Karanlığın Eşiğinde

0

Gece gecikip de sokak lambalarının sarı ve yorgun ışığı altında o gençleri gördüğünde, insanın içine çöken o ağırlık çok tanıdık... Dışarıdan bakıldığında üzerlerinde pervasız, hiçbir şeyi umursamayan özgür bir hava varmış gibi durur. Oysa biraz dikkatli bakıp gözlerinin içine odaklandığında, o sahte perdenin arkasındaki derin kimsesizliği ve yorgunluğu fark edersin.

Karanlığın Eşiğinde

Günün gürültüsü çekilip şehir kabuğuna çekildiğinde, sokaklar sadece binaları değil, insanların içindeki o saklı yalnızlıkları da soyup ortaya çıkarır. Onların gecenin bir yarısı soğuk kaldırımlarda öylece duruşlarında ne tam bir kaçış vardır ne de varılacak huzurlu bir hedef... Evlerinde bulamadıkları sıcaklığı, belki de hiç tatmadıkları anlaşılma duygusunu gecenin o tekinsiz ama kimseyi yargılamayan kucağında ararlar. Sokak aralarından aniden yükselen o yüksek kahkahalar neşeden değil; içlerindeki o derin sessizliği ve çaresizliği bastırma çabasından kopar.

Alev, içindeki o tanımı imkânsız boşluğu bastırmak istercesine sokağı çınlatan kahkahalarından birini attı. Henüz birkaç saat önce hayatına giren Özcan’a biraz daha sokuldu. Sesinde, kaybolmuşluğun getirdiği o ürkek merakla sordu:

“Peki şimdi nereye gidiyoruz?”

Özcan, karanlığın arkasında ne planladığını saklayan bir rahatlıkla arkadaşı Ekrem’e göz kırptı:

“Hele bir yola çıkalım da bakarız... Daha gece yeni başlıyor.”

Arabaya bindiklerinde zihinleri alkolün sahte buğusuyla bulanmıştı. Direksiyon bilinmez bir karanlığa doğru kırıldı. Bir sonraki durakları, mahalle aralarında kalmış, neon ışıkları sönük bir birahaneydi. Alev arabadan inerken adımları tereddütlüydü; içindeki o bastırmaya çalıştığı huzursuzluk yüzüne yansımıştı.

“Nereye geldik böyle?” diye mırıldandı, sesi gecenin soğukluğunda eriyip gitti.

Yine de geri dönmeye cesaret edemeyip içeri girdiler. Masada geçen saatler, sahte eğlenceler ve bardağa dolan her yudum; Alev ve arkadaşı Azra’yı kendi gerçekliklerinden biraz daha uzaklaştırdı.

Saat sabahın dördüne doğru yaklaşırken, Özcan ve Ekrem kızların savunmasızlığını ve sarhoşluğunu fırsat bilerek onları kendi evlerine götürmeye karar verdiler. Alev ile Azra, bilerek ya da bilmeyerek içirildikleri içkinin etkisiyle ayakta durmakta zorlanıyor, sürüklenen adımlarla gençlerin kollarında dışarı çıkarılıyorlardı.

Tam arabanın kapısı açılıp karanlık bir kuytuluğa çekilecekleri o kritik anda, yanlarında tanıdık bir motor sesi durdu.

Gecenin sessizliğini yaran bu ses, mahallelerinden Ahmet Amca’nın arabasından geliyordu. Yanında eşi Hanife Teyze vardı. Bir an için Alev ile Ahmet Amca’nın gözleri karanlıkta kesişti. O tek bir bakış, Alev’in üzerindeki sahte sarhoşluk perdesini yırtmaya yetti.

Uçurumun Kenarından Tutunmak

Ahmet Amca, araçtan inip babacan bir şefkatle genç kıza doğru yürüdü. Yüzündeki derin endişeyi gizlemeye gerek duymadan, olabildiğince yumuşak bir sesle konuştu:

“Yavrum, Alev... Hanife Teyzenin şekeri aniden yükseldi, gece acil hastaneye gitmek zorunda kaldık. Oradan dönüyoruz. Annenler bu akşam bizdelerdi... Seni arkadaşınla sınava çalışmaya gitti sanıyorlar. Hadi güzel kızım, geçin arabaya. Bu gece bizde kalırsınız. Ben yarın annenlere durumu en güzel dille anlatırım.”

Ahmet Amca, Alev ve Azra’yı bir babanın evladını fırtınadan koruması gibi arabaya yerleştirdikten sonra dönüp gençlerin karşısında durdu. Sitem dolu ama ezmeyen, gecenin karanlığında yollarını kaybetmiş iki gencin de ruhuna dokunmak isteyen bir ses tonuyla onlara nasihatlerde bulundu.

Araba yavaşça hareket ederken Alev, arka koltuktan dışarıdaki sarı sokak lambalarına baktı. Ucundan döndüğü o karanlık uçurumu ve gecenin soğukluğunda kaybolup gitmenin eşiğinde oluşunu düşündü. Şehrin sokakları hâlâ sahipsiz gençlerle doluydu belki; ama o gece, şefkatli bir el onu karanlığın kucağından çekip almıştı.

Araba mahalleye doğru yol alırken Alev, başını cama yaslamış, kurtulmuş olmanın verdiği hafiflikle derin bir nefes alıyordu. Ahmet Amca dikiz aynasından ona bakıp tatlı bir tebessümle sordu:

“Eee Alev kızım, bu saate kadar ne sınavıymış bu böyle? Hangi dersin çalışması sabahın dördüne kadar sürer?”

Alev, mahcubiyetle yutkunarak yanıtladı:

“Şey... Ahmet Amca, psikoloji sınavına hazırlanıyorduk da... İnsan davranışları, sosyal bağlar falan...”

Ahmet Amca hafifçe kıkırdadı. Hanife Teyze de dönüp Alev’e öyle bir baktı ki, o bakışta mahalleden bir teyzenin şefkatinden çok daha öte, insanı delip geçen bir felsefi derinlik vardı. Ahmet Amca arabayı kendi evlerinin önüne çekip kontağı kapattı. Dönüp arkaya baktığında sesi birden değişti. O sıradan mahalle amcası üslubu gitmiş, yerini son derece net, bilgili ve gözlemci bir tona bırakmıştı:

“İnsan davranışları demek... Peki, size o derslerde hiç 'Simüle Edilmiş Kriz Müdahalesi'nden bahsettiler mi kızım?”

Alev ve Azra neye uğradıklarını şaşırarak birbirlerine baktılar.

Ahmet Amca torpidodan iki tane yaka kartı çıkarıp taktı. Kartın üzerinde şu yazıyordu: "Sokak Psikolojisi ve Gençlik Saha Araştırmaları Derneği"

Hanife Teyze gülümseyerek araya girdi:

“Güzel kızım, biz Ahmet’le emekli psikologlarız. Sivil toplum kuruluşu bünyesinde yıllardır geceleri bu sokaklarda 'gizli devriye' atarız. Özcan’la Ekrem dediğiniz o iki genci de, gittikleri o mekânı da adım gibi biliriz. O mekâna girdiğiniz andan itibaren ekibimiz sizi uzaktan takibe aldı. İçtiğiniz içkilere kadar müdahale edip alkolsüz karışımlarla değiştirttik. Sizi o kapıdan çıkaracaklarını bildiğimiz an da tam zamanında 'tesadüfen' oradan geçen komşularınız rolüne büründük.”

Alev şaşkınlıktan donakalmıştı.

Ahmet Amca kapıyı açıp kızlara gülümsedi:

“Ailenizin haberi yok, gerçekten imtihan çalışıyorsunuz sanıyorlar. Ama bu gece sokakların o sahte özgürlük perdesinin arkasındaki gerçek tehlikeyi ve bir insanın hayatının tek bir anlık kararla nasıl uçuruma sürüklenebileceğini canlı bir deneyle öğrendiniz. Ders bitti kızlarım, hadi şimdi güvenle burda uyuyun. Yarın evlerinize...”

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447