Sabahattin Ali Öykülerinde Kişiler ve Zaman

Sabahattin Ali, Cumhuriyet Dönemi roman ve hikâyesinde önemli bir yere sahiptir. Yazar yalnızca yazdıklarıyla değil, renkli yaşamı ve hazin ölümüyle de toplumun ilgisini çekmiş, hâlâ da çekmektedir.(1) Anadolu’nun değişik şehirlerinde öğretmenlik yapmış olan yazar, hapislik döneminde ve yazarlık yıllarında insanları ve çevreyi gözlemlemiş, bu gözlemleri betimlemelerle okurlarına yansıtmıştır.

Sabahattin Ali Öykülerinde Kişiler ve Zaman

Batı edebiyatında ortaya çıkan toplumsal gerçekçilik anlayışı Türk edebiyatına Cumhuriyet Dönemi’nde yansımıştır. Sabahattin Ali bu akımdan etkilenmiş yazarlarımızdandır. Şu cümleler gerçekleri nasıl da ortaya çıkarıyor: “Her İzmir’e gelişimde muhakkak bir kere uğradığım bu harabeler, sanki seneden seneye daha harap oluyor, binlerce yıl önce aralarında bazı insanların insanlar gibi yaşadığı mermerler bile kendilerini asırlarca örtüp koruyan anlayışlı toprağın altından çıkarıldıklarına küsmüşçesine, kararıp kirleniyordu.”(2)

Sabahattin Ali’nin öykülerinde tanıtılanlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşayan insanlardır. Kasabalarda yaşayan esnaf, köylerde yaşayan çiftçiler, oturak âlemlerinde dansözlük yapan kadınlar gözümüzün önünde canlanacak şekilde ifade edilmektedir. “Yaşı daha yirmi sularında idi. On beş senelik oturak avratlarından güzel oyun oynuyor, bütün türküleri, en zorlarını bile, gözünü kırpmadan söylüyordu. Bir yanık sesi vardı ki… Bu ses için ismi Gramofon Avrat olmuştu.”(3)

Kişilerin fiziksel özellikleri ayrıntılarla verilmiştir: “Uzun boylu, uzun kır bıyıklı, ihtiyarlıktan hafif kamburlaşmış bir adam, karanlık bir kahveden dışarı çıktı. Beni baştan aşağı süzdükten sonra, kocaman yumruklarını, burada ne işin var? der gibi masaya dayayarak sordu.”(4)

Kişilerin psikolojik özellikleri verilmiştir: “Yıllarca görmediğim bir hasretime kavuşmuş gibi yüreğim hopladı. Sabahtan beri gördüklerimin ve duyduklarımın tesiriyle artık Çirkince’yi de yerinde bulamayacağımdan korkmaya başlamıştım.”(5)

İnsanlar, toplumun ekonomik, sosyal, siyasal ilişkileri içinde, kişisel özgürlüklerden yoksun, sömürü düzeninde var olma savaşı verirler. Bu insanları yazarın gözünden izlediğimizde, acımadan kızgınlığa uzanan duygularla dolarız: “Bu günden sonra kadın ne bir oturağa gitti, ne eline kaşık alıp oynadı, ne de güzel ve yanık sesini duyan oldu. Evvela yaşlıca birinin yanına kapatma girdi. O kendisini kapı dışarı edince de umumhaneye düştü.”(6)

Yazar kişilerini tip olarak değil karakter olarak vermiştir. Onları tek bir özelliğiyle değil birçok özelliğiyle aktarmaktadır. Kişilerin ve toplumun fotoğrafı çekilmektedir. Sınıfsal çelişkiler, kadının ikinci sınıf insan görülmesi, ulusal çekişmeler, doğanın tahrip edilmesi yazarın ortaya koyduğu sorunlardır.

“Gymnasium’un mozaikleri, şimdi birbirini kovalayan keçilerin tırnakları altında dağılmaktaydı. Coşkun bayramların, spor oyunlarının kutlandığı Hipodromun göbeğine muhacirler tütün ekmişler, kenardaki kuru yapraklı bir çardağın altında sıtmadan titreşerek yatıyorlardı. Sayısı bir zamanlar bin üç yüzü geçen ve bugün elimize ancak elli kadarı gelebilen o harikulade tragedya ve komedyaların oynandığı tiyatronun geniş ve serin artist gardıropları şimdi tek tük gelen seyyahlarla, buraya yerleşmiş olan birkaç aileye ve keçi çobanlarına kenef vazifesi görüyordu.”(7)

Mekân tasvirlerinde okurun gözünde canlandırma amacıyla ayrıntılı gözlemlere başvurulmuştur: “Köyü baştan başa dolaştım. Bu sekiz yüz evli küçük kasabada şimdi belki elli hane bile oturmuyordu. Buraya mübadil olarak yerleştirilen muhacirler, tütüncü oldukları için incirlerini, zeytinliklerini yok pahasına satmışlar, hatta birçok ağaçları kışın kesip yakmışlar, sonra her biri bir tarafa dağılmışlardı. Yıllardır boş duran evlerin ne kapıları, ne pencereleri, hatta ne de döşemeleri kalmıştı.”(8)

Sabahattin Ali için sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Yazar, gözlem yeteneği olan, betimlemelerinde başarılı, kişileri doğa ve toplum kuralları içinde gerçekçi bir biçimde verebilen, edebiyatımızın erken kaybettiği yeteneğidir. Yazımızı Sabahattin Ali’nin bir dörtlüğüyle bitirelim:

Geniş meydanlarda yakılır çıra

Çakır nazlı nazlı dokunur defe

Süt gibi rakıyı sunar Çakır’a

Ateş gözlü, gür bıyıklı bir Efe


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35


Kaynakça

1. Eski Dostlar, Hıfzı Topuz

2. Çirkince, Sabahattin Ali

3. Gramofon Avrat, Sabahattin Ali

4. Çirkince, Sabahattin Ali

5. Çirkince, Sabahattin Ali

6. Çirkince, Sabahattin Ali

7. Çirkince, Sabahattin Ali

8. Çirkince, Sabahattin Ali

Flavia

Floransa’daki yoğun ve keyifli geçen konferanstan çıkıp, Siena’ya gelmiştim bir gece önce. Sabah, otelin terasında kahvaltımı eder etmez, vanilya sarısı uzun keten elbisemi giyerek, kenarları mimoza işlemeli büyük hasır şapkamı da alarak Siena sokaklarında yürüyüşe çıktım. 

Flavia

İnsana huzur veren bir dokusu vardı şehrin.  İlk olarak Piazza del Campo’yu gezdim. Piazza del Campo’nun etrafındaki küçük butikler ise büyük zincir mağazalarda satılan birkaç kullanımdan sonra modası geçen çoğunlukla sentetik içerikli, trend ürünlerin aksine doğal materyallerden hazırlanmış el yapımı ürünlerdi. 

En beğendiğim mağaza ise, kişiye özel ekru rengi dantelli keten gömlek ve elbiseler diken bir butikti. Mağazaya girer girmez, ürünleri kaç günde teslim edebileceklerini sordum. Çok teferruatlı olmayan modelleri iki, üç gün içinde teslim edebileceklerini söylediler. Bu harika bir haberdi, ben de şehirde dört gün kalacaktım. 

Heyecanla inceledim askıdaki modelleri ve katalogları. Tüm modeller özenle hazırlanmıştı.  Vitrinde gözüme çarpan zarif ve şık bir elbisenin modelinde karar kıldım.  Ölçü almak ve detayları konuşmak için, iki buçuk saat sonrasına randevu verdiler. 

Mağazadaki doğal kumaşlara dokunmak bile iyi hissettirmişti. Denk geldikçe, küçük, mahalli üreticilerden doğal el yapımı ürünler alıp kullanmayı severim ben. Daha özgün hikayeleri olduğu için bu ürünlerin, onlarla bir gönül bağım oluyor. 

Sürdürülebilir enerji, alternatif enerji kaynaklarının kullanımı konularında bilimsel çalışmalarda bulunan biri olarak günlük hayatın içinde tüketim eğilimlerinin sürdürülebilirlikten oldukça uzak oluşu, satın alınan ürünlerin kısa süreli kullanılıp genellikle geri dönüştürülmemesi, ekonomiye tekrar kazandırılmayışı üzüldüğüm konulardan biri. Üretim süreçlerini ve içeriklerini bildiğim, doğal el yapımı ürünleri tercih edip kullandığım anlar, günlük hayattaki seçimlerimle de aynı şeye katkıda bulunduğumu hissedip, mutlu oluyorum. 

Maalesef günümüzde üretim süreçlerinde ve sonrasında çevrenin üzerinde oluşan atık yükü ve tüketilen doğal kaynakların miktarı, gelecek nesillere bulduğumuzdan da iyi bir dünya bırakma sorumluluğumuzun çok uzağında. Örneğin, basit bir pamuklu tişörtün üretimi için iki bin yedi yüz litre su harcanıyor.  Bu bir insanın, iki buçuk yıllık içme suyuna denk geliyor. Üstelik, bu miktarın çoğu sadece tişörtün hammaddesi olan pamuğun üretimi için kullanılıyor. Bunu düşününce, gözümün önüne Afrika’da günlerce içecek su bulamayıp, hayatını kaybeden çocuklar geliyor, içim sızlıyor. Bizler bu dünyadan gelip geçen yolcularız, ardımızda bıraktığımız ayak izinden sorumluyuz.

Eskiler “alışveriş yapmak” demezmiş, “eksik gidermek” dermiş. Şimdi ise eksik gidermek için alışveriş yaptığımız pek nadir, modayı takip etmek için, elimizdekilerden hızla sıkıldığımız için, zevk için alışveriş yapıyoruz. Üstelik de en lüks mağazalardaki çoğu kıyafetin içeriğinde bile sağlığa ve çevreye zararlı doğal olmayan materyaller var. Doğal kumaşlardan, yünlülerden yapılan ürünler nadir bulunuyor raflarda. Bunları düşünerek çıktım butikten. 

Butiğin elli metre kadar ilerisinde terasa koydukları ferforje masalarının şıklığı ile dikkatimi çeken küçük bir restoran gördüm. Masaların beyaz metal gövdeleri çiçek desenleri ile bezenmiş, üzerlerinde mavi beyaz benekli örtüler, küçük zarif kristal vazolar ve papatyalar vardı. İçeriden gelmekte olan Fred Bongusto’nun seslendirdiği “Una Rotonda Sul Mare” isimli şarkı, hafif de olsa duyulmaktaydı.

Asma yapraklarının yanındaki masaya oturmak üzereyken, restoranın dondurma satışı yapan kısmındaki basamakta oturan bir buçuk, iki yaşlarındaki kız çocuğu gözüme çarptı.  Altın sarısı parlak saçları omuzlarına değiyordu. Kocaman mavi gözleriyle bana bakıyordu dikkatle. Başımdaki hasır şapkaya benzer bir şapka da onun kafasındaydı. Onun şapkasının ucuna kumaş bir unutma beni çiçeği iliştirilmişti. Işıl ışıl parlayan bu tatlı kız, üzerinde beyaz minik çiçekleri olan mavi salopet tulum ve yakası dantelli beyaz tişört giymişti.  Ayağında ise, deri taba rengi önü açık bir sandalet vardı. Ayak parmaklarından birini sivrisinek ısırmıştı yakın zamanda, tıpkı benim gibi.

Minik kızla karşılıklı olarak birbirimize bakıyorduk. Aynı anda ikimizin de yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Ben onu izlerken, O kendi etrafında döne döne danslar ederek yanıma geldi. Küçücük elini, elimin üzerine koyup, yüzüme batkı gülümseyerek. Dondurma kuyruğunda beklemekte olan babasından onu kucağıma almak için izin istedim. Babası, “Kendisine sorun.” dedi gülümseyerek, ardından da “O pek kimsenin yanına gitmez aslında” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Kucağıma almak için ona uzandığım an, O da kollarıma uzandı gülümseyerek. Aldım onu kucağıma. Biraz kucağımda oturdu, saçlarımla oynadı. Sonrasında havaya kaldırıp indirdim defalarca onu. Kahkahalar atıyordu. Gülerken mavi gözlerini kısıyor, altın sarısı kâkülleri, kahkahaları, kısık gözleri ile “güneş gibi bir çocuk” diye geçirdim içimden. Sonra tekrar kucağıma oturttum. Yüzümü dokunarak sevdi. O an babasına göz ucuyla baktım, rahat hissedip hissetmediğini tartmak için. Babası da bize gülümseyerek bakıyordu. Sonra elimden destek alarak kucağımda ayakta durdu eliyle gökyüzünü gösterdi, “Haydi beni tekrar kaldır yukarıya” der gibi. 

O İngilizce konuşamıyordu doğal olarak, ben de İtalyanca bilmiyordum. Ama birlikte kalpten kalbe köprü kurmuş, sevgi diliyle anlaşıyorduk. Tekrar onu havaya kaldırıp indirdim, sonra yere bıraktım. Babasının yanına gidip az önceki basamakta oturdu tekrar. Babasından isminin Flavia olduğunu öğrendim. Flavia, tekrar kendi etrafında dönerek, dans ede ede geldi yanıma aynı gülümseyen gözlerle, aldım onu tekrar kucağıma, kahkahalar atıyorduk. O an sanki zaman durmuştu, her şey donmuştu ve sadece ikimiz vardık. 

Birbirini tanımayan iki insan, birbirlerinin dilini bile bilmeden bağ kurmuş, ruhları aynı anda aynı şarkıyı söyler olmuştu. Ne kadar yaşadığımız, kaç yaşında olduğumuz hiç önemli değil. Önemli olan; yaşadığımız o anın içinde ne kadar canlı hissettiğimiz, hafızamızda o anın, o mekânın, o duygunun, o temasın, o tadın, o sesin, iletişimde olduğumuz kişinin, ne kadar özel, ne kadar güzel kaldığı. İşte Flavia ile paylaştığımız o kısacık zaman, hafızamda kalacak olan canlı anlardan biriydi.

Flavia’nın babasına dondurma sırası geldi. Babası, Flavia için çikolatalı bir top dondurma aldı ve yanımıza geldi, Flavia’ya gitme vakti geldiğini söyledi. Flavia, yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu. Ben de onun avucunun içini öptüm. Onun hep mutlu ve neşeli kalmasını, yolunun sevgi dolu insanlarla kesişmesini diledim. Bu dileğimi babasıyla da paylaşınca, babasının gözleri doldu. “Ona sizin gibi sevgiyle bakan insanlarla karşılaşırsa yolu, Flavia bu hayatta cenneti yaşar” dedi gülümseyerek. Onlar giderken arkalarından baktım, Flavia arkasına dönüp öpücük yollayıp, el sallıyordu bana.

Flavia gider gitmez, siparişimi almak için garson geldi yanıma. “O küçük kızla iletişiminiz, o kadar güzeldi ki muhabbetinizi bozmak istemedim, o nedenle ancak şimdi geldim.” dedi. Garsonun gelip bizi bölmemesi çok ince düşünülmüş, yerinde bir tavırdı. Flavia ile geçirdiğim o kısa ama kalbime dokunan zaman diliminde, ruhum doymuştu. Şimdi karnımı daha da mutlu bir şekilde doyurabilirdim. Flavia’nın babası, vedalaşırken Ribolita isimli çorbayı ve Bistecca alla Fiorentina’yı (biftek) denememi önermişti. Hemen onları sipariş ettim.

Flavia’yı düşündüm yemekleri beklerken. Onu düşünürken, gülümsemekten yanaklarıma ağrı girdiğini fark ettim. Huzurlu olmak, mutlu olmak gönülden yapılan paylaşımlarla ne kadar kolay. Mutlu olmak isteyene; gökyüzünün mavisi, rüzgârın sesi, yağmurun dokunuşu, ılık bir yaz havası, küçük bir çocukla paylaşılan anlar, bir kedinin karnını doyurmak, bir atla göz göze gelmek fazlasıyla mutluluk verebilir, ilham olabilir. 

Yemeklerim geldi. Flavia’nın babası iyi ki yemek tavsiyesinde bulunmuş bana. Gerçekten yemekler çok lezzetliydi. Ruhumu da karnımı da en güzel şekilde doyurmuştum tesadüfen girdiğim bu restoranda. Plansız, tesadüfen gelişen olaylar bazen ne kadar şifalı oluyor, ruha ve bedene iyi geliyor.

Yemekten sonra kahvemi içerken, yan masada oturmakta olan, şık bir hanımefendi “Küçük kız sizi ne kadar çok sevdi, keşke beraber fotoğrafınızı çekseydim, hiç aklıma gelmedi ki” diyerek sohbete başladı benimle. “İsmi Flavia imiş. Altın sarısı saçları ile sanki güneşi kucaklamışım gibi hissettim. Ben ona Güneş ya da altın ismini koyardım” diyerek karşılık verdim hanımefendiye. İsminin anlamına bakacağım internetten şimdi hemen” dediğim an yan masadaki kadın gülerek “Bakın ve az önce söylediklerinize siz de şaşırın benim gibi, ben isminin anlamını bildiğim için bu sözlerinizi çok kıymetli buldum” diyerek karşılık verdi bana. 

İnternetten araştırınca, Flavia isminin tarihte zenginlik ve parlaklık ile ilişkilendirilen ve soylulara verilen bir isim olduğunu öğrendim. Flavia’nın Latincedeki anlamlarından biri altın sarısı imiş. Bir çocuk ismine ancak bu kadar yakışabilirdi.

Yan masadaki hanımefendinin ismi Maria imiş. Sienna Üniverstesi’nde akademisyen olarak görev yapıyormuş. Benim de akademisyen olduğumu öğrenince, hem Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan Sienna Üniversitesi’ni görmem hem de daha çok sohbet edebilmek için üniversitedeki ofisine davet etti beni çalıştığım konuları ve kurumları da öğrenince.  Maria ile ertesi gün görüşmek üzere sözleşerek, ayrıldım restorandan.

Randevu saatim yaklaşmıştı. Büyük bir mutlulukla mağazaya doğru yürüyordum Flavia’yı düşünerek. Gece gündüz yoğun bir şekilde çalışıp, çoğu zaman uykusuz kalma sebeplerimin en başında, dünyayı gelecek kuşaklara mümkün olduğunca iyi ve güzel bir şekilde devredebilmek geldi her zaman “İyi ki bu konularda çalışmışım, iyi ki bu kadar çok çalışmışım.” dedim içimden yine bir kez daha. Sırf Flavia için bile bu kadar emek sarfetmeme değerdi.

Mağazada, seçmiş olduğum modelin üzerinde yapılmasını istediğim birkaç değişikliği anlattıktan sonra, ölçüm alındı. Elbisenin markasının da el işi ile içine işleneceğini öğrenince, bugünün hatırasına marka yerine Flavia isminin işlenmesini istedim, başımdan geçen hikâyeyi ve Flavia’nın nasıl da ismine yaraşır bir çocuk olduğunu anlatarak. Mağaza sahibi ricamı geri çevirmemekle beraber, Flavia isminin yanına altın rengi bir güneş işlemeyi ve elbisenin kumaşından küçük bir çanta dikerek, üzerine de altın sarısı güneş deseni işleyip bana hediye etmek istediğini söyledi. “Flavia, zenginlikle de ilişkilendirilen bir isim ve sizin çantanız da altınlarla dolup taşmalı, bu kadar gönülden bağ kurabildiğiniz için” diyerek sözlerine devam etti. Dokunabildiğim her kalp zaten benim için yeni bir altın madenine sahip olmak gibi.” diyebildim mahcup bir şekilde. 

Bugün, kısa zaman dilimlerine sığdırılan paylaşımların her birini kalbimde hissettim. Anlar, güzel anılara dönmüştü bile. İşte, bu nedenle ne kadar yaşadığımız değil, kalbimizin sevgiye ve paylaşıma ne kadar açık olduğu, ne kadar bağ kurabilip, ne kadar sevebildiğimiz kıymetli olan. İnsanın en büyük zenginliği sevebilme kapasitesi, paylaşma potansiyeli, niyeti ve bu yolda attığı adımlar bence. 

Hem Flavia’nın hem de sizlerin de yolunuzun kıymet bilen, iyi niyetli, karşılıklı paylaşmaktan, gelişmekten, dönüşmekten keyif alan ve bunu önceliklendiren, sevme kapasitesi yüksek, bağ kurmaya niyetli ve açık insanlarla kesişmesini dilerim. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Timshel: Seçebilmenin Gücü

Bu ay siz değerli okuyucularım için ben de insanın kaderle dansı diyebileceğimiz bir eser olan John Steinbeck’in Cennetin Doğusu’nu seçtim. İyi seçimler yapabilmemize katkısı olması umuduyla. Hiç kendi içindeki iyiyle kötü arasında sıkışıp kaldığın oldu mu? İşte John Steinbeck, Cennetin Doğusu’nda tam da bu ikilemi anlatıyor. Fareler ve İnsanlar ya da Gazap Üzümleri’ni okuduysan, onun insan ruhunu ne kadar iyi tanıdığını bilirsin.

Timshel: Seçebilmenin Gücü

Ama bu roman… bir bambaşka. 1952’de yayımlandığında yalnızca bir aile hikâyesi gibi görünse de, aslında insanın kadere karşı verdiği en eski savaşı yeniden anlatıyor. Steinbeck, doğup büyüdüğü Kaliforniya’daki Salinas Vadisi’ni sahneye çeviriyor. Bu vadide iki aile yaşıyor: Trasklar ve Hamiltonlar. Ama bu sadece birkaç kuşağın hikâyesi değil; adeta Tevrat’taki Kabil ve Habil öyküsünün modern bir yankısı.

Romanın merkezinde iki kardeş var: Cal ve Aron Trask. Aron saf, inançlı, ışığa yakın bir karakter. Cal ise kendi karanlığıyla boğuşuyor, “kötü olma” korkusuyla nefes alıyor neredeyse. Ve ortada bir baba: Adam Trask. O da kendi vicdanıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Tüm bu karakterlerin kaderinde yankılanan tek bir kelime var: Timshel.

İbranice kökenli bu kelime “Sen seçebilirsin” anlamına geliyor. Steinbeck, insanın doğuştan ne iyi ne kötü olduğunu ama her zaman seçim yapma gücüne sahip olduğunu söylüyor. Yani kaderin çizdiği yolda bile bir dönemeç var; ister sağa, ister sola dön. Belki de insanın en büyük özgürlüğü bu:

Ve evet, bu da en ağır ama en güzel yükümüz aslında insan olmak. Kahramanların Gölgesinde Biz Varız Romanın karakterleri sadece kurgusal kişiler değil; insan doğasının birer aynası. Adam Trask, iyiye inanma arzumuz. Cathy Ames/Kate, kötülüğün cazibesi. Cal, içimizdeki karanlıkla boğuşan biz. Samuel Hamilton ve Lee, aklın ve bilgenin sesi.

Steinbeck bu karakterlerle bir hikâye anlatmaktan çok daha fazlasını yapıyor. Sanki insan ruhunu bir laboratuvara yatırıyor, mikroskopla inceliyor. Her bir karakterin gözünde, bizden bir parça var.

Steinbeck’in dili sade ama etkileyici. Doğayı ve insanı bir bütün gibi işliyor. Salinas Vadisi’nin rüzgârını, tozunu neredeyse teninde hissediyorsun. Bazı satırları ise zihninde uzun süre yankılanıyor:

“Kalbi bir çiftlik kadar kuruydu.”

“Vicdanı, bir bıçağın üzerinde yürüyen adam kadar dengedeydi.”

Steinbeck büyük olayları değil, küçük anların içindeki çatışmaları anlatır. Cennetin Doğusu da öyle akar; yavaş ama güçlü. Her sayfada biraz daha kendine yaklaşırsın, kendi içindeki Cal’ı ve Aron’u tanırsın.

Ve o meşhur sözü hiç unutamazsın: “Her kalpte hem karanlık hem ışık vardır; hangisini beslersen o büyür.”

Bu kitabı okurken öğrendiğim en önemli şey, iyilikle kötülüğün dışarıda değil, içimizde yaşadığı. Her seçim bir yön belirliyor. Steinbeck bize, ne kadar düşersek düşelim yeniden başlayabileceğimizi hatırlatıyor. Cennetin Doğusu, yalnızca bir roman değil; insan olmanın sorumluluğu üzerine yazılmış bir destan. Acımasız gerçekleri gösterirken bir umut ışığını da hep açık bırakıyor. Ve o ışığın adı belli: Timshel, sen seçebilirsin. Bazen bir kitap okursun ve sanki biri senin iç sesini kelimelere dökmüştür ya…

Cennetin Doğusu tam da öyle bir roman. Sayfaları çevirdikçe sadece karakterleri değil, kendini de tanıyorsun. İyi mi olmak istiyorsun, yoksa sadece anlaşılmak mı? Steinbeck’in cevabı net: “Seçebilirsin.” Ve belki de tüm mesele bu kadar basit.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Çınar

Çınar


Büyük bir çınar üstünde aydınlanırken gece,

Yine büyük bir yolculuk içinde bilinmeze.


Bir yaprak gibi günler düşerken ömürden,

Nasıl geçtiğini düşünürken gönülden…


Bir göz açma bir göz kapama arasında,

Ve tüm sonsuzluk duruyorken orada.


İnsan düşündükçe yaşadıklarını anlarmış;

Muhakkak ki içinde bir saadet ararmış.


Oysa aramak saadeti kaybetmektir;

Belki de hediye olarak kabul etmektir.


Onca duygu içinde mutluluğun adı,

Hiç tam alınmayacak fâni dünya tadı.


İşte, çınarın üstünde aydınlanırken gece,

Bak, güneşli yolculuk bizi bekler sakince.


Kemal Taşdemir / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Bir Başkalık Var Sende

Bir Başkalık Var Sende

Bizi kavuşturacak çok sızı var biliyorum.

Çok yara var sarılacak.

Dökülecek gözyaşları var.

Serbest bırakılmayı bekleyen,

Çok düşünce var zihnin duvarlarında.


Hissediyorum, var sende bir farklılık.

Kokunda serinlik var, teninde dinginlik.

Ve saçlarında, akşam güneşi kızıllığının 

Vermiş olduğu şuh bir güzellik.


Nesin bilmem ki, yahut kimsin. 

Bu kadar çok şey toplanmış sende. 

Kimi zaman anam, babamsın 

Kimi zaman abim, kardeşim...


Ama bildiğim bir şey var. 

Asırlardır süregelen tarih kadar, 

Sevginin varlığı kadar emin olduğum bir şey

Sonsuz kendiliğindenliğinle, bir başkalık var sende. 


Utandığında kızaran yanakların var, 

Güldüğünde beliren tatlı gamzelerin. 

Baktığımda, içimde tohumlar filizlendiren gözlerin var, 

Bir de ruhumu şekerlendiren sesin. 


Demem o ki, çok şey var sende.

Kozmosun içinde küçücük bir toz tanesi olan,

Soluk mavi noktayı anlamlı kılacak kadar çok şey. 

Ve bir de, delice çağlayan nehirler gibi

Sana akan, yüreğim var sende...


Naciye Akşit / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Karşılıksız Aşk

Karşılıksız Aşk

Çim filizlenir, 

Zaman acıyı siler.

Aşk gelir elbet sana, 

Kalbinin kapılarını deler. 

O tek kişi olur, ruhunu sarar.

Şimdi ise karşılıksız aşk 

Yaralar, yorar.

Senin gücün, senin armağanın, 

Kalbin yaşıyor, 

Derin sevgiyle dolu.

Ama ne yazık ki karşılık bulmadı. 

Bir gün tadacaksın aşkın mutluluğunu.

Şimdilik ise 

Her günü yaşamaya çalış.

Çim filizlenir, 

Zaman acıyı siler.

Kalbin acıyı unutur, 

Yer açar yeni aşk için.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Kendimce

 kendimce

Kaynağı ne şiirlerimin,

Öznesi kim cümlelerimin?

Kendimi anlatıyorsam her mısrada,

İki farklı cevap aramak ne fayda?

 

Dizelerim birer otobiyografi adeta,

Belki de “Oto”su fazla.

Çünkü bazen

Ben bile yabancıyım bana.


Muhammed Baver Akcan / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Şairlik Dünyaya Bir İz Bırakabilmektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba Ben Hüsna Büşra. 1993 yılında Muş’ta doğdum. Beş kardeşin ortancasıyım. Ailem ile birlikte Muş’ta ikamet ediyoruz. Lisans eğitimimi Aksaray Üniversitesi Tarih bölümünde, yüksek lisans eğitimimi ise Muş Alparslan Üniversitesi Cumhuriyet Tarihi bölümünde tamamladım. Hâlihazırda yine Muş Alparslan Üniversitesi’nde Felsefe Bölümünde Yüksek Lisans eğitimimi devam ettiriyorum. Uçsuz bucaksız alemde “bir şey” olmaya çalışan hiçbir şey olan bir zerre olarak tanımlayabilirim kendimi.  

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiiri: duygunun tüm renklerinin kalemle kavuşması olarak tanımlıyorum ben. Ve dolayısıyla olmazsa olmaz da öncelikle duygular oluyor. Bunun dışında ahenk benim için olmazsa olmaz. Kulağımda bir ritim oluşuyor okurken. O ritim ile satırlar dans ediyor ise o şiirin varlığını hissedebiliyorum. Tabii kafiyelerde bu ritimde baş köşede yer alıyor. 

Yazar Hüsna Büşra Keres

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Dokunmak. Hayata bakış açım bu. Varlığımla olduğum gibi kalemimle de dokunabilmek. Ulaşabildiğim her ruha. Ve dünyaya bir iz bırakabilmek benim için şairlik. Şiir dışında kısa öykülerim var. Deneme yazılarım çoğunlukta. 

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Ortaokul yıllarımdan bu yana yazmaya başlamıştım. Lise çağlarında daha çok yarışmalarda yer alıyordum. Daha sonra kendime özel tuttuğum bir blogta yazmaya başladım. Yazdıkça iyi hissettiğimi benim için vazgeçilmez bir yol olduğunu hissettim. Her kelimeyi bir başka kelime ile kavuşturmak, cümlelerin vuslatını sona erdirmek mühim bir mevzu oldu benim için. Geceleri uykumdan uyandırıp “bu konuyu kalemle buluşturmalıyım” dediğim bir mevzu. Ailemin desteği hep üzerindeydi bu konuda. Fakat geri planda tutmamam gerektiğini Muş Alparslan Üniversitesi Rektörü sayın hocam Mustafa Alican teşviki ile anladım. Basılı bir dergiye yönlendirmesi ile başladım. Daha sonra gelen teklifler ile e-dergilerde... Fakat kitap olarak taçlandırmadaki teşvik her anımda yanımda olan, yazdığım her cümleyi heyecanla bekleyip defalarca okuyan sevgili dostum Tuğba Bayar ile oldu. Sizlerin de aracılığıyla kendilerine tekrar teşekkür ederim. 

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Karışık Kaset gerçekten karışık Kaset. Her duyguya ulaşan eserler var. Okurken bolca tefekküre sürüklenecek okurlar. Bazı şiirlerde kim varsa zihnin içinde ona gidecek dizeler. İsyana,  Anneye, sevgiliye, çocuğa, doğaya, mürşide, tanrıya...

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Ferîdüddin Attâr / Mantıku’t-Tayr, Nietzsche/ Böyle Buyurdu Zerdüşt. Türk  şairlerden ise İsmet Özel, Nurullah Genç şiirlerini okudukça ve dinledikçe keyif alırım. Diğer tarafta bir Necip Fazıl, Sezai Karakoç gerçeği de var tabii. Aslında tüm üstadlardan olabildiğince okuyorum. Fakat okuyucularımıza maalesef kıymeti sosyal medyadan bilinen Âsaf Hâlet Çelebi’yi de tavsiye ederim. Özellikle İbrâhim şiirini. Hissederek, sindirerek bir parçası alınan duygu barındıran  her cümle insan hayatına etki eder diye düşünüyorum. Bahsettiğim isimler ve eserlerde  düşünce tarzımda, bakış açıma yeni ufuklar kazandırdılar. Gıpta ederek okudukça ilhamımda etkileri oldu. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aslında evet var. Ama nasıl bir kitap olacağı sürpriz olsun.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yalnız kaldıkça okuyalım, kalabalıkta okuyalım, mutluyken ve hüzünlü iken okuyalım. Ve zihnimizin en kuytu köşelerini bile kalemle buluşturmaktan korkmayalım. İsli dünyanın ışıklı tarafı bu taraf. Bu güzergah ruha şifa olan güzergah. Mutlaka yolumuz bu güzergaha denk düşmeli. Karışık Kaset’in ise her okuyanına dokunmasını, değmesini temenni ediyorum. 

Şairlik Toplumun Duygularına Tercüman Olmaktır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Hüseyin Turhal. 1982 yılında Adıyaman'ın Yaylakonak (Balyan) beldesine bağlı Karaçalı mahallesi İncirlikdere mezrasında doğdum. Eğitim hayatıma Adıyaman Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nde devam ederken, aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İlahiyat Bölümü'nde de okumaktayım. Ne yazık ki 6 Şubat depremi nedeniyle eğitimime ara vermek zorunda kaldım. Edebiyatla erken yaşlarda tanıştım. Şiir benim için hayatın merkezinde oldu. İlk şiir kitabım "Aşkın Dili" 2006'da yayımlandı ve gördüğü ilgi üzerine 2023'te ikinci baskısını yaptı. Ayrıca "Bir Damla Beyaz Yağmur" (2008) ve Alevilik üzerine kaleme aldığım "Bir Şiirdir Alevilik" (2022) adlı kitaplarım da bulunuyor. Edebi çalışmalarımın yanı sıra gazetecilik, köşe yazarlığı ve UNI Haber Ajansı'nda yazarlık yaptım. Bunların ötesinde, 2002 yılından bu yana Astrolojik ve Metafizik uzmanlık alanında danışmanlık hizmetleri veriyor, ilmi havas üzerine çalışıyor ve 2019'dan beri de tuval üzerine yağlı boya tablolar yapıyorum.  

Yazar Hüseyin Turhal

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bana göre Şiir, toplumun sesidir. Şair ise toplumun aynasıdır. Şiir, insanların dile getiremediği, içinde biriken tüm duygu ve düşüncelerin kelimeler aracılığıyla dışa vurulmasıdır. Şiirde olmazsa olmaz dediğim en önemli öğe, samimiyet ve içtenliktir. Şiir, duygunun ta kendisi olmalıdır. Okuyucuyu alıp, onu gürültüden uzaklaştırıp kendi iç huzuruna götürme gücü olmalıdır. Eğer o samimiyet yoksa, kelimeler sadece arka arkaya dizilmiş seslerden ibaret kalır. Ayrıca, şairin toplumun duygularını, acılarını, sevinçlerini yansıtması, yani toplumsal bir ayna görevi görmesi de olmazsa olmaz bir unsurdur.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için bir yaşam biçimi ve topluma karşı bir sorumluluk ifade ediyor. Bu, duyguları damıtıp, en saf haliyle insanlara sunma sanatıdır. Toplumun sözcüsü olmak, duygularına tercüman olmak demektir. Şiir benim ana alanım olsa da, yazı yelpazem oldukça geniştir. Şu anda şiir kitaplarının yanı sıra Roman, masal, hikaye, çocuk kitapları üzerinde çalışmalarım var. Ayrıca makale, kişisel gelişim, psikoloji ve özellikle ekonomi piyasası okuryazarlığı ve borsa üzerine roman projelerim bulunuyor. Şiirde ise; hece ölçüsüyle halk ozanı aşık tarzı şiirler, düz yazı tarzında şiir denemeleri, çağdaş modern şiirler ve Divan Edebiyatı'nda gazel, aruz ölçüsü ile şiir kitapları hazırlıkları içerisindeyim.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazma yolculuğum çok erken yaşlarda başladı. Bu süreçte hem hece ölçüsüyle yazdığım ilk kitabım "Aşkın Dili" ile geleneksel şiire dokundum hem de yeni kitabım "Sessizliğin Armonisi" ile çağdaş modern şiire yöneldim. Bu, sürekli kendini yenileme ve farklı türlerde denemeler yapma yolculuğu oldu. Bu yolculukta bana destek olan en büyük güç, elbette okuyucularımın ilgisi ve edebiyata olan bitmek bilmeyen tutkum oldu. 2003 yılında, Tüm Sanatçılar, Aşıklar, Ozanlar, Edebiyatçılar ve Tüm Sanatçılar Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Merkezi ve Baba Haber Gazetesi tarafından "Yılın Başarılı Şairi, Yazarı, Ressamı, Gazetecisi ve Astroloji Uzmanı" plaketiyle ödüllendirilmem, çok yönlü çalışmalarıma duyulan güveni göstererek bana büyük bir destek ve motivasyon kaynağı oldu.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Logo Yayınevi’nden çıkan yeni şiir kitabımın adı "Sessizliğin Armonisi". Bu kitap, ilk kitabım Aşkın Dili'nin hece ölçüsündeki tarzından farklı olarak, serbest şiir tarzında, çağdaş ve modern şiirlerimi bir araya getirdiğim benim için çok kıymetli bir çalışmadır. Okuyucuları bu kitapta, adından da anlaşılacağı gibi, insanın ruhunu dinlendirecek şiirler bekliyor. Bu şiirler, insanı gündelik hayatın gürültüsünden uzaklaştırıp, iç huzura ve dinginliğe götürmeyi amaçlıyor. Bir nevi, kalbin ritmini dinlediğiniz o en sessiz anlardaki derin düşüncelerin ve duyguların dışa vurumudur diyebiliriz.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Bu konuda net bir isim vermekten ziyade, benim için her türden kaliteli eser önemlidir. Geniş bir yelpazede okuyorum. Ancak özellikle şiir, roman, masal, hikaye gibi farklı alanlarda kendimi geliştirme çabam, okuduğum yazarların ve şairlerin de ne kadar çeşitli olduğunu gösteriyor. Onların hayatıma etkisi, yazdığım her alanda ilham ve bakış açısı sağlamak oldu. Edebiyatı sadece bir türde sıkıştırmamak gerektiğini onlardan öğrendim. Okumak, özellikle de farklı türlerde okumak, benim geniş yelpazede kitap projeleri geliştirmeme ve kendimi sürekli yenilememe olanak tanıdı.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, üzerinde çalıştığım çok sayıda proje var! Kitap çalışmalarım oldukça geniş bir yelpazeyi kapsıyor: Şiir Alanında: Hece ölçüsüyle halk ozanı aşık tarzı şiirler ve Divan Edebiyatı gazel/aruz ölçüsü ile yazılmış şiir kitapları hazırlıklarım var. Diğer Alanlarda: Şiir dışında, Roman, masal, hikaye ve çocuk kitapları projelerim devam ediyor. Özel Alanlarda: Özellikle kişisel gelişim, psikoloji ve ekonomi piyasası okuryazarlığı (borsa dahil) üzerine kurgusal eserler (romanlar) kaleme alıyorum. Kısacası, okuyucularımı hem şiirde geleneksel ve modern tarzları birleştiren hem de güncel ve hayatın içinden konuları işleyen geniş bir eser çeşitliliği bekliyor. 8. Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı? Değerli okuyucular, sanatı hayatınızın merkezine koyun. Şiir, sadece okunan bir metin değil; ruhunuzun gıdasıdır. Benim için şiir, toplumun sesi, şair ise bu toplumun aynasıdır. Gelin, hayatın gürültüsünden biraz uzaklaşalım ve "Sessizliğin Armonisi" içinde kendi iç huzurumuzu bulalım. Unutmayın ki, hayat sadece maddiyattan ibaret değildir. Ruhunuzu besleyen, sizi düşündüren ve duygularınızı harekete geçiren edebiyat, her zaman başucunuzda olsun. Tüm okuyuculara iç huzur dolu günler dilerim.

Yazarlık Bilinmeze Açılmanın En Güçlü Yollarından Biridir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Abdulkadir Arslan. Yazı hayatıma şiirle başladım. Sonra şarkı sözleri yazmaya yöneldim ve Alpay İpekel ile Kayra Kerem Arslan gibi isimlerle çalışma fırsatı buldum. Şimdi ise hikâyeler ve romanlar üzerine yoğunlaşıyorum. “Hayatımın Cambazı” adlı ilk öyküm de bu yolculuğun önemli adımlarından biri oldu.

Yazar Abdulkadir Arslan

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Kitap yazma hayalim çocukluğumdan beri vardı. İlkokulda resimler çizip onların hikâyelerini yazarak başladım. Lise dönemimde hayal gücüm büyüdükçe bunu aktarabileceğim bir yol aradım ve en doğru ifade biçiminin yazmak olduğunu fark ettim. Şiirle başlayan serüvenim, Kayra Kerem Arslan sayesinde müzikle buluştu. Şarkı sözleri ve şiirler aracılığıyla duygularımı özgürce ifade edebildiğimi gördüm ve bu da beni doğal olarak kitap yazmaya yönlendirdi.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Bence her insanın içinde, fiziksel sınırları olmayan bir dünya vardır. Sanatın tüm dalları, kişinin bu iç denize dalıp kendini keşfetmesini sağlar. Yazarlık ise bu denizde bilinmeze açılmanın en güçlü yollarından biri. Benim için yazmak, insanın görünmeyen sınırlarına tam ulaşamasa bile onlara doğru yelken açabildiği tek alandır.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. “Hayatımın Cambazı” kitabımda okuru merak duygusu, psikolojik dram ve geçmişle yüzleşme temaları karşılıyor. Hikâyede asıl vurgulamak istediğim, geçmişin tamamen silinemeyeceği; ancak onunla barışmayı öğrendiğimizde daha huzurlu bir yaşam mümkün olabileceğidir.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Fyodor Dostoyevski, Wulf Dorn, Hakan Günday, Murat Menteş, Alper Canigüz ve Kafka en çok etkilendiğim yazarlardandır. “Wulf Dorn – Şizofren”, “Dostoyevski – Beyaz Geceler” ve “Hakan Günday – Kinyas ve Kayra” özellikle iz bırakan eserler oldu. Bu yazarlar bana en çok merak duygusunun önemini öğretti. Çünkü bir yazar merakını kaybederse yeni bir şey üretemez diye düşünüyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, üzerinde çalıştığım yeni bir kitabım var. “Hayatımın Cambazı”nın atmosferine yakın ama bu kez bireyin sınırlarını aşan, toplumu da ilgilendiren daha geniş bir distopik çerçeve kuruyorum. Bilinç, ruh ve beden üçgeninin çıkmazlarını ele alan daha kapsamlı bir hikâye olacak.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Şimdiden tüm okurlara teşekkür ederim. Benim dünyama dahil olmaları yalnızca bir hikâye okumak değil, evrensel bir iletişime katılmak demek. Farklı şehirlerde yaşasak da aynı dili, aynı duyguları paylaşabiliyorsak ne mutlu bana.

Hayatınızın Senaryosunu Kendi Cesaretinizle Yazın

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Sıla Korkmaz, 17 yaşındayım. Lise eğitimime bireysel olarak devam ederken, tüm zamanımı okumaya ve yazmaya adadım. Erzurum’da yaşıyorum; bu şehrin sessiz ama derin havası, çoğu zaman ilham kaynağım oluyor. Kelimelerle büyüyen, yazarken kendini bulan ve anlatacak çok hikâyesi olduğuna inanan genç bir yazar adayıyım.  Yazmak benim için; hem suskunluklarımı konuşturmak hem de içimde birikenleri anlamlı cümlelere dönüştürmenin en güzel yolu.

Yazar Sıla Korkmaz

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

"Yazma serüvenim, herkesinki gibi küçük yaşlarda başladı. Duygularımı kimseye anlatamadığım anlarda, kâğıda dökmek tek çıkış yolumdu. Başta yalnızca bir günlükten ibaretti... Ama zamanla, içimde biriken hayaller, gözlemler ve   Çevremde gördüğüm  o anlatılmamış küçük anlar, tek bir sayfaya sığmayacak kadar büyüdü. Beni her defasında masanın başına oturtan şey, duygularıma kalıcı bir ev kurma isteğimdi. Hikâyelerimin bir gün bir okura ulaşması ve yazdıklarımın bir yerlerde yaşamaya devam etmesi... işte bu, benim en büyük itici gücüm oldu."

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

"Yazarlık benim için sadece bir hobi ya da meslek değil; yaşama biçimi demek. Dünyaya bir 'filtre' takıp, herkesin gördüğünden farklı bir şeyi görebilme, o anı yakalayabilme becerisi. Aynı zamanda büyük bir sorumluluk. Çünkü yazdıklarınızla birinin hayatına dokunuyor, belki de ona kendisini anlatan bir ayna tutuyorsunuz. Yazmak, nefes almak, anlamak ve hissetmek demek."

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Zamil ,benim  için en özel anlardan biri, en hevesli ve merak dolu yaşımda yazdığım ilk kitabım oldu. Kitabım, küçük yaşta sevgiye ve ilgiye muhtaç büyüyen, ardından karanlık bir adama aşık olan bir kızın hikayesini anlatıyor. İçinde fazla kavuşmalı ve mutlu sahneler yok; daha çok kırgınlık ve yalnızlık duygularını yansıtıyor. Okurlarım her satırda Asya’nın kırılganlığını ve çaresizliğini hissedecekler. Özellikle yalnız büyüyen ve hayatı kırgınlıklarla dolu olanlar, Asya’da kendilerinden bir parça bulacaklar. Kitabım, iki serilik olarak planlandı ama ilk kitapta bile içimizi ısıtacak umutların tekrar tekrar doğacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Yazma yolculuğumda ilham aldığım en güçlü kaynaklardan biri, Büşra Yılmaz’ın kalemiydi. Özellikle Ölüme Fısıldayan Adam adlı kitabını okurken hissettiğim o karmaşık ama derin duygular, bana sadece bir hikâye değil, aynı zamanda bir umut bırakmıştı.  Onun cümlelerinde kaybolurken, kelimelerin bir kalbi olduğunu fark ettim. İşte ben de yazarken, o kalbin izinden gittim. Her satırda Asya’nın iç dünyasını anlatırken, aynı zamanda kendi içimdeki sesleri de duymaya başladım. Büşra Yılmaz’ın satırlarında bulduğum güç ve samimiyet, bana “Ben de anlatmalıyım.” dedirtti. Bu kitap, yalnızca bir hikâye değil... ilhamla başlayan, hislerle büyüyen ve umuda tutunan bir yolculuk aslında.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda Zamil adlı romanımın ikinci serisini yazıyorum. Bu defa, çaresizliğin ve yalnızlığın ardından doğan umut ışığını anlatan bir hikâye olacak. Aşkı, acıyı, kayıpları ve insanın içinde filizlenen sessiz gücü...   İlk kitapta kalbin en kırılgan yanlarına dokunduk birlikte. İkinci kitapta ise, o kırık kalbin nasıl ayağa kalktığını, bir parıltının nasıl yeniden doğduğunu göstermek istiyorum. Çünkü bazen en karanlık anlardan bile bir umut çıkabilir. Ve ben, bu umudu kelimelerle büyütmeye çalışıyorum. Asya’nın hikâyesi devam ederken, aslında hepimizin içinde bir yerlerde saklı kalan duygular da ses buluyor.  Bu seride de okuyucular, yalnız olmadıklarını hissedecekler.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu söyleşide bana yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Sevgili okurlar… Size bir yazar olarak değil, hikâyelerine sahip çıkan biri olarak sesleniyorum: Hayatınızın senaryosunu başkalarının kalemiyle değil, kendi cesaretinizle yazın. Korkularınızla yüzleşmek zor ama imkânsız değil. Belki Zamil’in sayfalarında, o karanlığın içindeki ışığı siz de göreceksiniz. Unutmayın, en büyük edebiyat eseri… henüz yaşamadığınız hayatınızdır. Yazmak bir isyansa, okumak da o isyanın en büyük eylemidir. Ve siz bu eyleme katıldığınız için… minnettarım. Bir sonraki hikâyede, çok daha güçlü bir yerde yeniden buluşmak dileğiyle.

Güzel Bir Gelecek İçin Hayallerinize İzin Verin

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Pınar Halka. 47 yaşındayım. İktisat Fakültesi maliye bölümü mezunuyum. Evli ve iki çocuk annesiyim. Edebiyatın benim hayatımda yeri çok büyük. “Beraverde, Ceza, Tuz ve Cam” yayımlanan eserlerimdir. “Gizemli Kostümler” romanıyla da çocukların sihirli dünyasına kapı araladığımı düşünüyorum. 

Yazar Pınar Halka

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Çocukluk yıllarımda, babamın okuduğu kitaplarla başladı edebiyat sevgim. Çok fazla okur ve yazardım. Araştırmacı ve meraklı olmamın da büyük bir katkısı var. Lakin yazdıklarımı kitaplaştırmak babama verdiğim sözün bir ahde vefasıydı. Sonrasında ise gelen olumlu yorumlar devam etmem yönünde olunca, ben de “Neden olmasın?” dedim.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

İnsanlara bir nebze de olsa sorunlarını unutturmak, hayal güçlerini harekete geçirmek ve onlara güzel mesajlar verirken bilgi aktarabilmek…  Yazarlık, tüm bunları yapabildiğim özel bir bağ benim için.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Gizemli Kostümler kitabı, çocukları her hikâyede başka yere götürecek ve her seferinde onlara yeni meslekler ile yeni atasözleri öğretecek. Bu bilgiler hayal güçleri ile birleştiğinde içleri kıpır kıpır olacak. Kostümler değiştikçe sıradan anları da sihre dönüşecek.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu? 

Sabahattin Ali ve tüm eserleri; Yaşar Kemal’den İnce Memed; Jose Saramago’dan Körlük; Victor Hugo’dan Sefiller...  Her okuduğum yazarın hayat hikâyesini de merak ederim.  Kendime notlar alır, hedefler koyarım. Onların yazdıklarıyla hayal eder, kendi satırlarıma can veririm. Hayata karşı bakış açıma yön verdiklerini düşünüyorum. Kitapsız bir hayat hayal edemiyorum. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, tabii ki var. Yine çocuklarımız için beş kitaptan oluşan bir set hazırlıyorum. Bu macera dolu yazı dizisinde, meraklı kaşiflerimizle birlikte antik kentlerimizi keşfe çıkacağız.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Güzel bir gelecek için hayallerinize izin verin, merakınızın peşinden gidin, araştırmaktan ve doğru bilgiyi almaktan asla vazgeçmeyin. Bunu yaparken de kitapla kalın.

Özünü Bilen Yönünü Bulur

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Bir kamu kurumunda görev yapan bir devlet memuru olsam da, mesleki kimliğimin ardında tarih, felsefe, mitoloji ve psikoloji gibi disiplinlerden beslenen derin bir entelektüel merak bulunuyor. Uzun yıllardır toplumların dönüşüm dinamiklerini, kültürel süreklilik ile kırılma noktalarını ve bireyin ruhsal yapısının sosyolojik koşullarla ilişkisini inceliyorum. Kalabalıklardan uzaklaşıp düşünsel dinginlik aradığım dönemlerde dağ cılık, yamaç paraşütü ve su altı dalışları gibi doğayla uyumlu faaliyetlere yöneliyorum. Bütün bunlar, insanın hem tarihsel hem biyolojik hem de varoluşsal serüvenini anlamaya çalışan bir düşünce yolcusuna dönüştürdü beni.

Yazar Haktan Üveys Yıldırım

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Toplumsal çözülme, kültürel erozyon, modern bireyin kimlik parçalanması ve aile kurumunun sessiz fakat derin yarılmaları beni yazmaya sevk eden temel motivasyonlardı. Yazı benim için yalnızca bir ifade biçimi değil; aynı zamanda düşüncenin kalıcı hale gelme çabasıdır. Gelecek kuşaklara entelektüel bir miras bırakma, yaşadığımız çağın ruhunu analiz ederek tarihin devam eden anlatısına mütevazı bir katkı sunma isteği beni sürekli olarak üretmeye yöneltti. Köklerinden kopmadan yeniliği kavrayabilen, vicdanı hür bir insan idealine katkı sağlamak için yazıyorum.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık, düşüncenin zamana meydan okuma biçimidir. İnsan zihninin içsel evreniyle dış dünyanın kaotik gerçekliği arasında kurulan rafine bir köprüdür. Bir yazar hem hatırlayan hem hatırlatan; hem çözümleyen hem çözüldüğü noktaları görünür kılan kişidir. Benim için yazmak, bilincin katmanlarını aralamak ve okurun zihninde yeni ufuklar açmaya çalışmaktır.

Altın Kanlı Kral isimli eseriniz okurla buluştu, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Altın Kanlı Kral, Mezopotamya coğrafyasının kadim hafızasından beslenen bir psikolojik dramdır. Eserde, iki kardeşin trajedisiyle başlayan hikâye bir halkın yavaş yavaş çürüyüşüne ve bir kralın karanlığa sürüklenişine dönüşüyor. Altının cazibesi ile insan vicdanının sınırları arasındaki gerilimi felsefi bir dille ele alıyorum. Okurları sadece bir anlatı değil; tarihsel göndermeler, mitolojik yankılar ve insan doğasının karanlık kıvrımlarına yapılan entelektüel bir yolculuk bekliyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Bu eserlerin hayatınızdaki etkisinden bahseder misiniz?

Yuval Noah Harari’nin düşünsel derinliği, insan türünün kolektif hikâyesine bakış açımı genişletti. Ziya Gökalp ve Nihal Atsız gibi isimler kültürel hafızanın önemini kavrayışımda belirleyici oldu. José Mauro de Vasconcelos’un duygu derinliği, İskender Pala’nın medeniyet perspektifi ve tarihsel tutarlılığı ise yazınsal disiplinimi şekillendirdi. Bu yazarlar, düşünce evrenimi hem akademik hem estetik açıdan besleyen önemli kilometre taşlarıdır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şu sıralar üzerinde çalıştığım The Network Man, dijital çağın görünmeyen karanlık yüzünü anlatıyor. Fakir bir aileden çıkan, kurduğu karmaşık sosyal ağlar ve bilişim suçları dünyasında yükselen bir adamın serüvenini merkeze alıyor. Ancak bu eser yalnızca teknik bir siber suç anlatısı değil; güç, kader, etik ve Mezopotamya’nın tarihsel gölgeleriyle örülü derin bir ruh çözümlemesi sunuyor.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Köklerinizi unutmayın; çünkü köksüz kalan her varlık, en hafif rüzgârda bile savrulmaya mahkûmdur. Modern dünyanın baş döndürücü hızına kapıldıkça insanın kendi benliğinden uzaklaşması neredeyse kaçınılmaz hâle geliyor. Kadim Türk öğretileri “Özünü bilen, yönünü bulur” diyerek insanın önce iç âleminde düzen kurması gerektiğini hatırlatır. Bilgelik geleneğinde geçen “Zihnini düzelt, dünyanın düzelmeye başladığını göreceksin” sözü de bireyin dönüşümünün mikrokozmos ve makrokozmos ilişkisinde nasıl rezonans yarattığını gösterir.

Atatürk’ün düşünce yapısı ise akıl, bilim ve eleştirel muhakemenin merkezde olduğu rasyonel bir ethos kurar; “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” sözü, insanın varoluşsal yönelimini mental disiplinle şekillendirmesi gerektiğini vurgular. Vicdanınızı koruyun; çünkü insanın en kırılgan ama aynı zamanda en dirençli tarafı oradadır. İmam Gazâlî’nin “Kalp temiz olursa ameller de temiz olur” sözü, içsel konsistansın tüm davranışlara yansıyan bir aksiyom olduğunu hatırlatır.

Ailenize, kültürünüze ve toprağınıza bağlı kalın; zira insan, ait olduğu coğrafyanın hafızasıyla anlam bulur. Unuttuğu yere yabancılaşır; hatırladığı yerde ise yeniden inşaya yönelir. Bu yüzden hafızanızı diri, bilincinizi uyanık, varlığınızı ise anlamlı kılın; çünkü insan, ancak kendi yaşamının farkındalıklı tanığı olduğunda gerçek bir ömür sürmüş olur. Yada ölünce torunları tarafından unutulmuş, hiç bir yaşam emaresi göstermeyen, insanlığa bir iz bırakmamış sadece mezarlıktaki kum birikintisi olursunuz.

Yazarlık Kalbimin Konuşabildiği Tek Dil

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Ada Güçlü. İçimde ne yaşarsam yaşayım, dışarıya hep gülümseyen ama hissettiklerini kelimelere dökmeyi seven biriyim. 14 yaşındayım, Bayburt’ta annemle yaşıyorum ve Bayburt Lisesi 9. sınıf öğrencisiyim. İki kardeşiz; en azından benim için öyle bir ablam var. Her zaman yanımda, destekçim ve rehberim. Kitapta da adı geçiyor. Ablam, bir şirkette organizasyon işleriyle uğraşıyor. Yazmak, benim için hem nefes almak hem de kendimi bulduğum bir yer.

Yazar Ada Güçlü

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazmaya 5. sınıfta şiirlerle başladım. Kelimelerin iyileştirici gücünü fark ettikçe 6. sınıfta kendi dünyamı kurmaya yöneldim. Bu yolculukta ailemin desteği hep yanımdaydı, ama en büyük ilhamım dostum Cansu oldu. Yazdığım her romanı ilk o okudu; her cümlemde bana yol gösterdi, eksik ya da fazla gördüğünde bana dürüstçe söyledi. Pes etmeyi düşündüğüm anlarda sadece bir kelime söyledi: ‘Yaz.’ Cansu, benim için bir yol gösterici, bir sırdaş ve cesaret kaynağı oldu. İçimdeki Mavi’nin ortaya çıkmasında onun emeği ve desteği çok büyük. Onun varlığı, yazdığım her satıra güven ve umut kattı. Ama içimdeki Maviyi yazma nedenlerimden biri birine olan duygularımı ona söyleyememiş olmam.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık, benim için kelimelerle nefes almak, kalbimin konuşabildiği tek dil. İçimde biriktirdiklerimi özgür bırakma biçimim. Bazen bir cümle, yaşadığım bir duyguyu binlerce kelimeden daha iyi anlatabiliyor. Yazmak, sessizliğime ses veriyor ve iç dünyamı görünür kılıyor.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurları ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. ‘İçimdeki Mavi’ bir drama kitabı… Hayatın acı gerçeklerini, kırılan kalplerin bile nasıl yürümeye devam edebileceğini anlatıyor. Büyük mutluluk sahneleri yok; okurlar, Mavi’nin hikâyesinde kendilerinden parçalar bulacaklar. Belki de en büyük sürpriz, duyguların gerçekliği ve samimiyetinde gizli. Üzülecek, empati kuracak, ama aynı zamanda umudu da hissedecekler. Kendi içindeki duyguları anlamış olacaklar.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu yazarım Miraç Çağrı Aktaş. Onun ‘Sen On Yedi Yaşımsın’ kitabı bana çok şey kattı. Bir cümlenin, bir hikâyenin insanı nasıl değiştirebileceğini, duyguların gücünü ve hayatın anlamını öğretti. Yazarlar bana sadece kelimeleri değil, dünyayı, bakışı ve hayalleri öğretiyor. Onların eserleri, yazma isteğimi her zaman besleyen bir ışık oldu.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyuculara ipucu verir misiniz?

Evet, yeni bir kaç kitap üzerinde çalışıyorum: ‘Sisler Ardında’. Bu kez konusu aşk olacak. ‘İçimdeki Mavi’den sonra okurlar daha sakin ama bir o kadar da duygusal bir yolculuğa çıkacaklar. Hikâye, iki düşman ailenin masum çocuklarının izini süren bir aşkı anlatıyor. Yasak, tehlikeli ama saf bir aşkın peşinden giden bir yolculuk olacak. Kelimelerle sizi hem ürkütüp hem de büyüleyeceğimden eminim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okuyucularıma her satırımda eşlik ettikleri için teşekkür ederim. Hayat, bazen insanın kalbini zorlayan yollarla dolu olabilir… ama unutmayın: Herkes bir gün kendi mavisini bulur. Hayallerinizden asla vazgeçmeyin, çünkü vazgeçtiğiniz her hayal, içinizde küçücük bir ışığın sönmesi demektir. Sevdiğiniz, sizi seven insanların kıymetini bilin, bir dostunuz olsun; benim için Cansu neyse. Sizin için de öyle biri mutlaka olsun. Yorulduğunuzda dinlenin ama asla pes etmeyin. Kalbinizin kırıldığında bile yürümeye devam edin, çünkü bazen kırık bir kalp bile en güçlü ışığı taşır. Herkesin kendi mavisini bulması dileği ile.

Yazdıklarımın Okunması Beni Gururlandırıyor

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?  

Merhabalar, ben Sümeyye Yeşil. 15 yaşındayım. Yazı yazmayı, kitap okumayı seviyorum. Macerayı severim, yeni şeyler denemeyi severim.

Yazar Sümeyye Yeşil

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Ben çok fazla kitap okuyordum ve çok fazla düşünüyordum. Yazmayı da seviyordum. Sonrasında dedim ki “Ben de bir şeyler yazmalıyım. En azından kendi yazdıklarımı okurum.” Sonrasında yazmaya başladım. Kitabımı bazı platformlarda yayınlıyordum. Baktım ki beğeniliyor, ben de bastırmaya karar verdim. İnsanların benim yazdıklarımı okuması beni çok gururlandırıyor.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık benim için sadece kelimeleri yan yana getirmek değil; kendi duygu ve düşüncelerimi, hayal gücümü insanlara aktarmak ve yazıya dökmek anlamına geliyor.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Bol bol ters köşeler var. Sürükleyici bir kitap. Okuyucular spoiler yemeden okursa daha fazla keyif alır. Eğlenceli, merak uyandırıcı, biraz üzücü bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu kitaplarıma Harry Potter, Anlatmayı Çok Düşündüm, İzler Kalır, Bul Beni, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Alice Harikalar Diyarında diyebilirim. Bu kitapların benim hayal gücümü daha da genişlettiğini söyleyebilirim. Çok sevdiğim kitaplardır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bu yazdığım kitap fantastik. Bu kitabımın da çok güzel olacağını düşünüyorum. Doğaüstü güçleri olan öğrencilerin gittiği bir okulda yaşanan bazı olayları anlatıyor diyebiliriz.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Benim kitabımı okuduğunuz veya okuyacağınız için teşekkür ediyorum. Sizleri seviyorum. Okuduktan sonra bana yorumlarınızı yazabilirsiniz. Bu instagram hesabıma yazabilirsiniz: @kitaplardan_seylerr

Kevork Hovagimyan: Yazarlık Kaderi İfade Ediyor

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Yakınların İştahı basıma hazırlanırken kıymetli yayım destekçim benden bir özgeçmiş istemişti. Talebini, kitaba özgeçmişimin ilavesini kibirli bir hareket olarak algıladığım düşüncesiyle yanıtlamıştım: Yazar, yazının önüne geçip ona gölge etmemeli; ancak yazının arkasında, gölgede durmalı. Elbette bu düşüncem naif bulundu ve kitaba adet olduğu üzere özgeçmiş ilave edildi. Mazrufla değil de zarfla ilgilenme hatasına düşenler, Yakınların İştahı’nın ilk sayfasında yer alan nefes kesici özgeçmişi okuyabilirler.

Kevork Hovagimyan: Yazarlık Kaderi İfade Ediyor

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Okumaktan hayatımın ekseriyetinde büyük keyif aldım. Keyif aldığım meşgaleler arasında, pek çok türde yaratıcı faaliyet ve hayal kurmak  gibisinden işler de vardı. Nasıl ki benzin, hava ve kıvılcım bir araya geldiklerinde ateş oluşturuyorlarsa, bu nevi nitelikler de bir araya geldiklerine yazmak eylemini tetikliyorlar. Yazmanın en az okumak kadar keyifli olduğu görüldüğünde ise, yazının devamlılığı kaçınılmaz oluyor. Yazmanın benim nezdimdeki karşılıklarından başlıcası eğlencedir. Yazarken eğleniyorum. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Tek sözcük ile kader.  Tek sözcükten fazlası isteniyorsa, önce “hadig”ten bahsetmemiz gerekir: Hadig, Ermenilerin yarı dini bir seromonisidir. Bu seromoninin konusu bir bebek, daha doğrusu bebeğin çıkardığı ilk diştir. Beslenebilmenin ve dolayısıyla sağlığın nişanesi ilk dişin kutlanması üzere, dişin taşıyıcısı ortaya alınır. Etrafında genellikle yaşlı teyzelerden müteşşekkil bir ahali ve bir de masa bulunur. Dualar okunur. Masada -tahıl, bilhassa buğday, biraz da bakliyat nevinden- taneler vardır. Bu taneler bebeğin başından aşağı, bereket temennileri eşliğinde dökülür. Ancak seromoni burada bitmez. İkinci aşamada, bebeğin etrafına çeşitli nesneler serpiştirilir ve bebeğin bu nesneler arasından bir seçim yapmak suretiyle kaderini tayin (veya bakış açısına göre açık) etmesi beklenir. 

Örnek vermek gerekirse, bebek; makasa yönelirse terzi, paraya yönelirse tacir, kepçeye yönelirse aşçı, tarağa yönelirse berber, hesap makinesine yönelirse muhasebeci olacağı kanaati uyandırır.  Benim elime geçirdiğim iki nesneden biri kalemdir.  Ancak yazarlık bana yukarıdaki hikayeyi ifade etmiyor. Çünkü tüm bu anlattıklarım gerçek olabilecekleri gibi, pekâlâ, yaratıcılığın mahsülü de olabilirler.

Yazarlık bana yukarıdaki hikayenin gerçek olup olmadığını bilme; bildiğimi güzel bir söyleyiş eşliğinde nakledebilme; kafası karışan okuru düşleyip kıs kıs gülebilme, bir gerçeklik ve  gerçeklikten azade bir güzellik yaratabilme imkanını ifade ediyor. Üç soru cevapladığıma göre bir soru da ben sorayım: Kalemi seçme hikayesi gerçek miydi değil miydi? 

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Bu soru, ‘bir sürpriz bekliyor mu?’ ve onun da öncesinde ‘sürpriz beklemeli mi?’ sorularının her ikisinin de peşi sıra ‘evet’ diye yanıtlanmasının ardından sorulabilir. Ancak, öncül iki sorudan birine cevabım hayır. Dolayısıyla bu soru anlamını yitiriyor. Hangi soruya ‘hayır’ dediğimi söylemeyeceğim. Sürpriz de burası olsun. 

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Vladimir Nabokov açık ara gözde yazarım. Tüm edebi eserlerini okuduğumu söylemekten büyük kıvanç duymakla beraber birkaç eserinin yabana atılamayacak bir kısmını anlayamamış olmakla o kadar övünemiyorum.  

‘Etki’ sözcüğünü seçtiğiniz için faydaları bir kenara bırakıp doğrudan zarardan bahsedeyim: Beğeni eşiğimi o kadar benzersiz bir noktaya koydu ki, hemen her edebi eser, ama şu ama bu ama öteki yönden eksik geliyor. Okuduğum her metinde Nabokov’un bir dokunuşunu arıyorum. Elbette Nabokov’un vasıflarından bazılarını ziyadesiyle taşıyan çok sayıda yazar mevcuttur. Ancak müteveffanın tüm özelliklerini tastamam haiz (bu satırları o yazsa bir parantez açmaksızın complet diyeceği) bir yazar ben tanımadım. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Yazımı devam eden bir eserim var. İlk edebi eserini kıyamet-sonrası bir dünyada inşa etmiş birinden pek çokları fantastik bir eser bekleyecektir. Vereceğim ilk ipucu böyle bir beklentiye kapılınmaması gerektiğidir. Son ipucu ise beklentinin büyük tutulmasında bir beis olmadığıdır. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okuyarak geçirilen zaman ömürden düşülmez, ömre eklenir. Ömürleri uzun olsun. Bu uzunlukta payım olursa, ne mutlu bana. 

Köşe Yazarlarında Halk Edebiyatı

Halk edebiyatı, kökü eskilere dayanan; Orta Asya’dan Anadolu’ya değişimlere uğrayarak bugüne gelmiş bir kültürdür. Atalarımız yaşadıkları deneyimleri, aşklarını, acılarını, umutlarını, özlemlerini halk edebiyatı nazım biçimleriyle gelecek kuşaklara aktarmışlardır. Maniler, türküler, destanlar, hikâyeler, fıkralar, deyimler, atasözleri, dinî niteliği ağır basan ilahiler, nefesler sözlü kültürle başlamış, yazılı kültürde varlığını devam ettirmiştir. İnsanlar bu eserlerde kendilerinden bir şeyler bulduklarında onları kuşaktan kuşağa aktarırlar. Köylerde, kasabalarda, kentlerde halk edebiyatı ürünlerini bilmeyen yoktur. Yunus Emre, Mevlânâ, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal halkın gönlünde yer etmiş birer çınar ağacıdır. Kökleri çok derindedir.

Köşe Yazarlarında Halk Edebiyatı

Modern edebiyat, halk edebiyatından etkilenirken eski eserlerden sıkça alıntı yapmakta, insanların geçmişle bağını kurmaktadır. Edebiyatta süreklilik esastır; nesiller arasındaki bağlantıyı edebiyat sağlamaktadır. Günümüz yazarları, görüşlerini aktarırken kendilerine destek bulmak amacıyla farklı metin örneklerinden alıntılar yapmaktadırlar. Bir şiirden, hikâyeden, masaldan, fıkradan alıntı yapmak inandırıcılığı artırır, görüşleri pekiştirir. Yazar bu konuda “Sadece ben böyle düşünmüyorum, başkaları da böyle düşünüyor.” demek istemektedir.

Örnek verme, tanık gösterme edebiyatta sıkça kullanılan tekniklerdendir. Birçok yazarda halk edebiyatı türlerinden örnekler bulabiliriz. Bu yazıda alıntıları dört köşe yazarımızla sınırlandıracağız. İlhan Selçuk, Çetin Altan, Hasan Pulur ve Rauf Tamer, halk edebiyatı unsurlarını ustaca kullanan yazarlarımızdır.

Gazetelerin tirajının yüksek olduğu dönemde köşe yazarlarının toplumda büyük bir itibarı vardı. Dile hâkim olan köşe yazarları, günlük yazılarıyla toplumun gündemini belirliyorlardı. Zaman içinde değişen toplumsal koşullarla birlikte köşe yazarlarının güncelliği azaldı. Fakat yine de işinde etkili olan köşe yazarlarımız bulunmaktadır. Yazımıza İlhan Selçuk’un fıkralarıyla başlayalım. İlhan Selçuk uzun süre Cumhuriyet gazetesinde başyazarlık yaptı. Pencere köşesinde toplumsal sorunlara değindi:

“Federal Almanya’ya gitmek için vize kuyruğunda bekleyen Mehmet, oradan geçen bir deveye sordu:

- Boynun neden eğri?

Deve, ‘Nerem doğru ki?’ diye yanıtlamadı Mehmet’i, tepeden bakarak:

- Benim boynum hiç olmazsa eğri ama seninki gibi eğik değil.

Bir domuz holding kurmuştu. Tilkiyi muhasebeci diye aldı. Yılan personel müdürüydü. Çakal satış şefi oldu. Dış alım-satım işlerini fare yönetiyordu. Aslan durumu öğrenince meraklanıp holding başkanı domuza sordu:

- Ne yapıyorsunuz?

- Orman yasalarına göre ülkemize hizmet ediyoruz, sultanım.

Kırkayak üzgünmüş.

-Neye bozuluyorsun? diye sormuşlar.

Yanıt vermiş:

- Dünyada nezaket kalmadı; kalabalık yerlerde herkes ayaklarıma basıyor.”**

Hasan Pulur, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Olaylar ve Görüşler köşesinde toplumsal konulara mizahi bir anlayışla yaklaştı:

“Çoktandır fıkra yazmıyoruz; oysa öyle fıkralar var ki, kiminin yakası açılmadık, kiminin de yakası açıldı mı bir daha kapanmıyor.

Köy halkı susuzluktan kırılıyormuş, bir daha yağmur düşmemiş. Nefesi kuvvetli bir hocayı çağırıp yağmur duasına çıkmışlar, nafile, yağmur yok; yağmur değil, bulut bile yok. Dönerken hoca, ‘Sizin köye yağmaz.’ demiş.

- Niye?

- İnancınız yok da ondan. Eğer inancınız olsaydı yağmur duasının yağmur getireceğine inanır, yanınıza şemsiye alırdınız.”

Çetin Altan, Milliyet gazetesinde Şeytanın Gör Dediği köşesinde gündeme dair fıkralar yazdı. Bir dönem milletvekilliği yapan yazar, tiyatro oyunlarıyla da tanındı:

“Bir orman korucusu, ormanların içinden geçen bir derede yüzmeye kalkmış birini görünce kendisine bağırmaya başlamış:

‘Kıyıdaki “Burada yüzmek yasaktır” levhasını görmedin mi?’

Deredeki adam da boğuk bir sesle yanıt vermeye çalışmış:

- Ben, ben yüz... yüzmüyorum ki... Boğuluyorum.”

Rauf Tamer, Hürriyet ve Posta gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Mizahi bir anlatımı olan yazar, gündeme dair görüşlerini ortaya koyan fıkralar kaleme aldı:

“Papazı uygunsuz hâlde yakalayan bir kişi papaza ‘Tüh!’ diye tükürmüş. Bunu gören papaz adama seslenmiş:

- Hele şu işimi bitireyim, kiliseye tükürmek neymiş sana göstereceğim!”


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

İçimizdeki Musa

İçimizdeki Musa

Bir dağa benziyordu yüzün

Kıyaslanamaz –ölçülemez-sonsuz(yekpare)

Musa’nın kalbinde eriyen gözlerin-okyanus-kabarıp alçalan erlik

“Dünyayı yarattım.” diyor uçan gövde. “Yalnızlar ve yanlışlar için. Çünkü herkes geç kalmıştı

kendine.”

Ve çocuklar beyazlar içindeydi kum saatinde

Çoğaldıkça eksilen-düştükçe alçalan gök(dağ) benim duvarım-tarot ve büyü-kesif toprak

Yüzün bir dağa benziyordu-kor karanlığa-ışıksız ruhlara evriliyor saçların

Nesneler seçilemeyen-göz yalnızca saydam olanı görür ve saklar-içeride

Bakışında hükümsüz ışıltı gibi tanrıtanımaz kökler saldım yeryüzüne

Biliyorduk hiçbir şeyin aslen var olmadığını- ince kılcal mayoz ve mitos

Ağzının deltasında bakırdan durduğunu önsezinin

Ateşin çalındığını-bu yüzden yıldızların sönmediğini asla! Kalbimizde küle dönüşerek

yankılandığını(Yankı, bir şehrin devrim özlemi!)

Ve içimdeydi Musa-Musa içimde yaşıyordu- o benimleydi

Zaman durdu-Su boğuk

Parçalandı kum saati

“O” aslolan içimdeki!


Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

Naciye Akşit Yazdı: Eşik

Naciye Akşit

Girdiğimde o çıktığın kapının eşiğinden içeri

Düştüğünde elimdekiler

Ve hızla karardığında dünya

Gel sarıl boynuma

Sarmaşık misali sımsıkı

Itırların dolsun burnuma

Ölüm sarmadan kollarını yamalı bedenime

Hiç olmadan önce

Topla içimdeki kırık aynaları

Aman ha!

Kesme ellerini dikkat et

Yoksa akar bir bir özlemlerin

Ya da bırak aksın

Dökülsün kanın

Belki kokusu gelir karanfillerinin

Solmadan önce göğsümde.


Topladın mı içimdeki kırık aynaları?

Gördün mü aynalardan suretini?

Eğer görmediysen tekrar bak onlara

Beni göreceksin yüzünde,

gözbebeklerinde

Hiç yörüngeden çıkmayan bir gezegen gibi

Dönüp duruyorum senin etrafında

Razı oluyorum her seferinde

viran olmaya

Beni imar etmen için...

İyice bak oraya

Alacalı ışıklar arasından

seçeceksin sana olan hasretimi

Ve neden sonra sezeceksin

Seni gördüğümde hudutsuz bir sevdanın korlarının yeniden alevlendiğini

Filhakika durum bu cânım efendim.


Gördüğümde seni o evin içinde

Hala yeni gitmişsin gibi

Körpe acımla

Hala seni ilk gördüğüm gün gibi

Dipdiri sevgimle

Ve bilhassa

Onmaz bir aşkla

Bakakaldım sürmelerin altında ciğerimi delip geçen kömür karası gözlerine

Saçlarının rayihası buram buram gelirken burnuma

Tazecik bedenin ötesindeyken bir adım  kadavradan hallice olan vücudumun

Anladım o zaman alametifarikasını yaşamanın.

Sensedikçe dökülür dilimden

Mâh gibi olan yüzüne bakınca ah'larım.

O kapıdan girince anladım.

İşte böyle cânım efendim.

Sesini duyunca anladım...


Naciye Akşit / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

Zaman Dönüşmüş İnsanlardır Yazarlar

Hapisteki biri için kanımca en değerli armağan kitaptır. Doğrusunu söylemek gerekirse bu açıdan şanslıyım. Zira en fazlası iki posta günü boş geçer ama üçüncü posta gününde bir dost kapımı kitap ya da kitaplarıyla çalarak beni sevince boğar. Tam da “kitapsız” biri olup çıkacakken yollanan kitabı alır, körleşen gözlerimin izin verdiği görme alanıma şükrederek zamana yayar, sabırla okurum. Ne diyordu Pablo Neruda: “Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi / muhteşem bir mutluluğun kapısına…” Sayfaları çevirip satırların arasında kaybolur, aynı anda hem “içeride” olurum hem “dışarıda” da. Hem hiçbir yerde olurum hem de her yerde. Sözcük kuşlarının kanatlarına binince tabii...

Geçmiş Ceyhan’da Çocukluktu Tacim Çiçek

Değerli hocam, ağabeyim, yazar Tacim Çiçek, mayıs ayının sonlarıydı; kilitli kapımın sürgüsünü kendisine ait kitaplarla çaldı. İçerdiği temadan hareketle “sakıncalı” bulunarak bana verilmeyen son romanı Bela Mıknatısı’nın ardından onun üç kitabıyla buluşmak güzeldi. Hepsine bir yazı içinde değinmek biraz zor. Ben önceliği Geçmiş Ceyhan’da Çocukluktu kitabına verecek, yeri geldiğinde Hatıralar Manavkuyu ve Kitap Hırsızı adlı kitaplarına da göndermeler yapacağım. Zira bu üç kitap, Tacim Çiçek’in hayatı ve yazarlık serüveninde adeta el ele tutuşuyor.

Heyamola Yayınları’nın “Adana Kitaplığı” başlıklı dizisinden çıkan Geçmiş Ceyhan’da Çocukluktu adlı eserinde Tacim Çiçek, yazımı zor, çetrefilli bir işe soyunarak çocukluğunun elinden tutuyor. Onunla birlikte düne, paradoksal bir biçimde aynı anda hem çok yakın hem de çok uzak olan geçmişe doğru yola çıkıyoruz. Oktay Rifat’ın ifadesiyle kuş gibi konacak dal arayan hatıralarına dalıyor ve okurunu sokak sokak, cadde cadde Ceyhan’da gezdiriyor. Öyle ki anlatı bir film tadında akıyor ve Ceyhan az sonra bir yer, bir mekân olmaktan çıkarak kişileşiyor; kahvehanelerinde, sinemalarında, ırgat pazarlarında, çırçır fabrikalarında, istasyonlarda geziniyor, Ceyhan’ı tüm hakikatiyle soluyorsunuz.

Tacim Çiçek bizi alıp çocukluğuna, onun deyişiyle “altın ülke”sine götürüyor. Bir yönüyle ütopyasına... Zamanla ayrılmak zorunda kalınan korunaklı yurduyla, sihirli dünyasıyla tanıştırıyor. Sadece doğduğu, büyüdüğü, ailesiyle oturduğu yere değil; bizzat yaşadığı, yetişip olgunlaştığı, kişilik edinerek benlik kazandığı bir yere alıp taşıyor. Anlam devşirirken anlam kattığı, ruh edinirken ruhunda izler bıraktığı bir kente...

“İlklerin” ne çok önemi var hayatımızda. İlkokulun, ilk girilen sınıfın, oturulan ilk sıranın, sıra arkadaşlarının, ilk öğretmenin, ilk kitabın, yazılan ilk harfin, kurulan ilk cümlenin, ilk aşkın, tanışılan ilk akıllı ya da delinin, izlenen ilk filmin, binilen ilk bisikletin... Ne çok önemi var, değeri... Her biri apayrı sihirler içeren bu listeye kuşkusuz başka detaylar da işlenebilir. Mesela kuyruğuna jilet takıp uçurduğunuz ilk uçurtma, elinize aldığınız ilk resimli roman, oynadığınız ilk kovboyculuk oyunu, tüm sınıfın hatta tüm okulun önünde okunan ilk şiir, sahnelenen ilk piyes, söylenen ilk türkü, yayımlanan ilk hikâye, ilk temas, ilk dokunuş, ilk öpüş...

Tacim Çiçek, kitabında bir düşe dalarak kendisini albatrosa dönüştürüyor ve geniş kanatlarına okurunu bindirip Ceyhan Irmağı boyunca uçuyor. Manzara enfes! Irmakla birlikte akıp ta Akdeniz’e dökülüyor. Asıl önemlisi bu sırada Tacim Çiçek’in resmettiği Çukurova’yla tanışıyorsunuz. Dünü ve bugünüyle bir tür zamanda yolculuk...

Bana kalırsa yazarlar zamana dönüşmüş insanlardır. Bu nitelikleriyle büyülü işler yapar, aynı anda hem geçmişi hem bugünü hem de geleceği görürler. Görüp kurarak anlatır, her seferinde sözcükler aracılığıyla gerçeği yeniden ve yeniden inşa ederler. Evet, kalem denen nesne sihirli bir değnek gibidir. Doğru; o sihirli değnek sayesinde sözcüklere kanatlar takılıp havalandırılır ve hepimizin başını döndüren cümleler, metinler yaratılır. Ancak bu kendiliğinden olmaz kuşkusuz. Her şey adına “yazarın odası” ya da “mutfağı” denen yerde pişer, pişirilir. İçine doğulmuş, içinde yetişilmiş, zamanla olgunlaşılmış; başkalarından hareketle hayatın, insanın, doğanın ve dünyanın tanındığı, çözülüp anlaşılmaya başlandığı, yazara kişilik, benlik ve karakter kazandıran yerdedir marifet. Orada yaşar, deneyimler, iyi veya kötü sonuçlar çıkarır, değerler edinerek anlamı kovalar. Hatta zamanla o hâle gelir ki hikâyenin kendisi olur.

Tacim Çiçek tam da bu tarife uyan “mutfağında”, Ceyhan’da bir “hikâye toplayıcısı” olmuş; zamanla yol alıp bir “hikâye anlatıcısı”na dönüşmüş, oranın ruhuyla hemhâl olup gerçeğinden yola çıkmış, kurmuş, kurgulamış ve edebiyat dünyamıza nitelikli yapıtlar sunmuştur. Zira Ceyhan onu içine alıp sokak ve caddelerini, tüm kıyı ve köşelerini yaşatmış ve Tacim Çiçek bu kaynaktan beslenerek eserlerini yaratmıştır. Adana’nın Ceyhan’ında bulunmamış, Türlübaş Mahallesi’ni görüp bizzat yaşamamış olsanız “Türlübaşlı Cemil” adlı bir öyküyü yazabilir misiniz? Irgatlığı, ırgat pazarlarını, çırçır fabrikalarını ve her şeye rağmen akıp giden Ceyhan’ın gece âlemini bilmeseniz kaleminizden ne “Avans Günü” ne de “Keseen Ağa ile Irgat Kibar” öyküleri çıkabilir. Ceyhan’ın, dolayısıyla Türkiye’nin 60’lı–70’li yıllarını bizzat yaşamanın, tanığı olmanın, görüp gözlemlemenin artısıyla Tacim Çiçek sonrasına da uzanıyor ve bize kurguyla gerçeğin nerede başlayıp bittiğini zor fark edebileceğimiz eserleri bu nedenle sunabiliyor. “Mutfağı” zengin!

Kitabını okurken anlıyoruz ki Tacim Çiçek’in çok yönlü bir çocukluk hayatı olmuş. Ezberi iyi, okul piyeslerinde başrolde, türküler söylüyor. Öyle ki daha o yaşta harekete geçip Kulaksız Hakkı’nın kahvesinin karşısındaki Ceyhanspor Lokali’nde sahne alıyor. Dahası da var elbette. Romanlara ait derme çatma, adına “stüdyo” denemeyecek bir yerde “demo” doldurup kasete çevirerek elden eşe dosta dağıtıyor. Bu arada sağlam bir “kitap hırsızı”... Kitapları Halk Kütüphanesi’nden (ç)alıyor, apış arasında... İlk kitaplığını bu şekilde var ediyor. Ama yıllar sonra okuyup öğretmenlik mesleğine başladığında geri dönerek Ora Kitabevi’nden bir kucak dolusu kitapla çıkıyor ve hikâyesini şaşırarak dinleyen Halk Kütüphanesi müdürüne teslim ediyor. İşte bir kez daha “yazarın mutfağı” meselesine geliyoruz; çünkü Tacim Çiçek bu yaşadıklarını kaleme alıyor ve yıllar sonra okurunu Kitap Hırsızı adlı romanıyla buluşturuyor.

Tacim Çiçek’in hayatı ve insanları gözlemleyip tanımasında, başlarda fark etmeksizin bir “hikâye toplayıcısı” hâline gelmesindeki önemli bir faktör, erken yaşta başladığı gazete satıcılığıdır. Ceyhan’ı, Ceyhanlı insanları, gün içinde farklı mekânlarda gerçekleşen olayları, tuhaflıkları görüp yakalamasında bunun payı büyük. Gazeteleri en küçük ayrıntısına varıncaya dek okuması da cabası elbette. Ufku genişliyor, hayatı ciddiye almayı öğreniyor. Hayatla birlikte edebiyatı... Bu nedenle onun çocukluğunun elinden tutarak gezindiğimiz Ceyhan’daki kişilerle olayları bir sıradan anlatı niteliğinde değil, edebî karakterler ve onları var eden olaylar şeklinde okuyoruz. Kamalı Bekir, Terzi Orhan, TKP’li olduğu çok sonra anlaşılan bilge berber Ramazan, Porsuk Duran, Şarapçı Besim, Deli Hasan, bisikletçi Fettah bunlardan sadece birkaçı. Demir Köprü, Türlübaş Mahallesi, Çamlıyol, Dost Bakkal, Asri Sineması, yazlık Sahil Sineması gibi mekânlar da öyle.

“Büyülü fener” dediğimiz sinema ve sinemacılık, özetle bir gölge ve hayal perdesi olan “filmcilik” de o yaşlarda ilgi alanında. Arkadaşlarıyla çöpleri tarıyor, makinistlerin “sansür” niyetiyle kesip attığı film şeritlerini topluyor. Sonrası titiz bir işçilik... Filmler birbirine ekleniyor; bu arada bir bisikletin tekeri çıkarılarak yerine tahtadan yapılan bir makara takılıyor. Evden ya da bir çırçır fabrikasından aşırılan beyaz çarşafın üzerine, ters çevrilen ikinci bir bisikletin tekeri döndürülerek dinamosundan ışık düşürülüyor. Alın size “büyülü fener”; ışık, gölge, hayal ve gerçeğin keşfi...

Tacim Çiçek’in hikâyeciliğinde annesinin de katkısı çok. Zira evlerin teknolojik aletlerle dolup taşmadığı bir dönemde, büyüklerin sık aralıklarla anlattığı masalları can kulağıyla dinlemiş bir masalcı, bir sözlü anlatım ustasıdır. Annesiyle masallar dünyasına, ressam Ali Atmaca’yla resim dünyasına, şiire ve öyküye uzanıyor. Çevresinde bulunan insanların farklılıklarını, özgünlüklerini, ayırıcı niteliklerini yakalamayı başarıyor. İyi bir gözlemci. Yakın komşuları, gözlerinin aslında hiç görmediğini sonradan öğrendiği Raşide Teyze sayesinde, örneğin “görmek” denen şeyin salt fiziksel bir marifet olmadığını fark ediyor. Zira Raşide Teyze sesten, kokudan, ufak bir temas ya da kıpırtıdan hareketle görmektedir! Yani asıl mesele hayatı, insanı ve doğayı içtenlikle duymak, duyumsamaktır.

Bu bakışla daha o yaşlarda gazete satar ya da başka işlerin, insan ya da olayların peşinden koşarken Ceyhan’ı, çarşısını, pazarını sadece görmüyor; hissedip yaşıyor. Biz de onunla birlikte lahmacuncuların, halka tatlısı satanların, şalgamcıların, kellecilerle tavukçuların, eğlence darısı satanların, mısırcıların, kimyonlu nohutçuların, muhallebicilerin, bicibicicilerle eskimocuların, sokak kebapçılarının, karsambaççılarla bozacıların, şirecilerin arasında geziniyoruz. Bu yakın gözlem, bu hayatla iç içe oluş, zamanla Tacim Çiçek’e çevresindeki insanların köklerini, kimliklerini, sır hâline getirilmiş gerçeklerini de gösteriyor. Etrafındaki insanların Arnavut, Boşnak, Ermeni, Türk, Kürt, Arap, Gürcü, Terekeme, Adige olduğunu anlıyor. Anadolu’nun bir kavimler kapısı olduğu gerçeğini... Nasıl bir tarihsel travmanın yansımasıysa, an gelip “Siz Ermeni misiniz?” diye sorulan kimi komşularının “Biz o değiliz, biz o değiliz!” diyerek verdiği karşılığın tanığı oluyor.

Doğumundan başlayarak askerliğine kadar uzanan süreci, o sürecin Ceyhan’ı ve insanları bağlamıyla anlatan Tacim Çiçek, kitabını şu paragrafla bitiriyor:

“Kendimde olan parçacıkları birleştirdim. Böylece bana ait yapbozla baş başa kaldım. Bu yapboz, çocukluğumdaki sinemacılık günlerimde olduğu gibi karşımda hareketli bir siyah-beyaz filmdi.

Eski zaman ezgisi eşliğinde buruk bir mutluluk bulutu gibi çöktü üstüme.”

Adını başlarda andığım diğer kitabı İzmirim / Hatıralar-Manavkuyu adlı eserinde Tacim Çiçek soruyordu:

“Bir kenti güzel yapan nedir acaba?”

Bana kalırsa o kentte yaşanıp paylaşılanlardır. Hatıralardır, vesselam!

Hatıralarını yazarak Ceyhan’ın ve İzmir’in güzelliklerini, gerçeğini alıp “ölümün elinden kurtaran” Tacim Çiçek’in, ülkemiz edebiyatında örneği az bulunur bu türden eserlere esin vermesi dileğiyle.


Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2025 / Sayı 34

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447