştüm yine sefere,

Bir vilayet sığdırdım yazdığım bu esere.


Duvar kapkara idi, camlar eksik kalırdı,

Rüzgâr bile sınıfta erkenden yer alırdı.

Pek mühim sayılmazdı; soğuk bana ne gamdı?

Mektep dediğin biraz hava alsa tamamdı.


Hekim çıktı karşıma, saçlarında ak duman,

Diller susmak bilmedi, nikâh geldi o zaman.

Diller mühürlenince bütün mesele bitti;

Bir imzayla müşkülüm geldiği gibi gitti.


Feride der ki artık: Döndüm eski devrana,

Bunca diyar dolaştım, yine vardım Kâmran’a.

Kaçmakmış adı azim, ben de öyle sanmışım;

Meğer dönüp dolaşıp aynı yere varmışım.


Kenan / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Hiç Durmadan

Hiç Durmadan

hiç durmadan sıkı sıkıya kucaklasam

hiç durmadan öpsem koklasam seni

sığınsam toprağına sığınsam diyarına

hiç durmadan durmadan tutsam ellerini


bunca zulüm bunca acılardan

şu bombalar savaşlar arasından


yeryüzünü cennete çeviren iklimsin

yaşamı aşka boğan özgürlük

öpüp koklayamadığım barış çiçeği

sen yurdumda güzeller güzeli devrimsin


hiç durmadan tutsam tutsam ellerini

hiç durmadan tükenmeden yaşasam seni


Fazlı Humar / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Tahta Üzerindeki Kırılma: Satranç

Bir insanın elinden önce özgürlüğünü, sonra zaman duygusunu, ardından dış dünyayla ilişkisini aldığınızda geriye ne kalır? Stefan Zweig’ın Satranç’ı bu soruya doğrudan bir cevap vermez. Bunun yerine, cevabın karanlık biçimde ortaya çıkacağı bir zihinsel deney kurar: Bir otel odası, bir satranç kitabı, iki renkli taş ve giderek kendi üzerine kapanan bir bilinç. Zweig, insan zihninin son sığınağının nasıl kendi hücresine dönüşebileceğini araştırır.

Tahta Üzerindeki Kırılma: Satranç

Bu nedenle Satranç’ı yalnızca savaş yıllarının, Nazi baskısının ya da bir satranç dehasının hikâyesi olarak okumak, metnin asıl gerilimini daraltmak olur. Eser, tarihsel bir felaketin içinden geçerken daha genel ve daha ürpertici bir soruya yönelir: İnsan, kendisini insan yapan yetiyi ne zamana kadar kendi lehine kullanabilir? Çünkü akıl, dışarıdan gelen zorbalığa karşı son savunma hattı olabilir. Fakat aynı akıl, kendi hareket alanını tükettiğinde insanın içine kapanan bir hapishanenin mimarına da dönüşebilir.

Zweig’ın metni tam olarak bu paradoksun etrafında yükselir.

1942’de, Avrupa’nın siyasal ve ahlaki bir felaketin içinde bulunduğu bir dönemde yazılan Satranç, yalnızca tarihsel bir tanıklık değildir. Aynı zamanda bir uygarlık fikrinin çözülüşüne tutulmuş bir aynadır.

Zweig’ın savunduğu Avrupa, ulusal sınırların ötesinde ortak bir kültürün, dolaşım hâlindeki düşüncenin ve hümanist değerlerin dünyasıdır. Edebiyat, müzik, sanat ve düşünce, farklı toplumları birbirine bağlayan ortak bir medeniyet dili oluşturur. Fakat faşizmin yükselişi bu dünyanın yalnızca siyasal haritasını değiştirmez. Daha derin bir yıkım meydana gelir: İnsan, uygarlığın kendisini barbarlıktan koruyabileceğine ilişkin inancını kaybetmeye başlar.

Satranç, bu kaybın psikolojik anatomisidir.

Zweig’ın başarısı, totaliter şiddeti yalnızca bağıran, vuran ve öldüren bir iktidar biçimi olarak göstermemesinden kaynaklanır. Onun ilgilendiği şiddetin daha sessiz bir biçimidir: bireyin dış dünyadan koparılması, zamanın belirsizleştirilmesi, anlam üreten ilişkilerin kesilmesi ve insanın kendi zihninin içine geri püskürtülmesi.

Burada iktidarın hedefi yalnızca beden değildir. İktidar, bilincin koşullarına müdahale eder.

Dr. B.’nin hikâyesi bu nedenle sıradan bir tutukluluk hikâyesinden fazlasıdır. O, fiziksel şiddetten çok, insan zihninin tecrit karşısındaki kırılganlığına maruz bırakılır. Bir hücreye kapatılmaz; bir otel odasına yerleştirilir.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü otel odası normal koşullarda geçici bir mekândır. İçinde kalınır ama ona ait olunmaz. Dr. B. içinse bu geçicilik sonsuzluğa dönüşür.

Odanın içinde zaman ilerlemez.

Dış dünya yoktur.

Karşılaşma yoktur.

Konuşma yoktur.

Ve sonunda düşüncenin kendisinden başka hiçbir şey kalmaz.

İnsan bilincinin paradoksu burada ortaya çıkar. Düşünce özgürlüğün temel koşullarından biridir; fakat düşüncenin besleneceği dış dünya ortadan kaldırıldığında bilinç kendi yankısıyla baş başa kalır. Zihin kendisini çoğaltmak yerine kendisini tekrar etmeye başlar.

Dr. B.’nin eline geçen satranç kitabı bu yüzden basit bir nesne değildir. Kitap, dış dünyanın yokluğunda ona dünyadan geriye kalan küçük bir düzen sunar. Satranç, sınırlı kuralları içinde neredeyse sonsuz ihtimaller üreten bir sistemdir. Dr. B. için bu sistem, kaosun ortasında düzen anlamına gelir.

Bir satranç problemi çözülebilir.

Bir oyun yeniden kurulabilir.

Bir hamle başka bir hamleyle karşılanabilir.

Böylece düşünce yeniden yön kazanır.

Dr. B. kitabı okudukça hayatta kalmaya başlar.

Fakat Zweig’ın anlatısındaki asıl kırılma tam burada gerçekleşir:

İnsanı hayatta tutan şey, onu hayatta tutmaya devam ettiği sürece masum değildir.

Satranç önce sığınaktır.

Sonra alışkanlıktır.

Ardından zorunluluktur.

Sonunda saplantıdır.

Dr. B. kitaptaki oyunları ezberlemeye başladığında artık yalnızca zaman geçirmemektedir. Zihnini sürekli bir faaliyet hâlinde tutarak sessizliğe direnmektedir. Fakat gerçek bir rakip olmadığı için oyunu kendi içinde bölmeye başlar. Siyah taşları bir bilinç, beyaz taşları başka bir bilinç olarak oynatır.

İnsan, kendi kendisine rakip olur.

Burada Zweig’ın psikolojik sezgisi olağanüstü bir açıklığa ulaşır. Tecrit, insanı yalnızca başkalarından ayırmaz; bir süre sonra insanı kendi benliğinin bütünlüğünden de uzaklaştırabilir.

Kendi kendisiyle oynayan insan, aslında kendi kendisinden kaçmaya çalışmaktadır.

Fakat kaçabileceği yer yine kendisidir.

Bu nedenle Satranç’ın merkezinde yalnızca yalnızlık değil, yalnızlığın zihinsel olarak yeniden üretilmesi vardır. Dışarıdan uygulanan tecrit, bir noktadan sonra içeride devam eder.

Gardiyanın odaya girmesine gerek kalmaz.

Gardiyanın kurduğu düzen, zihnin içinde işlemeye başlamıştır.

Totaliter tahakkümün en ürpertici biçimlerinden biri budur: Beden serbest bırakılabilir; fakat zihinsel düzen yerleşmişse iktidarın izi yaşamaya devam eder.

Bu nokta, Zweig’ın anlatısını Michel Foucault’nun daha sonra farklı bağlamlarda geliştireceği iktidarın içselleştirilmesi düşüncesiyle ilişkilendirmeye imkân verir. İktidar yalnızca dışarıdan uygulanan bir kuvvet değildir; bireyin davranışlarını, düşünme biçimini ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi biçimlendirebildiği ölçüde içeride de varlık kazanır.

Zweig bunu teorik bir kavram olarak değil, parçalanan bir bilinç üzerinden gösterir.

Gardiyanın ortadan kalkması, gardiyanın yok olduğu anlamına gelmez.

Çünkü artık gardiyan içeridedir.

Dr. B.’nin trajedisi tam da bu içselleştirilmiş tahakkümde düğümlenir.

Czentovic’in romana girişi ise yalnızca olay örgüsünü ilerleten bir unsur değildir. Czentovic ile Dr. B. arasındaki karşıtlık, iki karakter arasındaki kişisel farklılığın ötesinde, iki ayrı akıl anlayışını karşı karşıya getirir.

Czentovic için satranç esas olarak sonuç üreten bir sistemdir. Oynar, hesaplar ve kazanır. Oyunun kültürel ya da estetik anlamıyla ilgilenmez.

Bu açıdan Czentovic’in zekâsı şaşırtıcı biçimde modern bir niteliğe sahiptir. Düşüncenin anlamından çok işlevi önemlidir. Zekânın değeri sonuçla ölçülür.

Onun eksikliği yalnızca kaba veya eğitimsiz oluşunda aranamaz. Asıl mesele, zekânın etik ve estetik boyutlarından ayrılmasıdır.

O, aklın vicdandan bağımsızlaşmış hâlidir.

Dr. B. ise bunun karşısında durur. Eğitimli, kültürlü ve Avrupa’nın entelektüel mirasını taşıyan bir insandır. Fakat onun trajedisi, kültürün barbarlığa karşı mutlak bir bağışıklık sağlamadığını gösterir.

Zweig burada kendi çağının çok ötesine uzanan bir soru sorar:

Kültürlü olmak insanı kötülükten korur mu?

Eserin cevabı acımasızdır:

Hayır.

Kültür, insanın elindeki bir imkândır; ahlaki bir garanti değildir.

Bir insan Goethe okuyabilir, hukuk bilebilir, sanat anlayabilir, satrançta ustalaşabilir ve yine de kendi zihninin sınırlarını kaybedebilir. Dahası, yüksek entelektüel kapasite bazı durumlarda kırılganlığı azaltmak yerine artırabilir. Çünkü güçlü bir zihin, kendisine yönelen şiddeti yalnızca yaşamaz; onu analiz eder, yeniden kurar ve kendi içinde çoğaltabilir.

Dr. B.’nin aklı bu anlamda hem silahı hem yarasıdır.

Onu ayakta tutan şey, sonunda onu tüketir.

Satranç’ın en büyük felsefî paradoksu burada ortaya çıkar: İnsanı insan yapan akıl, insanı insanlıktan uzaklaştıracak kadar kendi üzerine kapanabilir.

Zweig aklı yüceltirken bile ona mesafesini korur. Aklın özgürleştirici gücünü inkâr etmez; fakat onun sınırsızlığına da inanmaz. İnsan zihninin kendisini kontrol edebilmesi için yalnızca zekâya değil, sınır bilincine de ihtiyacı vardır.

Dr. B.’nin eksikliği zekâ değildir.

Eksik olan, zihni ile kendi zihinsel faaliyetleri arasında mesafe kurabilme yetisidir.

O, satranç düşüncesini düşünmekle kalmaz; satranç düşüncesinin içinde yaşamaya başlar.

Bu ayrım modern insan açısından da önemlidir.

Çünkü çağdaş yaşam, insanın zihinsel üretkenliğini sürekli teşvik eder. Daha fazla düşünmek, daha hızlı karar vermek, daha çok çalışmak, performansı artırmak, kendini geliştirmek ve sürekli optimize olmak neredeyse ahlaki bir buyruğa dönüşmüştür.

Elbette Zweig’ın Nazi tecridi ile çağdaş performans baskısını aynı düzlemde değerlendirmek doğru değildir. Tarihsel şiddetin özgül ağırlığı, böyle bir eşitlemeye izin vermez.

Fakat iki deneyim arasında daha soyut bir mekanizma görülebilir:

Dışarıdan kurulan düzenin bireyin iç dünyasında yeniden üretilmesi.

Dışarıdaki otorite her zaman görünür olmak zorunda değildir.

Bazen insanın kendi zihninde konuşur:

“Daha hızlı.”

“Daha iyi.”

“Daha başarılı.”

“Bir hamle daha.”

“Bir oyun daha.”

Ve insan, masadan kalkması gerektiğini fark ettiğinde oyunun içine çoktan yerleşmiş olabilir.

Zweig’ın Avrupa’sı çökerken yalnızca devletler ve sınırlar değişmez. İnsan ile kendi aklı arasındaki güven ilişkisi de parçalanır.

Bu kırılmanın Zweig’ın hayatında trajik bir yankısı vardır. Sürgün, Avrupa’dan kopuş, savaşın yıkımı ve hümanist bir dünyanın ortadan kalktığı duygusu, Satranç’ın tarihsel atmosferini belirler.

Fakat eseri yalnızca yazarın biyografik trajedisine indirgemek doğru değildir. Metnin gücü, bireysel çaresizliği aşarak bir uygarlık sorusuna dönüşebilmesinden gelir.

Avrupa kendisini akıl, kültür ve ilerleme fikriyle tanımlamıştı.

Fakat aynı Avrupa, tarihin en sistematik şiddet biçimlerinden birini de üretebildi.

Bu çelişki Zweig’ın metninin altında sürekli titreşir.

Akıl uygarlığı kurabilir.

Ama uygarlık aklı kötülüğün hizmetine de verebilir.

Teknik gelişme insanı özgürleştirebilir.

Ama aynı teknik düzen, insanı daha etkili biçimde denetlemenin araçlarını da yaratabilir.

Kültür barbarlığı aşabilir.

Ama kültürün varlığı barbarlığı imkânsız kılmaz.

Dolayısıyla Satranç, ilerleme fikrinin basit bir reddiyesi değildir. Daha çok, ilerleme fikrine eşlik eden tehlikeli kendinden eminliğe karşı bir uyarıdır.

İnsanlığın daha çok bilmesinin, zorunlu olarak daha insanî hâle gelmek anlamına gelmediğini hatırlatır.

Gemideki satranç karşılaşmasına gelindiğinde bütün bu düşünsel katmanlar tek bir tahtada yoğunlaşır.

Czentovic ile Dr.B.’nin karşılaşması artık iki oyuncunun birbirine üstün gelme mücadelesi değildir. Satranç tahtası, insan zihninin sınırlarının görünür hâle geldiği bir alana dönüşür.

Czentovic için taşlar taş olarak kalır.

Dr. B. için taşlar geçmişin kapılarını açar.

Aynı oyun, iki farklı bilinçte iki farklı gerçeklik yaratır.

Czentovic’in sakinliği Dr. B. için tehdit hâline gelir. Çünkü Czentovic’in yavaşlığı onu beklemeye zorlar. Beklemek ise Dr. B. için yalnızca zamansal bir durum değildir; geçmişteki tecridin yeniden kurulmasıdır.

Böylece satranç tahtasında aslında iki zaman karşılaşır:

Czentovic’in şimdiki zamanı ile Dr. B.’nin geçmişi.

Birinin hamlesi diğerinin travmasını harekete geçirir.

Dr. B. tahtada rakibini değil, geçmişini yeniden görmektedir.

Bu nedenle oyunu bırakması anlatının en önemli anlarından biridir.

İlk bakışta bir geri çekilme gibi görünen bu hareket, aslında öznenin kendi zihinsel bütünlüğünü koruma kararıdır. Dr. B. artık kazanmanın ne anlama geldiğini değil, oyunun kendisiyle ne yaptığını fark eder.

Masadan kalkmak burada yenilgi değil, farkındalıktır.

Çünkü bazen insanın en büyük zaferi kazanmak değil, hangi oyunun kendisini tükettiğini fark etmektir.

Bu ayrıntı, Satranç’ın çağdaş okur üzerindeki en güçlü yankılarından birini oluşturur. Modern toplum insanı sürekli bir karşılaştırma ve performans düzeninin içine yerleştirir. Başarı ölçülür, hız ölçülür, üretkenlik ölçülür, görünürlük ölçülür.

İnsan kendisini sürekli bir rakibe karşı konumlandırmaya başlar.

Oysa Zweig’ın Dr. B.’si başka bir ihtimali hatırlatır:

Her oyun oynanmaya değer değildir.

Her rekabet insanı geliştirmez.

Her kazanım özgürlük değildir.

Ve bazen masadan kalkmak, oyunda kalmaktan daha bilinçli bir eylemdir.

Bu anlamda Satranç, yalnızca totaliter rejimlerin değil, insanın kendisini bütünüyle bir sistemin mantığına teslim etmesinin de edebî bir eleştirisi olarak okunabilir.

Tahakkümün en gelişmiş biçimi, bireyin artık zorlanmasına gerek bırakmayan biçimidir.

İnsan kendi kendisini yönetmeye başladığında dışarıdaki iktidarın maliyeti düşer.

İnsan kendi kendisini cezalandırdığında gardiyana gerek kalmaz.

İnsan kendi değerini yalnızca performansıyla ölçtüğünde sisteme itaat etmek için emir beklemez.

Zweig’ın Satranç’ı bunu doğrudan söylemez. Fakat metnin karanlık sezgisi buraya kadar uzanır.

Sonuçta mesele satranç değildir.

Mesele, insanın kendi zihniyle arasına koyabileceği mesafedir.

Aklın değeri yalnızca ne kadar çok şey düşünebildiğinde değil, ne zaman düşünmeyi bırakabileceğini de bilmesindedir.

Özgürlük yalnızca seçeneklerin çoğalması değildir. İnsan, kendisine dayatılan oyunun dışında kalabilme imkânına da sahip olmalıdır.

Dr. B.’nin trajedisi aklın iki yüzünü gösterir.

Akıl önce direniştir.

Sonra sığınaktır.

Daha sonra alışkanlıktır.

Ve sınırları kaybolduğunda esarettir.

Czentovic ise bunun başka bir biçimini temsil eder: aklın ruhundan ayrılması. Onun zekâsı işler ama anlam üretmez. Dr. B.’nin zihni ise anlam üretmekten vazgeçmez; fakat sonunda ürettiği anlamların içinde boğulur.

Biri düşüncenin yoksulluğudur.

Diğeri düşüncenin aşırılığı.

İkisinin arasında Zweig’ın asıl aradığı insan vardır.

Belki de Satranç’ın en büyük başarısı, okura rahatlatıcı bir sonuç sunmamasıdır.

Zweig sonunda aklın kazanacağını söylemez.

Kültürün barbarlığı kesin olarak yeneceğini de söylemez.

İnsanın özgürlüğünü garanti altına alan güvenli bir alan göstermez.

Bunun yerine bir sınır çizer.

O sınır, insanın kendi zihniyle arasındaki mesafedir.

İnsan o mesafeyi koruyabildiği sürece düşünce özgürleştirici olabilir. Fakat düşünce kendisini mutlaklaştırdığında özgürlük ile saplantı arasındaki çizgi silinir.

Bu yüzden Satranç, insan aklına yazılmış bir methiye değil, onun sınırlarına yazılmış bir ağıttır.

Zweig’ın dünyasında Avrupa çökerken satranç tahtası ayakta kalır.

Fakat tahtanın ayakta kalması hiçbir şeyi garanti etmez.

Çünkü mesele oyunun sürmesi değil, oyuncunun hâlâ oyunu oynayan kişi olup olmadığıdır.

Taşlar hareket eder.

Hamleler hesaplanır.

Zaferler ve yenilgiler kaydedilir.

Fakat insan bir noktada kendi hamlelerinin toplamından daha fazlası olduğunu hatırlamak zorundadır.

Aksi hâlde oyun, oyuncuyu yutar.

Belki de Satranç’ın bugün hâlâ süren asıl yankısı tam burada ortaya çıkar:

İnsanın son özgürlük alanı zihnidir; fakat zihnin özgürlüğü yalnızca düşünme yeteneğine değil, kendi düşüncelerine gerektiğinde “dur” diyebilme kudretine de bağlıdır.

Zweig’ın karanlık sezgisi bize şunu hatırlatır:

İnsan dışarıdaki hapishaneden çıkabilir.

Bir rejim yıkılabilir.

Bir kapı açılabilir.

Bir gardiyan ortadan kaybolabilir.

Fakat insanın içinde kurulmuş olan düzen daha uzun yaşayabilir.

Bu yüzden asıl soru, kapının açık olup olmadığı değildir.

Asıl soru şudur:

İçerideki kapının anahtarı hâlâ bizde mi?


Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45


Sophia Jamali Soufi Yazdı: Sığınak

Sophia Jamali Soufi

Gözlerin

bilinmeyen bir iklim

güneş kendi doğuşunun

mahcubiyeti içinde …

Saçlarını tararsın

ve geceden bir fırtına

saçlarında

yitip gider

Parmaklarım

alnının üzerinde

kelebeklerin uçuşudur …

Orada

gülüşünün

yalnızlıkta

bir yarık açtığı yerde

adın

dudaklarımdaki

en sade zikir

Kal!

Seni

bir şafak ilahisi gibi

boğazıma

kanıma

canıma

yerleştirdim

Ve dünyanın

hücumundan

senin sığınağında

kendi sığınağımı

buldum …

Sophia Jamali Soufi / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Yazmak Aslında Nedir?

Bazen durduk yere sorarım kendime: “Yazmak nedir?” ya da “İnsan neden yazar?” Daha da önemlisi, “Ben neden yazıyorum?” Sonra aklıma bir soru daha gelir: “Yazmak aslında nedir?” Herhangi birine sorsan sana yazı yazmanın fiilî bir şey olduğunu, beden ve akıldan yapıldığını anlatır. Ardından tarih boyunca bilginin kalıcılığı için, haberleşmek için kullanıldığını anlatır. 

Sadece harfleri, sözcükleri ve cümleleri birleştirerek yapıldığını ve ortaya çıktığını anlatır. Ben sana dahasını anlatırım, belki kimsenin daha önce anlatmadığını anlatırım sana. Yazı yazmanın sadece harfleri, sözcükleri ve cümleleri birleştirmek olmadığını, duyguları birleştirerek de yapılabileceğini, beden ile değil de bedenin içindeki ruh ile yapıldığını anlatırım. 

Ardından devam ederim, cümleleri acı, umut, heyecan... ile süsleyebileceğini, içinde biriken suskunluk ve sessiz çığlıkları mürekkep yapıp kalemine, kaleminden de kâğıdına dökmeyi anlatırım. Son olarak eklerim: Ben kâğıtları severim çünkü onlar beni yargılamaz...

Aysu Çimenli / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Kırmızı Rugan Ayakkabı

Simsiyah kıvırcık saçları ve kocaman zeytin gözleri ile çizgi film karakterlerine benziyordu Rüya. Arife günüydü. Kahvaltı sonrası, bayramlıklarını verir annesi. Kiraz desenli kırmızı elbiseyi ve aynı renkteki rugan ayakkabıları görünce içi kıpır kıpır olur Rüya’nın. Annesinin yardımıyla, elbiseyi ve ayakkabıları dener. Elbise sanki üzerine dikilmiş gibi tamı tamına olur. Fakat ayakkabılar biraz küçüktür. Rüya yürürken uçları vurmasın diye baş parmaklarını hafif içe bükerek yürümeye başlar evde. Annesi Melek Hanım, “Rüyacığım ayakkabıların rahat mı? İstersen gidip değiştirebiliriz?” der sevgiyle.

Kırmızı Rugan Ayakkabı

Melek Hanım yakın zamanda ciddi bir ameliyat geçirmişti. Rüya, annesini yormak istemez. Hastalıkla ilgili teşhisin konulduğu ilk gün, babası ona “Bu hastalıkta en kötü şey annenizi yorup, üzmeniz” dememiş miydi?  Rüya, annesine bakıp gülümseyerek “Anneciğim, ayakkabım çok rahat, çok güzel” diyerek cevap verir. Rüya annesini üzmemek, ona zahmet vermemek için ayakkabılarının vermiş olduğu acıyı görmezden gelmeyi ve olanla olduğu kadar yetinmeyi uygun bulur. Ertesi gün bayram ziyaretine gittiklerinde, ayak parmaklarını bükerek yürüyen Rüya, annesine iş çıkarmamış olmanın gururunu yaşar.

Aradan geçen yıllar içinde Rüya, annesinin hastalığının stres ve üzüntü nedeniyle ilerlemesinden korkarak ihtiyaç, duygu ve beklentilerini annesinden gizler. Sanki her şey yolundaymışçasına rol yapmayı normalleştirip, kanıksar. Durum böyle olunca, kendi duyguları ve ihtiyaçları ile arasına mesafe koymayı öğrenir. Evde huzur ve dengeyi korumak adına, ebeveynlerinin ve kardeşlerinin iyi olma halini, kendi iyi olma halinin önüne koyar. Rüya ihtiyaçlarını yok saya saya sonunda kendi duygu ve ihtiyaçlarına körleşir.

Rüya üniversite öğrencisi iken, Melek Hanım vefat eder. Çocukluktan beri geliştirmiş olduğu annesini hayatta tutma stratejisini, artık kendi yaşam tarzı olarak benimsemiştir. Bu durum, Rüya’yı o zamanlar hiç rahatsız etmez. Başkalarına yardımcı ve faydalı olduğu için kendisini şanslı ve başarılı olarak görmektedir. Önceliği sadece kendi iyiliği ve çıkarları olan insanlar, Rüya’nın “Mizacım böyle.” diyerek tanımladığı hal ve tavırlarını suistimal ederler.  Bu yüzden, Rüya büyük maddi ve manevi kayıplar yaşar.

Aradan yıllar geçer. Hacettepe Tıp Fakültesi’nde hekim olarak görev yapmaktadır Rüya. Herkese yetişmeye çalışmaktan, kimseyi kırmamak için herkesi alttan alıp, herkesi hoş tutmaktan çok yorulur. Mesleği gereği kendisine kalan zamanı çok azken, bunu da etrafındakileri mutlu etmek için harcamaktan yüksünmez. 

Bir akşam, ameliyat çıkışı hocası İlknur Hanım, Rüya’ya “Dengeye gelmelisin, herkesi mutlu etmek için özveriyle davranman çok güzel. Seni takdir ediyorum. Fakat en son ne zaman kendin için küçük de olsa birinden yardım istedin? Kim senin bir problemini çözmek için teklifte bulundu? Vermek kadar almak da güzel, dengede ve karşılıklı olursa. Sen vermenin mutluluğunu yaşıyorken, izin ver karşı taraf da senin için bir şeyler yapmanın keyfini yaşasın. “Yok, onlar bundan keyif almaz, istemezler!” diyorsan, orada bir dengesizlik var. Yanlış insanlar için belki de emeğini, paranı, vaktini heba ediyorsun. İlk ne zaman kendini bir yere sığdırmak için ihtiyaç ve duygularını yok saydın?”  diye sorar. Rüya, net bir cevap veremez. Sadece “Ben böyleyim. Benim mizacım böyle. Mutluyum. Tek amacım dünyaya katkıda bulunmak. Bir şikâyetim ya da ihtiyacım yok ki. Ben her şeyin altından kalkabilirim” der kendinden emin ama yorgun bir ifade ile. Rüya’nın omuz, boyun, bel ağrıları aylardır geçmek bilmiyordu. Bunun sebebini, uzun süren ameliyatlara bağlıyordu. Hocası, “Beden sağlığının duygularından da etkilendiğini biliyorsun sen de bir hekim olarak. Sence hep yük almaktan, hiç yükünü paylaşmamaktan, başkalarının yüklerini cengaverler gibi sırtlanmandan da kaynaklanıyor olabilir mi bu ağrılar? Bedeninin esnemesi, dinlenmesi için kafandaki “Her şeyi tek başıma yaparım. Herkesin iyi olma haline katkıda bulunmalıyım. Benim desteğe, yardıma ihtiyacım yok” gibi düşünce kalıplarından arınmak nasıl hissettirir sana? Senin de daha iyi hissetmen bütüne katkıda bulunmak olmaz mı, ne dersin Rüyacığım? Bu sözlerimi, yapmayı çok sevdiğin uzun yürüyüşlerinden birinde düşün istersen.” diyerek sonlandırır ayak üstü yaptıkları kısa sohbeti.

Ertesi sabah, Rüya Tunalı Hilmi Caddesi’nde yürürken hastası Ela’yı düşünür. Ela beş yaşındadır. Rüya, onun ameliyatına girmiştir hocası İlknur Hanım’la birlikte.  Dar gelirli bir ailenin kızı olan Ela’ya, “Ameliyat sonrası sana çok güzel bir hediye getireceğim.” diyerek söz vermişti. Vermiş olduğu sözü tutmak için çocuk ayakkabıları satan bir mağazanın vitrinine bakar. Vitrindeki pembe ayakkabıları çok beğenir. Ela’nın en sevdiği rengin pembe olduğunu öğrenmişti. Tam o ayakkabıları almak için içeri girecekken, aklına yıllar önce ayağına küçük gelen kırmızı rugan ayakkabılar gelir. Ela’nın da kimseyi yormamak için ayakkabıların içinde rahatsız hissetse de sesini çıkarmamasından çekinerek o ayakkabıları almaktan vazgeçer.

“Ne alsam?” diye düşünürken, her seçenekte aklına Ela’nın kendisine hitap etmeyen, içinde rahat etmediği bir kıyafete kendisini sıkıştırma, küçültme, uydurma ihtimali gelir. Bu düşünce Rüya’yı çok rahatsız eder.  Bu sebeple, hediye olarak Ela’nın favori çizgi film kahramanının maketini ve bir çocuk giyim mağazasından alışveriş çeki satın alarak hastaneye doğru yola koyulur.

Üniversitenin otoparkına arabasını park etmek üzereyken, aklına hocası İlknur Hanım’ın bir gün önce söyledikleri gelir. “Kırmızı rugan ayakkabılar!” der sesli bir şekilde gülümseyerek. Saatine bakar. Günlerden cumartesidir. Üniversitede ne planlanmış bir ameliyatı, ne de acil bir durum vardır o an. Hastaneye sadece hediyeyi vermek için gelmişti. Arabadan inmeden, sabah vitrinine bakmış olduğu ayakkabı dükkanına doğru yola koyulur. Evdeki çalışma masasının köşesine koymak için bir çift çocuk ayakkabısı alır. Kırmızı rugan ayakkabılar. Rüya, almış olduğu kırmızı rugan ayakkabıları her görüşünde, kendi ihtiyaç ve beklentileri ile de temas etmeyi kendisine hatırlatmaya karar verir. Bu sayede, çocukluktan beri herkesi kapsarken kendisini dışarıda bıraktığı çemberin içine, bu sefer kendisini de almaya niyet eder.

Hocası İlknur Hanım’ın sorusunun cevabını bulmuştur. Rüya, kendi duygu ve ihtiyaçlarına ilk defa o kırmızı ayakkabıları giydiği arife günü mesafe koymuştu. İlk defa o gün, etrafa gülücükler saçarken acı çekmişti. Çektiği acıyı, annesini üzmemek için taktığı mutlu çocuk maskesiyle, ilk o gün gizlemişti. Sonraları ise bu konuda ustalaşmıştı. Annesini hayatta tutmak için geliştirdiği taktik, yaşamının bir parçası olmuş. Bir yerden sonra taktığı maske, derisine yapışmıştı adeta. Yaşamda kalmak için geliştirdiği stratejiyi kendisi bile mizacı sanmıştı.

Rüya, Ela için hastaneye giderken çok mutluydu. Dışarıda yağmur yağmaktaydı, ama Rüya’nın kalbine  güneş doğmuştu son yarım saat içinde. Fonda, Rüya’nın çok sevdiği “Peacock Throne” isimli şarkı çalmaktaydı. Bu sefer hem Ela’nın hem de yıllar önce bir günde büyümek zorunda kalan kendisinin ihtiyacını fark etmişti Rüya. Uzun zaman sonra, ilk kez kendisini bu kadar özgür hisseder. Sanki bir mengeneden kurtulmuştu. Hastane koridorunda, hocası İlknur Hanım’la karşılaşır. Çantasından kırmızı rugan ayakkabıları çıkarır. “Sorunuzun cevabını buldum hocam. Kırmızı rugan ayakkabılar” der. Ardından devam eder “Hocam artık bana uyanı da, uymayanı da fark edip, karşımdaki ile paylaşacağım. Yardım almaktan da gurur duyacağım, vermekten aldığım kadar. Sorunuzun cevabını bu kadar hızlı bulabileceğimi düşünmemiştim. Anlatacağım sonra size bu kırmızı ayakkabıların benim için neyi sembolize ettiğini” der. İlknur Hanım gülümseyerek, bir anne şefkatiyle Rüya’nın elini tutar “Hazır olana cevap, hızırla gelir. Bekliyorum odama, detayları gelip anlat. Bu sefer kahveler benden” der. 

Kim bilir bu yazıyı okuyanların arasında, kimler hangi sebeplerle başkalarının yüklerini sahiplendi. Kimler kendi ihtiyaçlarını görmezden gelerek, başkalarının iyi olması için kendisini feda etti. Kimler karşısındakinin cömertliğini ve iyiliğini zayıflık sanarak suistimal etti onu. Denge gerçekten önemli. Vermek çok güzel ama arada alabilmek de ilişkileri çiçeklendiren, derinleştiren, bağları güçlendiren önemli adımlardan biri. Bunu yapabilmek için, insanın kendi duygu, beklenti ve ihtiyaçlarını da fark etmesi, sahiplenmesi gerekiyor. Rüya’nın bundan sonra kullandığı tüm ayakkabılarının ayağına uyması dileğiyle…

Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Papatya

Papatya

O, hep bir başkasını sevdi,

Kırda açan narin bir papatyayı.

Rüzgâra bile incinen,

Sessizliğine saklanan bir dünyayı.

Bir tek yaprağını koparamadı,

Güzelliğine kıymaya kıyamadı.

Günlerce uzaktan seyretti onu,

Bahar kokusunu içine doldurdu.

Bazen parmakları değdi beyazına,

Bir ürperti düştü yüreğinin yanına.

Ama biliyordu, onunla olamazdı,

Papatya hiç onun olmayacaktı.

Yine de başka çiçekler kopardı,

Gül kokusunu içine doldurdu.

Dikenlerini elleriyle kırdı,

Kırmızı güller avucunda soldu.

Güller ona değdi, o güllere değdi,

Ama kalbi yine de boş kaldı.

Çünkü hiçbir gül papatya değildi,

Hiçbir sevda onun sevdası olmadı.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447