Körlük: Görmeyen Gözler Değil Sessiz Kalan Vicdanlar

0

İnsan, dünyayı çoğu zaman gözleriyle tanıdığını zanneder. Oysa hakikati görmek, bakabilmekten çok daha derin bir yetidir. Göz, yalnızca ışığı algılar; anlamı ise vicdan, akıl ve ahlak inşa eder. Bu nedenle insanın en büyük körlüğü görme yetisini kaybetmesi değil, gerçeği fark edebilecek içsel bakışını yitirmesidir. José Saramago'nun Körlük Ensaio sobre a Cegueira adlı romanı, tam da bu hakikatin peşine düşer. Roman, biyolojik bir hastalığı değil, insanın ahlaki ve toplumsal çözülüşünü anlatan güçlü bir felsefi alegoridir.

Körlük: Görmeyen Gözler Değil Sessiz Kalan Vicdanlar

Roman, trafikte bekleyen bir adamın ansızın "beyaz körlük" yaşamasıyla başlar. Hastalık kısa sürede bütün şehre yayılır ve yetkililer salgını durdurabilmek amacıyla hastaları eski bir akıl hastanesinde karantinaya alırlar. Ancak bu mekân, salgını kontrol altına almaktan çok, medeniyetin ne kadar ince bir kabuk olduğunu ortaya koyan bir deney alanına dönüşür. Açlık, korku ve belirsizlik arttıkça hukuk, düzen ve ahlak çözülmeye başlar; dayanışmanın yerini güç, merhametin yerini şiddet alır. Saramago, insanın gözlerini değil, vicdanını kaybettiğinde nelerin mümkün olabileceğini gösterir.

Romanın dikkat çekici özelliklerinden biri, karakterlerin isimlerinin olmamasıdır. "İlk kör adam", "göz doktoru" ve "doktorun karısı" gibi tanımlamalar, anlatının belirli kişilere değil, bütün insanlığa ait olduğunu hissettirir. Körlük belirli bir toplumun değil, hakikatten uzaklaşan her insanın ortak ihtimalidir.

Romanın vicdani eksenini göz doktorunun eşi oluşturur. Salgın boyunca görme yetisini kaybetmeyen tek kişi odur. Buna rağmen bu ayrıcalığı bir üstünlük aracına dönüştürmez; sessizce sorumluluk üstlenir. Onun görmesi, yalnızca fiziksel bir ayrıcalık değil, ahlaki bir yükümlülüktür. Çünkü görmek, başkalarının acısını fark etmek, kötülüğe tanıklık etmek ve buna rağmen insan kalabilmektir.

Roman boyunca okur şu soruyla yüzleşir: Gerçekten görmek nedir?

İnsan, hakikati görebilmek için iki göze değil, çok daha fazlasına ihtiyaç duyar. Vicdanın gözüne, ahlakın gözüne, eleştirel aklın gözüne ve muhakemenin gözüne... Beden gözü nesneleri seçer, vicdan ise adaleti görür. Ahlak doğru ile yanlışı ayırır, akıl görünenin ardındaki anlamı araştırır. Bu nedenle en büyük körlük, gözlerin kapanması değil, vicdanın susmasıdır.

Bakmak, görmek ve anlamak aynı eylemin farklı aşamaları değildir; farklı varoluş biçimleridir. Bakmak biyolojik, görmek zihinsel, anlamak ise ahlaki bir eylemdir. Teoride adaleti savunmak kolaydır; fakat pratikte çıkarlarından vazgeçerek adil kalabilmek gerçek görmenin ölçüsüdür. Bilgi, davranışa dönüşmediğinde yalnızca zihinde birikir, hikmete dönüşmediği sürece insanı değiştirmez.

Platon'un mağara alegorisi, bu ayrımı çarpıcı biçimde ortaya koyar. İnsanlar çoğu zaman gölgeleri gerçek sanırlar,hakikate ulaşan kişi ise geri döndüğünde anlaşılmak yerine reddedilir. Çünkü insan, çoğu zaman gerçeğe değil, alıştığı görüntülere bağlanır. Aristoteles'in erdem anlayışı da bilmek ile yapmak arasındaki mesafeye dikkat çeker. Erdem, doğruyu bilmekten çok doğruyu yaşamaktır. Kant ise insanın eylemlerini sonuçlarına göre değil, evrensel ahlak yasasına göre değerlendirmesi gerektiğini savunur. Hannah Arendt, kötülüğün en tehlikeli hâlinin düşünmeyi bırakmış sıradan insanlar eliyle ortaya çıktığını söyler. George Orwell ise gerçeğin sistemli biçimde çarpıtıldığı çağlarda hakikati dile getirmenin başlı başına bir direniş olduğunu hatırlatır.

Saramago'nun romanı yalnızca edebiyatın değil, çağımızın da aynasıdır. Bilgiye erişimin sınırsız olduğu bir dönemde yaşıyoruz, buna rağmen hakikate ulaşmak her zamankinden daha zor. Görüntüler çoğaldıkça anlam azalıyor, haberler arttıkça muhakeme zayıflıyor. İnsanlar olaylara kendi vicdanlarının penceresinden bakmak yerine, kendilerine sunulan hazır yargılarla hüküm vermeye yöneliyor.

Bu durum özellikle günümüz siyasetinde belirginleşmektedir. Hakikati aramak yerine algıyı yönetmek, ortak iyiyi inşa etmek yerine tarafları tahkim etmek çoğu zaman siyasetin temel refleksi hâline gelmektedir. Yanlış, sürekli tekrarlandığında doğru gibi kabul görebilmekte, doğru ise politik çıkarlarla çatıştığında değersizleştirilebilmektedir. Böyle bir ortamda asıl kaybedilen, yalnızca gerçekler değil, onları ayırt edebilecek vicdandır.

Körlük, fiziksel görme yetisinin kaybını anlatan bir roman değildir, insanın vicdanını, ahlakını ve muhakeme gücünü yitirdiğinde nasıl bir karanlığa sürükleneceğinin anlatısıdır. Saramago'nun asıl sorusu şudur: Gözleri açık olduğu hâlde hakikati göremeyen insanlar gerçekten görmekte midir?

Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla bilgi değil, daha derin bir idraktir. Daha keskin gözlere değil, vicdanın, ahlakın ve aklın birlikte gördüğü bir bakışa ihtiyacımız var. Çünkü gerçek körlük, ışığın yokluğu değil, hakikatin karşısında sessiz kalmayı tercih eden vicdanın karanlığıdır.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447