Tan Doğan Yazdı: Yekûn

Tan Doğan, Yekûn

kediler de öldü âh

kuş kadardı son kış

ölmek için yaşadık heyhat

fakat hayat diye çırpınmak hoştu

koşan lüfer yüzen karga uçan at

rahat rahat yürünürdü sonsuzlukta

ota zül oğlağa dert uçuruma muştu çok

hiç yoktan var oldu acı

bebeler de öldü âh

ne kadar nefes o kadar kan

şeytan yalanıdır gerçeğin

bize heves dörtnala bulut

umut da uyutur uzağı

sonra baktım yeşil küf mavi kaf akıl kof

üç vakte dek gönle sarıldım: aşk

yâr kadar ömür sevdalıya

canı kanırtır dil

eli ayağı koskoca zulmün

zalimler de öldü oh

kötüyü kutsayan kahpedir

sudur kir tutan ve ekmek kin

senin baban hangi diyârdan anne

benim bildiğim doğum ham

tastamam dünü kurtarıyor gün

her gece başka yarın anlasanıza

ağlasanıza kök kök dal dal yaprak yaprak

hainler de öldü oh

zengini çoğaltan züppedir

yokluğuna âşıktır züğürt

senin deden hangi diyârdan nine

benim bildiğim ölüm gam

cennet günahıdır tanrının

adım adım cehennem suretleri

ne kadar din o kadar kın

kılıcı yaslıdır yerin

göğün tarihi pas

sis içinde isli melekler

korkunun kokusu kekremsi

iyisi mi ağzını yumsun destan

hem altı çizilmeli masalın hem üstü

öykü anlatmaya hâl mı kaldı

köpekler de öldü âh

söz kadardı son güz

ölmek için anlaştık heyhat


fakat hayat diye çıldırmak boştu

coşan lüfer üzen karga kaçan at

vasat vasat çürünürdü uçsuzlukta

ota gül oğlağa sert uçuruma suçtu ok

hiç yoktan vuruldu dağcı

ebeler de öldü âh

ne kadar gebe o kadar ân

insan yalanıdır gerçeğin

Tan Doğan Yazdı: Kara Yaz(g)ı

Kov, kov, kov…  Gitmiyor.  Tenime, terime teşne. Osuruğu da severmiş meğer meret. Tütsü-mütsü nafile. Konduğu an tüyüyor. Sille-tokat girişmek de boş. Sinsi sinsi saklanıyor olmadık yere. Bir lahzada vınnn! Başucumdaydı şimdi, baktım kaçmış, yok. Sineklik de hava-cıva,sprey de… 

Kara Yaz(g)ı

Bağışıklık kazanmış zirzop. Ekmek kırıntısı koyduydum masaya, yiyip-kaçmış birden.  Esmer şekerli mayayı mideye indirdi, sirkeli deterjanlı suyu lıkır lıkır içti arsız. Bana mısın demeden konuyor hâlâ alnıma yüzsüz. Makas bile aldığı oldu yanağımdan. Banyodan çıkamaz oldum yıkanıp ve iki lokma yiyemez…     

Aynayı, pencereyi sevse de narsis, şöyle bir bakıp uçuyor sevinçten. Dört duvarla eh işte, tabanla fena değil de, tavanla pek arası yok; ille güneşlik, tül, perde.

Geçen gün dalıp saçlarıma, ertesi gün çıktı da, bir oh çektim. Bitlendim mi diye kaşınmasam ruhum duymayacak. Ayıptır söylemesi, hava pek sıcak diye  don-atlet yattıydım da, kaşındıydı apış aram sabaha kadar. Bir orası kalmıştı, o da gayri gazi! Keskin nişancı bulacak, bir şarjör boşalttıracak, lime lime parçalattıracağım deyyusu handiyse. El bombası bile attırasım var, havan mermisi, top... Bir askerî pilot emeklisi kamikaze ile anlaştıydım laf aramızda. Adam birkaç sortiden sonra harakiri yaptı. Bizimkisi hayatta hâlâ! Ne tetikçiler, cellâtlar, eşkıyalar geldi-geçti de, bana mısın demedi kara bela! Beni gömüp rahatlayacak herhalde mendebur! Ağzını musluğa dayamaya bayılıyor, çayımdan bir fırt almadan yapamıyor tiryaki. Kahve-cigara yapası da var ammaaa, balkona çıkmıyor. Evde nöbetçi! Bir ara saflığıma geldi de, “Ey Atinalılar! Ben size tanrıca gönderilmiş bir atsineğiyim.” sözü düşünce aklıma,  “Yoksa Sokrates misin?” dedim de, gül, gül, gül, bir türlü ölmedi!

Bir ara bakkala gidip-dönmeyeyim, dedim. Her yer altüst, her şey delik deşik! Tam bir manyak! Psikiyatra götürecektim nerdeyse. “Doktorcuğum, şu psikopata bir el at; bir iğne, ilaç falan, sakinleştir de geberteyim n'olursun?” diye yalvarmayı dahi düşündüm. Bir ara kasabı çağırdım, belki satırla doğrar diye, olmadı… Terzi de beceriksiz çıktı, dikemedi kanatlarını bir türlü! Ya bahçıvana, rençbere, fırıncıya ne demeli? Bu kadar mı beceriksiz olur insan?  Dede yadigârı olmasa şu üç göz odalı ev, kiraya çıkardım kıyıp emekli maaşıma. Hatırası var bir de rahmetlilerin.  Başıyla onaylarken Parkinson hastası babam, 'ölümü gör' demişti. Demanslı  annem, “evi bir gün satarsan…”

Ölüsünü gördüm ikisinin de, evin ölgün dirisi hayattayken!

Fakaaat ya bu sinekle hasbihâl etselerdi benim gibi, sıyırsalardı kafayı ölmeden, satmazlar mıydı oğullarından evvel? Derin bir ohhh! çekebilmek için son gürlüklerinde…

Bilemedim! Ne desem lâf-ı güzaf, ne yapsam akla ziyan. Bu kara lânete, zifir-i ömre ve derde duçar eylemişken beni, ya hapishane ya tımarhane böyle giderse sonum! Sokak adamı mı olsam terk edip evi, bir parkta bir bankta mı yaşayıp-gitsem desem, hemen kabul eder, belki de tekmeyle "defol" der; belki de göbek atar. “Ev tekmil benim" diye, bir de bir eş bulur, sokar içeri; çoluk-çocuk ve yedi, yetmiş yedi sülâle, zevk-i sefa içinde sonsuz saltanat!

“Niye bırakacakmışım ki bu yadigârı o mikroba.” dedim. 

“Bağışlarım ona-şuna-buna, kreş, bakımevi falan yaptırırım, muhtarlığa veririm arsasıyla.” dedim. Dedim de, duyan-anlatan kim? "Vız gelir-tırıs gider" dedi, bastı tiz kahkahayı: "vız, vız, vızzz...."

İçinde ben ve sinek ve tüm hatıralar, son çâre dedim bir de bir gece kendi derdime, rahmetlilerin ahı tutar diye satmayıp, kimseye de yâr etmeyip mekânı, çıra gibi yaktım evi bir lahzada!

* Hamiş: Küllerim savrulurken havaya, bir ses mi duydum ne, baca deliğinde: Vızzz!

* Şerh: Tıkalıydı baca tuğlayla. Kesin ölmüştür o da (avuntu!)

* Not: Ya camı kırıldıysa pencerenin, ya çöktüyse tavan tabana… Eyvaaah!

* Hoş dilek: Bu hikâyede öl(e)memişse hâlâ şu sinek, bir daha gelirsem dünyaya olayım inek!

* Boş dilek: Ot gibiydi zaten hayatım, ‘inek’likten azat et beni tanrım!

* İki söz: “Balın varsa sineğin bol olur.” / Cervantes.  Balım yoktu, tek sinek canıma yetti.

* Bir dize: “İnsanın değeri yok sinek kadar.” / Cahit Külebi

* Bu da size: “Küçük sinek mide bulandırır” ise, ‘Atsineği ne yapmaz?

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447