Gündüzleri Kaybolan Kadın

0

Gecenin uykusuzluğu, sabahın ilk ışıklarının odaya girmesiyle onu büsbütün uykudan uzaklaştırdı. Şu an bir déjà vu yaşıyordu sanki. Masasına oturduğu ilk günkü heyecandan eser kalmamıştı. Kendisine arkadaşı tarafından ikram edilen çay soğumuştu. Gerçi onu da içmez olmuştu. Anneannesinin yıllar önce söylediği, “Kızım, oku oku, muallim ol kızım,” öğüdünden memuriyete uzanan yolculuğu gözlerinin önünden geçti. Ellerinin gerginlikten titrediğini hissetti. Üstüne, kendisini sevmediğini bildiği fakat kendisini tatlı göstermeye çalışan üst kademe çalışan Fatma’nın donuk sesi de eklenince, bütün bunların koridorlarında ve odasında yaşandığını düşündü. Kendisi ise kalabalığın içinde sessiz bir obje olmuştu. Boş boş bakışlarında maskeli insanların suretlerini görüyor, o suretlerin içinde kaybolup duruyordu. “Aman Allah’ım,” diye elleriyle kulaklarını kapatıp bağırmak istiyordu.

Gündüzleri Kaybolan Kadın

Ve alışmak… Evet, alışmak. Onun korkunç ağırlığı bedenini çürütüyordu. Hayırları, hayatından bir sofra bezini silkeler gibi silkelemişti. Gerçi evetlerin de artık bir manası yoktu. Taşınmıştı yabancı bir yere. Bu insanların içindeki yabancılığının bilinmesini istemiyordu. Konuşmaya dili varmıyordu. Ah, akşamlar… O akşamlar… Vazifesini yerine getirmiş göçebe bir kuş gibi onlara sığınıyordu. Akşamların insanı olmuştu. Eve geçince ne yiyeceğinin hevesi bile kalmamıştı. Kimi zaman günlerce aynı yemekle idare ediyordu. Akşamların, hayatta akmayan o karanlığına tutunuyordu. Gündüzlerde kendini bulamıyordu. O esnada kapının üst üste, sertçe ve sabırsızca çalınmasıyla gözleri açıldı. Kendine geldi. Evdeydi. Okumak için eline aldığı kitap koltuğun yanına kaymıştı. İçli çalan şarkının kısık sesi odada hâlâ çalıyordu. Gözlerini açıp kapattı. Tekrar tekrar… O an zihinsel bir yolculuğa çıktığını anladı. Yerinden kımıldayamadı. Boş boş duvarda asılı kara kalem annesinin resmine baktı. Baktı, baktı… Elinde olmadan iki damla gözyaşı yanağından süzüldü. O an tekrar elini gecenin karanlığına uzattı. Sanki sıkıca bir el tutar gibi… “Beni bırakma,” der gibi. Gündüzün aydınlığını hissetmeden, yarının heyecanını daha doğmadan toprağa gömercesine gecenin elini tuttu. Salonda yanan kısık ışığı da kapattı. Koltuğuna yaslanıp gökyüzüne baktı. Sevdiği şarkıyı usulca mırıldandı. Dışarıda esen güz esintisinin ağaç yapraklarında çıkardığı hışırtıya kulak verdi. Sonra, her zamanki gibi kendini alışkanlığının kollarına bıraktı. 

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447