Bütün gece kıvranmıştı. Dışarıda yağan Ağustos ayı yağmuru eşliğinde, karanlıkta bedeniyle cebelleşmişti. Gözlerini kapattıkça ilk güne, ilk yazışmaya gidiyor; beyninde şimşekler çakıyordu. Geçmişe gidememek, bugünde çare bulamamakla kıvranıyordu. Oysa ne hayalleri vardı. Üstelik sade bir sevgiyi hayal etmişti. Düşünsene, karşısındaki insanda tek arayacağı meziyet, sadakatle süslenmiş bir sevgiydi. Bu günü tahmin edemezdi. Terazinin kefesinin denkliği, öğütleri aklına geldikçe sessizce iki damla gözyaşı döktü. Haklı mıydılar?
Gece, beynindeki bu haykırışlarla son buldu. Sabah uyanamadı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Ellerinden güç alıp kalkmaya çalıştı, yatağa çöküp kaldı ve daldı. Üzerinde ihanetin, kandırılmanın, hayal kırıklığının ağırlığı vardı. Tüm gün yatakta kaldı. Tuvalete bile ihtiyacı varken gidememenin, vazgeçmişliğin içinde, nefes alan bedenin ruhu ölümüyle kaldı.
Evet, sevgisi, fedakârlığı kirletilmişti. Kalbi kırıktı. Ölmek istiyordu. Bağırmaya kalksa bağırışları anlaşılmayacak, suçlu o olacaktı.
“Neden? Neden ahmak kadın?” dedi kendi kendine mırıldanarak. “Kalbini, evini, ocağını, bedenini sonsuz güvenle emanet edecek derecede nasıl acizleştin? Bu kadar mı çaresiz bakmıştı gözlerim?”
“Ah!” dedi, dişlerini sıkarak.
Evet, bugün arkasını dönüp giden, terazinin kefesinin “dengi dengi gerekir” benzetmesindeki dengi olmayandı. Bir hayal görmüştü sevgi adına. Ama karşısındaki insan, o hayale acımadan, kanatlarını uçmak için çırpan kuşa bir kurşun sıkmıştı.
Yaralı şekilde can çekişiyordu. Her gün ölecekti. Bir gün, diğerinden daha beter can çekişecekti. Ve hayatının o şaşaalı, takdir edilen güzellikleri; kalbinin güzelliği, masumiyeti, bir kötülüğe kurban gitmişti.
Çareyi şu an o da bilmiyordu. Bir iç çekip ilahi adalete güveni olmasına rağmen bunu görememenin hüznünü yaşadı. Biliyordu; elbet o, kendisi için kazılan mezara, o kürekle kazdığı kötülüğün gölgesinde kahkaha atan adam, onun sevdiği adam, kendisi girecekti. Bundan şüphesi yoktu.
Ama içinde büyük bir sızı vardı. Acı, tarif edilemeyen bir ağrı...
Bir bardak su içebildi. Tekrar başını yastığa koydu. Şu an ne yapacağını bilmeden gözlerini kapadı. Sessiz sessiz, karanlığın ve yağmurun tanıklığında kendine sarıldı. Belki...
İşte o, şimdilik devamını getiremediği cümlenin ortasındaki “belki”nin vereceği kararın çok can yakacağından emin, gözlerini kapadı.
Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder