Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Savaş sonrası dönem edebiyatı. Azerbaycanlı şair, savaş gazisi Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesinde travmatik ve yaralı insan ruhu...
0

Modern Azerbaycan edebiyatı savaşın, savaş sonrası dönemin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal etkilerini de ele alır. Edebiyatımıza atfedilen örnekler, bir insanın içindeki iyileşmeyen yaraları, savaş sonrası toplumun durumunu, şehitlerin ve gazilerin yakınlarının yaşadığı travmaları anlatır. İkinci Karabağ Savaşı'na katılmış, gazi, şair Emin Piri'nin yazdığı hikayeler, şiirler dikkat çekici örneklerdir. Savaş sonrası dönemin sonuçlarını, kendi deneyimlerini, acılarını, kederlerini, hayallerini ve duygularını bizlerle paylaşan Azerbaycanlı savaş gazisinin yarattığı örnekler savaş sonrası edebiyatın manevi yükünün bir “edebi kroniği”dir. Savaşın ön cephesinde yer almış, “canlı şehit” olarak isimlendirdiğimiz gazinin ruhundan akan şiirlerini okumak, insana hem mutluluk hem de hüzün veriyor. Şair “27 Ekim”, “Nahçıvan rüyaları”, “Şuşa, sen özgürsün!”, “İsmi Orta Doğu”, “Tarih öğretmeni”, “Sessiz siper”, “Şehit oğlunun söyledikleri”, “Meleklere fırlatılan füzeler” gibi bir çok şiirlerin, aynı zamanda “Savaş Sonrası Aşk” (2023) adlı hikaye ve “Savaş Günlüğü” (2021) adlı belgesel-sanatsal koleksiyonun yazarıdır. Sanatsal yaratıcılığında ateş ve isyan, sessizliğin içinde gizlenmiş savaşın çığlığı, yaralı ruhların feryadını bizlere aktarır. Makalede  Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesini ele alacağız.

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Gazi şair Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” (2023) hikayesi, savaş sonrası dönemde bir insanın psikolojik durumu, halüsinasyonları, paranoyak düşünceleri, bölünmüş bir toplumun karmaşık ruh halini, fiziksel ve ruhsal travmaların birleşerek bir insan üzerinde yarattığı etkiyi (psikolojik dönüşüm) anlatmaktadır. Eser, öykü-deneme türünde yazılmıştır. Yazar, bu türde kişisel deneyimlerini ve gözlemlerini bize daha kolay aktarabilir. Öykü-deneme türünde yazılan edebi metinlerde kişisellik, felsefi düşünce ve psikolojik analiz gibi özellikler görülür. Kısacası, bu türde yazılmış bir örnekte, yazarın hayata bakışı, gözlemleri, deneyimleri ve hem düşünmesi hem de düşündürmesi, en önemli unsurlardır.

Savaş ve savaşın yarattığı travmalar insan ruhunda ne gibi izler bırakır? “Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin isimsiz kahramanı, dönemin ruhunu açığa çıkararak bu izleri sorguluyor. Hikaye geçmişin ağır yükleriyle yalnız kalan insanların içsel mücadelelerinin ifadesidir. Öykünün kahramanı olan savaş gazisi, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olur ve bu aşk onu yavaş yavaş zehirler. (“ruh zehirlenmesi”) Gazi, savaştan sonra hayatına devam etmeye, yaşadığı travmayla başa çıkmaya çalışır. Savaşın izleri ruhundan silinmemiştir ve aldığı travmalarla yüzleşmekte zorlanır.

“Sahte ruh” ve “illüzyon” kavramları öyküde önemli bir yer tutmaktadır. Öykü boyunca, ana karakter savaş sonrası dönemde oluşan kişiliklerin yapaylığını, sahteliğini ve yaşamlarını ortaya koymaktadır. Yaşadığı aşk denilen duygunun yalanlarla karışık olduğunu ve sevdiği kişiye karşı hislerinin doğal olmadığını fark eder. Sevdiği “kızın” hem bedeni hem de ruhu sahtedir. Sahte ruh, öyküde mecaz olarak, bir insanın içsel boşluğu, yalanları ve yapaylığını sembolize eder. “Savaştan sonra... Dünyanın en çıplak gerçeklerini yüzüme çarpsa da, gerçeğin ta kendisini savaştan sonra iliklerime kadar derinden hissettim...Savaşın gerçekleri beni o kadar yakmasa da, cepheden sonra insanların vahşi ruhlarından doğan yüzler ve sahte ruhlar içimi acıtıyordu”.  

Başkahraman, Tanrı'nın cezası olarak gördüğü davranışlarını ve duygularını daha derinlemesine analiz eder ve suçu kendinde arar. Bu sırada, isimsiz kahraman, kendi ruhunu ve duygularını analiz ederken, Tanrı ile olan bağını ve hayatın anlamını sorgular. Kızı “vampir” olarak adlandırarak içindeki öfke ve nefret duygularını ifade eder. “Vampir” metaforiktir, toplumun sembolüdür; “kız” başkalarının hayatını ve ruhunu alır, travmalarından ve acılarından “beslenir”. Tıpkı bir “vampir” gibi. “Ne yapabilirdim? Tüm gerçeği bilmeme rağmen onu seviyorken, onu boğarak mı öldüreyim? Yoksa kendimle beraber bir el bombasına mı kurban edeyim? Tek yapmam gereken, masum insanları, ah ve kandan beslenen bu vampir kızdan kurtarmak...”. 

Hikaye ilerledikçe, gazimizin yalnız olmadığını, “Sargılı” adında bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. “Duygularını” ilk kez onunla paylaşan gazimiz, bizi arkadaşıyla tanıştırıyor. Sargılı kim acaba? Kahramanımız onunla savaşta tanışmış, kendisi subay. Lakabı “Sargılı”. Bu lakabı ona kahramanımız vermiş. Hayır, yaralı değildi, yani bandajı yokdu. (En azından vücudunda) Gazi onu her zaman “yaralı” bir kişi olarak tanımlıyor, yani öyle görüyor. Subayın kalbi ve ruhu yaralanmış, ruhu sargılıydı. Bu yara, ona savaşta aldığı travmaların ve acı hatıraların bir anısını bırakmışdı. Daha sonra, Sargılı'nın sevgilisinin onu para karşılığında “takas ettiğini” öğreniriz. Onun başına gelen bu olay, düşüncelerini değiştirir ve vicdanını yaralar. Sevdiği kızın evini yakan subay, özellikle kızın evde olmadığı bir günü seçiyor; yani kızı her gün “öldürüyor”. “Böylece hayatta kalarak kaybetmenin acısını doyasıya yaşayaması için. Hayatının geri kalanını keder içinde kıvrınsın diye...Vicdan azabı, gözlerinin derinliklerinde, intikam zevkinin yanında belirgindi”.

Peki, baş kahramanla “deneyimli, gururu kırılmış ve sonradan intikam almış” arkadaşı Sargılı, aşklarını nasıl yaşıyor? Bu iki “aşık” arasındaki fark nedir? Gazi için aşk, kendini bulmakla ilgilidir. Gazi'nin aksine, Sargılı'nın intikam duygusu daha güçlüdür, baskındır. Evet, ikisinin de ruhlarının yaralı olduğu doğrudur, fakat Sargılı gördüğü ihaneti hâlâ sindirememiş ve kabullenememiştir. Gazi ve Sargılı'nın aşkı travmalar ve geçmişin etkisiyle şekillenmiş, ikisi de gerçek aşkı yaşamamıştır. 

 “Çocukluğun zorluklarından başkalarının şemsiyesi altına sığınarak yükselen bu varlık” aslında aynı zamanda “yokluktur”, manevi olarak var olmaz, “sarıldığı maneviyat edebiyatı”, “sahte parmaklarıyla piyanoda çaldığı besteler” ona yardımcı olmaz, çünkü gerçek sanat ve gerçek duygular onu açığa çıkarır. Burada savaş sonrası dönemde yaratılan sahte değerler ve bu değerlerle yaşayan bir toplum veya düşünce biçimi yansıtılmaktadır. Sanata ihanet, Tanrı'ya ihanettir. “Sanki Tanrı, kendisine adanmış şiir için beni yeteneğime ihanet etmekle suçluyordu.”.

Emin Piri, öyküde toplumun ikiyüzlülüğünü, “hayırseverlik” adına yapılan manipülasyonları ve perde arkası olayları ortaya koyuyor. Yarattığı kahraman mide bulantısı ve baş ağrılarından acı çekiyor, beden hafızası başına gelenlere ve gördüklerine bu şekilde tepki veriyor (psikosomatik). Hani beden kayıt tutar ya. Kahraman, hayatı yalanlardan ve iç çekişlerden ibaret olan bu sahte imajdan baya tiksiniyor. “Ona olan aşkım beni zehirledi. Onu her gördüğümde kusuyordum çünkü sahte imajlarından, varlığından, ruhundan iğrenmişdim.”.

Kahramanın aşık olduğu “kız”, savaş sonrası yaşamın paradoksal bir tezahürüdür. “Kız”, gazinin içsel boşluğunu doldurmaya çalışırken aynı zamanda onun ruh haliyle de mücadele eder. “Kız”, gazinin savaşın bıraktığı “izleri” takip etmesini sağlamaya çalışır. Kahraman “kızı” seviyor mu? Aslında hayır, sadece içsel boşluğunu doldurmaya, travmalarıyla başa çıkmaya ve onlarla yüzleşmeye çalışıyor. “Kız”, belki de gazinin yüzleşmek istemediği korkularıdır (“gölge” arketipi). Böyle bir “ilişki” kurarak, acı dolu anılarını hafızasından silmeye ve acısından kurtulmaya çalışır. Bizim görüşümüze göre, öyküdeki “kız”, bir cinsiyet kimliği değil, kahramanın kurgusal, idealize etdiyi bir “değeri”dir. Bu “kadın”, gazinin travmalarının sonucu olarak bilinçaltında yarattığı bir karakterdir. Büyük olasılıkla, ana karakterimiz travma sonrası stres bozukluğundan muzdariptir.

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan hastalar, çevreye ve topluma uyum sağlamakta zorlanırlar, sürekli endişelidirler ve kaygı duyarlar. Bu psikolojik bozukluk en sık savaş katılımcılarında, gazilerde görülür. Olayları tekrar tekrar yaşama, hatırlarken boğulma hissi, geçmişe gidip gelme, sık sık ruh hali değişimleri, korku, uyku ve hafıza sorunları, intihar düşünceleri, içsel boşluk hissi, gerçek ile rüyayı ayırt edememe, gerçek ve gerçek dışı dünyaların birbirine karışması travma sonrası stres bozukluğunun belirtileridir. Gazi ayrıca, zihninde yarattığı “kadın” ile hayatındaki içsel boşluğu doldurur, “ona aşık olur”. “Bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla...zarif bir soylu imajını benimsemiş, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”. 

Ölümden, ermenilerden ve kurşunlardan bahseden kahraman, okuyucuya “kızın” toplumda yarattığı zararı hissettiriyor. Yürürken kullanılan “topuklarının altından fışkıran şehit kanı”, “koridorun kana boyanmış sütunlarından yükselen ahlar”  ifadeleri metaforik anlamda kullanılıyor ve toplumdaki zehirli ilişkileri, yapaylığı ve korkuyu sembolize ediyor. Gazi, sevdiği “kızı” kendi iç çelişkilerini, geçmişteki acı dolu deneyimlerini, ağır travmalarını ve psikolojik sorunlarını ifade eden bir varlık olarak görüyor. O sadece bir insan değil, savaştan henüz “çıkamayan” bir savaş gazisinin karanlık ve zayıf yönlerinin bir sembolüdür. Bu imge, adamın ruhundaki “kadın” mı? Kahramanımız kendi içindeki “kadına” mı aşık oldu? (“anima” arketipi) Eğer bu şekilde düşünürsek, erkekler ve kadınlar arasındaki sınırlar bulanıklaşacak. Gazi kimi “seviyor”? O “soylu kız” kim? Başka bir deyişle, ana karakterin aşık olduğu kişi, içindeki “kadın” imajı mı? Yoksa toplumun genel bir kalıbı mı? “Beni buna inandıran, daha doğrusu mecbur eden kişi, başkalarının şemsiyesi altında kendi “başarı öyküsünü” yazan o kız oldu.”.

“Kadın”, sahte değerlerin ve duyguların sembolüdür. Dış görünüşü ne kadar güzel olursa olsun, içi çürük ve “ahlaksız”dır. Gazinin ruhsal boşluğunu, deforme olmuş değerlerini ve insanın bu boşluğa duyduğu tutkuyu temsil eder. Gazi ona aşık olsa da, “kız” aslında gazi için bir tür “engel” ve “itici” bir imgedir.

Gazi psikolojik travma yaşıyor; savaş sırasında duyduğu acılar, gördüğü kanlar, tanık olduğu kayıplar, yaşadığı travmaların sonucudur. (Düşünme hali - tekrarlayan, olumsuz düşünceler) Şehitlerin kanının “duvarlara sıçraması” ve “kan lekeli sütunlardan yükselen ahlar”, savaşın kalıcı izlerini, gazinin acı ve sancılı deneyimlerini temsil eder. Fiziksel savaş bitti, ancak içsel savaş hala devam ediyor. “Kız”, içsel mücadelenin, travmatik olaylar tarafından “yoğurulan” duyguların sembolüdür. “Yanından geçerken hakkı yenmiş, çocuk, masum, işçi, yarım can gazilerin ahları kulaklarımı batırdı.”.

“Kız”, aynı zamanda gazinin içindeki ağır yükün ve arzularının da bir sembolüdür; geçmişle yüzleşmek, geçmişi kabullenmek (fiziksel ve ruhsal mücadelenin birliyi). O, travmalarının, geçmişte çektiği acıların ve karşılaştığı haksızlıkların bir tür somutlaşmış halidir (kişileştirme). “Kız”ın varlığı (savaşın neden olduğu travmalar), gazinin ruhunda derin izler bırakmıştır. Ana karakter “kızı” takip eder. Paralel olarak, kendini “kızdan” saklar. “Kızı” unutmak istemez, çünkü “kız” ona absürt görünen hayatını hatırlatır. (Sisyphus gibi) Bir gazinin hayatındaki engeller onun, duygularının ve içsel mücadelesinin “ölmesine” neden olur. Ölümü hem   fiziksel hem de ruhsal ölümdür. Gazinin hem hayatı hem de ruhu paramparça olur, cam gibi kırılır. “Kaburgalarımın arabasının lastiklerinin altında çıtırdadığını duyabiliyorum. Ağzımdan akan kan, arabasının lastiklerinin altında son nefesimi vermemi engelliyor. Buna rağmen bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla, hakkı yenmiş...“uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”.

Savaş cephede başlar ama cephede bitmez, gazinin kişisel hayatında ve iç dünyasında derin ve iyileşmeyen yaralar bırakır. Gazi, savaştan sonra bile hayatıyla “savaşmaya” devam eder ve asıl cephe onun “kalbidir”. Savaş sonrası dönemde bir insanın duygusal ve manevi çöküşü, kişisel hayatında yaşadığı travmalar ve toplumun gazi üzerindeki etkileri, hikayenin ana odak noktasıdır. Hikayede “aşk”, sahte ve gerçek dışı bir duygu olarak tanımlanır. Aşık olduğu “kız”, ahlaki boşluk ve sahtekarlığa boğulmuş bir toplumun yansımasıdır. Bu “kız”, savaş sonrası dönemi yaratan toplumun bir deformasyonu, toplumdaki aldatmacanın, sahtekar ve ikiyüzlü insanların sembolüdür. Asaletin ardında büyük bir ahlaki boşluk gizlenmiştir. Ana karakterin aşık olduğu “soylu” imajı bir yanılsamadır, fakat kahramanımız gerçeği kabul etmek istemez, duygularına kapılır.

Çağdaş Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden biri olan Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesi, bizim görüşümüze göre postmodernist akım içinde yazılmıştır. Savaş sonrası dönemin ortamını betimleyen yazar, semboller ve küçük detaylarla toplumun çöküşünü, insan ruhunun insanlıktan uzaklaşmasını (insanlığın inkarı) ve karakterlerin toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalırken yaşadıkları içsel mücadeleyi bilinç akışı biçiminde anlatır. Eser, postmodernist akımın birçok özelliğini taşır: ironi (“soylu” imgesi, “muhteşem” alkış, “hayırsever aile” vb.), gerçek ile yalan, gerçeklik ile yanılsama arasındaki bulanık sınırlar, iç içe geçmiş duygular, zaman geçişleri, yapaylık ve simülasyon, geleneksel yapıların yıkımı.

“Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin başlığı semboliktir. Hikaye, kahramanın iç monologları aracılığıyla, savaş sonrası dönemde insan ruhunun toparlanma çabasını ve bu sürecin ne kadar zor ve acı verici olduğunu bize aktarır. Olayları anlatan birinci şahısdır, mekan açıkça belirtilmez, olaylar savaş sonrası dönemde geçer, ancak karakterin geçmişi ve yaşadığı travmalar doğrudan cepheyle ilişkilidir, gerçek savaş sahneleriyle karşılaşmayız. Duygularını okuyucuyla paylaşır, deneyimlerini anılar olarak anlatır, başına gelenlere yeni bir anlam ve değer kazandırmaya çalışır, duygularını anlamaya çalışır ve okuyucunun onunla empati kurmasını ister. O, hem itiraf ediyor hem de suçluyor. Hikayede olaylar, farklı zaman dilimlerinden gelen anılar ve düşüncelerdir, kahraman deneyimlerini yeniden değerlendirir. Hikayeyi okurken zamanı hissederiz, ancak kronolojik sıra bozulur, geçmiş ve bugün iç içe geçer, geçmişte yaşananlar bugün değerlendirilir ve zamanın geçişini hissederiz. Birleşik bir olay örgüsü yoktur; anılar, duygular ve düşünceler metne hakimdir, sanki olay örgüsündeki fikirler parçalanmış gibidir.

Gaziler fiziksel olarak savaştan sağ kurtulmuş olsa da, içsel olarak başka bir savaşın içindedirler; aşkla ihanet kalbinde savaşır. Savaştan sağ çıkan, “ayakları mayınlardan kurtulan”  kahramanın kalbi ve ruhu nasıl? Bedeni gibi canlımı?!

Savaş sonrası edebiyatta savaş sadece cephede değil, insanın ruhunda da yaşanır. Gazi şair Emin Piri'nin sanatsal yaratıcılığı, savaşın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal travmalar da getirdiğini belirtir. Hikayeleri ve şiirleri, toplumdaki iyileşme sürecini ve savaş sonrası içsel durumu anlatır. Emin Piri'nin yaratıcılığı, edebiyatta savaşın sanatsal bir yansımasıdır. Gazi şair Emin Piri'nin kaleminden çıkan kurgu örneklerinde, savaşın acı deneyimleri olduğu kadar, getirdiği sosyo-psikolojik travmaların ifadesi de etkili ve mükemmel bir şekilde yansıtılmıştır. Şair kalbinde taşıdığı savaşın ağırlığını ve savaş sonrası toplumun psikolojik durumunu, tereddüt etmeden sanatsal bir dille ifade eder.

Kaynakça

1. Piri, E. (2023). “Müharibə sonrası eşq” hekayə-essesi. https://kulis.az/xeber/emin-piri/nesr/muharibe-sonrasi-esq-emin-pirinin-ilk-hekayesi-46020 

2. Piri, E. (2021).  Müharibə gündəliyi. Torpağı Vətənə çevirənlər.

3. Piri, E. 2021). Şeirlər. https://kulis.az/xeber/emin-piri/media/mina-ustunde-centlmenlik-emin-piriden-yeni-muharibe-seirleri-39754 


Servane Dagtumas / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447