Hüzün Mevsimi Sonbahar

0

Sonbahar, baharın sonu…Bu kelime bugüne kadar beni hiç bu kadar düşündürmemişti. Yaprakların sararıp savrulmaya başladığı o ilk soğuk rüzgâr, aslında mevsimin değil, ruhumuzun üzerindeki yaz sıcağını süpürür. Sonbahar, tabiatın sessizce

Hüzün Mevsimi Sonbahar

kabuğuna çekilişi gibi görünse de içimizde fırtınalı bir hüznü, geçip giden zamana dair derin bir sızıyı uyandırır. Sokaklardaki yere düşen her sarı yaprak, bir zamanlar dalına sımsıkı sarılan bir umudun, zamanı geldiğinde bırakması gerektiğini hatırlatır bize.

Kabullenmektir sonbahar. Avuçlarımızda tutmaya çalıştığımız gençliğin, tazeliğin ve geri gelmeyecek güzel günlerin yavaşça kayıp gidişini izlemektir. Ağaçlar çıplak kaldıkça, insan da kendi içindeki yalnızlıkla baş başa kalır. Her düşen yaprakta, yarım kalmış bir hikâyenin, söylenmemiş bir sözün ya da artık gelmeyecek bir gidenin izi vardır.

Gökyüzünün o gri ve mahzun yüzü, sanki içimizde biriktirdiğimiz ama bir türlü dökemediğimiz gözyaşlarını fısıldar. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, ıslanan sadece kaldırımlar değil; biriktirdiğimiz özlemlerdir. Pencere kenarında tutulan sıcak bir fincan çayın buğusunda, eski bir hatıranın kokusu tüter. Zamanın ne kadar acımasızca aktığını, elimizden kayıp giden anların bir daha asla aynı tazelikte dönmeyeceğini en çok bu mevsimde hissederiz.

Yine de bu hüzün düşmanımız değildir; aksine, bizi kendimize yaklaştıran en samimi dosttur. Sonbahar, kalbin kendi derinine inme vakti geldiğini haber verir. Çünkü biliriz ki, yapraklarını dökmeden yenilenemez bir ağaç; vedalaşmadan yeni bir bahara kucak açamaz insan.

Sonbahar, gidenlerin ardından tutulan sessiz bir yas ama aynı zamanda yeniden doğmak için uykuya yatan toprağın o en dokunaklı, en güzel duasıdır.

Rüzgâr, şehrin sokaklarında kurumuş yaprakları koştururken, eski evimizin  penceresindeki tül hafifçe havalandı. Elimdeki porselen fincanın artık iyice soğumuş çayına bakıyordum. Sonbahar buraya hep erken gelir, rüzgârı önce bahçedeki ihtiyar çınarın yapraklarını sarartır, sonra bu şehrin halkının yüzüne o tanıdık durgunluğu yerleştirirdi.

Yıllar önce, yine böyle sarı bir yaprak yağmurunun altında ıslanırken vedalaşmıştım onunla. Bu sokakta birbirimizden ayrılırken “İlkbahara dönerim, bahçedeki ilk çiçek açtığında buradayım,” demişti. O bahar gelmiş, erikler çiçek açmış, hatta kaç bahar ve kaç sonbahar gelip geçmişti ama dönmemişti. Buralarda kimse onun hakkında konuşmaz, bana da bir şey sormazdı. Herkes bilirdi ki ben, hayatı o sonbaharda durdurmuş, zamanı sadece pencere kenarından gelip geçen mevsimlerle ölçer olmuştum.

Öğleden sonra yağmur hafifçe çiselemeye başladı. Ben, üzerimdeki eski örgü şala daha sıkı sarınarak bahçeye çıktım. Ayaklarımın altında ezilen yaprakların hışırtısı, bana hep geçmişin fısıltılarını hatırlatırdı. Bahçe kapısının hemen yanındaki küçük banka oturdum. Burası, son kez oturduğumuz, ayrılmadan önce saatlerce susup sadece birbirimizin nefesini dinlediğimiz yerdi.

O sırada rüzgâr sertçe esti ve çınarın en tepesinden son derece parlak, altın sarısı dev bir yaprak süzülerek kucağıma düştü. Ben yaprağı eline aldım, kurumuş damarlarına parmak uçlarımla yavaşça dokundum. O an, geçen zamana, beklemeyle tüketilmiş yıllarıma ve artık hiç gelmeyecek olan o gençlik baharlarına ilk kez bu kadar net baktım.

Ağlamak istemedim ama gözümden süzülen tek bir damla, avucumdaki sarı yaprağın üzerine düştü. O bir damla su, kurumuş yaprağın üzerinde küçük bir ayna gibi parıldadı. Doğanın bu sessiz vedasını izlerken anladım ki, bazı insanlar sadece bir mevsimliğine hayatımıza girer, sonra izlerini bırakıp giderlerdi. Ve sonbahar, gidenlerin değil, kalanların kendi içlerinde tuttuğu sessiz bir yastı.

Şalı omuzlarıma çekip yavaşça ayağa kalktım. Avucumdaki yaprağı rüzgâra bıraktım. Yaprak, kasabanın gri gökyüzüne doğru bir süre havalandı ve ardından yağmurun ıslattığı toprağa kavuştu. Ben ilk kez arkama bakmadan eve doğru yürüdüm; arkamda bıraktığım sadece bir yaprak değil, bir ömür sürdürdüğüm o sessiz beklemeydi.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447