Yolların Kalbi

Gitmek, bazen bir şehri terk etmekten çok daha fazlasıdır; bazen insan kendinden taşınır.
0

Hüseyin, mutfak masasının üzerinde duran soğumuş çay bardağına bakarken, içindeki o garip hafifliği anlamlandırmaya çalışıyordu. Yıllardır üzerine bir yorgan gibi serilen o ağır aidiyet duygusu, son bir haftadır köşelerinden sökülmeye başlamıştı. Evini değil, içindeki sessizliği terk ediyordu. Valizi kapının eşiğinde bekliyordu. İçine sığdırdıkları, yirmi beş yıllık bir ömürden geriye kalan "mutlaka lazım olur" parçalarıydı. Oysa gitmek, aslında geride bıraktıklarınla ölçülürdü. Tozlu kitaplar, hiç bitmemiş mektuplar ve mutfak duvarındaki o küçük çatlak... Gitmek, o çatlağı artık tamir etmeyeceğini kabul etmekti.

Yolların Kalbi

İstasyon binasına girdiğinde burnuna çarpan o keskin demir ve mazot kokusu, ona çocukluğunu hatırlattı. İstasyonlar, dünyanın en dürüst yerleridir; kimse orada kalmak için bulunmaz. Herkes bir yerin yabancısı olmaya ya da bir yabancılıktan kaçmaya gelmiştir. Hüseyin için ise 4. peron, rayların sonsuza uzanan paralel çizgileri gibiydi. Saatin 22.15 olması, akreple yelkovanın vedalaştığı andı. Trene binerek başını cama yasladı. Cama yansıyan yüzünü gördü. Kim olduğunu bilmediği ama yeni tanışacağı o adam!

Tren ağır bir gürültüyle hareket ettiğinde, şehrin ışıkları birer birer silinirken cebindeki anahtarın ağırlığını hissetti. Artık hiçbir kapıyı açmayacak olan o metal parçası, sadece eski bir alışkanlıktı.

Yol ilerledikçe, sadece mesafe artmıyordu; Hüseyin’in zihnindeki gürültü de azalıyordu. Gitmek, bir kaçış değil, bir sadeleşme provasıydı. İnsan, her şeyi yanında götüremezdi. Hafiflemek için eşyaların yanı sıra bazı anıları rayların kenarına, ağaçların altına bırakmak gerekiyordu.

Güneş ilk ışıklarını vagonun camına vurduğunda, Hüseyin içinde tarif edemediği bir mutluluk hissetti. Gülümsedi. Gitmek nihayete ermişti; şimdi sıra varmaktaydı. Hüseyin’in pencereden gördüğü bu küçük şehir, aslında zihninde kurduğu son durak değildi. O sadece bir nefeslik mola, bir arınma durağıydı. Asıl büyük "gitmek", yıllar önce bıraktığı o topraklara, köklerine doğru geri sarmaya başladığında anlam kazanacaktı.

Münih Garı’nın o disiplinli sessizliğinden, Kapıkule’nin karmaşık ve telaşlı kalabalığına geçmek, Hüseyin için sadece bir coğrafya değişikliği değil, bir zaman yolculuğuydu. Yirmi beş yıl boyunca Almancanın sert ünsüzleri arasında şekillenen hayatı, sınırın ötesinden gelen o ilk Türkçe sesle yumuşayıverdi. "Hoş geldin hemşerim, pasaport lütfen."

Hüseyin, pasaportunu uzatırken memurun yüzündeki yorgun ama aşina gülümsemeye baktı. Almanya’daki düzenli, saati saatine işleyen hayatı bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Orada bir "misafir işçi" olarak başlamış, bir "beyaz yakalı" olarak kariyer yapmıştı. Ama ruhu her zaman o bavulun içinde mahkûm kalmıştı. Ömrünün en verimli yıllarını geçirdiği ülkeden sadece evrakları ve diplomalarını getirmek istemiş, gereksiz hiçbir eşyayı yanına almadığı için tren yolculuğunu tercih etmişti. Bundan sonra otobüsle yoluna devam edecekti.

Uzun bir yolculuktan sonra eski mahallesine vardığında, binaların boyları kısalmış, renkleri solmuş gibi geldi ona. Ya da kendisi çok büyük dünyalar görmüştü. Çocukken devasa görünen o yokuş, şimdi birkaç adımda bitiveriyordu.

Eski evinin önünde durdu. Cebinden, yıllardır bir hatıra gibi sakladığı, paslanmış ama hâlâ çalışan o eski pirinç anahtarı çıkardı.

"İnsan, dünyanın öbür ucuna da gitse, aslında sadece kendi çocukluğuna dönmek istiyormuş." diye mırıldandı.

Kilidi çevirdiğinde gıcırdayan kapı sesi, ona yirmi beş yıllık bir sessizliğin son bulduğunu fısıldadı. İçerisi tozluydu, rutubet kokuyordu ama Hüseyin için burası dünyanın en taze havasına sahipti. Camı açtı, sokağın gürültüsünü içeri buyur etti. Artık gitmiyordu. Artık sadece buradaydı.

Hüseyin, tozlu panjurları aralayıp içeriye sızan ikindi güneşine yol verdiğinde, odanın ortasında asılı kalan toz zerreleri sanki otuz yıllık bir uykudan uyanmışçasına dans etmeye başladı. Ev, bıraktığı gibi değildi; eşyalar zamanın altında ezilmiş, renkler birbirine karışmıştı.

Hüseyin odanın ortasında dikilmiş, işe nereden başlayacağını düşünürken açık bıraktığı dış kapının eşiğinde bir gölge belirdi. Adım sesleri tok ve ağırdı. Hüseyin başını kaldırdığında, karşısında saçı sakalı birbirine karışmış ama gözleri hâlâ o eski çakmak çakmak bakışını koruyan birini gördü.

"Kapıyı açık görünce 'tamam' dedim, 'bizim Almanya seyyahı vatanına iltica etmiş.'"

Bu, çocukluk arkadaşı Nihat’tı. Mahallenin en kavgacı ama en vefalı çocuğu. Nihat, kapı pervazına yaslanıp Hüseyin’i uzun uzun süzdü. "Gözlerindeki o yabancı bakışı silmen biraz vakit alacak, Hüseyin. Berlin'in o gri gökyüzünü taşımışsın buraya." "Ağır geldi Nihat. Taşırken fark etmedim ama bırakınca omuzlarım sızladı." dedi.

Nihat içeri girdi, tozlu bir sandalyeyi ters çevirip oturdu. Cebinden bir paket çıkardı ama yakmadı; sadece elinde çevirdi. "Gittiğin gün mahalleli arkandan 'kurtardı kendini' demişti," dedi sesi hafifçe kısılarak. "Ama ben biliyordum. İnsan buralardan ancak yarısını götürebilir. Diğer yarın burada, bu rutubetli duvarların arasında bizi bekledi yirmi beş sene."

Nihat Hüseyin’e yaklaşarak gülümsedi. "Önce o Berlinli elbiselerinden kurtulacağız. Sonra çarşıya çıkıp o eski esnaf lokantasında bir kuru pilav yiyeceğiz. İnsan, karnı kendi toprağının tuzuyla doyunca hatırlar kim olduğunu."

Hüseyin’in dönüşü sadece bir kaçış değil, bir borç ödeme isteğiydi. Berlin’in steril hastane koridorlarında, en modern tıbbi cihazların arasında geçen onca yıldan sonra Hüseyin artık uzmanlığını ve tecrübesini yanına alarak, çocukluğunun geçtiği o sert rüzgârlı şehre, Kayseri’ye dönmüştü.

Nihat ile birlikte akşam serinliğinde dışarı çıktıklarında, ufukta Erciyes’in o heybetli, başı dumanlı zirvesi belirdi. Hüseyin derin bir nefes aldı. Berlin’in rutubetli havasından sonra bu kuru ve keskin ayaz, ciğerlerine bir bayram hediyesi gibi doldu.

"Üniversite hastanesinde başlayacağım Nihat," dedi Hüseyin, gözlerini dağın zirvesinden ayırmadan. "Cerrahpaşa’dan sonra Almanya’ya gittiğimde herkes 'dönmez' demişti. Ama o neşteri her elime aldığımda, aklımda hep buranın insanı vardı. O az konuşan ama gözleriyle çok şey anlatan Anadolu insanı..."

Nihat gülümsedi, omzuna vurdu arkadaşının. "Doktor bey, burada işin zor. Berlinli hastaya benzemez bizimkiler. 'Ağrın nerede?' dersin, 'Yüreğim daralıyor evladım' der. Senin o Alman kitaplarında yazmaz bu."

Ertesi sabah hastaneye geçtiğinde, Hüseyin üzerindeki o şık Alman kesimi ceketini çıkarıp beyaz önlüğünü giydi. Önlüğün düğmelerini iliklerken, otuz yıl önceki heyecanının aynısını hissetti. Odasının kapısında "Prof. Dr. Hüseyin Aksoy - Genel Cerrahi" yazıyordu.

Hüseyin akşam eski bir sandıkta babasına ait bir defter bulmuştu. Titreyen ellerle defteri açıp ilk sayfasını okumaya başladı. Babası bu satırları, Hüseyin’in Almanya’ya gittiği o ilk kış kaleme almıştı:

"Oğlum Hüseyin, sen giderken sana 'kurtar kendini' demiştim ama asıl gerçeği söylemeye dilim varmamıştı. Bizim ailemizin bu topraklara olan borcu sadece bir ekmek davası değildir. Dedeni hatırla... O, bu köylerde derman ararken ömrünü vermişti ama bir yarım kalmışlığı vardı. Erciyes'in arka yüzünde, kimsenin uğramadığı o 'Kayıp Vadi'de bir şifalı su kaynağı ve terk edilmiş bir sağlık ocağı var. Ben orayı ihya etmeye niyetlendim ama ömrüm vefa etmedi. Eğer bu satırları okuyorsan, o anahtarın neden cebinde olduğunu anlamışsındır."

Defterin arasından bir zarf düştü yere. Zarfın içinden, Hüseyin’in çocukken ev anahtarı sandığı o paslı, eski pirinç anahtarın aynısından bir tane daha çıktı. Ama bu kez üzerinde bir koordinat ve bir yer ismi yazılıydı: "Melikgazi, Gesi."

Hüseyin, ertesi gün hastaneden çıkınca defterdeki tarifi izleyerek Gesi bağlarının çok daha ötelerine, sarp kayalıkların arasına sürdü minibüsünü. Yol bittiğinde yürümeye devam etti. Kayalıkların arasından geçtiğinde karşısına kartal yuvası gibi bir vadi çıktı. Orada, taş duvarları hâlâ sapasağlam duran ama camları kırılmış, üzeri sarmaşıklarla kaplı eski bir yapı vardı.

Kapının üzerindeki tabelada silik bir yazı okunuyordu: "Halkın Şifahanesi - 1948".

Hüseyin, cebindeki o ikinci anahtarı kilide soktu. Anahtar, sanki otuz yıldır bu anı beklermiş gibi tek bir hamlede döndü. İçeri girdiğinde tozlu raflar, eski ecza dolapları ve babasının gençlik yıllarına ait yarım kalmış bir tadilatın izlerini gördü.

Büyük sır şuydu: Babası, Hüseyin’i Almanya’ya sadece okuması için değil, bu şifahaneyi modern tıpla birleştirip yeniden hayata döndürecek bilgi birikimini alması için göndermişti. Gitmek, bir kaçış değil; bu eski taş binaya ruh verecek olan o "büyük bilgiyi" getirme yolculuğuydu.

İnsan, en uzağa gittiğini sandığında bile aslında yalnızca kendi çocukluğunun etrafında büyük bir daire çizer. Hüseyin, Berlin’in soğuk betonlarından Erciyes’in keskin ayazına dönerken anlamıştı ki; bir şehri terk etmekle bir dertten kurtulunmuyor, bir neşter tutmakla her yara kapanmıyordu.

Babasının bıraktığı o son karede saklı olan sır, aslında tüm insanlığın kadim arayışıydı: Bir yere ait olmak, bir yaraya merhem olmak ve en önemlisi; kapısını eski bir anahtarla açabileceğin bir "ev" sahibi olmak. Hüseyin artık ne gurbetteki bir yabancı ne de evindeki bir misafirdi. O, rüzgârın taşıdığı tohumun, düştüğü toprağı tanıyıp ona kök salması gibiydi. Çünkü şifa, sadece ilaçlarda değil; bir insanın başka bir insana "Hoş geldin" diyebildiği o en samimi boşlukta saklıydı. Hüseyin’in yolculuğu bitmedi, sadece kalp atışını dinlediği yollarda yürüyor, yeni açılan kapıdan içeriye giren dünyayı selamlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447