Sitare'mi Okuyanlar Beklenmedik Sürprizlerle Karşılaşacak

Merhaba Okan Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Okan Cevahir. Yazılım Mühendisliği okuyorum ve roman, şiir vb. işlerle uğraşmaktan keyif alıyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi roman yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Aslında on yaşından beri şiir ile uğraşıyordum, hem seslendirme hem yazma alanında. Beş yıl önce yazmaya başladığım Sitare'm isimli romanımın en büyük özelliklerinden birisi de tamamıyla benim duygu durumumu ve yaşadığım olayların etkisini kağıda dökme isteğim doğrultusunda ortaya çıktı.

okan cevahir

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

En büyük destekçim ailem olmasıyla beraber beni hiç yalnız bırakmayan kız arkadaşım ve her kararımda arkamda duran arkadaşlarımın etkisi çok büyük. Bu süreçte yayınevinin de anlayışı ve başarısı beni daha da mutlu etti.

Kitapseverlerin bir solukta ilgiyle okuyacağı Sitare’m isimli romanınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Öncelikle bu benim ilk kitabım olduğundan dolayı okurlarım ilk sayfalarda acemiliğimi sezecektir ama güzel olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Bir aşk hikayesini de acemi bir dilden dinlesinler. belki farklı bir bakış açısı elde ederler ve bu durum beni gerçekten mutlu eder. Ayrıca kitabı okuyan okurlarım beklenmedik sürprizlerle karşılaşacak. Umarım dediğiniz gibi bir solukta okuyacakları bir kitap olur.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu yazar ve kitaplarım: İskender Pala: OD, bu kitabın anlamı benim için çok değerlidir kitabıma referans olmuştur diyebilirim. Küçük Prens kitabı benim içimdeki çocuğu canlı tutmaya devam eden sayılı kitaplardandır. Ve Oğuz Atay Tutunamayanlar kitabı her okuduğumda farklı bir bakış açısı geliştirdiğim bir kitaptır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aslında evet yeni kitaplar var öncelikte romanımda adı geçen bir şiir kitabı çıkarmayı planlıyorum. Bunun haricinde bir romanı daha okuyucularla buluşturmak için çalışmalara başladım. Bu kitabın yapısı biraz daha farklı oldu. Çıktığı zaman umarım okuyucularımın beğenisini alır.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okuyun illa beni değil her şeyi okuyun. Sitare'm size ışık olur umarım dilek tuttuğunuz yıldız olsun kitabım size…

Celalettin Kurt: Şiir Edebî Sanatların Namusudur

Merhaba Celalettin Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Adım, Celâlettin KURT... Doğduğumda Elbistan nüfus kütüğüne 15 / 01 / 1960 tarihini kayıt düşmüşler. İlim Kahramanmaraş, ilçem Dulkadiroğlu Beyliğine mekân olan Elbistan... İlk, orta, lise tahsilimi Elbistan’da, yüksek tahsilimi İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde tamamladım. İlk öğretmenlik görevime Niğde’nin Ortaköy ilçesinde başladım. Güzel dostlukların içinde Ortaköy’de beş sene çalıştıktan sonra, Trabzon’un şirin bir ilçesi olan Beşikdüzü’ne tayin edildim. Gerçek mânâda hayatın, dostluğun, arkadaşlığın lezzetini Beşikdüzü’nde tattım. Üç sene Beşikdüzü Kız öğretmen Lisesinde görev yaptıktan sonra da memleketim Elbistan’a geldim ve tamamı Elbistan Anadolu lisesinde olmak üzere 19 yıl öğretmen ve idareci olarak çalışarak, 2007 yılında emekli oldum…

Edebî dalların birçok alanında denemeden şiire, hikâyeden roman çalışmalarına ve bunların yanına musikiyi de eklersek, daha doğru olur sanırım. Şimdiye kadar yayınlanan ağırlığı şiir ve çocuk edebiyatı olmak üzere yirmi yedi kitabım oldu. Musiki yönümden de kısaca bahsedersem TRT Türk Sanat Müziği Repertuarına giren sekiz eserimle birlikte, söz ve müziklerini benim yaptığım onlarca eser, çeşitli sanatçıların albümlerinde yer almıştır. Çocuk Şarkıları bestelerim ayrıca notalı hâliyle Türk Diyanet Vakfı Yayınlarından çıkartılarak dördüncü baskısı yapılmıştır.

Şair Celalettin Kurt

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Gönül terennümleriyle yüreklerini karıştırarak şiir seslerini dile getiren, şiir doğuran şairler, idraklerine bezedikleri aşk ve sevdayla yollarına revandırlar. Çıktıkları yolda koşmak yerine yürümeyi tercih ederek, bir iddianın sahibidirler. İddialarına sahip çıkan kalem sahipleri çıktıkları yolda mutlaka hedeflerine varırlar ve vardıkları menzilde çevrelerindekilere şiir çeşmesinden sular içirirler. Şiirin yollarında öncelikle yürümek yerine koşmayı seçenlerse, hiç kimselere şiir çeşmelerinden sular içirtemezler. Mesele, edebî sanatların namusu olan şiir atlasında yürek tınılarını kıvamında coşturarak kalıcı olan şiir sanatını yakalayabilmektir. Yürümek yerine acelecilikle koşmayı seçenler, şairliğin sırrı hikmetini anlayamadıklarından yarı yolda dökülürler. Şairlik bir heves değildir, idrak derinliğinde gizli seslerin, kelimelerin şair idrakine yerleşmesidir. Şair şairliğin sırrı hikmetine ererse, o sesleri ve kelimeleri bir bütünlük içinde harmanlayarak herkesin söylemediği şeyleri söyler. Herkesin söylemediğini söyleyenlerin cehtleri de ufuk ötesi menzillere uzanır.

Sanat; sesin, sözün, rengin ve çizginin bir estetik içerisinde güzellikler bütününe ulaşmasıdır. Sanat güzelliklerle besleniyorsa amacına ulaşır. Güzelliğin çizgisinde şekillenmeyen hiçbir unsur, sanat alanında değildir, olamaz... Seste soluk, sözde öz, renkte ton ve çizgide biçim yoksa ortaya sanat olgusu çıkmaz... Ses soluklu, söz özlü, renk tonlu ve çizgi biçimli kılınırsa; gerçek sanat olgusu o zaman ortaya çıkar.

İnsan melekesine çok şeyler sığdırılmıştır. Bu melekelerin bazıları beceri ve kabiliyetlerdir. İnsan beceri ve kabiliyetlerini iyiye, güzele, doğruya yönlendirirse mutlak olan sanatı yakalar. Kötü, çirkin ve karanlık düşüncelerle yapılmaya çalışılan sanat, sanat değildir. Sanat mutlak hakikat doğrultusunda güzeli aramaksa sanata sevgi katmak gerekir. Sevginin unsurları sanata katılım sağlamazsa, yapılan sanat her zaman kısır kalır. Sanatı güçlü ve soluklu kılmanın yolu, bütün idraklerde sevgiyi barındırmak ve beceriyi yüklemek olmalıdır.

Şiiri insan ruhunu ve idrakini güzel tesirlerle süsleyen bir boyutlanma olarak görüyorum. Milyonlarca şairi olan bir memlekette, her şairin tarif konusunda farklı tezahürlerinin olduğu kanaatindeyim. Yüzlerce şiir tarifinin içinde, şiirin net ve gerçek bir tarifi var mıdır? Bence net ve gerçek bir tarifin üstüne oturmamıştır şiir… Ölümlerin soylu ve soysuzluğu gibi, şiirlerin de soyluluklarına ve soysuzluklarına inananlardanım… Ölümlerin nasıl güzel olanları mukaddesse, şiirlerin de güzel olanları mukaddestir.  İşte bu perspektifte şairlik; şiirle-şairin birlikteliğinde idrakin ileri bir cehdi olduğu ortaya çıkabilir. Eğer ki şiirin ve şairliğin sırrına erişilirse...

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şair yüklendiği görev gereği günübirlik, statik bir hayat tarzını seçemez. Seçen şairler hormonlu bir hâle bürünenlerdir. Şair içinde bulunduğu toplumu göz ardı etmeden ve yaşadığı topluma karşı sorumluluklarının olduğunu unutmadan, şiirlerine bir takım soylu söylemler yüklemelidir. Bu söylemler yukarıda söyledim yine söylüyorum; şair topluma estetikten fikre, duygudan düşünceye kadar yön vermelidir. Velhâsıl şair; beslendiği kaynakları iyi bilen, öz kaynakları iyi değerlendiren, herkesten farklı olarak yüreğine ve duygularına sevdalar yükleyen bir gönül adamıdır. Şair bazen sükûtta bir derviş, an geldiğindeyse hançeresi yırtılmış bir volkan ağzı gibidir.

Elbette ki şair sanatı üzerinde kafa yormalı, düşünmeli, yüreğinden fışkıran duygulara daha sonrasından bir nizam, intizam hatta bir kuyumcu titizliğiyle işçilik katmalıdır. Düşünceye uğramayan bir şiirin ne zarfı ne de mazrufu olur. Hem zarf hem mazruf şiirde cem olmak istiyorsa evet şiirinde bir düşünce iklimine girmesi gerekir. Öyleyse şair yaptığı sanat üzerinde düşünmeli, kafa yormalı estetikten muhtevaya kadar bir alan açmalıdır şiir sanatına… Şiir her ne kadar duygu atmosferli bir coğrafyadan çıkıp gelse de sonrasında uğrayacağı bir takım muameleler vardır. Yani şiir, duygu ve düşünceyle mutlaka bir köprüde buluşmalıdır. Tefekkürsüz yapılan sanatlar yağsız pilava benzerler. Özellikle aşka mutlaka tefekkür gerekir.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Şair; herkesin söylemediğini söyleyen ve söylemlerini topluma yansıtan insandır. Şairin söylediği şiirse, vakti geldiğinde haksızlığa karşı aykırılığı, güzellik karşısında saflığı ortaya koymalıdır. Günübirlik yaşayan şairlerin, insanlara karşı müspet mânâda faydaları olamaz... Şair; mensubu olduğu toplumu göz ardı etmeden ve toplumuna olan sorumluluklarını unutmadan şiirlerine bir takım söylemler yüklemeli, söylemleriyle topluma, estetikten fikre, duygudan düşünceye kadar çeşitle alanlarda yön vermelidir.

Şiir şair idrakinde ana rahmine düşen bir cenin gibi vakti geldiğinde doğmak zorundadır. Bunun içinse, nasıl ana rahmine düşen ceninin beslenme kaynaklarına ihtiyacı varsa, bu şiir içinde böyledir. Şiiri duymak, hissetmek ve doğurmak için, dünden bugüne uzanan bir süreçte şiirin tarihi kaynaklarını çok iyi bilmek gerekir. Gelenekle beslenmeyen, geleceğe kapısını açmayan şair ufkunun dar olacağı muhakkaktır. Bu mânâda şiir konusunda benim durduğum yer, gelenekle geleceğin buluştuğu şiir köprüsüdür.

Kelimelerde seçicilik elbette önemlidir. Yalnız sırf şiiri seçkin kelimelerle kuracağım diye şiirin özünden, idrakinden sapmamak gerekir. Geçenlerde bir şair dostuma: “nasılsın, neler yapıyorsun” diye sordum; “lügat karıştırıyorum iyi şiir yazmak için” dedi… Bende: “iyi şiir yazmak için lügat değil, önce yüreğini karıştır” dedim… Şiirde seçkin kelimelerden önce bence yüreğin karışması gerekir. Çünkü şiir yürekle alâkalı bir şeydir. Yürek kısmı hallolmadan diğer kısmı hallolmaz!...

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Kahramanmaraşlı birisi olarak, hâliyle şairistan denilen bir beldede yaşayınca öncelikle Karakoçlar akla gelen ilk isimlerdir. Abdürrahim Karakoç ve Bahaettin Karakoç ağabeyler, bizim şiir mayamızı ilk çalanlardır diyebilirim… Yine üçüncü bir isim olarak yine hemşehrimiz Ali Akbaş bu isimlerin yanına ekleyebileceğim bir isimdir. Bunlar şiir dünyamıza gerçekten gen ve maya çalanlardır. Fakat herkesin bir ustası vardır; benim şiirde ustam Bahaettin Karakoç’tur. Sezai Karakoç, yine şiir atlasımda beni en çok etkileyen şairlerden birisi olmuştur.

Şiire poetikalarıyla yaklaşan Maria Rilke ve Mayakoviski biri Batı’dan biri doğudan iki şair beni en çok etkileyen şairler olmuşlardır. Yine aykırı ve dik duruşuyla, tarzıyla Suriyeli şair Nizar Kabbani beni çok etkileyen şairlerdendir. Doğudan Batı’dan Puşkin Togore, Pablo Neruda, Viktor Hugo sevdiğim şairlerin arasına giren ünlü isimlerdir. Bir duruşları, bir tarzları oluşan şairler haliyle yarınlara iz bırakan şairlerdir. İsimlerini saydığım şairlerde kalıcı şiir sanatları ve ortaya koydukları şiir dilleriyle bugünlere kadar gelmişler; dünya edebiyat tarihi içinde yerlerini almışlardır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aydibâ isimli şiir kitabım 28. eserim olarak Alaska Yayınları imzasıyla çıktı. Baskıya hazır bir deneme, bir roman ve üç adet şiir dosyam baskıya girmek için zaman bekliyor. Sırasıyla onlarda basılacak elbette, onlarda gün bekliyorlar.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Edebî sanatların kendi bünyelerinde yüklenmiş oldukları farklı farklı görevler vardır. Şiir bunların içinde en müstesna yerde duranıdır. Şiir, şahsım adına söylemem gerekirse, edebî sanatların namusudur. İşte bu yüzdendir ki, şiiri çok özel bir yerde konumlandırmamız elzemdir. Şiir, üst sorularınıza verdiğimiz cevaplarda olduğu gibi öncelikle duyguya, yürek sesine aittir. Daha sonra şiire düşünce ve işçilik katılır. Şiirin dizelerinde ritim, musiki, ses, armoni mutlaka gerekir. Bunlar olmadan şiir, hiç bir zaman kalıcılık arz etmez... Bahsettiğim özelliklerle yazılmayan dizelerde zaten şiir olmaz. Mısra kurguları arasında şiiri anlamlı kılan şiirin oluşturduğu bir şiir dilinin olmasıdır. Eğer şairlerin idraklerinde bir şiir dili oluşmamışsa, yazdıklarını şiir diliyle yazmıyorlarsa yazdıkları sadece manzum hâle bürünen denemelerden öteye geçemezler. Ya da kelime örgülerinin yan yana, alt alta dizilmeleriyle yazılanlar sadece manzum nesirler olurlar. Nasıl hikâyenin, romanın, denemenin bir dili varsa, şiirin de bir dili vardır. Mesele, şiirin dilini iyi kullanarak kelime örgülerinden, kelime kurgularında ortaya saf şiiri çıkarabilmektir.

Şiir, özellikle ritim, musiki, iç ses örgüsü arar. Nesirde bunlara çok önem arz edecek şekilde ihtiyaç yoktur. Bütün edebî akımların kendilerine has bir dilleri vardır. Edebî sanatları kendi bünyelerinde oluşturdukları bu diller zengin ve bereketli kılar. Yine söylüyorum: şiirde önce yürek terennümlerinin dile gelmesi, sonra şiire işçiliğin eklenmesi gerekir. Bu minvalde çıkan şiir, ötelere kalır, ötelerde dem tutar.

FERAHNAZ

Dinlediğim en tatlı nağmeydi dillerinden dökülen

Konuşman, ferahfeza makamından bir şarkı gibiydi

Sen konuşmaya başladığında susardı tüm kuşlar bile

Sükûta kesilirdi her taraf, âlemde yalnız sesin kalırdı

Ben, yüreğimde hecelerdim ismini üç heceye bölerek

Adına besteler yapardım en tiz seslerden makamı hicaz

—Sen, yüreğimin seslerine akortluydun Ferahnaz…


Bir nakkaş gibi oyardım yüreğimin ortasına ismini

Adın ne zaman söylense, deli çaylar gibi coşardım

Dökülürdüm yükseklerden görklü çavlanların sesiyle 

Alçaklara inerdim; durulurdum, dinginleşirdim

Bir söğüt ağacına yaslanırdım mavi sular başında

Zeytin yaprakları açardı, Maraş’a gelirdi ilkyaz

—Sen, Maraş’ta gözlerimin nişanıydın Ferahnaz…


Dil vurup söyleştiğimiz günler içinde günler vardı

Sana sunduğum bir gül içinde, binlerce güller vardı

Ve güller / ve şiirler; ne de güzel yakışırdı birbirlerine

Gül sendin, şiir bendim; ikindi yellerinde Maraş’ın

Ben, ilkyaz türküleri söylerdim sana, Kerem ayaklı

Çalınırdı, dem tutardı sesime üç telli bir kırık saz

—Sen, sol yanıma sancılar bırakırdın Ferahnaz…


Ta / Binboğa dağlarında duyulurdu nalânlı sesim

Zeytin ağaçlarındaki yapraklar titrerdi sesimden

Gün dönerdi günler üstüne, doğarken ışığı günün

Esriğindim; belâlındım, sevdalındım ben senin

Kanıma, iliklerime kadar işlerdi gül kokulu sevdan

Yüreğim ellerimde kalırdı, ederdin kırk türlü naz

—Sen, firak vakitlerine mi ayarlıydın Ferahnaz…


Özge bir aşk hikâyesiydi, seninle yaşadığım her an

Ustura kesiği bir kavi sevdaydı, yarası derin mi derin

Dertkârı olduğum veçhendi, beni kasırgalarda bırakan

Ve cam kırığı umutlarımı onulmaz hâllere sendin koyan

Vefayı derdest edip, yürek sepetine koyarken beni

Utanırdın, susardın; kızarırdı yanakların biraz kiraz

—Sen, Ferahnâk bestemin, ilhamıydın Ferahnaz…


Bir yaman firkatteyim behr-i zamanda, hâlâ içimdesin

İstanbul’da esriğim şimdi, bilmiyorum sen nerelerdesin

Bilmediğin tufanlara uğradım; adresler, hesaplar değişti

Ah bir bilsen! Her dem kulaklarımda çınlıyor o özge sesin

Unutmadım; şarkılar, şiirler tadında konuşmaların vardı

Bugün yıllar sonrası; ediyorum ardından binlerce kez niyaz

—Sen, can içre canımın, canânıydın Ferahnaz…

Celâlettin KURT

Yazar Gündoğdu Yıldırım: Edebiyat Doğruları, Toplumsal Gerçekleri Öğretir

Merhaba Gündoğdu Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Karaman İli Taşkale Kasabası doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Taşkale kasabasında okudum. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunuyum. Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi alanında yüksek lisans yaptım. Kendimi geliştirme adına AÖF Sosyoloji Bölümünü bitirdim ve halen AÖF Felsefe bölümünde okumaktayım. Bugüne kadar yayınlanmış dokuz kitabım bulunmaktadır. İlk kitabım 2008’de yayınlandı. Köşe yazıları yazıyorum. Yerel gazetelerde, internet sitelerinde toplamda yüz elliden fazla yerde köşe yazılarım yayınlanıyor.

Yazar Gündoğdu Yıldırım

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

2022 yılında arkadaşlarla birlikte düzenli kitap okuma, güncel konuları konuşma adına kitap okuma kulübü kurduk. Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet döneminin kuruluş yıllarında yazmış, çizmiş yazarların kitaplarını okuduk. Bu yıl da Avrupa ve dünya edebiyatında öne çıkmış yazarları okumakta ve kitapları üzerinde değerlendirmeler yapmaktayız. Yazarların ne kadar değerli olduğunu kitap okuma kulübünde daha iyi anlıyoruz. Yazarların kitabını okuyor, yazarlarla ilgili araştırma yapıyor; kitaplar ve yazarlar üzerine konuşuyoruz. Tek amaç yazarlar ve kitapları öğrenmek… Başkaları konumuz olmuyor. Yazarlardan başkasının bir değeri harbîyesi yok. Krallar, imparatorlar, padişahlar, komutanlar, bürokratlar konuşulmuyor, onların fikir dünyaları mevzubahis edilmiyor. Edebiyatçılardan, sanatçılardan başkasının bir değeri yok. Önemli bir tespittir. Yazar olmanın önemi net ve açık, aleni... En değerli kişiler edebiyatçı ve sanatçılardır. Kutsanacak birileri varsa o da edebiyatçı ve yazarlardır. Tarihe kalmış tüm yazarlara saygı duyuyorum. Onların yüce insanlar olduğunu kabul ediyorum.

Lise yıllarımda “yazar olmak istiyorum.” diyordum. Bu söz öylesine söylenmiş bir sözdü. Ütopikti. Gerçekleşme ihtimali sıfırdı. Erişilebilecek bir mertebe hiç değildi. Kendimce okuyordum. Kitap kurdu falan da değildim. Siyasete, güncel konulara çok fazla ilgi duyuyordum. Bu kadardı. Torosların eteğinde bir köyde yaşayan birisi kendisine ne kadar gerçekçi hedefler koyabilirdi ki? Okumak, öğretmen olmak bizim için en büyük hayaldi. Bu hayal gerçekleşince, dünyalar bizim olurdu. Kendimce denemeler, kısa kısa öyküler ara ara yazdım. Öğretmen olduktan on iki yıl sonra kitap çıkarmayı düşündüm. 2008 yılında “Türküler Susmaz” kitabım okuyucu ile buluştu.

Yazmaya yönelten şey; hayata bakış açım, dünyayı algılama çabamdı. Sorgulayan, toplumsal olayları kendine sorun eden bir kişiydim. Gördüklerimi, yaşadıklarımı kendi dilimde ifade etmek, bir ses olmak istiyordum. Kendimce bu sesi anlamlı buluyordum. Benim için yazmak bir eylemdi. Bir mücadele şekliydi. Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve diğerleri, yazarak toplumu aydınlatmıştı. Onların yolundan yürümeliydim. Gördüklerimi yazmalı, toplumu aydınlatmalıydım. Sanırım beni yazmaya teşvik eden şeyler bunlardı.       

Halkçı belediyecilik anlayışını benimseyen Belediye Başkanı Yaşar Evcen’in bir dönem ilçe olan Karaman’ı batılı bir görünüme kavuşturma çabalarına yer verdiğiniz Memleket Sevdası kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktıktan sonra bir hayli ilgi gördü. Tebrik ederiz. Bu kitabın ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

Söylemiştim, Karaman’ın Taşkale Kasabasındanım. Lise yıllarımda Yaşar Evcen, Karaman Belediye başkanıydı. Otuz üç yaşındaydı. Türkiye’nin en genç belediye başkanıydı. Zaman zaman kasabamıza gelir, kasabamıza maddi ve manevi destek olurdu. İlin; ilçeleri, kasabaları, köylerine kadar hizmet götürmekteydi. Tabii ki bu hizmetleri karşılıksız kalmadı. İlde öyle bir ün yapmıştı ki ünü il sınırlarını aştı. Ulusal televizyon kanallarında boy göstermeye başladı. Gerçekten de Yaşar Evcen’e herkes hayrandı. Aradan yıllar geçti, Karaman Kitap Fuarında Yaşar Evcen başkanla karşılaştım. Kendimi tanıttım. “Başkanım, gençliğimizin idolüsünüz.” dedim. Sözlerim hoşuna gitmiş olacak ki, kitaplarımdan bir tane almak istedi. “Nasıl Bir Eğitim” kitabımı aldı. Kitap alma işi, işin doğrusu biraz zorunlu oldu. Haklı olarak, tanımıyordu. Sarı çizmeli Mehmet Ağa… Yerel yazar ve şairlerin çıkmış tüm kitaplarını alması, hoş bir davranıştı. Benim de kitabımı almasını istemiştim. Gayretim, çabam “beni de tanısın” arzusuydu. Gayretim, çabam karşılık bulmuştu. Mutlu olmuştum.

Bir hafta sonra Karaman kitap fuarı sona erdi. Aksaray’ın yolunu tuttum. Aradan birkaç gün geçti. Yaşar Evcen, kitabımı okumuş,  Facebook sayfasına kitapla ilgili bir sürü güzel şeyler yazmış. Çok mutlu oldum. Karaman’a gittiğimde, kendisini ziyaret ettim. Uzun bir sohbetimiz oldu. Geçmişten, günümüzden konuştuk. Yazar, kitap değerlendirmesi yaptık. Yaşar Evcen, diğer kitaplarımı da okumak istediğini söyledi. Elimde bulunan kitaplarımı posta yoluyla gönderdim. Teşekkür etti. En kısa zamanda okuyacağını söyledi. Dediği gibi de her bir kitabımı çok kısa bir zaman diliminde okumuş. Beni arada tebrik etti. “Çok güzel kitapların var. Her bir kitabını çok beğendim. Akıcı, anlaşılır, ders verir nitelikte; özellikle de “Arap Kızı” kitabın çok hoş, beni gerçekten çok etkiledi.” dedi. “Karaman’a geldiğinde mutlaka yanıma gel!” dedi. Bayram tatilinde, Karaman’a gittiğimde kendisini bürosunda ziyaret ettim. Çok sıcak karşıladı. Yine uzun bir sohbetimiz oldu. Sohbet sonunda kendisinin hayatını yazmamı istedi. Çok mutlu oldum. Üstüme büyük bir yük bindi. Olur muydu? İstediği nitelikte bir eser yazabilir miydim? Büyük bir sorumluluğun altına girdiğimin farkındaydım. Teklifini kabul ettim. Yazacağım kitabın, planlamasını yaptım. Karaman’a gittiğimde görüşmeler, konuşmalar, video çekimleri derken, kitap yazım süreci başladı. Uzun bir çalışmadan sonra nihayet eser ortaya çıktı. Kitabın adı ne olacaktı? “Memleket Sevdası” olsun istedim. Logo Yayınevi'nin de katkıları ile “Memleket Sevdası” çıktı.  Güzel bir tanıtımla, okuyucu ile buluştu.    

Biyografi romanları bilgi, birikim, bakış açısı ister. Kişisel tahlil önemlidir. Düşünsel olarak da yazılacak kişinin dünya görüşüne yakın olmak, eserin kendi ruhuna yakın yazılması açısından olmazsa olmazdır.

Tabii ki Yaşar Evcen’in yaşam tarzını, dünyaya bakışını, yaptıkları hizmetleri çok iyi biliyordum. Onun içsel dünyasına inmek zor olmadı. Yaşar Evcen; iyi bir Atatürkçü, iyi bir Müslüman, iyi bir milliyetçiydi. Kitabım tamamında bu bakış açısını çok iyi işledim. Okuyucular, “Evet, Yaşar Evcen!” dediler. Benim için büyük bir başarıydı. Olumlu tepkiler, bu işi layığı ile yaptığımı göstermiş oldu. Çok mutlu oldum. Bana böyle bir edebi eseri yazmaya imkân tanıdığı için Yaşar Evcen’e başkanıma çok teşekkür ediyorum. Umarım yerelde belediye başkanlığı yapmak isteyenlere çok güzel bir kaynak olur, yol gösterir. Fikri Sönmez; seksen öncesi Fatsa belediye başkanlığı yapmış bir kişidir. Ülke çapında ses getirmiş bir belediye başkanlığı yapmıştır. Sanırım benim için ilham kaynağı oldu. Neden Yaşar Evcen de Türkiye çapında tanıtılmasındı. Tanıtılmalıydı. Bu konuda bir katkım oldu ise ne mutlu bana.

Edebiyat toplumdan bağımsız, soyut kavramlar değillerdir. İki Şehrin Hikâyesi kitabı; Fransa ve İngiltere’nin hikâyesidir. Fransız İhtilali ve sonuçlarını birebir bize aktarmaktandılar. Kitap okunduğunda o çağda yaşanmış birçok olaya şahitlik etmekteyiz. “Memleket Sevdası” kitabım da okuyuculara, Karaman ve Türkiye hakkında çok şey öğretecektir. Edebiyat, doğruları, toplumsal gerçekleri öğretir. Öğretmeye de devam edecektir. “Memleket Sevdası” kitabında olduğu gibi…        

Şehir ve toplum arasında sizce nasıl bir ilişki vardır?

Şehir ve toplum bir bütündür; şehir neyse toplumda odur. O nedenle kişilerin nereli olduğu önemlidir. Ankaralı, Yozgatlı, Urfalı ya da Konyalı olmak büyük anlam ifade eder. Her şehir kendi toplumunu yaratır ya da her toplum kendi şehrini var eder. Diyalektiğin yasası gibidir. Biri olmadan diğeri olmaz. Tarihsel süreçlere bakıldığında da toplumlar ve şehirler büyük anlam ifade eder. Şehirlerin gelişmişlik durumu, konumu, ilkimi birebir topluma zuhur eder. Şehre ve topluma bakarak bir sürü yargılarda bulunabiliriz. Konya bir Karaman değildir; Karaman da bir Konya değildir.   

Biyografi türünde eser üretmenin diğer türlere kıyasla farklılıkları nelerdir?

Biyografi, diğer eserlerden çok farklıdır; çünkü biyografide tarihsel bir gerçeklik vardır. Bu gerçeklik, edebiyata çok iyi bir şekilde aktarılmalıdır. Yaşanmamış bir olayı yazamazsınız. Ne ise odur. Kişiyi doğru anlatmalısınız. Her bir bilginin doğru olması şarttır. Burada kurgu yaptım diyemezsiniz. Her bir şey yerli yerinde olmalıdır. Okuyucu bir tarih metni okur gibi okumalıdır. Bir tarihi eserdir biyografi aynı zamanda. Tabii ki bunlar bir edebi dille anlatılmalıdır. Diğer eserler daha kolaydır. Şu günler Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal kitabını okuyorum, o da bir biyografi. Okurken, her bir olayı kafamda sorguluyorum; tarih kitapları ile karşılaştırıyorum. Bu çok önemlidir. Yanlış bilgi, abuk sabuk bir yorum kitabın değerini düşürür. “Memleket Sevdası” kitabı içinde aynı şeyler söz konusudur. Yaşanalar ya da kitapta anlatılanlar tarihle bütünlük taşımak zorundadır. Her bir kişi ve yaşanan olay, yerinde ve zamanında verilmelidir. Biyografi kitapları kendi içinde değerli bir yere sahiptir. Edebi değerinin yanında tarihsel bir değere de vardır. Biyografi kitapları okunmalı, okuyuculara önerilmelidir. Kişiye ve topluma çok şeyler katar.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Tüm yazarlar, şairler yazdıkları eserler çok değerlidir. Bizi biz yapan, kişiliğimize, düşünce dünyamıza yön veren şair ve yazarlar vardır. Çocukluğumuzda Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Orhan Kemal, Server Tanilli, Fakir Baykurt, Bekir Yıldız, Ahmet Arif, Nazım Hikmet, Ataol Behramoğlu şuan adını sayamadığım bir sürü yazar ve şair… Düşünsel dünyamızı oluşturdu. Onların kitapları ile bilgilendik, kişilik, kimlik bulduk. Okuma ve yazar serüveni devam etmekte, elime geçen yazarları ayırım yapmadan okumaktayım. Her bir kitabın insan düşün dünyasını çok büyük katkıları var. Her bir bize bir şeyler anlatır. Yeter ki kitaptan uzak durulmasın. Dünya klasikleri okunmalıdır yoksa düşün dünyanız eksik kalır. Her bir eser çok büyük değer inanın. Mutlaka okuyun hem de çok okuyun… 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Kitap deyince, insan her şeyi yazmak istiyor. O kadar çok yazacak şey var ki, bazen yazma konusunda seçim yapmakta zorlanıyor insan. İlk önce sizi çok etkileyen şeyleri yazmak istiyorsunuz. Sonra kafanızı kaldırıp etrafınıza bakıyorsunuz. Önemli gördüğünü konuları ilginizi çekiyor, “bunu mutlaka yazmalıyım” dediğiniz, kafanızda yer ediyor. Son dönemde deprem bizi çok üzdü. Bir arkadaş da depremle ilgili bir hikâye anlattı. Konuyu önemli buldum. Yazmalıyım, dedim. Başladım yazmaya, içinde depremin de anlatıldığı bir roman çalışmasını bitirmiş bulunmaktayım. Umarım okurlar beğenir.  

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okuyucularım beni çok mutlu ediyorlar. Sağ olsunlar kitaplarımı, köşe yazılarımı okuyor, çok güzel ve olumlu yorumlar yapıyorlar. Tüm okurlarıma çok teşekkür ediyorum, iyi ki varlar…

Özgür Edebiyat ve Toplumun Ahlaki Çöküşü

Edebiyat, insanlığın duygusal ve zihinsel deneyimlerini ifade etmek için kullanılan bir sanat formu olarak bilinir. Ancak, edebiyatın özgür olup olmadığı, bir toplumun ahlaki değerlerini nasıl etkilediği ve buna bağlı olarak toplumdaki ahlaki çöküşün nasıl ortaya çıkabileceği soruları, edebiyatın felsefi bir analizi ile ele alınabilir.

Mehmet Memdoğlu,  Özgür Edebiyat ve Toplumun Ahlaki Çöküşü

Edebiyatın özgürlük kavramıyla bağlantısı oldukça derindir. Edebiyat, yazarın düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini ifade etme özgürlüğünü içerir. İfade özgürlüğü, bir toplumun demokratik değerlerinin temel taşlarından biridir. Edebiyatın özgür olmadığı bir toplumda ise ahlak çöküşü yaşanır. Bir toplumda edebiyatın özgür olmadığı bir durumda, yazarlar ve sanatçılar kısıtlanır, sansürlenir ve baskı altına alınır. Bu da yaratıcılığı ve ifadeyi engeller ve toplumun farklı seslerini susturur. Edebiyatın özgür olmadığı bir toplumda, sadece belirli bir ideoloji veya görüşün ifade edildiği, sansürden geçmiş edebi eserler yaygın hale gelir. Bu durum, toplumun özgür düşünceye erişimini kısıtlar ve farklı bakış açılarını reddeder.    

Edebiyatın özgür olmadığı bir toplumda ahlaki çöküş yaşanması kaçınılmazdır. Edebiyat, insanın duygusal, entelektüel ve ahlaki gelişiminde önemli bir rol oynar.

Edebi eserler, okuyucunun empati, insanlık ve evrensel değerler hakkında derin düşüncelere yönlendirir. Edebiyat özgürlüğünün kısıtlandığı bir toplumda ise bu gelişim engellenir. Toplumda çeşitlilik, hoşgörü ve ahlaki değerlerin sorgulanması ve yeniden düşünülmesi gibi önemli unsurlar ortadan kalkar. Ayrıca, edebiyat özgürlüğünün kısıtlandığı bir toplumda, propaganda edebi eserlerin yaygın hale gelme riski vardır. Bu, insanların tek tip bir düşünce ve ideolojiye indirgenmesini teşvik eder, toplumun düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandırır. Böyle bir durumda, insanların özgür bir şekilde düşünme yetenekleri körelir ve büyük bir ahlaki çöküş yaşanır.

Sonuç olarak, edebiyatın özgür olmadığı bir toplumda ahlaki çöküşün yaşanması kaçınılmazdır. Edebiyatın özgürlüğü, yaratıcılığın, ifade özgürlüğünün ve toplumda farklı seslerin duyulmasının temelidir. Edebiyat, toplumun ahlaki değerlerini, düşünsel gelişimini ve insanların evrensel değerleri sorgulama yeteneklerini etkilediği için, bir toplumda edebiyat özgürlüğüne verilen değer büyük önem taşır.

Yücel Aydın Yazdı: Bir Yaşamın Aynası

Soğuk bir kış gününde, köyde yaşayan Gencer, hayatının yeniden karanlık bir yolculuğa girdiğini hissetti. Evindeki sobanın alevi titriyordu ancak kalbindeki soğukluk, bu sıcak ışığa direniyordu. Gencer'in yüzü, yaşamın ona getirdiği zorlukların derin izlerini taşıyordu.

Yücel Aydın, Bir Yaşamın Aynası

30 yıl kadar önceydi. Ankara’nın orta halli mahallelerinden birinde, babasından kalan evde oturuyordu Gencer, eşi ve küçük çocuğuyla. Bir kış ayazında, arabasıyla işinden evine dönerken yol kenarında, bir otobüs durağının beş metre kadar ilerisinde diz üstü çökmüş halde duran birini görmüştü. Gencer, dürüstlüğüyle çevresine ün salmış, sadece işine değil, aynı zamanda kalbine de özen göstermiş bir adamdı. Yavaşça sağa doğru yaklaşıp, durdu. Emektar arabasından inerek adama yaklaştı. Ellili yaşlardaki adam ayakkabılarını çıkarmış, üzerinde gömleğiyle yere serdiği paltosunun üzerine diz çökmüştü. İlk bakışta “namaz mı kılıyor acaba?” diye düşündü. Ama neden? Soğuk bir akşamda, üstelik yüz metre bile olmayan mesafede sımsıcak cami dururken neden yolun kenarında böyle bir şey yapsın ki? Kısa süreli bir kafa karışıklığı yaşadıktan sonra “amca” dedi, “neden buradasın, ne yapıyorsun bu soğukta yol kenarında” Amcadan ses çıkmadı.    

“Gel amca arabaya binelim, biraz ısın, kendini toparladıktan sonra seni gideceğin yere bırakayım” diyerek adama elini uzattı.

İsmini bilmediği adam hâlâ konuşmuyordu ama soğuktan renk değiştirmiş titreyen ellerini Gencer’e uzattı. Arabaya bindiler. Sadece trafikte akan araç gürültülerinin sesi vardı içeride. Her ikisi de konuşmuyordu. Gencer, mahcubiyet hissettirmemek için adamın yüzüne bakmıyordu ama adamın boş bakışlar ve ıslak gözlerle dalgın olduğunu fark ediyordu ve sürekli titriyordu orta yaşlı adam. Yarım saat kadar sonra başı öne eğik bir halde ve titrek, kısık bir sesle “Ayhan” dedi. “Adım Ayhan, Bahadırım, oğlum.” Gencer, bekledi Ayhan Bey’in biraz daha açılmasını. Konuşmanın devamı gelmeyince, daha fazla bilgi alıp yardımcı olmak için sorular sormaya başladı. Ayhan Bey mecalsiz duruyordu hâlâ. Yüzündeki morluklar genişlemiş, bakışları daha da bitkin hale gelmişti. Yardımcı olmak istiyordu Gencer ama adamın ilk önce tıbbi bir müdahaleye ihtiyacı olabileceğini o an fark etmişti. 

Ayhan Bey müşahede altına alınmıştı. Gencer adamcağızı orada bir başına bırakıp eve gitmeyi aklından bile geçirmemişti. Evine gecikmişti ve eşine haber vermeyi ihmal etmişti. Hastanede bulunan telefon kulübesinden evini aradı. Uzun uzun çaldırdı. Telefon açılmıyordu. Yeni yürümeye başlayan kızının yaramazlıklarından biri olsa gerekti. Küçük kız ortalıkta duran eşyaları kendi oyun alanına dâhil etmeyi çok seviyordu. Daha geçen gün televizyonun kablosunu prizle beraber aşağı indirmişti. Ama ne olursa olsun eşine haber vermesi gerekliydi çünkü Ayhan Bey’in hastanede ne kadar kalacağı belirsizdi. “Gidip dönerim” diye düşünerek doktorun yanına gitti. İç parçalayan, acı acı çalan cankurtaran arabasının siren sesleri eşliğinde nöbetçi doktorla konuştu ve koşar adım hastanenin koridorlarından çıkış kapısına doğru gitti. 

Ayhan Bey, geçimini çiftçilikle sağlayan, köyünde kendi halinde yaşayan, köylüler tarafından sevilen, hürmet edilen, sessiz ama saygın bir adamdı. Karısından tek hatırası oğlu idi. Kaçarak evlendiği, çok sevdiği eşinin hamileliği çiftin mutluluğunu zirveye çıkarmıştı. Eşinin içinde büyüyen minik kalbin verdiği huzurla doğum anını bekliyorlardı. Ancak, hayat veren doğum süreci bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Ayhan Bey, bir yandan eşinin yasını tutarken bir yandan da yeni doğan yaşamı içselleştirmeye çalışıyordu. Bir zamanlar sevinç içinde yürüdüğü evleri, yankılanan sessizlikle dolmuştu. Her geçen gün, kaybının ağırlığını daha fazla hissediyordu. Bu yükün altından kalkabilmek için karısına ait ne varsa dağıttı. Sadece oğlu Bahadır kalmıştı eşinden hatıra.

Bahadır, özünde, tıpkı babası gibi iyi bir insandı. Fakat annesinin yokluğunu hissetmeye başladığında içsel bir boşlukla yüzleşmek zorunda kalmıştı. İçindeki bu boşluğu doldurmak için çeşitli yollar aramaya başladı. Ancak ne yaparsa yapsın, bir annenin sıcaklığını ve sevgisini bulamıyordu. Gün geçtikçe, duygusal acı, onun iç dünyasını sarmalayan soğuk bir sis gibi yayıldı.

Ayhan Bey’in o gün Ankara’da bulunmasının nedeniydi Bahadır. Ayhan Bey, gri saçları ve kırışmış yüzüyle sabah yediden beri otobüs garında dikilmekteydi. İkindi vaktiydi, gözleri uzaklara dalmış, geçmişin karmaşık anılarına dalıp gitmişti. Radyodan duyulan ürkütücü haber yorgun bedeninin direncini kırmış, kalbinin ritmini hızlandırmıştı. Tezkere alan askerlerin olduğu konvoy hain saldırıya uğramış, birçok vatan evladı şehit düşmüştü. Duyduğu radyo anonsundaki sözler kulaklarına hançer gibi saplanıyordu. Şuurunu kaybetmişti. Karısının ölümünden sonra yeniden inşa ettiği derme çatma hayalleri yerle bir olmuştu. Yoklukta kaybolan bir babanın, donmaya yüz tutmuş bedeniydi Gencer’in yoluna çıkan.  Gencer, mahallesine dönmüştü dönmesine de, itfaiye ve polis arabalarının oturduğu binanın önünde ne işi vardı? Göğsü sıkıştı, nefes alamıyordu. Arabasından indi, polis aracının yanına yürüdü. Yutkundu, kafasını öne eğip gözlerini kapattı. Derin derin nefes almaya çalışıyordu ama soluduğu hava boğazına düğümlenmişti. Ve maalesef, acı gerçeği öğrenmesi uzun sürmemişti. Eşi ve çocuğu yangından ağır yaralı kurtarılmış fakat hayati tehlikeleri devam ediyordu. 

Gencer’in o akşam hastaneye ikinci gelişiydi. Eşi sabaha karşı yaşamını yitirmiş, küçük yavrusu ise bitkisel hayata tutunmuş, yaşamla ölüm arasında bir yerde babasına umut olmaya devam etmişti. Dört yüz yıl yaşlandıran dört günün ardından Gencer’in bu çaresiz ve ümit dolu bekleyişi son bulmuş, minik yavrusunun bedeni hayat ile bağlantısını koparmıştı.  Ayhan Bey ise yaklaşık bir ay sonra yaşama yeniden tutunmuştu, yaşadığı travma ve donmanın vücudunda bıraktığı derin hasarlar ile. Hain pusuya düşürülen evlatlarımızın bir kısmının kurtulduğu o kara geceye dair, zihninde küçük bir kırıntı bile kalmamıştı. Bilinci kısmen kapalı, sol tarafı tamamen felçli bir halde evladı Bahadır ile köye dönmüştü. Geçmişe dair hatırladığı sadece iki şey kalmıştı… Biri çok sevdiği biricik eşi, diğeri canının diğer yarısı Bahadır. 

Dile kolay 30 sene… Bir bebek gibi baktı ona Bahadır. Olur da bakımını ihmal ederim, saygıda kusur, sevgide eksiklik hissettiririm düşüncesiyle evlenmedi bile… İşte bugün, ağlayarak toprağa vermişti manevi babasını, Ayhan Bey’in Bahadır diye sarılarak hayat bulduğu Gencer…

S. Ali Ellikci: Bir Şey Yapmalı!

Yaşam koşullar giderek zorlaşıyor. Her türlü malın fiyatı baş döndürücü şekilde artıyor. Bireylerin geliri yerinde saymaya devam ettiğinden ihtiyaçlar karşılanamaz hâle geliyor. Aylık gelirin büyük bir bölümü gıda harcamalarına giderken elde avuçta pek bir şey kalmıyor. Okullar açıldı. Harcamalar katlandı. Ancak özel okul harcamaları da cep yakıyor. Yıllık okul ücreti, yemek ve servis ücretleri velileri iyiden iyiye bunaltmış durumda. Buna bir de kırtasiye harcamalarını eklerseniz çıldırmamak elde değil!  

S. Ali Ellikci, Bir Şey Yapmalı

Bu durumda çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayacağız. Okulda karnını zor doyuran çocuklarımıza okuma alışkanlığını nasıl kazandıracağız? Çocuklarımızı öykü kitaplarıyla nasıl buluşturacağız? Çünkü çocuk kitapları da artan pahalılıktan nasibini fazlasıyla almış durumda. Bir çocuk kitabı 30-40-50 TL. Veliler nasıl alsın? Yayınevleri de haklı…

Kitap için gerekli olan tüm girdiler ithal ediliyor. Her şey dolara veya avroya endeksli… Bu durum yayımcıların ve yazarların belini büküyor. Her türlü olumsuz koşullara rağmen çocuklarımızı kitaplarla buluşturmanın bir yolunu bulmamız gerek.   Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, çocukların eğitimine önem verilmesi gerektiğini belirterek şöyle konuşmuştu:     

Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi aydınlığa çıkaracak olan sizlersiniz. Kendinizin ne kadar önemli ve değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz.

O halde herkes elini taşın altına koymalıdır. Sivil toplum kuruluşları iş insanları ve belediyeler kitap kampanyaları düzenlemelidirler. Çocuklara ücretsiz öykü kitabı temin etmelidirler. Aksi takdirde çocuklarımız ellerinden düşürmedikleri sanal oyuncakların girdabında heba olup gideceklerdir.

Hüseyin Avni Cengiz Yazdı: Borsacı

Önce çıkıyor sonra düşüyordu. Zararını biraz da olsa kurtarmak istiyor: Fiyatı düşen kâğıtlarını satıyor, çıkmakta olan kâğıda giriyordu; sonra o da düşüyordu. Tüh, bu sefer de önce sattığı kâğıtların değeri artmaya başlıyordu. Bunlar benim üstüme oynuyorlar, dedi. Bir değil iki değil; sürekli böyle oluyordu. Sonra bir daha cümlesini tekrarladı. Bilgisayar gözünü aldı. O arada adamın karısı girdi odaya. Bağırmaya başladı: “Bütün varımızı yoğumuzu batıracaksın şu borsada. Yeter artık… Kafayı yedin şu bilgisayar başında… Sigarayı kaç pakete çıkardın böyle...” Söylene söylene küllükleri boşalttı. Şırak… Ani bir hareketle kornişinden sökercesine perdeyi çekti, camı açtı. ‘Şehrin gece yarısı’ tablosu pencereden bilgisayarın ekran kenarlarındaki parlak, plastik zeminde hafifçe belirdi.

Borsacı

Adam karısına cevap vermedi. Belki de veremedi. İnternet sayfalarını tek tek kapattı. Sonra bilgisayarı kapattı.  Kesin, dedi. “Bunlar benim üstüme oynuyorlar. Benim girdiğim kâğıtları düşürüyorlar, sonra kâğıttan çıkarsam kâğıdı yükseltiyorlar; çıkmazsam daha da batırıyorlar. Kesinlikle benim üstüme oyun kuruyor bunlar.” Saatlerdir bilgisayar başındaydı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Adam yatak odasıyla salon arasında gidip geliyordu. Kendi kendine durmadan söyleniyordu:     

Yok ayı sezonundan çıkamadık yok boğa sezonuna geçtik, yok short patlatıyorlar yok long patlatıyorlar…”

Borsaların yükseliş eğilimine geçtiği döneme “boğa sezonu”, genel anlamıyla düşüş eğilimine geçtiği döneme ise “ayı sezonu” diyorlardı. Kaldıraçlı işlem diye bir şey vardı: Kâğıdın yükselme ya da düşme eğilimine de para basılabiliyordu. On lirası olana yüz liralık işlem yapma fırsatı veriyorlardı. Aslında on lirası olan yatırımcı eğer o kâğıt yükselirse yüz lira üzerinden kar elde ediyordu. Ama kâğıt düşerse yüzde onluk bir düşüşte o on lirası sıfırlanıyordu. Yani aracı kurum riske girmeden size işlem yaptırıyor ve komisyonunu alıyordu. Buna da ‘likit olmak’ deniyordu. Bu arada da sosyal medyadan borsa sayfalarını takip ediyordu adam. Kâğıtlar düşerken, ”Merak etmeyin long patlatıyorlar.”; kâğıtlar çıkarken “Bu bir fake yükseliştir, short pozisyonlarını patlatıyorlar.” diyorlardı.  Yatırımcıların çoğu yükselecek diye bir kâğıda para basarsa, o kâğıdı elinde bol miktarda bulunduran büyük yatırımcılar o kâğıdı anında satmaya kalkıyorlar böyle olunca o kağıt ani bir düşüş yaşıyor; ödünç parayla işlem açan küçük yatırımcının %90’ı ödünç olan paralarındaki yüzde onluk kendi paraları sıfırlanıyordu. Buna ‘long patlatma’ diyorlardı. Bunun tersine de ‘short patlatma’…  Paralar sıfırlanıyor, kâğıdın değeri düşüyor sonra büyük yatırımcılar düşük değerden o kâğıdı tekrar alıyorlar hemen yükselince yeniden satıyorlardı. Yani kumar parası dönüp dolaşıp kahvecinin kasasında feneri söndürmeye devam ediyordu.

Adam bu kumarvâri kaldıraçlı işlemlerden uzak kalmayı becerebilmişti çok şükür. Ama yine de para kazanamıyordu bir türlü. O akşam hisseler yüklemiş sonra da biraz düşmüştü. Ama adamın kâğıtlarından biri yükselmiş diğerleri yükselmemişti nedense. Herkes boğa sezonunun başladığından bahsediyordu. Adam al sat yaptıkça biraz kazandı; sonra fazlasını kaybetti. Ama parasının en azından yarısı hâlâ kâğıtlardaydı. Karısının bağırmasından sonra en azından bu kâğıtlarım kalsın, dedi ve uzun vade beklemeye karar verdi.

Artık işini de savsaklamaya başlamıştı zîra. Sabah işe gidiyor ama aklı fikri grafiklerde, borsa çizgilerinde kalıyor ve istese de işinde verimli olamıyordu. Nerdeyse her şeyi borsa terimleriyle değerlendirir olmuştu. Yükselen trend, batan şirket, kripto para,  Fed, falanca kripto paranın SEC’teki dava avukatlarının gereksiz açıklamaları, metaverse, sanal âlem, trend topik, sosyal medya… Bu abuk sabuk liste uzayıp gitmeye başlamıştı artık.  Adam bakkaldaki peynirin kilogram fiyatını, fırındaki ekmeğin kokusunu, doğalgaz faturasının ödenme tarihini, oturduğu evin vergi borcunu, akraba ziyaretlerini, eş-dost ile yapılan samimi sohbetleri, İftar için masaya oturulduğunda ezana beş dakika kalan o anlarda ve bayram namazlarındaki uhrevî hazları… İşte bütün bunları neredeyse unutmuştu.

Ve bütün bunları unuttuğunun ayırdına varabildi yine de adam. Bir nevi içsel bir aydınlanma yaşadı sanki. Karısının çıldırmaya benzer bağırışlarında “karısının belki de haklı olabileceğini” bir an düşündükten sonra yaşıyordu bu aydınlanmayı. Düşündü: Kaç yıldır tiyatroya gitmemişti? Kaç yıldır çoluk çocuk sinemaya ya da pikniğe gitmemişti? Kaç yıldır bir kitabı tam olarak okumanın bilgece keyfini yaşamamıştı? Kadın kocasının kendisine sert cevap verememesinden cesaret buldukça salondan söyleniyor; söylendikçe, adam bütün bunları düşüne düşüne dolaşıp duruyordu evin odalarında. Ara sıra elinin içiyle, bazen parmaklarını tıklatmak suretiyle duvarları yokluyordu adam. Bu duvarlar gerçek mi yahut güvenli mi, dercesine… 

Adam yorgun argın, gözleri kan çanağına dönmüş hâlde yatağına yattı. Karısı salondan beri bağırıyordu hâlâ: “Hani benim bileziklerim. Hani icardan gelen paralar. Şifrelerini bilsem gireceğim o borsaya hepsini satacağım kâğıtlarının. Yok sepet yapıyormuş, yok, portföy yapıyormuş. Koltuk takımım eskidi. Misafirlerden utanıyoruuuum.” Kadın artık bağıra bağıra saydırıyor; adam hiç ses çıkarmadan uyumaya çalışıyordu.  Karım bana bağırmakta haklı mı diye düşündü tekrar. Belli ki karısı haklıydı bu sefer. Sonra kendine bir şey olursa borsada kalan parasını eşi ya da çocukları çekemezdi ki. Şifreler kendiyle beraber yitip gitmiş olacaktı. Başı dönüyordu. Tansiyonu mu oynamıştı ne? Hâlâ söyleniyordu. Kadın daha önce kocasından duyduğu borsa terimlerini saydırıyor; adam da karısıyla birlikte bir dini metne mukabele edercesine sessizce tekrar ediyordu:  “Yok, long patlatıyorlar, yok short patlatıyorlar yok ayı sezonu bitti yok daha yeni başlıyor…”  Bu tekrar edişten bir müzik keyfi aldığını fark etti adam. Kalbinin çarpıntısıyla sona erdi mini ayin. Uyumalıyım dedi. En kısa zamanda da şifreleri hanıma ve çocuklara söylemesi gerektiğini düşündü. Uyuyamadı. Duvar saatinin fosforlu rakamları üstünden geçip duran yelkovana takıldı. Çocukken babasının kendine aldığı fosforlu saate yorganın içinde dakikalarca baktığını hatırladı. Korkutan ve kaçınılmaz bir şey var, diye mırıldandı.  Güzel şeyler düşünmeliyim, dedi sonra.

Adamın karısı salonda yattı o gece. Kocasına o kadar bağırdıktan sonra... Adam o güzel şeyleri düşünmek istedi.  Çayırları, akarsuları düşündü. Yaprakları durmadan döven yağmurları düşündü. Toprağın kokusunu duydu. Sonra bilinci onu eve getirdi nedense. Annesi ütü yapıyor; babası da annesini bekliyordu. Sabırsızdı babası. Canlı, çok canlıydılar. Sanki ölmemiş gibilerdi. Adamın kalbi çarpıntı yaptı yine, uykuya dalmak üzereydi. Korkunç bir şey oldu: Başucuna karanlık biri gelip adamın adını söyledi. Adam sese doğru döndü. Gölge adam,  adama eğildi ve adamın ağzını avucuyla kapatarak adamı boğmaya çalışırken, adam ölmekte olduğunu düşündü. Dua etti. Kendine geldi. Karısını çağırdı. Karısına anlattı yaşadıklarını. Karısı da “Karabasan görmüşsün, kalbinin üstüne yatma! Sorun yok.” dedi ve adama bir bardak su getirdi. Adamın yanına yattı. 24 saat açık borsalar sabaha kadar yükselmeye devam etti o gece. Yeni nesil borsalar hiç kapanmıyordu artık. Boğa sezonu hızlı başladı, şeklinde paylaşımlar yapılıyordu sosyal medyada. Adamın parası katladı da katladı. Adam uyurken neredeyse bir gecede adamın bütün zararı çıktı ve parası neredeyse üçe katlandı. Boğa sezonu böyle sürerse adam belki de çevresindeki en zengin kişi olma şansını yakalamıştı. Nihayet uyudu adam.

Adam, gece bir ara uyandı. Başı dönüyordu. Tekrar uykuya dalarken annesinin hayali artık rahatsız etti adamı.  Zaman zaman uyandı; zaman zaman uyudu. Karısı kesintisiz uyuyordu. Tabii buna uyku denirse. Durmadan sayıklıyordu karısı da uykusunda. Borsadaki hesap şifrelerini kullanmayı eşine nasıl öğretebileceğini düşüne düşüne tekrar daldı. Sabah oldu. Karısı kalktı kahvaltıyı hazırladı. Kocasını çağırdı mutfaktan beri. Kocası cevap vermedi. Bir daha çağırdı; gene cevap yok. Yatağın başına gitti. Kocasının yastığının ucunda kan lekesi kurumamıştı henüz. Korktu. Yorganı kaldırdı. Kocasını sarsarak uyandırmayı denedi. Kafası yastığa gömülmüş kaskatı cansız bir bedenle karşılaştı sanki. Kadın kocasının öldüğünü sanmakta elbette haklıydı.  Manzaradaki ölümün soğuk renkleri tüm dehşetiyle titretmişti kadını. Kadın öyle bir çığlık attı ki kocası fırladı yatağından. “Ne oluyor delirdin mi?” dedi karısına.  Adam, bıyıklarındaki donmuş kan lekelerini fark etmekte gecikmedi elbette. Burnu kanamıştı, biraz da başı dönüyordu. Karısı şaşkın kocasına bakıyor adam da karısına. Başı döndü yine adamın.

Hastaneye gitmek için çarşıya geldiler. Şehrin en kalabalık caddesinden geçtiler. İnsanlar cıvıl cıvıl. Kimi genç çiftler el ele camekânlarda fısıldaşıyor; kimi yaşlı ve süslü kadınlar mağaza kapısında satış elemanlarına bir şeyler soruyor. Kimi motosikletli kuryeler elektrikli motosikletleriyle kalabalığın arasından telaşla geçiyor. Kâh genç, bakımlı bir bayan kâh genç, yakışıklı erkek satış elemanları buyur ediyorlar mağaza önlerinden geçenleri. Bakımlı, genç bayan satış görevlileri bugün bakımlı ve güzel değil; yakışıklı genç erkek satış elemanları da bugün genç ve yakışıklı değillerdi. Dali’nin tablolarından mı düştüler bunlar? Sağlık başa tâc imiş; hasta görmüş sadece, dedi içinden. Hastanedeler. Hafif bir beyin kanaması geçiriyordu. Çok da ciddi bir şeyi yoktu galiba. Yatağında oturup sohbet edebilecek kadar iyileşti hemen. Yalnız bir boşlukta gibiydi adam. Hastanede, ziyaretine gelenlerle ve ziyaretçiler çekildikten sonra karısıyla sürekli eski şeylerden konuşuyordu. Sanki beş yıl öncesinde kalmış gibiydi. Böyle geçmekteydi adamın günleri işte hastanede. Bir gün doktor odasına çağırdı adamı. Doktor, kendi masasında değil de masanın önünde hastaların kullandığı sandalyelerin birine oturmuştu. Ayakalarını topladı; karşı sandalyeye oturmasını rica etti adamdan.  “Mesaim bitti. Bir iki kelam edelim.” dedi, “Aslında eşinizden sizin hikâyenizi dinleyince ilgimi çektiniz.” Belli ki hastasını kontrol etmek istemişti. “Yahu bu kadar neye sıkıldı canın böyle?” diye sordu adama. Adam, ne bileyim ben farkında olmadan sıkılmışım demek ki, dedi. Doktor, adamı biraz daha konuşturmak istiyordu galiba. Eşiniz sizin yatırımcı olduğunuzu, borsalarla fazlaca meşgul olduğunuzu söyledi. Bari para kazanabildiniz mi, dedi. Adam: “Nerede… Kolay mı öyle para kazanmak. Kazansan bile misliyle alırlar adamdan parayı.”  “Öyle şey mi olur yahu!” dedi doktor. Adam:

- Efendim küçük yatırımcıyı Tantalos’un aldığı cezayla cezalandırır borsalar.

- Tantalos mu? Tantalos da kimmiş, dedi doktor.

- Tantalos, tanrıların sırrını halka açıkladığı için cezaya çarptırılmış bir hükümdardır mitolojide. Tantalos, ceza olarak bir cennete konur. Bolluk ve bereket fışkırmaktadır her köşesinden cennetin. Tantalos, ağaçtaki bir meyveye uzanır fakat meyve dalı, öyle yükselir ki bir tane dahi koparılmasına izin vermez. Tantalos, su içmek ister. Yanı başındaki su çekiliverir, Tantalos içmek istedikçe. Yani yaşadığı cennetin hiçbir nimetinden yararlanamaz. Sahi siz hiç borsadan zengin olmuş bir küçük yatırımcı gördünüz mü? Böyle biri yoktur demiyorum; sahiden merak ettiğim için sordum. Borsaya bulaşmak bir ödül kazanmak için adım atmak değil bilakis bir cezayı infaz etmektir anlayacağınız.

Doktor:

- Aslında eşinizden sizin hikâyenizi dinleyince ilgimi çektiniz, diye aynı cümlesini tekrar etti.  “Benim de bir zamanlar borsaya ilgim vardı. Ama ben abartmadım o işi. Ve şimdi düşündükçe beni mahcup eden duygularım var hâlâ o günlere dair. Örneğin bir haksızlığa karşı gayet hukuka uygun bir toplumsal gösterileri yapılırdı; göstericilerden nefret ederdim. Çünkü bu tür gösteriler borsaların düşmesine neden olabilirdi. Yahut hatırlarsan yavru vatanda bir referandum yapıldı. Herkes şahit ki arkadaşlara, bu referandum geçmemeli çünkü bu milletimiz için felaket olur, diyordum; ama gönülden referandumun geçmesini diliyordum. Çünkü referandum geçmezse borsalar düşüşe geçebilirdi. Laf aramızda, utanç verici.”

Peki, dedi adam. “Bu kadar dalmışken o işlere, neden vazgeçtiniz paranızı borsada değerlendirmekten?”

Doktor:

- Hatırlar mısın THİK adında bir haber kanalı vardı. Bir ekonomi kanalı... Tabii o zamanlar internet falan yok. Dev ekran televizyonumda sürekli o kanal açık dururdu. Eğer hasta muayenem varsa kanalın sesini kapatırdım; yok eğer şimdi olduğu gibi dinlenme saatimdeysem sesi de açık olurdu kanalın.  Neden bu kanalı izlerdim? Çünkü devamlı borsadaki kâğıtların fiyatı geçerdi kayan yazılarda. Mesela diğer ekonomi kanallarında reklam girdiğinde anlık kâğıt fiyatlarını veren kayan yazı kalkardı ama bu kanalda reklamda dahi alttan fiyatlar akardı.  Adeta bir dünya kurmuştum o kanalla. 24 saat, saat başı haberler girerdi. Önce bir müzik… Sonra ekonomide sanki çok önemli bir olay olmuş gibi yok bilmem ne ülkesinden tarım dışı istihdam dataları gelecek, yok geldi, yok iyi geldi yok kötü geldi. Yok, özelleştirmelerde kritik adım. Yok, şu kâğıda yabancı girme ihtimali var ki öyle olursa kâğıt patlar ve hepimizi zengin eder. Yok, Asya borsaları yükselişe geçti; yok, Avrupa borsaları değer kaybetti. Zannederdim ki bütün dünyada önemli insanlar bu kanalı izlemektedir. Yahu ne günlerdi o günler.

- Peki, sonra ne oldu, dedi adam doktoruna.

- Hiç. Hiçbir şey olmadı. Bir gece yattık kalktık ki kanalın adı değişmiş. Saçma sapan magazin programları yayınlayan bir kanala dönüşmüş bizim ekonomi kanalımız. Ben sandım ki dünya yıkılacak, aydınlar tepki koyacak, kanalımızı isteriz diye halk sokaklara dökülecek. Ama bu kanalın kapanmasıyla ilgili doğru dürüst bir haber bile bulamadım basından. Afrika yaşam tarzını anlatan yayınlar yapan televizyona dönüşmüş. ‘Afrika’ derken ironi yapıyorum tabii. Bugün biliyorum ki zenginlik, çok para sahibi olmak değil.

- Peki, dedi adam. Sizce neden kapandı o kanal?

- Sen; ister, harç bitti yapı paydos, de! İster çiçekte bal tükendi, de! Yani anlayacağın, alacaklarını çoktan almışlardı bizden.

Birkaç gün geçti aradan. Hastaneden çıkış günü için biraz paraya ihtiyaç duydu kadın ve kocası.  Kadın, bari bu sefer borsadan biraz para çekelim, diye yalvardı. Adam, sahi borsada biraz paramız vardı değil mi, dedi. “Tamam çekelim.” Telefonunu aldı eline. Düşündü: Sahi benim param hangi borsadaydı? Telefonuna baktı. Hatırladı hangi borsalarla çalıştığını. Hemen açtı arayüzünü çalıştığı borsanın fakat şifre? Şifreleri hatırlamıyordu. Karısı inanmadı adama önce. Sonra hak verdi. Adam, elbet hatırlarım, henüz tam olarak iyileşmedim, biraz mühlet ver bana, dedi karısına. 24 saat açık borsalar sabaha kadar yükselmeye devam etti ondan sonraki gecelerde de. Boğa sezonu hızlı başladı, şeklinde paylaşımlar da yapılmaya devam etti sosyal medyada. Hastaneden çıkacakları gün doktor, yanlarına geldi bu sefer:

- Sorun yok; bazen böyle küçük kanamalar olur beyinde. Tabii zaman zaman kontrollerimizi yaptıracağız fakat siz hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edeceksiniz. Hem de yeniden doğmuş gibi. Tanrı ikinci bir yaşam verdi kabul edin kendinize ve zamanınızı öyle değerlendirin. Evet, yakın geçmişte olan bazı şeyler silinmiş olabilir beyninizde ama üzülmeyin görür görmez yahut biri size hatırlatır hatırlatmaz tekrar hatırlayacaksınız o şeyleri elbette. Ama yakın geçmişinizdeki unuttuğunuz bir şeyi biri size hatırlatmıyorsa siz de unutun gitsin onu. Çünkü başka türlü kesinlikle hatırlama şansınız yoktur. Doktor gülümsedi. Adamın karısı, acı acı gülümsemeye çalıştı. “Merak etme hanım, borsada zaten fazla bir şeyimin kaldığını sanmıyorum.” dedi adam. “Daha doğrusu eğer şifreyi hatırlayabilirsem al-sat yaparak o parayı çekemeden orada sıfırlayacağıma eminim. Onun için şifreleri hatırlamanın bir anlamı yok. Maddi durumumuza bir katkısı yok yani.”

Karısı: “Köyde, ocağın gizli rafındaki küçük defterde olabilir mi acaba şifreler? Hani önemli şeyleri o deftere yazdığını söylerdin ya!”  Adam sessiz kadına baktı. Kadın devam etti:

- Sahi, borsaya girdiğinden beri köye hiç gitmedik ki? Boş ver, Allah, sağlığını sana; seni ise bize bağışladı ya, dedi.

Doktor sessiz adama baktı. Kadın sessiz önüne baktı. Adam sessiz, elektrikli, katlanabilen hastane yatağının kumandasına sonra da pencereye baktı. Kar yağıyordu.

- Köy evimizde, yanan ocağa birkaç kütük, -eğer öyle bir defterim varsa- üstüne de o defteri atıp ateşin çatır çatır ninnisiyle biraz uyumak istiyorum, dedi.

Yazmak Birikimlerin Yansımasıdır

Merhaba Mehmet Ali Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

8 çocuklu bir ailenin 3.çocuğu olarak annemin tahminlerine göre 1955 yılında yeni yılda doğmuşum. İlkokuldan itibaren okumaya merakım vardı. Bunun sebebi de babamın kitaplarının olmasıydı. Babam da kendi kendisine okuma yazma öğrenmiş ve daha sonra dışarıdan diploma alarak devlet memuru olmuştu. Elinde devamlı kitaplar olurdu. Daha çok dini kitaplar ve tabi Kur’an olurdu. Dünya keşfedilmesi için kitaplar en iyi rehberdi. Tabi babamın okumaları çevresinde ilgi uyandırıyordu. Ben de ilgi duydum. Dini ve millî hislerimin kaynağı da kitaplar olmuştur. Çocukluk okumalarımın hala devam ettiğimi söylemeliyim. Eskiden kitap seçmezdim ama artık son yıllardan itibaren seçmeye başladım. Kitap hayatı güzel kılar. Kitapla tatlanır acılar. Bir ömür için oldukça fazla sayılan bir öğretmenlik hayatım oldu. Bu süre içinde kitap, hayatımın vazgeçilmezi oldu.

Mehmet Ali Talayhan

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu? 

Yazmak okumak gibi değildir elbette. Yazmak, birikimlerin yansımasıdır. Küptekinin dışarı sızmasıdır. Her yazar gibi ben de gençlik ve hatta çocukluk sayılan yıllarımdan itibaren beyaz sayfalara karaladıklarım vardır. Yazdıklarımı bir müddet sonra beğenmez oldum. Aradan zaman geçinde yanlışlarımın neler olduğunu gördüm. Hala öyleyim. Yazdıklarımı bir müddet dinlendiririm. Sonra döner beğenmediğim yerleri yeniden değiştiririm. Yazmak konusunda ailemin desteğini aldım. Arkadaşlarımın ve dostlarımın teşviklerin, gördüm.

Hac yolculuğunuzu tarihi faydalı bilgiler eşliğinde akıcı bir dille kaleme aldığınız Hicaz Seyahati isimli kitabınız Alaska Yayınlarından çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızdan biraz bahseder misiniz? 

Aslında bu konuda yazılmış fazla bir eser olmadığını söyleyebilirim. Elbette Hicaz ile ilgili çok makale ve kitap vardır. Ancak, seyyahların anlattıklarının sınırlı olduğunu söyleyebilirim. İlginç olan da dünyada en çok ziyaretçi alan bir yer hakkında çok az seyahat kitabının olması beni düşündürdü. Çok iddialı olduğunu söylememe gerek yok. Ancak, hicaz ile ilgili yazılanların büyük kısmı nasıl ibadet edileceği nerede hangi duaların okunacağı ile ilgiliydi. Genelde gideceğim yerlerle ilgili kitaplar okurum. Yazılmış seyahat kitapları varsa onları okurum. Bu sefer de böyle yaptım. Ancak bir parçanın eksik olduğunu düşündüm. Yani okuduklarımdan tatmin olmamıştım. Acaba bu eksiği tamamlayabilir miyim? Düşüncem buydu. Artık söz okuyucunun. 

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu? 

Başucu kitaplarım sözlüklerdir. İllaki şu yazarı okuyayım diye bir iddiam yok. Ancak, kendime göre ilginç bulduğum kitabı alır ve okurum. Hayatıma etki eden yazar tanımıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz? 

Her yazarın üzerinde bir çalışması vardır. İlerde ne olur bilmiyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kitap ile dost olsunlar.

Orhan Pamuk'un Edebiyat Sanatına Kazandırdıkları

Sahnelerde birbiri ardına engeller vardır. Akşamlardan, gündüzlerden çıkan soğuk adımların izleri altıgen kar kristalinde belirginleşen anlatı, Kars’ta geçen Türkiye’nin o yıllarının temel görülen siyasi çatışmaları, on iki yıl Almanya’da sürgün olan şair Ka’nın bakışından aktarılır.   1990’lı yılların manzarasını, siyasi roman niteliği gösteren, soğuk manzarasıyla sessizliğin huzursuzluğunu yaşayan ve derin kutuplaşmanın hissedildiği bir ortamda, kristalin yere düşerken ki tedirginliğini hatırlattı: KAR

Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’un “Kar (2002)” adlı romanı, Türkiye’nin siyasi çalkantılarını ve temel gördüğü meselelerini, karakterler üzerinden, altıgen kar kristalinde belirginleşen, “Mantık, Hayal, Hafıza” başlıklarında, çeşitli yol ayrımlarında karakterleri tasvir eder. Rüyalar, İntihar ve iktidar, Rüya ve sokaklar… gibi Doğu’da huzursuz ve sessiz, ağır ağır geçen anlatıda, Kars’ta bir dönemin hatırası anlatılıyor.  Kahvehanelerdeki işsizler, intihar eden kızlar, dönemin temel meseleleri-çeşitli siyasal gruplar, söylentiler… vb. Necip, Şair Ka’ya şöyle der (s.149): “…gözümün önüne beni korkutan bir manzara geliyor.     

…Sokağın ortasında bana “dur” diyen bir şey var ama ben sokağın ucuna, bu dünyanın sonuna bakıyorum. Bir ağaç var orada, yapraksız, çıplak bir son ağaç.”

Necip ile Şair Ka’nın arasında geçen bu diyalog, kederli ve yoksul görülen, Şair Ka’ya göre, o zamanların tedirginliğinin sahnelerindeki geçişlerinde bu minyatür şehir Kars’tan Manzaralar… Protestolar, direnenler, oyunlar, sahneler…

Milliyetçiliğin çeşitli araçları, ideolojide sağ-sol ayrımları gibi temel meseleler ve ideolojik tartışmalar, 1990’lı yılların izlerinin “kimseye söylemeyeceğim” derken ki tedirginliğinin hissedilmesidir Kar eseri. Romanı okurken, bu tedirginliği uzun yıllar yaşamış ve hissetmiş yorgun insanların, bu minyatür şehirdeki manzarası, hangi karakterin ya da kahramanın ki karakterler demek daha doğru olabilir, haklı olduğuna dair bir izlence yoktur artık. Orhan Pamuk, yaşanmış ve hissedilmiş olan bu siyasi çalkantıların şiddetini hissettirmek istemiştir, edebiyatın yaşam alanını betimleyerek sinematografik bir bakış da sunmuştur. Orhan Pamuk, bana göre, edebiyatın sinemaya açılan görme biçimini yaratmıştır eserlerinde. Nitekim 2015 yapımı, yönetmenliğini Grant Gee’nin üstlendiği “Hatıraların Masumiyeti” adlı belgesel türüyle, Orhan Pamuk'un aynı adlı romanından uyarlanan “Masumiyet Müzesi” edebiyat ve sinemanın hatıratını yaşatır.  Kemal ve Füsun’un 70’li yıllarda yaşadıkları trajik aşkla, aşkla iç içe geçmiş eşyaların hikâyesini anlatır.  Hayalin sinema perdesine aktarımı, hayalin müzesinin edebiyatla olan bağını hatırlattı bana göre.

Edebiyat, sinema ve fotoğraf ilişkisi de bu açıdan önemlidir. Robert Bresson ekonomik buhran sonrası 1930’lı yıllarda yeni dalga Fransız sineması ekolüyle, sinema perdesinde fotoğraf sanatında yavaşlığa ve boşluğa yer olmadığını yorumlamıştır. Bu son derece çarpıcıdır.  Nitekim Orhan Pamuk’un edebiyatla olan bağını, kelimelerin, tasvirin ve fotoğrafın büyüsünü, “Turuncu” adlı eserinde de daha açık ve net bir şekilde görebiliriz. Göçle gelen değişimler, akşamüstü gece tasviri sokakların… Fotoğraf merceğinden daha keskin duran, İstanbul’un Doğu’nun kaderini yaşadığı bir coğrafyada, bir kent bunalımıdır kenarda kalan. Kadınlar bu tekinsizliğin gece düşünde son derece siyah görünür mercekte. Karmaşa, dağınıklık ve tekinsizlik… Orhan Pamuk’un edebiyatla olan bağı, düşlerde sinematografik imgenin yarattığı büyülenme ya da şok etkisi olarak yorumlanabilir. Turuncu adlı eser, post empresyonizmin simgesel temsil ilişkisinde, imgenin parçalara ayrılması ve yeni açılımlar olarak yorumlanabilir. Tarlabaşı, Kasımpaşa, Feriköy gibi yerlerde geceleri çektiği fotoğraflar… Vincet Van Gogh, Paul Cezanne, Paul Gauguin resim sanatı temsilcilerinde tablodaki “sarımsıya kaçan “Turuncu rengi”, Sinematografik imgenin boşluk ve yavaşlığa yer bırakmadan, politik tezahürü gibidir. Fotoğraf bu açıdan, siyah zeminin kültürel renk temsillerinin dinamiğini, “turuncu rengini” keskinleştirir. Son derece keskin bir boşluk olarak yorumlanabilir bu geçişler. İmgelerin parçalara ayrılmasıdır. Dolayısıyla, Turuncu adlı eser, yeni öznelerin görülmesidir.

Rita Felski, “Edebiyat Ne İşe Yarar?” adlı eserinde, senaryo ve kurmaca metinler için dört temel öğeden bahseder: “Bilgi, Tanımlama, Büyülenme ve Şok” etkisi. Bu araç seti, Orhan Pamuk’un eserlerinde kurgunun dolayımlarını hatırlatır.

Orhan Pamuk’un eserlerini yakından takip eden biri olarak şunu diyebilirim: Sessiz Ev ve Kar, her ne kadar tepki ile karşılansa da, doğu-batı ikilemlerini yaşayan aydın profilini, ideolojik tartışmaların boyutunu, bu temel meselelerin manzaralarını ve karşıt kutuplarda yer alan insanları ve öfke duygusunu insanları dönemle bağlantısını ilişkilendirerek ve onları tanıyarak anlatır. Hikâyelerin ve edebiyat sanatının kesişimsel öykülerinin birleştirici gücüne inanıyorum. “Aydınlar, her yerden değil; ama çıkar” diyordu Jean Paul Sartre. Orhan Pamuk’un eserleri, doğu-batı histerisini ve “en keskin gerçeklikleri” estetik aktarımıyla, John Berger’in yorumladığı bir görme biçimi yaratıyor. Mutluluklar, kavgalar, hayaller, umutlar… Yeni yorum alanı. Yani: Anlama açılan perde.

Tarihi Bir Belge: Yaşar Kemal'in İlhan Başgöz'e Mektubu

Profesör İlhan Başgöz, 1923’te Sivas’ın Gemerek ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı dalında doktora yaptı. Tokat Lisesi’nde öğretmenken sol görüşlü fikirleri nedeniyle tutuklandı. 8,5 ay cezaevinde kaldı. 

Yaşar Kemal'in İlhan Başgöz'e Mektubu

Başgöz’ün özgeçmişine baktığımızda kendisini şu sözlerle anlatır: 1949 yılında doktor ünvanı kazandım. İlmi yardımcı olarak fakültede kaldım. Üç solcu hocayı (Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran) fakülteden atmak için kaynatılan cadı kazanı devrinde bende Tokat Lisesi edebiyat öğretmeniyken, Demokrat Parti’nin Mili Eğitim Bakanı Tevfik İleri görevime son verdi. Bir zaman işsiz kaldım. Sonra askerliğimi yaptım. 1952 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesini ihlalden Tevkif edildim. 8,5 ay mahpusta kaldım. Bana 2 yıl ceza verildi. Ve Türk Ceza Kanunu’nun aklımda kalmayan bir maddesi uyarınca cezanın tamamı kaldırıldı… 

1960’ta ABD’ye gitti. California Üniversitesi’nde ve ardından Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde Öğretim Üyeliği yaptı. Türk Halk Kültürü üzerine yaptığı araştırmalar ve yazdığı kitaplarıyla bu alanda en önemli Türkolog oldu. Hastalığı son 2 yılda ilerlemişti. Ambulans uçakla yurda getirildi ancak 14 Nisan 2021 günü Cumhuriyet ile yaşıt olan Başgöz yaşama gözlerini yumdu. Üniversiteye başladığımızda önümüzde örnek alacağımız bir anıt isim vardı, Hep onlar gibi bir halk bilimci olma özlemi içindeydik. Başgöz Hoca’nın çok sayıda araştırması, eseri ve derlemesi vardı. “Bu topraklar” denilince akla ilk gelen bilim insanıydı. İlhan Hoca'yı ilk kez Kültür Bakanlığının uluslararası bir konferansında tanıdım.  Konferanstan sonra uzun boylu, kulağında bir kulaklık olan Başgöz mikrofona geldi. Kısa bir konuşma yaptı. Toplantıdan sonra verilen yemekte kısa bir sohbet imkânı buldum. Öğrencilerinden, folklorun genel sorunlarına kadar anlattı bana. Ayrılırken bir de kartvizitini verdi.  İlhan Hoca ve bize kılavuzluk yapan diğer hocalarımız, üzerimizden emeklerini esirgemeyenler... Dost sohbetlerimizin ana konusu olmuştu artık. Hakkında yaşamıyla, çalışmalarıyla ilgili onlarca yazı yazdım dergilere, gazetelere... Haksızlığa uğramış bir aydındı. Sağdan, soldan kimler uğraşmadı ki, 98 yaşına geldiğini biliyordum. Gazetelerde yaşayan en büyük Türkolog, Halk Bilimci İlhan Hoca ile ilgili yazılar görüyordum. Hoca ile sosyal medyada arkadaştık. Zaman zaman yazılarımı beğenirdi. Sevinirdim. Ruhu şad olsun. Işıklarda uyusun. 28.12.1972 tarihli mektubun orjinal metnini sizlerle paylaşıyoruz:

Canım İlhan, Ağam Evliya,

Ulan mektubuna bir sevindim, bir sevindim ki dünyalar benim oldu. Sana İtalya’ dan bir telefon çakacak, belki sonra da oraya uçacaktım ama kursağımda kaldı, pasaport alamadım. Vermesinler be, canları sağ olsun. Ben de onlara ver yansın ediyorum. Onlar haksız. Bana pasaport vermemeleri için hiç bir sebepleri yok. Ben de ver yansın ediyorum. Dur bakalım ne olacak? Ben zaten siz oralarda olmasanız, hasretlik de cana tak etmese, Türkiye’den hiç ayrılmak istemem. Kuyunun dibindeki taş gibi burada oturup kalırım. Ne yapacağım gavur ellerinde… Eşek sıpaların hiçbirisi yüreğiyle, kanıyla bağlı değiller ki toprağa, anlasınlar senin derdini. Allah bin belalarını versin böylesi sıpa heriflerin. Eşek bile şu dünyadan bir şeyler çıkarır be. Şu bizimkiler sıpa olmuşlar da, gözlerini kör, kulaklarını sağır etmişler, şu dünyadan hiçbir şey anlamamaya da yemin etmişler, öyle dünyaya aval aval bakıp duruyorlar.

Bak arkadaş, sen eline neyi alırsan iyi yaparsın ya, şu masal işini iyi etmişsin. Biz dünyada çok yalnız bırakılmış, anlaşılmamış, şu eşekler yüzünden, bir milletiz. Ne yaparsak, nerede, ne için olursa olsun adımız geçerse kârdır. Yani kötülükle demek istemiyorum, anlarsın ya, iyilikle… Bu yüzyılda Anadolu toprakları üstünde böylesine unutulmuş olmak, dünyanın dışına düşsek utanç verici bir şey Evliyam. Bu bizim omuzlarımızı çökertiyor. Suç bizim değil ama bu sorumluluktan biz de kurtulamayız. İnsan kardeşlerimizin ellerini daha çok tutmaya gayret etmeliyiz. Sevgimizi, sıcaklığımızı insanlara daha çok daha çok anlata bilmeliyiz. Bizim toprağımızın sevgi dolu, büyük dost, muhabbet geleneği var. Bu yüzyıla bu sevgi, dostluk muhabbet geleneğimizden bir şeyler aktarabiliriz. Onun için Koman milletinin toptan masallara, tekerlemelere sarılmaları beni sonsuz kıvanca boğdu. Ha gayret ala gözlülerim, ha gayret bre. Şimdi arkadaş şu masalcı Yaşar amcadan da bir miktar bir şeyler isterseniz masal üstüne, can baş üstüne deyip derhal da derhal kolları sıvarım.

Şimdi arkadaş şu yengemiz Hatun bir iki Taçbaş, bir iki geyik de bize yollasa da görsek ne olur yani.

Bak Evliya Allah senin o ela gözlerini kör etmesin, Türkiye’den bir eksiğin olur da neden bana yazmazsın be mendebur adam?

Şimdi arkadaş bugünden tezi yok seni Cumhuriyet’e abone ediyoruz. Öyle para mara sözü etme. Sen biliyorsun ki azıcık mangır tutuyoruz. Türk okuyucuları sağ olsunlar. Aslan gibi okuyorlar kardeşini, biz de mangırsız kalmıyoruz. Bak oğlum gazete, kitap, dergi ne istersen gönderirim. Sen de benden sana gerek olanları istemezsen şu vebalim boynuna olsun. Anlıyorum ne büyük vebal altına giriyorum.

Milliyet’e bir roman sattım. Koskocaman bir roman ki yalnız cildi 700 sayfayı aşkın. Adı da Demirciler Çarşısı Cinayeti… İyi oldu… Bak ben kül yutmam. İyi oldu dedimse azıcık iyidir.

Thilda hepinizi öpüyor. Beraat etti karı ki keyfine diyecek yok. Can 7,5 yıl içeri girdi. Benim cezamı aynı temyiz bozdu. Yalnız oğlanın mahkemesi var. Gelin de içerde. Bunada çok şükür. Can’a çok üzülüyorum. Bugünlerde gider hapiste onu görürüm. Şu kitaptan dolayı mahkumiyette bir rezalet. Ben Yargıtay’da bunun rezalet olduğunu çok çok sert konuştum. Adana’dan yeni döndüm. Sevdalık üstüne çalışıyorum. Bol bol yazıyorum, sövüyorum.

Hepinizi candan kucaklar, hepinizi öperim… Be Evliyalar Evliyası ne yapayım yani, attığım taş dediğim kuşu vurmadı ki, senin şu ışıklı yüzünü, kara gözlerini göreyim… Aldırma, pasaportu almaya uğraşacağım… Hadi selamlar, canım Evliyalar Evliyası… Taşbaşcım  deyim sana… Olmaz olmaz, sen gerçek bir evliyasın… Sağlıcakla kal…

Fırat Kasap Yazdı: Eşkiya Edebiyatı

Eşkıya sözcüğünün sözlük anlamlarından biri şudur: Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk, haydutlar. Eşkıyalar Anadolu’da Osmanlı Devleti döneminde sıkça görülmüştür. Devletin otoritesinin zayıfladığı zamanlarda, mekânlarda otorite boşluğunu eşkıya çeteleri doldurur. 

Fırat Kasap, Eşkiya Edebiyatı, Koçero

Osmanlı’nın son dönemlerinde İzmir’de yaşamış olan Çakırcalı Mehmet Efe ( Çakıcı olarak da bilinir) tanınmış bir eşkıyadır. Ünlü İzmir türküsü onun ölümü üzerine söylenmiştir. Çakırcalı Mehmet Efe’nin hayatını anlatan Metin Erksan’ın yönettiği, başrolünde Fikret Hakan’ın olduğu Dokuz Dağın Efesi Çakıcı filmi izlenmeye değer. Bu film birçok yönden Elia Kazan’ın Viva Zapata filmi ile benzerlikler göstermektedir. İzmir’in Kavakları / Dökülür yaprakları / Bize de derler Çakıcı / Yıkarız konakları

Daha eskilere gidersek Köroğlu, Dadaloğlu gibi hikâyesi olan halk şairleri aynı zamanda birer eşkıyadır. Köroğlu’nun gerçek adı Ruşen Ali’dir. Babası Seyis Yusuf, Bolu Beyi’nin hizmetinde çalışmaktadır. Getirdiği atı Bey beğenmeyip kızınca Yusuf’un gözüne mil çektirir, atla birlikte evine gönderir. Ruşen Ali atı yetiştirir ve Bolu Beyi’nden intikam almak üzere Çamlıbel’e çıkar. Oradaki eşkıyaların başına geçip baş eşkıya olur. Bu konuda çekilmiş olan, Cüneyt Arkın’ın başrolünde oynadığı Köroğlu zamanında beğenilmiş bir film. Köroğlu’nun birçok şiiri günümüzde türkü formunda icra edilmektedir.   

Koç Koroğlu girdi meydan almaya / Destur edip divanına dalmaya / Yemin ettim yedi derya dolmaya / Doldurun denizi basın kılıncı

Dadaloğlu Güney Anadolu’da, Adana taraflarında yaşayan bir göçebe Türkmendir. Osmanlı Devleti Yörükleri yerleşik hayata geçmeye zorlar. Köyde yaşamalarını, tarımla uğraşmalarını ister. Göçmenler bu durumu kabul etmez ve isyan ederler. Dadaloğlu isyancıların sesi olur:

Dadaloğlu yarın kavga kurulur / Öter tüfek davlumbazlar vurulur / Nice koçyiğitler yere serilir / Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

İnce Memed Anadolu’da yaşadığına inanılan bir eşkıyadır. Yaşar Kemal’in dört ciltlik romanı İnce Memed adlı eşkıyadan esinlenerek yazılmıştır.

İnce Memed Toroslardan gürledi /Buhurcular kulak verip dinledi / On yedi kurşunu yedi ölmedi / Dayan İnce Memed dayan nidelim

Pertev Naili Boratav’ın 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı isimli çalışmasında İnce Memed’e ait şu türkü yer almaktadır: İnce Memed ne yaptıydım ben sana / İki kere everdiydim kesemden / Eğer yerlerime sen vurulaydın / Ölesiye yatamazdım tasamdan

Yine aynı çalışmada bir başka eşkıya Ger Ali’nin türküsü yer almaktadır: Kuyucak pınarı harlayıp akar / Ger Ali’nin kurşunu dağları yakar / Yığmışlar kumaşı şala kim bakar / Dağları bedesten eden Ger Ali

Kurtuluş Savaşı Türk toplumunun ölüm kalım savaşı olmuştur. Bu savaşta Kuvayı Milliye’ye katılan eşkıyalar olduğu gibi karşısında yer alan eşkıyalar da vardır. Yörük Ali Efe Kuvvacılara destek veren eşkıyalardan biridir.

Şu dalmadan geçtin mi / Soğuk sular içtin mi / Efelerin içinde Yörük Ali’yi seçtin mi / Hey gidinin efesi, efelerin efesi / Cepkeninin kolları / Parıldıyor pulları / Yörük Ali geliyor / Açıl Aydın yolları / Aydın eli dumanlı, bak kaçıyor Yunanlı

Kurtuluş Savaşı’nda asker kaçağı olan, Kuvvacılara karşı savaşan birçok eşkıya bulunmaktadır. Tarık Buğra’nın ölümsüz eseri Küçük Ağa’da anlatılan eşkıya Çakırsaraylı olumsuz eşkıya tipine bir örnektir.

Kimi eşkıyalar uğradıkları haksızlıklara tepki göstermek amacıyla eşkıyalık yaparken kimi eşkıyalar da sadece haksızlık yapmak amacıyla eşkıya olurlar. Her iki türe örnek vermek mümkündür. Modern edebiyatımızda eşkıyalara sıkça yer verilmektedir. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Koçero’su eşkıya edebiyatına güzel birer örnektir. Selda Bağcan ile Ahmet Kaya’nın birlikte seslendirdikleri Koçero adlı şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim.

Koçero bir vatandır  / Yaşanır boydan boya / Koçero bir vatansızlık / Bir dağlaşmış yalnızlıktır.

Şener Şen’in ünlü filmi Eşkıya’yı mutlaka gençlere izletmek gerekir. Yazımızı anonim bir türküyle bitirelim: Sene 341 mevsime uydum / Sebep oldu şeytan bir cana kıydım / Katil defterine adımı yazdım / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz / Bir yanımı sardı müfreze kolu / Bir yanımı sardı Varilcioğlu / Beş yüz atlıyınan kestiler yolu  / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Sosyal Medyanın Asosyalliği

Teknolojik yenilikler -özellikle de 1990’lı yıllardan sonraki- insan hayatında hissedilir derecede değişiklikler meydana getirmiş, günlük yaşam ile kamusal alanda birçok kolaylık sağlamıştır. Bu gelişmeler, insan gücünü en aza indirgenmiş, bireyler arası mesafeleri neredeyse ortadan kaldırmıştır.  Teknolojinin bu kadar hızlı gelişmesi, tabiatıyla kişiyi, aileyi, çevreyi, toplumu ve devleti de etkilemiştir. Fert ve toplum olarak ülkemiz, ne yazık ki teknolojideki değişime ve gelişime yeterince ayak uyduramamıştır. Hızla gelişen teknoloji ve sosyal medya ağları, beraberinde  -doğru kullanılmadığında- büyük bir tehlikeyi, evlerimize, işyerlerimize ve çocuklarımızın çantalarına kadar getirmiştir. 

Sosyal Medyanın Asosyalliği, Mehmet Memdoğlu

Ülkemizde ilk olarak 2013 yılındaki Taksim-Gezi olaylarıyla gündeme gelen sosyal medya, doğruluğu teyit edilmeyen bilgilerin,  kullanıcılar tarafından paylaşılmasıyla insanları örgütleme ve bir araya getirme fonksiyonu görmüştü. Taksim-Gezi eylemlerine katılanlar birbirlerini haberdar etmelerinde başta Facebook ve Twitter olmak üzere "sosyal medya"nın rolü büyük olmuş, on iki saat içerisinde konu ile ilgili üç hashtag için iki milyona yakın tweet atılmıştı. Protestoların İstanbul dışındaki yerleşim yerlerine yayılmasında da sosyal medyanın etkisi büyük olmuştu. O dönem, yine şüpheli ve tamamen yanlış birçok haber de doğruymuş gibi sunulmuştu. Bu durum, olaylarla ilgili haberler hakkında büyük bir dezenformasyona sebebiyet vermişti. Hatırlanacağı üzere RTÜK, Gezi Parkı olaylarında “halkı şiddete teşvik ettikleri” gerekçesiyle kimi televizyon kanallarını ağır para cezası ile cezalandırmıştı.    

Yine, 6-8 Ekim Kobani’yi protesto eylemleri sırasında da eylemciler, sosyal medya ağları üzerinden örgütlenmişti. Her iki olayın sonuçları ve eldeki veriler, ileride meydana gelebilecek toplumsal gösterilerde, “sosyal medya”nın kolaylıkla suistimal edilebileceği gerçeğini gözler önüne sermiştir.

Sosyal medya, siyasal, sosyal ve kültürel gelişmelerin takip edilmesine ve tanıtılmasına katkıda bulunan bir güç olmakla birlikte, bağımlığı; bireyi aileden, çevreden ve en nihayetinde toplumdan uzaklaştırarak, “asosyal” bir kimlik kazandırma riskini de taşımaktadır. Sosyal ağların kullanımı günlük yaşamın bir parçası olmaktan çıkmış, toplumun büyük bir kesiminde bağımlılık derecesine yükselmiştir. Bu ağlardaki kimi paylaşımlar, sigara ve uyuşturucudan daha tehlikeli hale gelmiştir. Sosyal ağlarda birden fazla hesap açan, zamanının çoğunu bu ağlarda gezinmekle geçiren bireylerin sayısı hızla artmaktadır. Sosyal ağlara olan bağımlılık ve uygunsuz kullanım, ülkemizin aile yapısını da tehdit etmektedir. Bu ağların günlük yaşama girmesiyle birlikte, bu durumdan evli çiftler de etkilenmiş, boşanmalardaki rolü artmıştır. “Özellikle sosyal ağların, sohbet sitelerinin kullanılmasının boşanmaya etkisi konusunda yapılan özel bir ankette, boşanmayı düşünen ve eşinin boşanma talebiyle karşı karşıya kalan değişik kültürlere sahip 25-50 yaş arası 780 kadın ve erkekle yapılan görüşmelerde: Boşanmayı düşünen her dört kişiden bir tanesinin, kararını vermesine internette yapılan sanal sohbetler ve paylaşım sitelerinin sebep olduğu, Aldatıldığını düşünen her iki kişiden bir kişi, eşinin kendisini sosyal paylaşım sitelerinde veya sanal sohbet ortamında tanıştığı birisiyle aldattığına inandığı, Eşini aldatan Her iki kişiden bir kişi, sosyal paylaşım sitelerinde veya sanal sohbet ortamında tanıştığı birisiyle aldattığını kabul ettiği tespit edilmiştir.”

Tedbir alınamadığı takdirde, sosyal iletişim ağlarının bireylerin günlük yaşamına verdiği katkı, sosyal medyanın kullanımından kaynaklanan olumsuzlukların gölgesinde kalacaktır.

Tan Doğan Yazdı: Yekûn

Tan Doğan, Yekûn

kediler de öldü âh

kuş kadardı son kış

ölmek için yaşadık heyhat

fakat hayat diye çırpınmak hoştu

koşan lüfer yüzen karga uçan at

rahat rahat yürünürdü sonsuzlukta

ota zül oğlağa dert uçuruma muştu çok

hiç yoktan var oldu acı

bebeler de öldü âh

ne kadar nefes o kadar kan

şeytan yalanıdır gerçeğin

bize heves dörtnala bulut

umut da uyutur uzağı

sonra baktım yeşil küf mavi kaf akıl kof

üç vakte dek gönle sarıldım: aşk

yâr kadar ömür sevdalıya

canı kanırtır dil

eli ayağı koskoca zulmün

zalimler de öldü oh

kötüyü kutsayan kahpedir

sudur kir tutan ve ekmek kin

senin baban hangi diyârdan anne

benim bildiğim doğum ham

tastamam dünü kurtarıyor gün

her gece başka yarın anlasanıza

ağlasanıza kök kök dal dal yaprak yaprak

hainler de öldü oh

zengini çoğaltan züppedir

yokluğuna âşıktır züğürt

senin deden hangi diyârdan nine

benim bildiğim ölüm gam

cennet günahıdır tanrının

adım adım cehennem suretleri

ne kadar din o kadar kın

kılıcı yaslıdır yerin

göğün tarihi pas

sis içinde isli melekler

korkunun kokusu kekremsi

iyisi mi ağzını yumsun destan

hem altı çizilmeli masalın hem üstü

öykü anlatmaya hâl mı kaldı

köpekler de öldü âh

söz kadardı son güz

ölmek için anlaştık heyhat


fakat hayat diye çıldırmak boştu

coşan lüfer üzen karga kaçan at

vasat vasat çürünürdü uçsuzlukta

ota gül oğlağa sert uçuruma suçtu ok

hiç yoktan vuruldu dağcı

ebeler de öldü âh

ne kadar gebe o kadar ân

insan yalanıdır gerçeğin

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447