Ellerim Buzdan Bir Kemik

Ellerim Buzdan Bir Kemik

İçimin odalarını bir rüyanın ruhuna damıttım

Ölü geyikler sevdim gözlerimin sekansında

Son kare iki büyük külçenin hastalıklı yerçekimi

Nesnelerin büyülü ordusu, hafızamı çözen

Uyudu avucumda makberin büyük şiiri

Islattım tüm kara parçalarını ölümüyle meleklerin

Toprak yedi tapınakların eşsiz görkemi

Kayıp fülütlerin duydum sesini her gece

Yürüdü boşluğuma İbn-i Sina

İnci tozlarıyla deldi kalbimi

Keşfettim dünyanın kayıp insanını

Otlar yaktım bahçesinde / Kapladım kan küllerini üzerime

İçimin odalarını bir rüyanın içine damıttım

Siyah kefenle   gördüm kendimi / Çektim saçlarımı organlarıma

Islak taşlarımda koştu birileri

Başkalaşım içinde bir oda/ Kutu eskizleri duvarlar

Limon yanığı dudağım/Duy çığlığımı hipnozum Freud!

Ellerim buzdan kemik sehpanın üzerinde

Ölmek için çok geç, yaşamak imkansız bir hatıra!


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Portatif Beden

Portatif Beden

Susss! Son kez şeytan konuşacak!

Fetüs bir evrenin içine sıkışmış korku, ten/im  için yazdığım son tez

Fanus krallığında tahta oturdu gözlerim, delilik bu minber!

Sevdim ve boyadım atık renklere, dolunayda taşlaşmış baykuşu

Göbeğime hizalandı TİN  kertenkele-oysa kalmadı yüzümde hiçbir hayat belirtisi

Ayaklarım küfrediyor intihar eden acıma, rapatapa, rapatapa, Mea Culpa!

Bir odanın nişanesi ellerim , ölü bir askerin boynundaki fotoğraf

Buğulu pencerelerde Brecht, çağırıyor beni

Kırmızı bir gül dikenini hançerliyor karanlık sayfalarına

Adım yok bundan böyle. Rüzgarlar doğurdu çocuğumu

Bıraktı kapıma-şizofren kanım /uzayda sarı uçurtma

Eril çizimler harflerimi buruşturuyor. Şimdi silik bir hiçim portatif karnımda

Okunmadı ismim ASLA KULAĞIMA!

SUSS, ŞİMDİ YALNIZCA ŞEYTAN KONUŞACAK!

Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

İçimizdeki Musa

İçimizdeki Musa

Bir dağa benziyordu yüzün

Kıyaslanamaz –ölçülemez-sonsuz(yekpare)

Musa’nın kalbinde eriyen gözlerin-okyanus-kabarıp alçalan erlik

“Dünyayı yarattım.” diyor uçan gövde. “Yalnızlar ve yanlışlar için. Çünkü herkes geç kalmıştı

kendine.”

Ve çocuklar beyazlar içindeydi kum saatinde

Çoğaldıkça eksilen-düştükçe alçalan gök(dağ) benim duvarım-tarot ve büyü-kesif toprak

Yüzün bir dağa benziyordu-kor karanlığa-ışıksız ruhlara evriliyor saçların

Nesneler seçilemeyen-göz yalnızca saydam olanı görür ve saklar-içeride

Bakışında hükümsüz ışıltı gibi tanrıtanımaz kökler saldım yeryüzüne

Biliyorduk hiçbir şeyin aslen var olmadığını- ince kılcal mayoz ve mitos

Ağzının deltasında bakırdan durduğunu önsezinin

Ateşin çalındığını-bu yüzden yıldızların sönmediğini asla! Kalbimizde küle dönüşerek

yankılandığını(Yankı, bir şehrin devrim özlemi!)

Ve içimdeydi Musa-Musa içimde yaşıyordu- o benimleydi

Zaman durdu-Su boğuk

Parçalandı kum saati

“O” aslolan içimdeki!


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

Burada ve Hiçbir Yerde

Burada ve Hiçbir Yerde

Buradayım ve hiçbir yerde değilim!

Loş bir odanın aynasında –siyahlaşan dişlerim- burkulan etim

Yuvarlandım bir nehirden ve yıkadım petrol gözlerimi

Beton bıçak saplanırken göğsüme-alevden kanatlı iblisim- zaman çarkı

Annemin yaşlı ellerinde gezinen bedenim-tıpkı parlak elma gibi-yuttuğum sert kabuk yağdı

filozof saçlarıma

Her yerdeyim ve tekinsiz boşluk- çılgın bir münzevi “Operada Hayalet”

Taşıdım dünyayı boynuzlarımda- takımyıldızı, ordu heykeliyim balçıktan imparatorlukta

Ellerimde kırık saç telleri-kan üreyen kaburgam/kaburgası-etimdeki çift kişilik duvarım

Kırılan bir kutudan çıktı parçam- yüz yıllık pencerenin çürük kenarıyım/onlardaki belirsiz

orman

Işıl ışıl parlayan renkler arasında-perdedeki gemi/Yürüyün insanlar-uzanın! Beynimde

konuşan koltuğa-çocuklar hakikatin kâşifleri- yaldızlı armoni bir kütüphane ilanında

Katla-say-yeniden say ve yeniden katla zihnimdeki bilmeceyi- altın tozunda harita-kimlerin

bellediği-uçan lambalar –patlayan ampul karmaşa-Edison’un belleği

Her yerde olan ve hiçbir yerde olmayan-kimin nesi? Eşyanın ruhu-astardan sezgi benlerin

giymediği- arınarak kemiğimden atıldım bir fanusa

Kapandı kapak-katlandı oda: Kırıldı zihnimde ayna. Karanlık. KÖR NOKTA(…)


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2025 / Sayı 31

Binnaz Deniz Yıldız: Puttan Alaşım

Binnaz Deniz Yıldız: Puttan Alaşım

Sözcüklerin kupa kartları, oyun içinde boğulan rüya, darb-ı  meselim. Parmaksız bir Pinokyo ya da kral Antonius 

Yıldızlar Sebastian tarihi, amigdalam, beynimin yoksun noktası…

Kök türeten buluş… Sıcak bir denizde umuttum kırmızı ruhları. Dalgalan gökyüzünün kızıl sancağı!

Ah benim avare; korkusuz ya da kaçak sokak lambalarım! Ayaklarınızda miço özlemleri, bir pusula kanımda kemikten baykuş

Bir gece sokaklarda ateşten bir geminin yandığını gördüm. Struma, izledim ve dehşet içinde düştüm! Şehir abluka, şehir cinnet!

O gün annem öldü benim, benim annem öldü!

Korku, koku, komplo… En yakın arkadaşım. M.Ö. ve M.S. İsa’dan önce ve tanrıdan sonra, hala oyun oynuyorum mezar taşlarında 

Zamanın unuttuğu, herkesin içinde uyuyan benim. Buz yolun başında;  kesilen damar, damak, dalaklarımız

Sürüngen bir saat durmadan çalıyor koynumda. Akrep ve yelkovan tabut.  Gölgesinde başlar seçemiyorum. Dua ve azap ben/im tuhaf gözlerim.

Bir tren istasyonu… Ortasında levha Tevrat/Sudan Zebur  

Unutulmak, unutuş, susuş, susma! Bağır haykır ses, en karanlık yanım!

Çık zihnimden puttan alaşım!


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Mart 2025 / Sayı 26

Çözül Ağır Ölümüm

Binnaz Deniz Yıldız

Gözlerimin mor kasığı, retinamda Mikail, bir kadın yıkanıyor yaşlarımın taburesinde

Işıksız çukur, ayakları devrilen sehpa, yangın hükmetti yağmurdan tarlalarıma…

Kanıksadım sabahların limon çiçeklerini.Pencerelerde türlü giysiler içinde ayna…Ağzımdan damlıyor kentin uçurum lekesi…Kustum sokaklara cennetin çıplak sesini…

Dua eden güruh, başlarında yeşil aplik, kertenkele resitali… Sönmüş yıldızın içindeki kan! Ağzımda bir iğneyle eğildim mermerden rahibeye. Plastik teniyle söndürdü dilimdeki cinneti…

Karanlığın şarabı peygamber mottosu…Pusuya yatmış akbaba…İstanbul’un vapur hatlarında bir kedi ilan etti kendini tanrı olarak- arp tellerine asılan yılanlar yıkıyor ellerini

Solucan patikası, sıcaklık fahrenayt, damıttı zihnimin etini otel odalarına…Giydirdim kirli anahtarı tren kapılarına. Yürüyordu çarşaflar ve kurban istiyordu haykırarak

Kumdan dirilişle astı kendini Zebercet. Masada son kırıntı…Güvercin kanatları…Çözül ağır ölümüm! Karanlık vagonlarda

Zaman kendini yiyen bir fare, ekşiyor bağıran kompartıman... Kollarımda can veren “o” …Çekiyor saçımı Zebercet. Uyuyorum cam kırıkları üstünde.

Bekliyor Zebercet! Düşen fotoğrafta aşağılık bir delilik içinde bekleyecek!

Bu ne ilk ne son felaket! Her şey dönüşecek!


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2025 / Sayı 25

Binnaz Deniz Yıldız: Yara Kabuğu

Işığa koşan mikro evren, patolojik bir ruh ağzımda, sırtımda gömüden bir aidiyet

Beynimin hançeri: mızrak, derisi yüzülen bir takvanın içinde(unutulan el) beyin boşluklarım morfin yağmuru

Ahşaptan bir kuşum, Allah’ın ateş böceklerinde dönüp duran yıldız, Venüs ve Uranüs çarpışması, üç gözlü yılan (Sesimde tarih kanıyor)

Binnaz Deniz Yıldız: Yara Kabuğu

Tutsak Mayayım, hapsolan 2012, denizlerin şarkısında şeytan üçgeni, kasığımdan yalnızlık damlıyor, yalnızlık ki kendini vuruyor!-Bir kentin savaş çağrısı

Damarlarımda ölü bir adam, tanımadığım, alnında hadım korkusu, sarsılıyor! 

Demeter tırnaklarımda kirli bir ırmak, uyandı Apollo, ikiz yatak 

Utanç mevsimi bu, bir melek saklanıyor kafeste, demir okyanusta yüzen uçurum(yüzgeçlerim alabora)

Kobalt hokkabaz girdi gözümden içeri girdi, girdi gözümden içeri! 

Kaçacak yer yok! Son flütün son melodisi ağır melodram kayıp ilanlarında

Yağmurların alçak kubbesinde minimal sözcükler, teatral Kleopatra

Bağlanıyor tenim, tenim Süleyman. Kemikle bilenen çocukların halifesiyim. Tahtım çukur tahtım köz. 

Boğulan bir halkın ayak sesiyim!!!

Koptu urgan, saçlarımız kaygan. 

BAĞIR TÜRKÜMÜZÜ!İNSAN, KALBİMDE YEMİN !

İncinen ruhum yara kabuğu, deviniyor hala kasığında annemin!

Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2025 / Sayı 24

Tanrımın Suikastı

Binnaz Deniz Yıldız

Camdan bir piramitte sudan rüya: Tanrımın suikastı

Gözbebeklerim matruşka, demirden çubuk, harflerin çukurlarla dans ettiği, beynimdeki ruh

Ellerim astral bir seyahatti, bedenimin başka bedenlerde dirildiği heykel, düştü içimden kırmızı elbiseli geyik

Ağzımda ölüm çeşmesi, sırdaş bir katil,  mavi masalarda vurulduğu çiçeklerin

Parmaklık yüzüm kutsal kase, tenimden üfledim yeşil karıncayı, şarap tadında dil içtiğim: İnancımı kaybettim, lanetli bir uçurum kurttan türeyişim

Tanrım bir gece kaçtı zihnimden, onlarınki de/kül koca şehir, bir çocuğun cebinde kalbim, elinde makas ve saçında gezegen, dönüyor bir karenin karanlığına

Sokaklarda yağmur durmadan kıyım, at ve fil boşlukta leke, Sırtımda urban tanrımın firarı. Şimdi dünya büyüyen ateş hattı!

Binnaz Deniz Yıldız: Çözül Ağır Ölümüm!

Binnaz Deniz Yıldız: Çözül Ağır Ölümüm!

Gözlerimin mor kasığı, retinamda Mikail, bir kadın yıkanıyor yaşlarımın taburesinde

Işıksız çukur, ayakları devrilen sehpa, yangın hükmetti yağmurdan tarlalarıma…

Kanıksadım sabahların limon çiçeklerini.

Pencerelerde türlü giysiler içinde ayna…

Ağzımdan damlıyor kentin uçurum lekesi…

Kustum sokaklara cennetin çıplak sesini…

Dua eden güruh, başlarında yeşil aplik, kertenkele resitali… 

Sönmüş yıldızın içindeki kan! 

Ağzımda bir iğneyle eğildim mermerden rahibeye. 

Plastik teniyle söndürdü dilimdeki cinneti…

Karanlığın şarabı peygamber mottosu…

Pusuya yatmış akbaba…

İstanbul’un vapur hatlarında bir kedi ilan etti kendini tanrı olarak- arp tellerine asılan yılanlar yıkıyor ellerini

Solucan patikası, sıcaklık fahrenayt, damıttı zihnimin etini otel odalarına…

Giydirdim kirli anahtarı tren kapılarına. 

Yürüyordu çarşaflar ve kurban istiyordu haykırarak

Kumdan dirilişle astı kendini Zebercet. 

Masada son kırıntı…

Güvercin kanatları…

Çözül ağır ölümüm!

Karanlık vagonlarda

Zaman kendini yiyen bir fare, ekşiyor bağıran kompartıman.

Kollarımda can veren “o” …

Çekiyor saçımı Zebercet. 

Uyuyorum cam kırıkları üstünde.

Bekliyor Zebercet! 

Düşen  fotoğrafta aşağılık bir delilik içinde bekleyecek!

Bu ne ilk ne son felaket! 

Her şey dönüşecek!

Binnaz Deniz Yıldız: Göktaşı Altında Sus Dilinde Karaborsa

Binnaz Deniz Yıldız

Ağrılıydı tüm istasyonlar, uyku mahmurluğu ve şeritlerin kıvrak hükmünde

Bomboş bir odanın yalnızlığı kadar kinayeli,  yanlış ve de

Kimsenin kimseyi öpmediği göğsünden, açmadığı yaralarını bir diğerine!

Şehirler biliyor çatlayan sesimi, suyu boyuna kesen

Rüzgârın tuhaf ironik ağırlığında simetrisiz bir resim…

Bipolar özlemler çekiyorum kılı kırk yararcasına-aynı resmi ölçüyorum bir defadan biri çıkarıp

Hangi geminin kaptanıyım eksik boyalarla kendimi çizen? 

Biliyorum sadece bilmenin yetmediğini “var olmak için”

Bir fare kapanında doğurdum böbreğimi-birleştiren Akdeniz ile Nil’i-kırılan

böbreğim değil kazanı alanı-sözcüklerin kirlendiği

Çıkarılan kalbim kırk bin yıllık metafordan-gemiler yüklüyor gözlerimi-yok artık panzehirim!

Bir istasyon-bir kadın-durmadan dönen çark- kadının adını bilmediği

Asılıyor ağaçlara dişliler –topladım saatleri-eriyor zaman metal çözelti

Saçlarım Venüs-kollarım veba-ilaç yok ve de dünya-düştü pıhtı sokaklara

Kara bir gece bu, göktaşı altında, sus dilinde karaborsa!

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447