Gündüzleri Kaybolan Kadın

Gecenin uykusuzluğu, sabahın ilk ışıklarının odaya girmesiyle onu büsbütün uykudan uzaklaştırdı. Şu an bir déjà vu yaşıyordu sanki. Masasına oturduğu ilk günkü heyecandan eser kalmamıştı. Kendisine arkadaşı tarafından ikram edilen çay soğumuştu. Gerçi onu da içmez olmuştu. Anneannesinin yıllar önce söylediği, “Kızım, oku oku, muallim ol kızım,” öğüdünden memuriyete uzanan yolculuğu gözlerinin önünden geçti. Ellerinin gerginlikten titrediğini hissetti. Üstüne, kendisini sevmediğini bildiği fakat kendisini tatlı göstermeye çalışan üst kademe çalışan Fatma’nın donuk sesi de eklenince, bütün bunların koridorlarında ve odasında yaşandığını düşündü. Kendisi ise kalabalığın içinde sessiz bir obje olmuştu. Boş boş bakışlarında maskeli insanların suretlerini görüyor, o suretlerin içinde kaybolup duruyordu. “Aman Allah’ım,” diye elleriyle kulaklarını kapatıp bağırmak istiyordu.

Gündüzleri Kaybolan Kadın

Ve alışmak… Evet, alışmak. Onun korkunç ağırlığı bedenini çürütüyordu. Hayırları, hayatından bir sofra bezini silkeler gibi silkelemişti. Gerçi evetlerin de artık bir manası yoktu. Taşınmıştı yabancı bir yere. Bu insanların içindeki yabancılığının bilinmesini istemiyordu. Konuşmaya dili varmıyordu. Ah, akşamlar… O akşamlar… Vazifesini yerine getirmiş göçebe bir kuş gibi onlara sığınıyordu. Akşamların insanı olmuştu. Eve geçince ne yiyeceğinin hevesi bile kalmamıştı. Kimi zaman günlerce aynı yemekle idare ediyordu. Akşamların, hayatta akmayan o karanlığına tutunuyordu. Gündüzlerde kendini bulamıyordu. O esnada kapının üst üste, sertçe ve sabırsızca çalınmasıyla gözleri açıldı. Kendine geldi. Evdeydi. Okumak için eline aldığı kitap koltuğun yanına kaymıştı. İçli çalan şarkının kısık sesi odada hâlâ çalıyordu. Gözlerini açıp kapattı. Tekrar tekrar… O an zihinsel bir yolculuğa çıktığını anladı. Yerinden kımıldayamadı. Boş boş duvarda asılı kara kalem annesinin resmine baktı. Baktı, baktı… Elinde olmadan iki damla gözyaşı yanağından süzüldü. O an tekrar elini gecenin karanlığına uzattı. Sanki sıkıca bir el tutar gibi… “Beni bırakma,” der gibi. Gündüzün aydınlığını hissetmeden, yarının heyecanını daha doğmadan toprağa gömercesine gecenin elini tuttu. Salonda yanan kısık ışığı da kapattı. Koltuğuna yaslanıp gökyüzüne baktı. Sevdiği şarkıyı usulca mırıldandı. Dışarıda esen güz esintisinin ağaç yapraklarında çıkardığı hışırtıya kulak verdi. Sonra, her zamanki gibi kendini alışkanlığının kollarına bıraktı. 

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2026 / Sayı 45

Sızı

Bütün gece kıvranmıştı. Dışarıda yağan Ağustos ayı yağmuru eşliğinde, karanlıkta bedeniyle cebelleşmişti. Gözlerini kapattıkça ilk güne, ilk yazışmaya gidiyor; beyninde şimşekler çakıyordu. Geçmişe gidememek, bugünde çare bulamamakla kıvranıyordu. Oysa ne hayalleri vardı. Üstelik sade bir sevgiyi hayal etmişti. Düşünsene, karşısındaki insanda tek arayacağı meziyet, sadakatle süslenmiş bir sevgiydi. Bu günü tahmin edemezdi. Terazinin kefesinin denkliği, öğütleri aklına geldikçe sessizce iki damla gözyaşı döktü. Haklı mıydılar?

Sızı

Gece, beynindeki bu haykırışlarla son buldu. Sabah uyanamadı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Ellerinden güç alıp kalkmaya çalıştı, yatağa çöküp kaldı ve daldı. Üzerinde ihanetin, kandırılmanın, hayal kırıklığının ağırlığı vardı. Tüm gün yatakta kaldı. Tuvalete bile ihtiyacı varken gidememenin, vazgeçmişliğin içinde, nefes alan bedenin ruhu ölümüyle kaldı.

Evet, sevgisi, fedakârlığı kirletilmişti. Kalbi kırıktı. Ölmek istiyordu. Bağırmaya kalksa bağırışları anlaşılmayacak, suçlu o olacaktı.

“Neden? Neden ahmak kadın?” dedi kendi kendine mırıldanarak. “Kalbini, evini, ocağını, bedenini sonsuz güvenle emanet edecek derecede nasıl acizleştin? Bu kadar mı çaresiz bakmıştı gözlerim?”

“Ah!” dedi, dişlerini sıkarak.

Evet, bugün arkasını dönüp giden, terazinin kefesinin “dengi dengi gerekir” benzetmesindeki dengi olmayandı. Bir hayal görmüştü sevgi adına. Ama karşısındaki insan, o hayale acımadan, kanatlarını uçmak için çırpan kuşa bir kurşun sıkmıştı.

Yaralı şekilde can çekişiyordu. Her gün ölecekti. Bir gün, diğerinden daha beter can çekişecekti. Ve hayatının o şaşaalı, takdir edilen güzellikleri; kalbinin güzelliği, masumiyeti, bir kötülüğe kurban gitmişti.

Çareyi şu an o da bilmiyordu. Bir iç çekip ilahi adalete güveni olmasına rağmen bunu görememenin hüznünü yaşadı. Biliyordu; elbet o, kendisi için kazılan mezara, o kürekle kazdığı kötülüğün gölgesinde kahkaha atan adam, onun sevdiği adam, kendisi girecekti. Bundan şüphesi yoktu.

Ama içinde büyük bir sızı vardı. Acı, tarif edilemeyen bir ağrı...

Bir bardak su içebildi. Tekrar başını yastığa koydu. Şu an ne yapacağını bilmeden gözlerini kapadı. Sessiz sessiz, karanlığın ve yağmurun tanıklığında kendine sarıldı. Belki...

İşte o, şimdilik devamını getiremediği cümlenin ortasındaki “belki”nin vereceği kararın çok can yakacağından emin, gözlerini kapadı.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Güneşe Mecbur Hayata Mahkûm

Dışarıda güneş doğuyordu. Sen uyanmamakta dirensen de gün devam ediyordu. Günden kaçsan da sığındığın uyku bile kâbuslarla doluydu. Günün içinde yer almaman kimsenin umurunda mıydı? Dışarıda güneş var; sense battaniyeye sarılmış, üşüyorsun. Kurtulman gereken insan yığınları, katlanamadığın yüzler, aynı utanmazlıkla yürüyor, konuşuyor, gülüyor. 

Güneşe Mecbur Hayata Mahkûm

Seninse sabahtan beri midene vuran stresi bastırmak için yediğin elmayı kusarak atman kimsenin umurunda değil.  İşi için arayan, işi olduğu zaman selam veren, iyi niyetini belki de ahmaklık sayan o insan suretindeki yamyamların umurunda mı? Biliyorum, gücüne gidiyor. Senaryoyu yazan senarist başka bir oyuncu seçmeliydi; sen bu rol için uygun kişi değildin. O rolün muhteşemliği, seni gün geçtikçe öldürüyor. Katlanamıyorsun. 

Peki ya aşk? Sevgi diye sımsıkı sarıldığın o duygu da odanı ısıtmıyor. Aradığın sıcaklığı o da vermiyor. Belki de o da seni yarı yolda bırakmaya alıştırdı. Şimdi ne bir kalbe sığınabiliyor ne de bir söze inanabiliyorsun. İnsan, en çok sevildiğini sandığı yerde üşümeyi öğreniyor. Belki de bu rolü, başkasının maddiyatının altında ezilmemek için kabul ettin. Karşılığı nefesini tüketse de... Şimdi ne olacak, bilmiyorsun. Yatağında oturup, cezası hukuken verilmemiş ama kendi ellerinle kalemini kırdığın bir mahkûm gibi, kendi kendine hüküm giyiyorsun. Günün, güneşin, saatin, gülüşün olmadığı bir güne devam mı edeceksin? Bu, ruhunun çaresiz bir haykırışı. Dışarıdan duyulmayan... 

“Hayır, bunları da konuşmamalıyım.” diyerek yine battaniyeyi başına çekiyorsun. Öyle ya, yarın sana doğmayan güne ve güneşe eşlik etmek zorundasın. 

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

İçimdeki Kız Çocuğu

Gülüyorum. Yüzümde yerli yersiz açan o gülücükler, içimdeki huzursuzluğu saklamaya yetmiyor. Sanki biri içimden ince ince konuşuyor; adı konmamış bir tedirginlik, sebepsiz bir daralma… Sevilmekten mi korkuyorum, yoksa sevip karşılığını bulamamaktan mı, bilmiyorum. İçimde bir kız çocuğu var. Hassas, kırılgan, hemen alınan…

Onu keşfetmek bu kadar zor olmamalıydı. Ama yıllardır üstü örtülmüş gibi. Her sustuğumda biraz daha derine itilmiş. Artık onu ağlatmak istemiyorum. Dışarıda dimdik duran o kocaman kadın, içindeki çocuğu korumalıydı. Ama bazen en çok o kadın yoruluyor.

Sevgi… Bu bir güçsüzlük mü, yoksa bir mahkûmiyet mi? Neden bu kadar ürkütücü?

Belki de her özgürlük denemem, görünmez kelepçelerle son bulduğu için. Her kaçışımın ardından verilen o ağır hüküm yüzünden… Sevmek, sevildiğin kadar sevilmek; neden hep bir aldatmanın gölgesinde bitmeli ya da gözyaşlarıyla büyümeli?

Evet, gülüyorum. Ama içimde bir ses, yalanın tokadını hatırlatıyor.

“Olmayacak,” diyor. “Sen o herkesleşme oyununda başrol olamayacaksın.”

Senaryoyu hiç okumadan sahneye çıkmış gibiyim.

Kalbim; fötür şapkalı, inatçı bir kız çocuğu.

Zihnim darmadağın.

Bedenim ise yeni bir yarayı kaldıracak kadar güçlü değil.

Korkmak istemiyorum.

“Seviyorum” diye haykırmak istiyorum ama sesim kısık.

Sonra birden geri çekiliyorum:

“Hayır, yaklaşmayın,” diyorum.

Çünkü biliyorum; çoğu insan, olması gerekene tahammülsüz.

Ben ise gülerken ağlamaya hazır biriyim.

Hazırlıksız yakalanmış bir duygu gibi.

Bu neydi böyle?

Bir girdap mı?

Yüzme bilmeden denize atlamak gibi…

İç sesimi susturmak istiyorum.

Ama o susmuyor.

Kahvem soğuyor, zaman akıyor, ben duvara bakıyorum.

Karanlığımda, sevmenin korkusuyla baş başayım.

Sanki son saatlerim…

Sanki görünmeyen bir şeyle boğuşuyorum.

Bırakın diyorum,

Bırakın o kız çocuğunu…

Sek sek oynasın biraz.

Düşmeden, incinmeden, korkmadan.

Dışarıdaki o büyük kadın mı?

O yine kendini kandırır.


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 41

Mezarlığın Kıyısında

Yorgun bir bedeni tarif edemezsiniz. Her an kötü bir haber alma korkusuyla yaşayan, tedirginliğin ince ipinde yürüyen, insanların alınganlıklarını idare etmekten kendi kalbini susturan bir bedenin yorgunluğunu kelimeler taşımaz. O da bunun farkına varmıştı artık; yorgundu ama tarif edemiyordu.

Mezarlığın Kıyısında

Toprağa dokundu. Ellediği, altında bir ölünün yattığı soğuk, buz gibi topraktı. Mezarlığın kenarına oturdu. Kendi bedeninin cansız hâlini düşündü. Bugün, yakın arkadaşına içindeki durumu açıklamak isterken aldığı şiddetli tepkinin şaşkınlığıyla ağlamıştı; ama gözyaşlarını bile akıtamamıştı. Ağlamak bile lüks gelmişti sanki. Anlamsızdı her şey. Yılların ahı içinde betonlaşmıştı kalbi. Hangi tarafa dönse bir çıkmaz tünel, hangi yöne baksa ışığın karanlığa yenildiği bir manzara. Ailesine bile yabancıydı artık. Hırpalanmış kalbi, en küçük yüke tahammülsüzdü. Mezarlığa yeni ekilmiş fideye baktı.

Kim bilir, belki kendisi de hiç yeşermeseydi kuruyan, dökülen yaprakları olmayacaktı. Bilemiyordu. Birden baharın esintisini hissetti. Ne güzeldi oysa… Ama o, hep sonbaharı yaşıyordu; hep yaprak döküyordu. Kendine sitem etti: Neden baharı yaşamıyordu? Ayağa kalktı. Ayakları ileri gitmiyordu. Her adımında görünmez bir el kolundan tutup geri çekiyor gibiydi. Etrafında insanlar konuşuyor, sohbet ediyor, kahkaha atıyordu. Onun kulakları tıkalıydı; yüzü ifadesizdi. Aralarından geçip gitti. Gideceği güzergahtan sapmıştı; bunun farkında mıydı, yoksa farkında olup da umursamıyor muydu, bilmiyordu.

Yıllardır sabahların akşamına, akşamların gecesine çeki düzen vermek için çabalıyordu. Sorun çıkmasın diye kendini törpülemekten körelmişti. “Şimdi bu mezarlıktaki ölüden ne farkım var?” diye fısıldadı. “Sadece nefes alıyorum.” Mecburi bir uzaklaşma isteği baskınlaşıyordu içinde. O görünmez el kolundan çekse de, vedasız, ansızın, sonunu bilmediği uçsuz bucaksız bir yöne gitmek istiyordu. Merak bile edilmek istemiyordu. Zaten kimse merak etmiyordu. Yerdeki kurumuş, savrulmuş yaprağı eline aldı. Mezar taşıyla vedalaşır gibi mırıldandı: “Elveda güzel kadın… Elveda küskün yüreğim… Elveda bilinmezlerim…” Ve yürüdü.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Diri Diri Gömülen Çocuk

Sevilmiyordum, bunun farkındaydım. İnsanın istenmediğini bilip yine de ısrarla, yüzsüzce “buradayım” oynaması ne aşağılıkça… Babamı sadece gür sesiyle tanırdım; anneme hakaretleri, saldırıları, gücü kutsayışıyla. Ondan nefret ederdim. Babam olduğunu ilkokula yazılınca öğrenmiştim. Okula gitmeme karşı çıkıyordu; ayağımda ayakkabı bile yoktu, terlikle gidecektim. Annem her daim ağlardı. Hakaretini, küfrünü, dayağını yer; yine de babamın sözünden asla çıkmazdı. Evde et pişse kocaman tabak ona konur, iki küçük parça beş kişi bölüşülürdü. Annem kendisini sevmeyen adamı neden severdi, bizim “böyle baba olmaz olsun” kızgınlığımıza kızar, “terbiyesizler” derdi. Buna bir türlü anlam veremiyor, annemi de artık sevmiyordum.

Diri Diri Gömülen Çocuk

Beni babam istemiyordu ama ben annem gibi olmayacaktım. “Onursuz olmayacağım, ölsem de ölürüm,” diyerek yemin ediyordum. Kardeşlerim bunun hayal olduğunu, benim deli olduğumu söylerdi. Özel kavga günlerimiz vardı; pazara çıkılmışsa, eve kış öncesi yıllık erzak alınmışsa, bayramlarda… Gür sesiyle kükrerdi. Ben ve kardeşlerim doğduğumuz için kendimizi suçlardık. Yıllar geçti. Ablalarım, abilerim istemedikleri bir hayata, ekmek davasına kurban oldular; sağlıklarından bile oldular. Ben ise her zaman dik kafamla, zıtlığımla, hırçınlığımla direndim. Zaman geçtikçe öfkem daha da arttı. Babamın bana olan nefreti de…

Sonra tesadüfen tanıştığım bir öğretmen abinin teşvikiyle eğitimime yöneldim. Binbir zorluk ve baskıyla, bugün olduğum yeri rüyamda bile görsem insanlar inanmazken başarmıştım. Ama zaman bazı duyguların dermanı olmuyordu. Bir tarafım “evet”, bir tarafım korkunç yalnızdı; tıpkı doğduğum an gibi. Onu aşamıyordum. Kabuslarımı… Bir gün kahkaha atan, deli dolu olan bendim; ertesi gün bıkkın, gözünü zor açan, ölümü bir an önce kucaklamak isteyen ben.

Evet, anneme benzememiştim; başarmıştım. Yine de bir tarafımda bir şey kayıptı ve biliyordum: O kaybı hep arayacaktım. Ulaşınca belki vazgeçecektim; bu yüzden bulmak da istemiyordum. Özel hayatımı da bir türlü tutturamıyordum. Babamın bende açtığı yara sanki devam ediyordu. Bir erkeğin sevgisine duyulan muhtaçlığı acziyet sayıyordum. Babam beni sevmemişti; sevilmemiştim. Güvenilmemiş, güvenmemiştim. Yalnız günlerin, kabusların insanıydım. Tüm bu gelgitlerle uğraşırken belki de en büyük acı, insanların istediği, görmek istediği kişi olmamdı. Evet baba, seni yıllardır görmüyorum. Özlemiyorum, özlemeyeceğim. Ölsen mezarına gelip kendime ağlayacağım; çünkü sen beni diri diri gömen, karşıdan kahkaha atansın. Ve ben, toprağın altından suskunluğun içinden yürüyerek çıktım hayata. Beni gömen babam'a inat.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Ne Tuhaf Bir Hismiş

Ne tuhaf bir hismiş… Sayısız defter almışım meğer; onları fark etmeden dost edinmişim. Kendini deftere dökenleri kınarken, bir gün kendimi elimde kalemle aynı sessizliğe sığınırken bulmuşum. Sıra bana gelmişti; böyle bir zaafımın olabileceğini, defterlerimle sırdaş olacağımı hiç düşünmemiştim. Her sayfasına bir sırrımı, bir sessizliğimi, bir gülüşümü, hatta koca bir dünyayı sığdırabileceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Ne Tuhaf Bir Hismiş

Defterlerim bir yol gibiydi; sayfalarında yürüdükçe içimde tuhaf bir ferahlık uyanıyor, yazdıkça kendi duygularımdan daha çok emin oluyordum. Sanki her satır, içimde karanlıkta dolaşan bir düşüncenin yolunu aydınlatıyordu.

Yumuşak sandığım bu iş, aslında ince ve zor bir meslekmiş. Hayatımın içinde fark etmeden icra ederken zaman zaman tökezlediğimi anlıyordum. O anlarda bir cümleye fazla anlam yükleyip beklentiye giriyor, karşılık alamayınca hayal kırıklığını yine kendimden topluyordum. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemeyişimin altında belki de kendi kırılganlığımdan duyduğum şaşkınlık vardı.

Ve bütün bunların sessiz tanığı yine defterlerimdi; çünkü insanın saklamaya çalıştığı her şey, en önce kâğıda sızar.


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Gülcan Şık Yazdı: Sofrada Azap

Yemek pişirmek… Kulağa sıradan bir eylem gibi gelir; oysa onun için, her seferinde boğazına sarılan görünmez bir elin boğazlaması gibiydi. Nefesini kesen, damarlarında dolaşan isteksizlik değil yalnızca; aynı zamanda her öğünün kıyısına iliştirilmiş sessiz bir işkenceydi bu. Tencerenin buharı yükseldikçe, içinde bir şeyler eksilirdi; ne pişen yemeğin kokusu ne de ocağın sıcaklığı onu ısıtmazdı.

Gülcan Şık Yazdı Sofrada Azap

Saat yemek saatine yaklaşınca evde bir huzursuzluk başlar, havayı tartışma kokusu sarardı. Kocasının gözlerine yerleşmiş o emri vaki bakışlar, masanın etrafındaki herkesle sessiz bir ittifak içindeydi. Kayınbabası, kayını, görümcesi… Hepsi tuhaf bir uyumla, sadece onun eksiklerini görür, yalnız onun üzerinden bir birlik hissederdi. Sofrada, yalnız onun varlığı üzerinde uzlaşılırdı. Onların gözünde yemek yalnızca karın doyurmazdı; hınç doyurur, ezber bozar, baş eğdirirdi.

Sakince yemeğe oturmak bir suç gibiydi onun için. Gözlerinin içinde bir dinlenme arzusu belirdiğinde biri "Gelin, suyu getir," der, ardından bir diğeri "Tabağımı doldur," diye seslenirdi. O kalkar, getirir, taşır, döker; sofranın hizmetkarı olurdu, konuğu değil. Kaşığına ne düştüyse de soğumuş, tatsız, yarım kalmış olurdu. Kendi lokmalarından bile habersiz, sadece onları doyurmakla meşguldü.

Sofra dağıldığında, o hâlâ ayaktaydı. Kocasının "Hadi, bir de çay koy," sözüyle gözleri kararırdı. Yorulmuş elleriyle çayı hazırlar, ardından bulaşık yığınına geçerdi. Bazen, artanlardan birkaç lokmayı hızlıca ağzına atar, bunu bile suç işler gibi yapardı. Sessizce, görünmeden… Çünkü yakalanırsa azar işitmek sıradan, aşağılanmak olağandı.

O evde yemek vardı, sofra kuruluyordu, sesler yükseliyordu ama ona ait hiçbir şey yoktu. Ne tabağındaki yemek ne de ağzındaki lokma. Onun için yemek saati açlığın değil, azabın zamanına dönüşmüştü. Karnı hep açtı ama en çok da ruhu açtı; anlaşılmaya, görülmeye, bir kez olsun “Otur sen, dinlen biraz,” denmeye. Evet, o evde mutfak vardı. Ama ne pişen yemekler ne buharı tüten çaylar, onun içini ısıtabiliyordu. Çünkü sofranın kalabalığında yalnızdı. Çünkü o sofrada herkes doyar, o sadece yutkunurdu.


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

Yazarlık İnsanlarla Bütünleşmek Demektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Adım Gülcan Şık. 25 Ekim’de Mardin’de doğdum. Sağlık alanında görev yapıyorum ve şu anda şehir hastanesinde çalışmaktayım. 

Yazar Gülcan Şık

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazıyla tanışmam ortaokul yıllarına dayanıyor. O yaşlarda günlük tutmaya başladım; kalem ve kâğıt benim için sırdaşım, yol arkadaşım oldu. Oldukça hassas ve duygusal bir yapım var, kimseyi kırmak istemem. Bu yüzden içimde birikenleri, sevinçlerimi, öfkelerimi ve gözlemlerimi hep yazıya döktüm. Böylece yazmak bir yolculuğa dönüştü ve beni bugüne getirdi.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık benim için insanlarla bütünleşmek demek. Bazen insanların içlerinde sakladıkları cümleleri ben kalemimle dışarıya taşıyorum. Hayatı, zamanı ve duyguları yazıyla ortak bir noktada buluşturuyorum.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Kitabımda birbirinden farklı insanların hikâyeleri yer alıyor. Vazgeçişleri, umutsuzlukları ve sonra birden filizlenen umut yolculuklarını anlatıyorum. Kimi zaman öykü, kimi zaman gözlem yazısı formunda gerçek hayatlardan kısa kesitler bulacaklar.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Aslında her kitabın okunmaya değer olduğuna inanıyorum; her biri bir şekilde başucumuzda yer almayı hak ediyor. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama Şeker Portakalı kitabı benim hayatımda ayrı bir yerde duruyor.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda üzerinde çalıştığım yeni bir kitabım var. Bu kez farklı bir içerik düşünüyorum. Yine insanların gerçek yaşamlarından beslenen, farklı hikayelerden oluşacak bir kitap olacak.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Öncelikle tüm okuyuculara teşekkür ederim. Dilerim bu kitabımda anlattığım yolculukların birinde kendi yolculuklarına dair bir iz bulurlar. Eğer yazdıklarım duygularının tercümanı olabiliyorsa, benim için en büyük mutluluk budur. Sevgilerimle.

Gülcan Şık Yazdı: Karanlığa Sarılmak

Hoş geldin gece... Usulca süzüldün odama. Senin o derin, vakur karanlığını sevdim. Kimilerinin korkuyla yüz çevirdiği sessizliğin, benim içimde tarifsiz bir sükûnete dönüşüyor. Gündüzün gürültülü telaşı, ışığın kalabalığı seni asla anlayamaz. Onlar için ürküten ne varsa, bana sığınak…

Gülcan Şık Yazdı: Karanlığa Sarılmak

Seninle yudumladığım bir bardak çayın dahi, gündüzde içilen on fincana bedel. Üst üste konmuş, yorgun bedenime yaslanmış yastıklarım...

Hatta gecenin ta içinden gelen sivrisinek vızıltılarına bile senin hatırına tahammül eder oldum. Zira sen, insanların karanlık dediği şeyde benim aydınlığımsın. Benim sığınağım, suskun dert ortağım, içimde büyüyen çocukluk hayallerimin örtüsüsün. Seninle baş başa kalmak… Kimi zaman sessizce ağlamak, kimi zaman gözlerimi kapatıp olmayacağını bildiğim hayallerin izini sürmek…

İşte bu, sana duyduğum bağlılığın ta kendisi. “Seni seviyorum” dedim sana, defalarca...

İnsanların gözlerine baka baka söyleyemediğim o ağır, o samimi cümleyi en çok sana fısıldadım.

Sen, sadıksın bana. Sır taşıyan bir dost kadar vakur, liman gibi güvenli, karanlığın içinde dahi dürüstsün. Zira tek renksin; ama o tek rengin içinde benim bin bir hâlim gizli. Sana anlattığım kelimeler, birer sır gibi yayılır odanın duvarlarına. Ve her gece olduğu gibi, sohbetimiz yorgunluğumla uykuda son bulur.

Sabahında ise bir hüzün çöküverir içime: “Neden daha çok sarılmadım sana?” diye serzeniş ederim kendime. İşte yine seninleyim. Kim bilir bu gece hangi hâlime sabredeceksin? Hırçınlığım mı sınayacak seni, yoksa sebepsiz kahkahalarım mı? Belki de içli bir ağlamanın çaresizliğinde yine sığınacağım kucağına. Sana sarılmak istiyorum. Karanlığına...

Kimselerle paylaşamayacağım, kıskanacağım bir huzursun sen. Benim en çok sustuğum yerde en çok konuştuğum, en kalabalık yalnızlığımsın. Sen karanlıksın, evet… Ama benim içimdeki en aydınlık hakikatsin.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ekim 2025 / Sayı 33

Gülcan Şık Yazdı: Dönüp Duran O Türkü

Babamın yüzü o mısralar çalındığında düşer, sigarasının ucunu titreyen parmaklarla yakar, derin bir iç çekişe gömülürdü. O zamanlar anlayamazdım, yalnızca türkünün bizde bıraktığı kederi sezerdim içimde. Zaman aktı, büyüdüm, kocaman bir kadın oldum. Şimdi anlıyorum annemin o türküye duyduğu öfkenin, babamın gözlerinde süzülen yaşların sebebini. O nağmelerin ardına gizlenmiş hazin bir hikâye varmış meğer; zamansız bir ölümün yarım bıraktığı bir kavuşma, kaderin örselediği bir sevda, örfün yan yana getirdiği iki yaralı yürek…

Gülcan Şık Yazdı: Dönüp Duran O Türkü

Belki benim doğuşum bile istenmemiş bir beraberliğin suskun meyvesiydi. Babam, her sabah ceketini usulca giyer evden çıkar, akşamın alacakaranlığında yorgun adımlarla döner, hesabını kimseye vermediği bir kederle sigarasını yakardı. Annem sabahtan akşama bahçeyle, evle uğraşır, bazen ansızın bana sarılır, dudaklarının kenarından “Mihriban…” diye mırıldanırdı. Az konuşurlardı, çok susarlardı. Şimdi anlıyorum o suskunluğun içinde kaç gömülü çığlık, kaç yarım kalmış cümle varmış.

Türkü her çaldığında odanın lambasında titreyen alev bile üşür gibiydi. Meğer sadece türkü değil, mazinin hatırası, söylenmemiş sözleri, yaşanamamış sevdaları kavrarmış yüreğimizi. Artık biliyorum: bazı şarkılar ne zaman çalsa geçmişin kanayan yerini bulur, dokunur, sızlatır. Biz büyüdükçe suskunluk daha da derinlere indi ama türkü hiç susmadı; oda aynı, ışık aynı, acı aynı kaldı…


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2025 / Sayı 32

Gülcan Şık Yazdı: Olmaz mı?

“Ne tuhaf bir histi… Kızgınlık, öfke, kırgınlık, sevgi… Bunlara dair içinde tek bir kıvılcım bile kalmamıştı. Ne kaşlarını çatabiliyor, ne de kahkaha atabiliyordu. Gözleri bile dolmuyordu. Duyarsız değildi aslında, sadece yorgundu… Hırpalanmıştı.  

Gülcan Şık Yazdı Olmaz mı

Diğer yarısı bir ağacın altına oturdu. Gözleri bir karıncaya takıldı. İstese parmağıyla ezebileceği o minik karınca, ağzındaki kırıntıyla didinip duruyordu.  O an sadece yürümek istedi. Karıncayla sessizce vedalaştı. Çünkü kendini onda gördü. Hafifçe, belki de son kez gülümsedi. Adım atmaya mecali kalmamış bedenini toparlayıp yürümeye koyuldu. Çünkü hayat, bazen sadece yürümek zorunda olduğun bir yoldu… Belki sonu bilinmezdi ama yine de… Olmaz mı?”

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2025 / Sayı 30

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447