Kar, Kum ve Su

0

İlk Söz: ‘Unutulamayan anıların paslı ve nemli, tuz kokan zindanlarından izinle yazılmış bir hikayedir.’

Mektuplarla başlayan umu-t/dun yolu ve yolcuları

Güzdü. Otobüs, kahverengi kayalıkların gölgelediği çakıllarla dolu vadiyi geçtikten sonra daha emin yollardan ilerlemiş ve son durağına varmıştı. Muavin bağırmaya başlayınca geçimlerini sağlayacak yeni bir hayat arayan anne ve babasının kucağında yatan çocuk uyandı.

Kavlak yanakları al al olmuş küçük yolcunun üstünde eprimiş bir gömlek ile paçaları katlı kadife bir pantolon vardı. Ancak bunlar iğreti durmuyor ve tertemizdi; tıpkı annenin oyalı çiti ile entarisi, babanın ise şapkası, ceketi ve pantolonu gibi.

Kar, Kum ve Su

Aşağıya iner inmez bir anda tutulmuşlardı sanki. Gelen giden araçların yolcu ve yakınlarından oluşan bir telaş seli kaynaşıyordu durmadan. İnsanlar eşyalarını alıp karıncalar gibi yollarını ararken onlar orada öylece kalmıştı.

Az sonra asker arkadaşının emektar pikabı kalabalıkları yararak yanaştığında canlanarak taşımaya başladılar göçle geleni: kıl çuvallar, yatak yorgan denkleri, heybe ve bidonlarla doldurdular vagonu. Sonra bu kargaşadan kurtulacak olmanın ferahlığıyla otogardan çıkmaya başladılar.

Çocuk mutluydu ve durmadan annesinin terli kucağına eğilerek bir şeyler fısıldıyordu. Her ne kadar indiğinde onu korkutan bir yabancılık hissetse de, yeni bir hayatın gizemine kaptırmıştı bir defa kendini. Üstelik tepeyi aşarken adamın işaret ettiği uzaklardaki buğuyu görmeye başlayınca yerinde duramaz oldu. Tıpkı onun gibi anne ve babası da ufka doğru bakıyordu konuşmadan. Manzara hava gibi açılıyor, hazan bulutları meltemle duruluyordu.

İşte bu hâl, tepeden aşağıya inen gecekondulardan birisinin önünde durana kadar sürdü. Çocuk annesinin kucağından bakarken bir gariplik olduğunu hissetmeye başlamıştı. Çünkü adam şaşırarak inmişti. O sırada bekledikleri yerde üstleri başları perişan dört tane çocuk vardı. Yaylada kalan ve şimdiden göresidiği dedenin bellettiği gibi saymıştı onları tek tek. Ama konuştuklarından tek bir kelime anlayamıyordu.

Adam biraz sonra öfkeyle binmişti arabaya. Anahtarını bile aldığı evin başkasına verilmesine söverek kızıyordu. Sesinin değişen renginde bir tek pişmanlık ve mahcubiyet yoktu. Sonra gitmek için anahtarı çevirdi kör sokakta. Arabayı zorla döndürdü ve gaza bastı. Motorun sesi dışında çıt çıkmıyordu artık; öyle ki, denizi görmek için sabırsızlanan çocuğun bile ağzını bıçak açmıyordu.

Homurtularla inen pikap, tepenin eteğindeki son sıraya vardığında yine bir gecekondunun önünde durmuştu. Buradaki sokağın altından itibaren binalar başlıyordu.

Adam bahçenin kapısını açarken onlar biraz geride sessizce konuşuyorlardı. Çünkü misafir olacakları gecekondunun iki odası vardı: bunların birisinde hasta babaanne, diğerinde ise çocuklarla birlikte onlar yatıyor olmalıydı.

Biraz sohbet ettikten sonra bahçedeki masaya yağda pişirilen yumurtalar; peynir, zeytin ve reçel getirildi. Aşağıdaki fırından çarşı ekmeği de alınmıştı. Evin hanımı fazla konuşmasa da mutfak ile bahçe arasında gidip geliyordu. Buna rağmen anne ve baba, hasta serçeler gibi azar azar yemişti. Çocuk ise yeşil zeytini, incir reçelini görünce kahve gözlerinin kenarında beliren utangaç seğirmelerle atıştırmaya başlamıştı.

O gün hemen öğleden sonra babası ve arkadaşı ev aramaya çıkınca onlar da içerdeki sedire kıvrıldı. Ancak anne yolun yorgunluğunu atamadan kalkmıştı. Ev işlerine yardım ediyordu. Duyduğu endişenin ezik çizgileri aşikar olsa da evin hanımı pek bir şey sormuyordu. Zaman ilerlerken arabadaki öteberilerin içinden patates, turşu, tereyağı ve kuşburnu pekmezi çıkarttı. Onu boğan hüznü ve merakı bastırmak için kendine sürekli bir iş arayıp dururken günün devrildiğinin bile farkına varamadı.

Yemek için hazırlıklar başladığında kocası ve arkadaşı gelmişti. Haberler yine iyi değildi. Çünkü ekim gelip çattığından keseye uygun ev bulunamıyordu. Asker arkadaşı ise boğuk bir sesle ‘bulunur’ diyordu, sadece.

O akşam yemekten sonra hava soğuduğundan bahçede ateş yakıldı. İki gün önce de yaylada ihtiyara veda ettikten sonra köyde böyle bir ateş yakılmıştı. Kavakların tepesinde bir yel hışırdıyordu. Kuşburnu kaynatıyorlardı. Harman yerinde pekmezi karıştıran ve ‘gamana’ denilen akraba kapı komşularıyla oturuyorlardı. Fakat yaşlı kadının, ihtiyar atalarıyla dargın olan aileye bir çift sözü vardı. Sabah hazırlıkları tamamlayıp köydeki kabir ziyaretlerinden sonra o ‘bir çift söz’ ile yola çıkacaklar, yaşam uğraşının içinde zamanla bunu unutacaklardı!

Gece olmadan vagondaki her şey indirilmişti. Bunların çok azı eve taşınmış, kalanlar ise evin duvarına dayanmıştı. Bahçeye kazık çakarak üstünü kilim ve naylon çuvalla örttüler. Çocuk ufacık odadaki hasta babaannenin ayak ucunda yatacaktı. Ancak o gece başlayan yağmura rağmen dışarıda anne ve babasının yanında uyumak için geri dönecekti.

Yaylanın soğuğuna alışkınlardı fakat çocuk ertesi sabah hasta kalktı. Adamlar ev aramak için bu defa arabayla uzaklara giderken onlar da eve girmişlerdi.

O günü keyifsiz geçiren çocuk akşam da bitkindi. Üstelik ev yine bulunamamıştı ve ne olacağına dair belirsizlik onların elini kolunu daha sıkı bağlamıştı.

Yoklukla sınanan nöbet/in/çinin dinmeyen sancıları

Ara ara yağmaya devam eden yağmur bir hafta sonra tamamen durmuştu. Adam artık pikabıyla iş kovalamaya başlayınca baba da yalnız kaldı. Evi bir tutsa, sonrası kolay olacaktı! Çünkü, yatılı okulda lise tahsili yaptığı için, büyük bir fabrikada yazıcı olarak iş de bulunmuştu köydeyken. Ancak ‘daha ne kadar beklerler’ bunu bilmiyordu.

Saatlerce yürüyor, pes etmiyor; yorgun argın eve dönüyordu. Çocuk ise düzelmemiş aksine boğazı da kızarmıştı. Yutkunurken çok zorlandığı için denizi ne zaman göreceğini dahi sormuyordu. Gündüzleri evin çocukları okula gittiğinde boş kalan odadan ayrılmıyordu. Ancak akşam yemekten sonra çocuğa bakan anne ne yapacağını bilemiyordu. Geceleri ise artık dış kapının ardındaki dar koridorda yatıyordu ikisi.

Önceden boğazı ağrıdığında çoğu zaman kendiliğinden geçiyordu. İyileşemediğinde ise ancak gamananın hazırladığı ilaçlarla düzeliyordu. Onun için annesi hatırladığı bitkilerin bir kısmını, gamananın ‘elini’ anarak, gecekonduların bahçelerinde arayıp bulmuştu. Bunların bazılarının çayını yaparak içirmiş; bazılarını da yayladan getirdiği baharatlarla bir havanda dövüp çorbasına katarak yedirmeye çalışmıştı.

Ancak verilen şeyler şifa olmuyordu. En sonunda minibüsle sağlık ocağına götürmüşlerdi onu. Çünkü boğazı şişmeye başlamıştı ve ateşle birlikte nefes darlığı da ortaya çıkmıştı. Doktor iyice muayene ettikten sonra tetkik için hastaneye gitmelerinin daha iyi olacağını söylüyordu. Fakat ailenin tereddüt ettiğini görünce biraz sinirlenerek antibiyotik reçete etmiş, dolaptan da şuruplar vermişti. Ayrıca iyileşme olmazsa hastaneye götürmelerini tembih etmişti. Anne ve baba sağlık ocağından çıktıktan sonra tartışmışlardı, baba cüzdanını çıkartıp gösteriyordu. Eve dönmeden annenin boynunda asılı olan altınların birisi daha bozdurulmuştu. Böylece eczaneden parayla aldıkları antibiyotikleri bir sıhhiyeye yaptırmaya başladılar. Kadın sırtına aldığı çocuğu, bereket, üst sokakta oturan adama götürüyordu.

Asker arkadaşı da son zamanlarda çocuğa daha çok ilgi gösteriyordu. Öğleden sonra işten erken geliyordu. Kendi çocuklarına aldığı gibi misafir çocuğu da o zamana kadar hiç sahip olmadığı hediyeler getiriyor, utanarak kızaran anneyle de konuşuyordu.

Gel gör ki zaman geçiyordu, halen ev bulunamadığı gibi çocuk iyileşmemişti ve zayıflıyordu. Altı gündür ilaçlar şırınga edilmesine rağmen belirtiler çoğalarak artmıştı. Vücudu kızarmıştı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Boğazındaki şişlik ise büyümeye devam ediyordu.

Ateşi de artık yükseliyordu ve kolay kolay düşmüyordu. Öyle ki, ‘mavi balina, kayıp gemi’ diye, sayıklarken şuruplar yetmiyor, ıslak bezlerle ateşi anca soğuyordu.

Oysa biraz iyileşse babası onu denize götürecekti...

Yedinci günün sabahı sıhhiye iğneyi evde yapmıştı. O gün babası ise işe başlamak zorundaydı. Çocuk odada bir yudum su bile içmeden yatıyordu. Asker arkadaşının dışında herkesin morali bozuk gibiydi. Evin hanımı ise anneye düşmanca bakışlarını gizlemiyor, fakat şu halde sanki onunla kavga etmekten çekiniyordu. Misafirlik uzamış, ev üstüne ev kurulduğu için düzen bozulmuştu. O gece ne şurup, ne de ıslak bezlerle ateşi düşmeyince nihayet sabah hastaneye götürmeye karar verdiler.

Ne var ki, boğulur gibi bir sesin ardından annenin bağırışıyla kalktılar daha gün çavmadan. Ateşten gözleri kaymıştı, nöbet geçiriyordu. Anne ağlıyor, evin hanımı çocuğu kucağına almış uyandırmaya çalışıyordu. Adam da tansiyonu düşen arkadaşıyla ilgilenirken ne yapacağını bilemiyordu. Sonunda yetişen bir komşu, banyoda onu soğuk suyun altına soktu...

Beyaz meleklerin eşliğinde yol ayrımları

Acilde hemen muayene edilmişti. Bazı şeyler soruyorlar, arada bir kendilerini tutamayıp kızıyorlardı onlara. Ancak çok beklemeden ameliyathaneye götürdüler onu.

Ne olduğunu tam anlayamamışlardı. Sadece bölük iki parça kalmıştı zihinlerinin sarkacında: ‘Hızlı ilerlemiş, geç kalınmış.’ Bu cümle kırıkları bir testere gibi durmadan aynı yerde gidip geliyordu.

Yaklaşık bir saat sonra, ameliyathaneden çıkan bir cerrah rengini belli etmeyen bir sesle çocuğun kuşpalazı olduğunu, soluk borusunun delinerek oraya bir çeşit boru konulduğunu söyledi.

Dönüp giderken durdu, onlara bakarak:

“Elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz, keşke!” dedi, ama devamını getiremedi.

Anne ve baba bekleme salonundaki koltuklara çöküp kalmıştı. Kadın feryat etmiyordu ama yarı baygın bir halde kafasını duvara dayamıştı. Göz yaşları usulca akıyordu.

Tam o sıralarda ‘Biçare gönlü yıkarak ırağa varmak,’ diye başlayan o ‘bir çift söz’ bindi bu defa zihnin sarkacına. Keşke burada olsaydı diye, geçirdi içinden. O sırada baba herkesten kaçarcasına hastanenin bahçesine attı kendini.

Gün gören bir hemşire buz gibi bekleme salonunda incecik entarisiyle oturan annenin üstünü abasıyla örttü. Bir eliyle kepini, diğer eliyle elini tutarak yanına oturdu. O sırada yeni gelen bir görevli, annenin yanına geçen asker arkadaşına evdeki çocukların difteri aşılarını sorup duruyordu...

Üç ruh:

Biri açık, biri karışık, biri biraz kapalı

Köyün nadiren aranan telefonu sabah erkenden çalmaya başladı. Kadın o saatte gelen bir çağrıyı açmaya cesaret edemediği için ahıra koşmuştu.

Muhtar misafir odasına vardığında telefonu yeniden bekledi. Hemen sonra klasik zil sesi masayı titreterek çalmaya başladığında ciddi bir ifadeyle kaldırdı alıcıyı ve kazadaki santralin karşıya bağlamasını bekledi. Kadın ise kapının eşiğinde dinliyordu.

Az sonra şapkasını takarak gocuğunu giyinmişti. Yüzünü kaşkolle sarıp sarmalarken kadın dayanamayıp: “Bekçi gitsin, bak yollar kapanmıştır.” dediğinde, muhtar elini sinirle kaldırıp susturmuştu onu. Ahıra inerek yağız atının koşumlarını bağlayıp yaşına rağmen çevikçe atladı üstüne.

Önce bekçinin evine vardı. Duyduklarını hemen anlattıktan sonra: “Sen dolaş köyü,” dedi ve yola koyuldu.

Bereket, hala diz boyu uzanan beyaz örtünün üstünde ilerliyordu. Kar inceden yağıyordu fakat aşina olduğu imleri şaşırarak iki kez yolunu kaybetmişti. Ancak yağız atı fazla gitmelerine müsaade etmeyip direnmiş, alışkın olduğu yolu bulana kadar şaha kalkıp durmuştu.

Muhtar yaklaşık üç saat sonra, hala köye dönmeyen adamın yayladaki evlerine vardı. İhtiyar titreyen elleriyle sarkan buzları kırıyordu, o havada. Yamacına gelince dönmüştü. Konuşmaya başladılar ancak çok sarsılmıştı ve hırçındı, sonra tutarsız cümleler kurdu gidene kadar.

Yarım saat sonra muhtar atıyla, o ise katırıyla yoldaydı. Kar artsa da açılan izden geri dönmek daha kolaydı. Köyün girişine gelince katır durdu.

Hava kararmıştı. Muhtar şöyle bir baktıktan sonra köylüden para toplamak için devam etmişti. Salma salsa olmayacaktı. İster borç, ister yardım olsun; para gerekliydi. Katırdan inen ihtiyar ise kilitli evlerinden önce yanındaki evin kapısına varıp beklemiş; sonra her zaman gıcırdayarak feryat eden kapıyı usulca iterek içeri girmişti.

Sofadaki ocağın önünde gamana titriyordu. Ateşin hafifçe aydınlattığı kat kat kırışık yüzüne gömülmüş dudakları bir şeyler fısıldıyordu.

İhtiyar: “Destur, gamana sultan,” dedi, sonunda. Gamana eliyle işaret edip kaldığı yerden devam etmişti. Neden sonra, ocağın üstündeki nişi gösterdi ya da ona öyle geldi.

İhtiyar orada duran küçük küpün yanına vardı, eli yine titriyordu. İçine baktı. Boştu hem de bomboş. Sonra: “Rızam yoktu, helal etmedim,” diye, mırıldanırken gamana ellerini yukarı kaldırdı usulca.

Başını ocağa çeviren ihtiyarın aklı karışıyor gibiydi: dağlarda, obalarda sırlanan abıhayatı ararken sükut ve ikrarla ayrıldı oradan! Önce kazaya gidecekler oradan da uzun bir yola çıkacaklardı muhtarla.

Kazılan toprağa bırakılan son

İhmalin veya pişmanlığın ateşiyle kavrulmuşlardı. Çocuğa görünmeden tutunan bağlarının apansız kopuşu, özellikle babayı yarını silinmiş bir zamana fırlatmıştı.

Kendilerini kaybetmiş gibi adeta boşlukta sallanıyorlardı. Ancak birbirlerine çocuk kadar uzaklardı sanki. Bir gün önce yetişen dede ve muhtar az ötedeydi.

Dua edilirken küçük bir kalabalık vardı. Atılan toprak tepeleme dolmuştu ki, herkesten daha gayretli işlerin ucundan tutan asker arkadaşı pikabına gitti. Vagondan aldığı bir kova deniz suyu ve kumunu usulca döktü mezara.

Çok geçmeden baba herkesten önce yürüyerek gitmeye başladı.

Sonsöz

Parkta bir Rus klasiği okurken önce arkadaş sonra dost olduğum ve benim gibi yalnız olan yaşlı adamla her hafta sonu buluşuyor, gözlerimizdeki hüznün derinliğinde boy vermeye devam ediyorduk. Onunla son görüşmem, onun isteği üzerine artık şehrin içinde kalan mezarlıktaydı. O gün, mezarlığın kapısının yanında otururken elimdeki taslağı ona okumak istemiştim. Ama o gözlerimin içine bakarak bana güvendiğini söylemiş; bu teklifi geri çevirmişti. Ancak nedense içim rahat değildi, eksik olan bir şey vardı. Ona söz verdiğim gibi anılar zindanından sadece izinli olanları yazdığım hikayeyi, ceketimin cebine koyarken mezarın yanına varmıştık.

Oğlunun mezarının başında dua edip onunla vedalaştıktan sonra canım daha çok sıkılmıştı. Ben oradan uzaklaşırken o oğlunun yanında kalmıştı. Başımı çevirip onun mezarın başında yılgın bir halde görünce bu hikayenin böyle bitmemesi gerektiği düşüncesi kapıldım. Sadece izin verdikleriyle şekillenen, eksik parçalarla tamamladığımı düşündüğüm hikayenin bütün ve yalın halini düşünerek ürkek bir yaratma sancısına kapılmıştım.

Görünürde nedensiz gibi duran sıkıntı bilincimin karanlık dehlizlerinden gün yüzüne çıkıyordu artık: hikayenin sonunda adamın neden yalnız kaldığı ve diğerlerine ne olduğu eksik kalmıştı. İşte bu öncül düşüncelerle birlikte ortaya çıkmaya başlayan duygular peş peşe var olmaya başlamıştı...

İlerleyen günlerde taslak üzerinde çalışmaya devam ederken bildiğim ama yazamadığım gerçekler onlarca yıl sonra bir fırsat yakalamış ve boğazıma yapışmıştı. Devrinde ‘derin, silik, meçhul veya gayri meşru’ olsun, izler bırakarak giden ruhların dua gibi anılmaya muhtaç beklediklerini düşünmek korkunç gelmeye başlamıştı bana. Kendimi çok zayıf hissediyordum.

Onları saçlı iskeletlerindeki kuruyan elleriyle veya son demlerini yaşayan kataraktlı gözleriyle kabuslarımda ağırlamak istemiyordum.

Yeni bir hikaye yazacaktım, adları, şanları farklı da olsa yaşayacaklar, döngüleri neyi hak ediyorsa öyle tamamlanacaktı kitabımda.

Coşkun Eroğlu / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447