Zaman, önüne geçemediğimiz bir hızla akıyor. Hayat da öyle. Değişiyor üstelik. Onunla birlikte dünyamız da değişip farklılaşıyor. Çünkü her gün yeni, aynıymış gibi görünse de farklı bir deneyime açıyoruz kapımızı. Bambaşka, bir öncekini az veya çok aşan tanıklıklara... Dolayısıyla bizler de değişiyoruz. Ayırdında olalım ya da olmayalım, deneyip tanık olduklarımızla birlikte, olaylarla insanların etkileşimine maruz kalıyoruz. Sonuç; algılayışımız, önyargılarımız, eğilimlerimizle yönelimlerimiz gibi pek çok vasfımızda ortaya çıkan değişimimizdir. Bu gerçek, önü sonu döner dolaşır, okumalarımızı da değiştirir. Hatta diyebilirim ki her okuyuş, bizleri bir başka biçime büründürür.
Nasıl ki aynı suda iki kere yıkanılmazsa, aynı kitabı da aynı bakışla iki kez okumaz, okuyamazsınız. Evet, değişmeyen, elinize aldığınız o kitaptan duyduğunuz hazdır. Ancak o kitabın sözcük denizinde çıktığınız her anlam arayışında yeni bir dürtüyle harekete geçer; yıllar önce, o günkü hâlinizle kitaba düştüğünüz notlara yeni notlar eklersiniz. Nasıl? Şimdiki bakış ve kavrayışınızla...
Daha önce üstünde durmadığınız satırlar, daha vurucu gelir mesela. Daha bir sarsıcı... Belki daha etkisiz veya önemsiz... Fakat öyle ya da böyle, bir kitap kurdu olarak içinde eşelendiğiniz kitapla yeniden hemhâl olursunuz. Büyülü bir şeydir; zira yazarının satırlar arasında ördüğü "anlam deseni"ni yakalarsınız. Alberto Manguel, bu sonucu betimlerken şuna yakın cümleler kuruyordu:
"O kitap size saygı duydu, kapısını açtı, mahremini. Siz de saygı duyacaksınız. Okumanın da bir adabı olduğunu..."
Bize saygı duyup kapısını açan, mahremini önümüze seren kitap karşısında, okur olarak bizim de kapılarımızı bazen sakınımlı, bazen de apaçık ortaya serdiğimize kuşku yok.
Bütün bunlarla daha fazlasını bana düşündüren, yakın sayılacak bir zamanda, değerli bir arkadaşım vasıtasıyla elime ulaşan bir kitap: Nezihe Meriç'in "Toplu Öyküleri-1"...
Kitap benim için heyecan vericiydi. Çünkü sahaflardan alınmışa benziyordu. Daha kapağındayken farkına vardığım dokunuşları, cilde sinen uzunlu kısalı, yer yer çatallı, dal budaklı çizgileri, kenar kıvrımı kadar rengi de koyulaşıp sararan sayfalarıyla resmedebilirim. Kaç kişinin elinden, gözünden, aklıyla belleğinden geçtiyse kısmen dağılmıştı. Hangi okumalara maruz kaldıysa artık... Su gibi akıp gitmeyen, okurunu durdurup düşünmeye sevk eden kitaplardandı, anlayacağınız. Değilse hangi okur kitabı alır da, cildini masanın üzerine devirip gererek sayfalarını çizer, kenar boşluklarını cümleye boğar?
Daha kitaba başlamadan, çizili satırlarda gezindim. Kenar notlarında... "Acaba şu silik, titrek, yer yer kesikli sözcükler hangi ruh hâlinin yansımasıdır?" diyor, ardı sıra sert, derin dokunuşlarla sayfayı neredeyse tokatlar gibi yazılmış sözcükleri görünce duruyordum: "Bu kısmı sakın unutma!" dercesine yazılmış! Acaba neden bu kadar önemsedi? Kalın, üstünden ısrarla geçilmiş, kararlı bir koyulukla işaretlenmiş satırlarla karşılaşıyordum. Acaba hangi ani geri dönüşün ya da hiç hesapta yokken gündeme gelen bir yüzleşmenin yansımasıydı? "Burada anlatılan benim, yahu!" dedirten bir sarsılma ânıydı belki de yaşanan. Kitabı o sırada elinde tutan her kimse, onun bir anlık soluk alıp verişle kaleme uzanışı ve sanki o ân yapılmasa, sayfaya not edilmese uçup gidecekmiş telaşına kapılarak yazılan satırlar... Tam da "Menekşeli Bilinç" başlıklı bölümün sayfasına:
"09 Temmuz 2023... Pazar... Ara Kafe, İstiklâl..."
Notu düşen bir kadın mıydı, yoksa erkek mi? Acaba o sırada yalnız mıydı? Sokak da Kafe gibi ıssız mıydı, yoksa tam tersi alabildiğine kalabalık, gürültülü mü? Böyle bir başlığın altına böyle bir notu neden düşmüş olabilir? Kendisine neyi, neleri hatırlatmak istedi?
Temmuz olduğuna göre hava sıcaktı. Nemliydi muhtemelen. Hatta bunaltıcı... Gökyüzü asılıp kapanıyordu belli belirsiz. Bulutlar sıkılaşıyor, belki de birazdan başlayıverecek yağmurun hazırlığını yapıyordu. Nedense kadın olduğunu düşündüğüm kitabın okuru, garsona seslendi: "Bir gazoz rica etsem... En soğuğundan..." Gazozu çok seviyor olmalı. Şipinişi masasına gelen gazozu, çocukluğunun renkli gazozunu içer gibi bir dikişte içiyor. Lıkır lıkır... Eliyle araladığı kitabın az önce not düştüğü o sayfasını geçmedi henüz. Boş şişeyi masaya bıraktıktan sonra çevirdiği sayfayı boş görünce kalemine davrandı. İşte tam o sırada başladı yağmur! Yaz yağmuruydu ne de olsa. "Tez geçer!" diyerek duruşunu bozmadı. Masayı gölgesine alan şemsiye de açık olunca... Sadece ona değil, elindeki kitabın açık sayfasına da damlalar vurdu vurmasına, ancak umursamadı.
Sayfaya bakar, düşülen nota göz gezdirirken zihnimden akan hikâyeye burada ara verdim. Sayfadaki damla izlerine, ıslanarak kurumuş kâğıdın içine çekilir gibi büzüşmesine bakmakla kalmayıp dokundum. Bir taraftan yağmur yağarken kalemine davranan, sayfaya notlar düşen kadının cümlelerini okudum. Harfler titrekti. Kısmen silik. Âdeta birbirlerinin üstlerine yığılır gibi durmaları tuhaftı. Çarpıcı:
"Yağmurun ıslattığı bir gün... Yine aynı soru: Ben burada ne yapıyorum? Karşımdakilerle UYUM'lu geçen yılların acısı..."
UYUM, özellikle büyük yazılmıştı. Kesme işaretiyle ayrılarak... Sadece onun harflerinde birkaç kez geri dönüp ilerlemiş kalem. UYUM'da kendi uyumluluğunun yıllardır ruhunda yarattığı sancılı fırtınayı resmetmek istemiş sanki. Büyük harflerle bas bas bağırdığını düşündüm: "Beni kıstırdığınız yaşam alanında, sizin zoraki UYUM'unuz yüzünden geberiyorum!"
İstiklâl Caddesi'nde bir Temmuz günü, elinde bir kitapla kafelerden birine oturmuş kadın, dışarıdan bakıldığında sakin görünüyor ancak içinde fırtınalar esiyor. Suskunluklarına kahroluyor sanki. Onaylayıp yapmak, yaşamak zorunda kaldıklarına... "Menekşeli Bilinç"le karşılaşır karşılaşmaz, ani bir yolculukla gidiverdiği geçmişinde belki de ardında bıraktıklarını özlüyor. Anıları artık bütünlük de taşımıyor olabilir. Belki de parça pinçik olmuş hâldeler ve kadın, silik soluk anıların içinden güzel, değerli, anlamlı olanları yakalayacağım diyerek belleğiyle boğuşuyor. Geçmişine sıkı bir perde çektiren başkaları mı acaba?
Cümlesine dönüyorum: "Karşımdakilerle UYUM'lu geçen yılların acısı..."
"Kim onlar?" diye düşünüyorum, "Karşısındakiler kim?" Yıllara yayılan o zoraki, tam da bu nedenle acılar barındıran o UYUM'un nedeni ne? Neyi, neden kabullendi; buna nasıl mecbur bırakıldı ve bir Temmuz günü, bir kafeye oturarak saygıyla kapısını, mahremini kendisine açan kitaba kendi mahremini sundu? Bir yaz yağmuru yağıyordu aynı anda. Acaba bir yaz yağmuru gibi geçen hayatına, menekşeli bir bakışla göz atınca... Kim bilir hangi varoluşsal sancılarla düşünmeye başlayıp...
"Varım Diyorum İnanmalısınız" başlıklı sayfaya geçmiş bu arada. Anlaşılan o ki satırlar çarçabuk akmamış. Akamamış. Zira "Hikâyem vardı. Yazamıyordum. Kimse hikâyeyle aramda geçenleri anlamıyordu. Sinirlerim bozuldu bu yüzden..." satırlarının altını kararlılıkla çizmiş. Kalemini ileri-geri ittirerek... Koyu, kalın çizgilerle...
Bir insanın hikâyesini, kendi öz hikâyesini yazamaması ne acıdır! Hikâyesiyle arasında geçenleri, ona zoraki bir UYUM'u yaşatanlara anlatamamak döner de benliğini parçalamaz mı? Dışarıdan bakınca tastamam, bütünlüklü görünen insanın kendisi, bilinci, belleği ve benliği aslında içeride kaç parçaya bölünür?
Ara Kafe'de oturan kadının da sinirleri bozuldu. Gözlerini diğer satırlara kaydırırken iç geçirdi. Oturuşunu az biraz düzeltti. Karşısına çıkan cümleyi görünce...
"Kurtulmak için türlü yolları denedim, olmadı..."
Bu cümlenin altında koyulaştırılmış bir çizgi var! Sayfada neredeyse derin bir yarık oluşturmuş. Kalemin hemen kalkmadığı anlaşılıyor, zira cümlenin "olmadı" sözcüğünün ardından orada, son noktanın üzerinde bir süre durmuş. Sayfaya yayılan siyah mürekkebin encamına bakılırsa bir yerlere, bir şeylere, bir zamana ve olaya dalıp gitmiş. Neden sonra sayfayı okumaya geri döndüğünde, karşılaştığı yeni cümleler belli ki içini ferahlatmış. Çünkü "Nefes almak için durdum," cümlesinden başlayarak neredeyse on-on bir cümlelik bir pasajı seri, tekrarsız bir kalem oynatışıyla çizmiş:
"Boyalim!" diye bağıran bir çocukla bakışıp güldüğünün hayaline kapılmış belli ki! Onlar bakışıp gülüşürken tüm kuşlar ötmeye başlamış. Hatta yeryüzünün tüm çocukları hep birden gülüşmüşler. Sonra kadın, kalemini tekrar bastırıp ittirmiş sayfada. Altını çizdiği satırları söküp almak, âdeta kendinin kılmak istemiş:
"İçim sevinçle doldu. Gözyaşlarım akmaya başladı. Şehrin gürültüsünü bastırmak için boyacı çocuk, ben, kuşlar, çocuklar hepimiz el ele verip güneş açmış deniz kıyısına gittik. Koşa koşa... Sonra denize doğru neşeyle, keyifli bir eşek gibi anırdık. Çok ihtiyar bir ninecik, penceresinin önünde kahvesini içiyordu; sesimizi duyunca o da 'Gözün kör olmasın, e mi?' diye güldü. Elini fesleğen yapraklarına götürüp kokladı."
Şehrin gürültüsünü bastıran çocuk kahkahalarını özlediğini düşündüm kadının. Kendi çocuk kahkahalarını aradığını... Evinde, işinde, çevresinde, sosyal hayatının içinde zamana yayılarak kaybolmaya, belirsizleşmeye başlayan; aslında onu o yapan, kendisi kılan güzel, leke tutmamış anıları andığını... UYUM'dan o denli bunalmış ki şehrin merkezinde bir yerde; kuşlar ve çocuklarla el ele tutuşmayı, denize doğru bir eşek gibi anırmayı cazip bulabiliyor. Kendisini o hâldeyken hayal eden kadının oturduğu yerde gülümsediğini gören garson, büyük olasılıkla "Tam sırası!" demiş, sadece bir gazoz içerek saatlerdir masayı işgal eden kadına yaklaşıp sormuştur: "Bir çay ya da kahve..." Oysaki kadın o sırada ara vermeksizin okumuş ve ona ilginç, bir o kadar yakın gelen bir satırın altını çizmekle meşguldür:
"Biz çocukken yaşamayı amma da severdik!"
Garson eğildi, meraklı bir bakışla sordu:
"Anlamadım! Az önce ne söylediniz?"
Kitabı kapatarak garsona dönen kadın birden kalktı. "Yeter," diye düşündüğü yüz lirayı masaya bırakırken garsonla göz göze geldi. "Tılsım bozuldu, tılsım bozuldu," diyor, yavaş adımlarla uzaklaşıyordu...
Elimdeki kitabın "Menekşeli Bilinç" bölümünü okuyup bitirdiğimde aklım hâlâ kadındaydı. Bir kitaba kim bilir kaçıncı okumada düşülen notlar sayesinde resmettiğim hikâyenin sonunda, yavaş adımlarla yürüdüğü o yolun devamında ne yapmış olabileceğini düşündüm. Bir de önü son yol çatallaşıp ikiye ayrılıyorsa... Bir masalın içinde olsaydı, misal Alice gibi, bir kediyle rastlaşır, aralarında şu bilindik diyalog geçerdi:
"Söyler misiniz lütfen bana, buradan nereye sapmam gerek?"
"Bu aslında senin nereye gitmek istediğine bağlı!"
Fakat kadının yaman, dahası zorlu bir gerçeğin içinde olduğunu düşündüm. Kendimin de... Üzerine demir parmaklığın gölgesi düşen cam önü masama bıraktım kitabı. Etkisinde olduğum kadını zihnimde, kendi seçtiği yola yönlendirdim. UYUM dayatmalarını kıra kıra ilerledi. Rahatladım. Bir kitapla aramda geçen bu ruhsal al-ver sayesinde sırtımı plastik sandalyeme yasladım. Tel örgülerin üstü kuşlarla doluydu. Bir ötüşlü gülüşleri vardı ki sormayın! Avluya inecek Nezihe Meriç'in, "Görülmemiş, delirmiş, saldırgan bir yeşil," diyerek betimlediği türden bir pantolonu giydim ve ne yaptım dersiniz? Neşeli, keyifli eşekler gibi anırdım!
Nezihe Meriç'e... Saygıyla...
M. Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder