Hüseyin Avni Cengiz Yazdı: Borsacı

Yazar Hüseyin Avni Cengiz'in kaleme aldığı Borsacı isimli öyküyü sizlerle paylaşıyoruz.

Önce çıkıyor sonra düşüyordu. Zararını biraz da olsa kurtarmak istiyor: Fiyatı düşen kâğıtlarını satıyor, çıkmakta olan kâğıda giriyordu; sonra o da düşüyordu. Tüh, bu sefer de önce sattığı kâğıtların değeri artmaya başlıyordu. Bunlar benim üstüme oynuyorlar, dedi. Bir değil iki değil; sürekli böyle oluyordu. Sonra bir daha cümlesini tekrarladı. Bilgisayar gözünü aldı. O arada adamın karısı girdi odaya. Bağırmaya başladı: “Bütün varımızı yoğumuzu batıracaksın şu borsada. Yeter artık… Kafayı yedin şu bilgisayar başında… Sigarayı kaç pakete çıkardın böyle...” Söylene söylene küllükleri boşalttı. Şırak… Ani bir hareketle kornişinden sökercesine perdeyi çekti, camı açtı. ‘Şehrin gece yarısı’ tablosu pencereden bilgisayarın ekran kenarlarındaki parlak, plastik zeminde hafifçe belirdi.

Borsacı

Adam karısına cevap vermedi. Belki de veremedi. İnternet sayfalarını tek tek kapattı. Sonra bilgisayarı kapattı.  Kesin, dedi. “Bunlar benim üstüme oynuyorlar. Benim girdiğim kâğıtları düşürüyorlar, sonra kâğıttan çıkarsam kâğıdı yükseltiyorlar; çıkmazsam daha da batırıyorlar. Kesinlikle benim üstüme oyun kuruyor bunlar.” Saatlerdir bilgisayar başındaydı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Adam yatak odasıyla salon arasında gidip geliyordu. Kendi kendine durmadan söyleniyordu:     

Yok ayı sezonundan çıkamadık yok boğa sezonuna geçtik, yok short patlatıyorlar yok long patlatıyorlar…”

Borsaların yükseliş eğilimine geçtiği döneme “boğa sezonu”, genel anlamıyla düşüş eğilimine geçtiği döneme ise “ayı sezonu” diyorlardı. Kaldıraçlı işlem diye bir şey vardı: Kâğıdın yükselme ya da düşme eğilimine de para basılabiliyordu. On lirası olana yüz liralık işlem yapma fırsatı veriyorlardı. Aslında on lirası olan yatırımcı eğer o kâğıt yükselirse yüz lira üzerinden kar elde ediyordu. Ama kâğıt düşerse yüzde onluk bir düşüşte o on lirası sıfırlanıyordu. Yani aracı kurum riske girmeden size işlem yaptırıyor ve komisyonunu alıyordu. Buna da ‘likit olmak’ deniyordu. Bu arada da sosyal medyadan borsa sayfalarını takip ediyordu adam. Kâğıtlar düşerken, ”Merak etmeyin long patlatıyorlar.”; kâğıtlar çıkarken “Bu bir fake yükseliştir, short pozisyonlarını patlatıyorlar.” diyorlardı.  Yatırımcıların çoğu yükselecek diye bir kâğıda para basarsa, o kâğıdı elinde bol miktarda bulunduran büyük yatırımcılar o kâğıdı anında satmaya kalkıyorlar böyle olunca o kağıt ani bir düşüş yaşıyor; ödünç parayla işlem açan küçük yatırımcının %90’ı ödünç olan paralarındaki yüzde onluk kendi paraları sıfırlanıyordu. Buna ‘long patlatma’ diyorlardı. Bunun tersine de ‘short patlatma’…  Paralar sıfırlanıyor, kâğıdın değeri düşüyor sonra büyük yatırımcılar düşük değerden o kâğıdı tekrar alıyorlar hemen yükselince yeniden satıyorlardı. Yani kumar parası dönüp dolaşıp kahvecinin kasasında feneri söndürmeye devam ediyordu.

Adam bu kumarvâri kaldıraçlı işlemlerden uzak kalmayı becerebilmişti çok şükür. Ama yine de para kazanamıyordu bir türlü. O akşam hisseler yüklemiş sonra da biraz düşmüştü. Ama adamın kâğıtlarından biri yükselmiş diğerleri yükselmemişti nedense. Herkes boğa sezonunun başladığından bahsediyordu. Adam al sat yaptıkça biraz kazandı; sonra fazlasını kaybetti. Ama parasının en azından yarısı hâlâ kâğıtlardaydı. Karısının bağırmasından sonra en azından bu kâğıtlarım kalsın, dedi ve uzun vade beklemeye karar verdi.

Artık işini de savsaklamaya başlamıştı zîra. Sabah işe gidiyor ama aklı fikri grafiklerde, borsa çizgilerinde kalıyor ve istese de işinde verimli olamıyordu. Nerdeyse her şeyi borsa terimleriyle değerlendirir olmuştu. Yükselen trend, batan şirket, kripto para,  Fed, falanca kripto paranın SEC’teki dava avukatlarının gereksiz açıklamaları, metaverse, sanal âlem, trend topik, sosyal medya… Bu abuk sabuk liste uzayıp gitmeye başlamıştı artık.  Adam bakkaldaki peynirin kilogram fiyatını, fırındaki ekmeğin kokusunu, doğalgaz faturasının ödenme tarihini, oturduğu evin vergi borcunu, akraba ziyaretlerini, eş-dost ile yapılan samimi sohbetleri, İftar için masaya oturulduğunda ezana beş dakika kalan o anlarda ve bayram namazlarındaki uhrevî hazları… İşte bütün bunları neredeyse unutmuştu.

Ve bütün bunları unuttuğunun ayırdına varabildi yine de adam. Bir nevi içsel bir aydınlanma yaşadı sanki. Karısının çıldırmaya benzer bağırışlarında “karısının belki de haklı olabileceğini” bir an düşündükten sonra yaşıyordu bu aydınlanmayı. Düşündü: Kaç yıldır tiyatroya gitmemişti? Kaç yıldır çoluk çocuk sinemaya ya da pikniğe gitmemişti? Kaç yıldır bir kitabı tam olarak okumanın bilgece keyfini yaşamamıştı? Kadın kocasının kendisine sert cevap verememesinden cesaret buldukça salondan söyleniyor; söylendikçe, adam bütün bunları düşüne düşüne dolaşıp duruyordu evin odalarında. Ara sıra elinin içiyle, bazen parmaklarını tıklatmak suretiyle duvarları yokluyordu adam. Bu duvarlar gerçek mi yahut güvenli mi, dercesine… 

Adam yorgun argın, gözleri kan çanağına dönmüş hâlde yatağına yattı. Karısı salondan beri bağırıyordu hâlâ: “Hani benim bileziklerim. Hani icardan gelen paralar. Şifrelerini bilsem gireceğim o borsaya hepsini satacağım kâğıtlarının. Yok sepet yapıyormuş, yok, portföy yapıyormuş. Koltuk takımım eskidi. Misafirlerden utanıyoruuuum.” Kadın artık bağıra bağıra saydırıyor; adam hiç ses çıkarmadan uyumaya çalışıyordu.  Karım bana bağırmakta haklı mı diye düşündü tekrar. Belli ki karısı haklıydı bu sefer. Sonra kendine bir şey olursa borsada kalan parasını eşi ya da çocukları çekemezdi ki. Şifreler kendiyle beraber yitip gitmiş olacaktı. Başı dönüyordu. Tansiyonu mu oynamıştı ne? Hâlâ söyleniyordu. Kadın daha önce kocasından duyduğu borsa terimlerini saydırıyor; adam da karısıyla birlikte bir dini metne mukabele edercesine sessizce tekrar ediyordu:  “Yok, long patlatıyorlar, yok short patlatıyorlar yok ayı sezonu bitti yok daha yeni başlıyor…”  Bu tekrar edişten bir müzik keyfi aldığını fark etti adam. Kalbinin çarpıntısıyla sona erdi mini ayin. Uyumalıyım dedi. En kısa zamanda da şifreleri hanıma ve çocuklara söylemesi gerektiğini düşündü. Uyuyamadı. Duvar saatinin fosforlu rakamları üstünden geçip duran yelkovana takıldı. Çocukken babasının kendine aldığı fosforlu saate yorganın içinde dakikalarca baktığını hatırladı. Korkutan ve kaçınılmaz bir şey var, diye mırıldandı.  Güzel şeyler düşünmeliyim, dedi sonra.

Adamın karısı salonda yattı o gece. Kocasına o kadar bağırdıktan sonra... Adam o güzel şeyleri düşünmek istedi.  Çayırları, akarsuları düşündü. Yaprakları durmadan döven yağmurları düşündü. Toprağın kokusunu duydu. Sonra bilinci onu eve getirdi nedense. Annesi ütü yapıyor; babası da annesini bekliyordu. Sabırsızdı babası. Canlı, çok canlıydılar. Sanki ölmemiş gibilerdi. Adamın kalbi çarpıntı yaptı yine, uykuya dalmak üzereydi. Korkunç bir şey oldu: Başucuna karanlık biri gelip adamın adını söyledi. Adam sese doğru döndü. Gölge adam,  adama eğildi ve adamın ağzını avucuyla kapatarak adamı boğmaya çalışırken, adam ölmekte olduğunu düşündü. Dua etti. Kendine geldi. Karısını çağırdı. Karısına anlattı yaşadıklarını. Karısı da “Karabasan görmüşsün, kalbinin üstüne yatma! Sorun yok.” dedi ve adama bir bardak su getirdi. Adamın yanına yattı. 24 saat açık borsalar sabaha kadar yükselmeye devam etti o gece. Yeni nesil borsalar hiç kapanmıyordu artık. Boğa sezonu hızlı başladı, şeklinde paylaşımlar yapılıyordu sosyal medyada. Adamın parası katladı da katladı. Adam uyurken neredeyse bir gecede adamın bütün zararı çıktı ve parası neredeyse üçe katlandı. Boğa sezonu böyle sürerse adam belki de çevresindeki en zengin kişi olma şansını yakalamıştı. Nihayet uyudu adam.

Adam, gece bir ara uyandı. Başı dönüyordu. Tekrar uykuya dalarken annesinin hayali artık rahatsız etti adamı.  Zaman zaman uyandı; zaman zaman uyudu. Karısı kesintisiz uyuyordu. Tabii buna uyku denirse. Durmadan sayıklıyordu karısı da uykusunda. Borsadaki hesap şifrelerini kullanmayı eşine nasıl öğretebileceğini düşüne düşüne tekrar daldı. Sabah oldu. Karısı kalktı kahvaltıyı hazırladı. Kocasını çağırdı mutfaktan beri. Kocası cevap vermedi. Bir daha çağırdı; gene cevap yok. Yatağın başına gitti. Kocasının yastığının ucunda kan lekesi kurumamıştı henüz. Korktu. Yorganı kaldırdı. Kocasını sarsarak uyandırmayı denedi. Kafası yastığa gömülmüş kaskatı cansız bir bedenle karşılaştı sanki. Kadın kocasının öldüğünü sanmakta elbette haklıydı.  Manzaradaki ölümün soğuk renkleri tüm dehşetiyle titretmişti kadını. Kadın öyle bir çığlık attı ki kocası fırladı yatağından. “Ne oluyor delirdin mi?” dedi karısına.  Adam, bıyıklarındaki donmuş kan lekelerini fark etmekte gecikmedi elbette. Burnu kanamıştı, biraz da başı dönüyordu. Karısı şaşkın kocasına bakıyor adam da karısına. Başı döndü yine adamın.

Hastaneye gitmek için çarşıya geldiler. Şehrin en kalabalık caddesinden geçtiler. İnsanlar cıvıl cıvıl. Kimi genç çiftler el ele camekânlarda fısıldaşıyor; kimi yaşlı ve süslü kadınlar mağaza kapısında satış elemanlarına bir şeyler soruyor. Kimi motosikletli kuryeler elektrikli motosikletleriyle kalabalığın arasından telaşla geçiyor. Kâh genç, bakımlı bir bayan kâh genç, yakışıklı erkek satış elemanları buyur ediyorlar mağaza önlerinden geçenleri. Bakımlı, genç bayan satış görevlileri bugün bakımlı ve güzel değil; yakışıklı genç erkek satış elemanları da bugün genç ve yakışıklı değillerdi. Dali’nin tablolarından mı düştüler bunlar? Sağlık başa tâc imiş; hasta görmüş sadece, dedi içinden. Hastanedeler. Hafif bir beyin kanaması geçiriyordu. Çok da ciddi bir şeyi yoktu galiba. Yatağında oturup sohbet edebilecek kadar iyileşti hemen. Yalnız bir boşlukta gibiydi adam. Hastanede, ziyaretine gelenlerle ve ziyaretçiler çekildikten sonra karısıyla sürekli eski şeylerden konuşuyordu. Sanki beş yıl öncesinde kalmış gibiydi. Böyle geçmekteydi adamın günleri işte hastanede. Bir gün doktor odasına çağırdı adamı. Doktor, kendi masasında değil de masanın önünde hastaların kullandığı sandalyelerin birine oturmuştu. Ayakalarını topladı; karşı sandalyeye oturmasını rica etti adamdan.  “Mesaim bitti. Bir iki kelam edelim.” dedi, “Aslında eşinizden sizin hikâyenizi dinleyince ilgimi çektiniz.” Belli ki hastasını kontrol etmek istemişti. “Yahu bu kadar neye sıkıldı canın böyle?” diye sordu adama. Adam, ne bileyim ben farkında olmadan sıkılmışım demek ki, dedi. Doktor, adamı biraz daha konuşturmak istiyordu galiba. Eşiniz sizin yatırımcı olduğunuzu, borsalarla fazlaca meşgul olduğunuzu söyledi. Bari para kazanabildiniz mi, dedi. Adam: “Nerede… Kolay mı öyle para kazanmak. Kazansan bile misliyle alırlar adamdan parayı.”  “Öyle şey mi olur yahu!” dedi doktor. Adam:

- Efendim küçük yatırımcıyı Tantalos’un aldığı cezayla cezalandırır borsalar.

- Tantalos mu? Tantalos da kimmiş, dedi doktor.

- Tantalos, tanrıların sırrını halka açıkladığı için cezaya çarptırılmış bir hükümdardır mitolojide. Tantalos, ceza olarak bir cennete konur. Bolluk ve bereket fışkırmaktadır her köşesinden cennetin. Tantalos, ağaçtaki bir meyveye uzanır fakat meyve dalı, öyle yükselir ki bir tane dahi koparılmasına izin vermez. Tantalos, su içmek ister. Yanı başındaki su çekiliverir, Tantalos içmek istedikçe. Yani yaşadığı cennetin hiçbir nimetinden yararlanamaz. Sahi siz hiç borsadan zengin olmuş bir küçük yatırımcı gördünüz mü? Böyle biri yoktur demiyorum; sahiden merak ettiğim için sordum. Borsaya bulaşmak bir ödül kazanmak için adım atmak değil bilakis bir cezayı infaz etmektir anlayacağınız.

Doktor:

- Aslında eşinizden sizin hikâyenizi dinleyince ilgimi çektiniz, diye aynı cümlesini tekrar etti.  “Benim de bir zamanlar borsaya ilgim vardı. Ama ben abartmadım o işi. Ve şimdi düşündükçe beni mahcup eden duygularım var hâlâ o günlere dair. Örneğin bir haksızlığa karşı gayet hukuka uygun bir toplumsal gösterileri yapılırdı; göstericilerden nefret ederdim. Çünkü bu tür gösteriler borsaların düşmesine neden olabilirdi. Yahut hatırlarsan yavru vatanda bir referandum yapıldı. Herkes şahit ki arkadaşlara, bu referandum geçmemeli çünkü bu milletimiz için felaket olur, diyordum; ama gönülden referandumun geçmesini diliyordum. Çünkü referandum geçmezse borsalar düşüşe geçebilirdi. Laf aramızda, utanç verici.”

Peki, dedi adam. “Bu kadar dalmışken o işlere, neden vazgeçtiniz paranızı borsada değerlendirmekten?”

Doktor:

- Hatırlar mısın THİK adında bir haber kanalı vardı. Bir ekonomi kanalı... Tabii o zamanlar internet falan yok. Dev ekran televizyonumda sürekli o kanal açık dururdu. Eğer hasta muayenem varsa kanalın sesini kapatırdım; yok eğer şimdi olduğu gibi dinlenme saatimdeysem sesi de açık olurdu kanalın.  Neden bu kanalı izlerdim? Çünkü devamlı borsadaki kâğıtların fiyatı geçerdi kayan yazılarda. Mesela diğer ekonomi kanallarında reklam girdiğinde anlık kâğıt fiyatlarını veren kayan yazı kalkardı ama bu kanalda reklamda dahi alttan fiyatlar akardı.  Adeta bir dünya kurmuştum o kanalla. 24 saat, saat başı haberler girerdi. Önce bir müzik… Sonra ekonomide sanki çok önemli bir olay olmuş gibi yok bilmem ne ülkesinden tarım dışı istihdam dataları gelecek, yok geldi, yok iyi geldi yok kötü geldi. Yok, özelleştirmelerde kritik adım. Yok, şu kâğıda yabancı girme ihtimali var ki öyle olursa kâğıt patlar ve hepimizi zengin eder. Yok, Asya borsaları yükselişe geçti; yok, Avrupa borsaları değer kaybetti. Zannederdim ki bütün dünyada önemli insanlar bu kanalı izlemektedir. Yahu ne günlerdi o günler.

- Peki, sonra ne oldu, dedi adam doktoruna.

- Hiç. Hiçbir şey olmadı. Bir gece yattık kalktık ki kanalın adı değişmiş. Saçma sapan magazin programları yayınlayan bir kanala dönüşmüş bizim ekonomi kanalımız. Ben sandım ki dünya yıkılacak, aydınlar tepki koyacak, kanalımızı isteriz diye halk sokaklara dökülecek. Ama bu kanalın kapanmasıyla ilgili doğru dürüst bir haber bile bulamadım basından. Afrika yaşam tarzını anlatan yayınlar yapan televizyona dönüşmüş. ‘Afrika’ derken ironi yapıyorum tabii. Bugün biliyorum ki zenginlik, çok para sahibi olmak değil.

- Peki, dedi adam. Sizce neden kapandı o kanal?

- Sen; ister, harç bitti yapı paydos, de! İster çiçekte bal tükendi, de! Yani anlayacağın, alacaklarını çoktan almışlardı bizden.

Birkaç gün geçti aradan. Hastaneden çıkış günü için biraz paraya ihtiyaç duydu kadın ve kocası.  Kadın, bari bu sefer borsadan biraz para çekelim, diye yalvardı. Adam, sahi borsada biraz paramız vardı değil mi, dedi. “Tamam çekelim.” Telefonunu aldı eline. Düşündü: Sahi benim param hangi borsadaydı? Telefonuna baktı. Hatırladı hangi borsalarla çalıştığını. Hemen açtı arayüzünü çalıştığı borsanın fakat şifre? Şifreleri hatırlamıyordu. Karısı inanmadı adama önce. Sonra hak verdi. Adam, elbet hatırlarım, henüz tam olarak iyileşmedim, biraz mühlet ver bana, dedi karısına. 24 saat açık borsalar sabaha kadar yükselmeye devam etti ondan sonraki gecelerde de. Boğa sezonu hızlı başladı, şeklinde paylaşımlar da yapılmaya devam etti sosyal medyada. Hastaneden çıkacakları gün doktor, yanlarına geldi bu sefer:

- Sorun yok; bazen böyle küçük kanamalar olur beyinde. Tabii zaman zaman kontrollerimizi yaptıracağız fakat siz hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edeceksiniz. Hem de yeniden doğmuş gibi. Tanrı ikinci bir yaşam verdi kabul edin kendinize ve zamanınızı öyle değerlendirin. Evet, yakın geçmişte olan bazı şeyler silinmiş olabilir beyninizde ama üzülmeyin görür görmez yahut biri size hatırlatır hatırlatmaz tekrar hatırlayacaksınız o şeyleri elbette. Ama yakın geçmişinizdeki unuttuğunuz bir şeyi biri size hatırlatmıyorsa siz de unutun gitsin onu. Çünkü başka türlü kesinlikle hatırlama şansınız yoktur. Doktor gülümsedi. Adamın karısı, acı acı gülümsemeye çalıştı. “Merak etme hanım, borsada zaten fazla bir şeyimin kaldığını sanmıyorum.” dedi adam. “Daha doğrusu eğer şifreyi hatırlayabilirsem al-sat yaparak o parayı çekemeden orada sıfırlayacağıma eminim. Onun için şifreleri hatırlamanın bir anlamı yok. Maddi durumumuza bir katkısı yok yani.”

Karısı: “Köyde, ocağın gizli rafındaki küçük defterde olabilir mi acaba şifreler? Hani önemli şeyleri o deftere yazdığını söylerdin ya!”  Adam sessiz kadına baktı. Kadın devam etti:

- Sahi, borsaya girdiğinden beri köye hiç gitmedik ki? Boş ver, Allah, sağlığını sana; seni ise bize bağışladı ya, dedi.

Doktor sessiz adama baktı. Kadın sessiz önüne baktı. Adam sessiz, elektrikli, katlanabilen hastane yatağının kumandasına sonra da pencereye baktı. Kar yağıyordu.

- Köy evimizde, yanan ocağa birkaç kütük, -eğer öyle bir defterim varsa- üstüne de o defteri atıp ateşin çatır çatır ninnisiyle biraz uyumak istiyorum, dedi.

1932-2024 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447