Deniz Kokusu

1

Güneşin kavurucu sıcağı altında, Serap’ın dudakları susuzluktan çatlamış, ufuk çizgisi ise bir asfalttan yansıyan ısı dalgaları gibi titremeye başlamıştı. Serap, ayaklarının altındaki kızgın kumların aniden serinlediğini hissetti. Bakışlarını yerden kaldırdığında, sadece birkaç metre ötesinde masmavi, uçsuz bucaksız bir denizin başladığını gördü. Dalgalar o kadar kuvvetliydi ki, suyun kıyıya vurduğunda çıkardığı o ritmik fısıltıyı duyabiliyordu.  Havada kavurucu toprak kokusu yerine, genzini yakan tuzlu bir iyot kokusu ve yosunların ferahlığı vardı. Suyun yüzeyinde güneşin parıltıları oynaşıyor, sanki binlerce elmas aynı anda yanıp sönüyordu. Uzaklardan martı çığlıkları gelmeye başladı; oysa etrafta gökyüzünden başka hiçbir şey yoktu.

Deniz Kokusu

Serap, kollarını sanki serin bir suya dalacakmış gibi iki yana açtı. Elleri havada boşluğu yakalarken, o avuçlarının arasından suyun kayıp gittiğini hissediyordu. Dizlerinin üzerine çöktüğünde, parmaklarını kuma daldırdı; ancak zihninde hissettiği şey, parmak uçlarından süzülen ince kum taneleri değil, kıyıya vuran o serin, köpüklü deniz suyuydu. "Sadece bir adım daha," diye fısıldadı kendi kendine. "Su çok yakın, her şeyi iyileştirecek kadar serin."

Gözlerini tekrar yumduğunda, dalgaların ayak bileklerine çarptığını ve onu derinlere, maviliğe doğru çektiğini düşünerek yüzüne huzurlu bir gülümseme yayıldı. Serap, ayaklarının altındaki yumuşak kumun her adımda parmaklarının arasından süzülüp gitmesine izin vererek kıyıda ağır ağır ilerliyordu. Az önce zihninde canlanan o puslu yanılsama artık yerini gerçeğin berrak, tuzlu serinliğine bırakmıştı. Dalgalar her çekilişinde, sanki denizin derinliklerinden küçük sırlar fısıldıyormuş gibi kumsala birer hazine bırakıyordu.

Serap, çocuksu bir heyecanla eğilip ilk deniz kabuğunu aldı. Avucuna düşen bu minik parça, güneşin altında ıslak bir mücevher gibi parlıyordu. Her bir kabuk, onun için sadece bir nesne değil; bir direnç ve bir yolculuk hikayesiydi. Parmak uçlarını deniz kabuğunun kıvrımlarında gezdirdi. Bazıları pürüzsüz ve ipeksi, bazıları ise dalgalarla boğuşmaktan yorgun düşmüş ama hala dimdik ayaktaydı.

Avuçlarını birleştirdiğinde, topladığı kabukların birbirine çarparken çıkardığı o hafif, tınılı ses ruhundaki son huzursuzluğu da alıp götürdü. O an ne geçmişin yükü vardı ne de geleceğin kaygısı; sadece serin esen rüzgar ve denizin cömertliği vardı.

Topladığı her parçayı kıymetli birer anı gibi cebine yerleştirirken yüzünde uzun zamandır oraya uğramamış olan o duru gülümseme belirdi. Bir ara duraksadı, büyükçe bir deniz kabuğunu kulağına götürdü. Derinden gelen o uğultu, denizin kalbinin hala attığının kanıtıydı.

"Bütün bu güzellikler," diye geçirdi içinden, " fırtınalardan sağ çıkanların bize bıraktığı mirastır."

Kumsalda bıraktığı ayak izleri dalgalar tarafından silinse de, Serap’ın içinde bir yerlerde toplanan o huzur kalıcıydı. Artık cebinde sadece deniz kabuklarını değil, denizin ona sunduğu o uçsuz bucaksız mutluluğu da taşıyordu. Gökyüzü kızıla dönerken, o kıyıda yürüyen yorgun bir kadın değil; denizin şarkısına eşlik eden özgür bir ruhtu.

Serap’ın parmakları, kumsaldaki o son pürüzsüz deniz kabuğuna uzandı. Avucunun içindeki serinlik o kadar gerçekti ki, suyun teninde bıraktığı ürpertiyi iliklerine kadar hissediyordu. Dalgaların sesi zihninde görkemli bir senfoniye dönüşürken, Serap bir kez daha eğildi ve kumsaldan bir avuç "deniz suyu" alıp yüzüne çarptı. Dünya o an durdu. ‘’Oh, çok güzel’’ diye fısıldadı. Annesi elindeki kolonya şişesiyle başında durmuş, alnını ovuyordu. 

‘’Geçecek kızım, iyileşeceksin’’ dedi.  Gözlerini açan Serap, yüzüne çarptığı şeyin serin bir deniz suyu değil, annesinin yüzünü ve alnını ovuşturduğu kolonya olduğunu gördü.

Serap’ın kumsalda hissettiği o yumuşak kumlar, aslında yatağının buruşmuş, terden kaskatı kesilmiş çarşaflarıydı. Avuçladığı o nadide deniz kabukları ise komidinin üzerinde duran ve yüksek ateşin etkisiyle yere düşürdüğü boş ilaç kutularıydı.  

O masmavi ufuk çizgisi, odanın loş ışığında tavanda asılı duran eski bir lambanın titreyen gölgesinden ibaretti. Martı çığlıkları sandığı sesler, dışarıdaki rüzgarın pencere pervazına çarparken çıkardığı tiz ıslıklardı. Vücudu 40 dereceye vuran bir kor gibi yanarken, beyni ona bu yangını dindirecek en büyük yalanı, yani denizi hediye etmişti.

Gözlerini güçlükle araladığında, bilinciyle hayal dünyası arasındaki o ince perdede bir tuhaflık fark etti. Avucunu sıkıca kapalı tutuyordu; hani o rüyasında bulduğu "en güzel" deniz kabuğunu tuttuğu gibi. Yavaşça parmaklarını araladı. Odada deniz yoktu, kumsal yoktu, ateşler içindeydi; ama avucunun tam ortasında, o kupkuru odada, gerçek, nemli ve yosun kokan ilaç şişesinin kapağıydı. Serap titreyen bir nefes aldı. Gözlerini tekrar yumduğunda odanın içindeki ağır ilaç kokusunun arasından, genzini yakan belli belirsiz bir deniz kokusu yayıldı.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

( Hide )

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447