Ömür ve ölüm bir bütündür. İyilik olmadan kötülük, tatlı olmadan acı adlandırılamadığı gibi, sonluluk olmadan da hayatın anlamı kavranamaz. Ömür; nefes alıp vermek veya adım atmak gibidir. İnsanlık tarihi boyunca yaşamın dengesi bu karşıtlık bilinci üzerine kurulmuştur.
Eski toplumlar ölümü sıradan bir son olarak değil, varoluşun anlamını belirleyen bir eşik olarak görmüşlerdir. Örneğin Orta Asya Türk kültüründe kurganlara ölülerin eşyalarıyla birlikte gömülmesi; ölümün bir hiçlik değil, başka bir düzleme geçiş olarak algılandığını gösterir. Mezarların üzerine ölünün hayatındaki önemli anların resmedilmesi ya da büyük şahsiyetlerin dağlara defnedilmesi, Gök Tanrı inancıyla bağlantılı olarak ölümün yüceltilmiş bir anlam taşıdığını ortaya koyar. Benzer şekilde Mecusilikte de (Zerdüştlük) ölünün belirli ritüellerden sonra Dahme veya Sessizlik Kulesi denilen yerlere konulması, ruhun ilahi aleme yükselişi ve orada sorguya çekilmesi inancı; ölümün bir yok oluş değil, bir hesaplaşma ve sahici varoluş olduğunu vurgular. Bu örnekler, geçmiş toplumlarda ölümün hayatı düzenleyen ve insana sorumluluk yükleyen bir sınır olarak kavrandığını göstermektedir.
Ancak modern çağda ölüm, bu kurucu ve anlam verici konumundan uzaklaştırılmış; görünmez kılınmış ve gündelik hayatın dışına itilmiştir. Böylece insan, sonluluğunu unutmuş ve sınırlarını bilmeyerek yaşamaya başlamıştır. Oysa insanı sahici kılan şey, tam da bu sonluluğun bilincidir. Zamanla anlam kuruculuğunu yitiren ve sadece basit bir son gibi düşünülmeye başlanan ölüm, modern insan için artık biyolojik bir süreçten ibarettir. Sonluluğuna mana yüklemeyi manasız bulan modern insan; bu yapay ve boğucu sistemde "bizlik" bilincini, hatta kendi varlığını dahi kaybederek kendini hesaplanan bir veri haline getirmiştir. Bu bir sömürülme halidir ve modern insan sömürüldüğünün farkında bile değildir. Bu sömürülme sonucunda insan, bir yere ait hissetme duygusuyla " anonimleşmiş/herkesleşmiştir."
Martin Heidegger’in "Das Man" kavramıyla açıkladığı bu anonimleşme ve herkesleşme, kısaca "herkeslerin" hayatını yaşamaktır. Kendi varlık bilincinin farkında olmayan, dünyada varlık kavramını anlamlandıramayan insandır Das Man. O, kalabalık içinde kaybolan ve sahiciliğini yitirmiş kişidir. Sömürüldüğünün farkında olmayarak hesaplanan bir veri haline gelmiştir. Bu "verileşme" durumunda insan "biz" olamamakta, hatta "özne" dahi olamamaktadır. O artık yaptığı işleri ne kadar "gösterdiği" ile var olan; kendine, çevresindekilere ve hayatına yabancılaşmış insandır. Bu yabancılaşma hayatında korkular oluşturmuş; bu korku onu gündelik alışkanlıklara hapsederek temelsiz bir dünyada seçim hakkı bırakmamıştır.
Çünkü modern dünyada yapılan hareketlerin varoluşsal bir sonucu yoktur. Sonucun olmaması demek dinden, dindarlıktan ve dinsel kavramlardan uzaklaşmaktır. Bu kopuş; beraberinde ibadetlerden ve dolayısıyla ahlaki etiklerden de uzaklaşmayı getirir. Oysa İslam düşüncesinde hayatın bir "emanet" olduğu, sonlulukla beraber ele alınır. Nitekim Kur'an'da geçen şu ayet, hayatın bir imtihan ve emanet olduğunu bizlere göstermektedir:
"اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ”
"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (Mülk, 67/2)
Hayata etki eden ibadetler, insanı dönüştüren ve onun hayatını düzenleyen eylemlerdir. Bunlar, insanın ölüme mana yüklemesiyle varoluşsal bir kaygı oluşturur. Mülk suresinde belirtilen "imtihan", insanı sorumluluk alan bir şahsiyete dönüştürerek onu dünyevilikten kurtarır ve sahici ölüm bilincine yaklaştırır. Modern hayatta ibadetlerin amaçlarından koparılması, ahlaki bir zayıflamaya da sebep olmuştur. İmam Gazzâlî, ibadetlerin sadece günlük yapılan mekanik hareketler olmadığını, kalbi dönüştüren süreçler olduğunu söyler. Bu perspektifte ölüm; korkulacak bir son değil, aksine dünyevi aldanışlardan uyandırıp bizi "herkes" olmaktan koparan düzenleyici bir güçtür.
Gazzâlî, İhyâ’sında "zikrül-mevt" (ölümü anmak) kavramı ile açıkladığı ve insanı kölelikten kurtarıp sahici kılan ölümü, ibadetlerle manalı hale getirir. İbadetlerde şeklen sahihlik yerine kalben sahihliğe önem veren Gazzâlî'ye göre, kalbin eşlik etmediği bir eylem ruhu dönüştürmez. Modern insan, kendisini bir "veri" olmaktan çıkarmak için her hareketinin bir emanet, her ibadetinin bir sahicilik arayışı olduğunu kavrarsa; Das Man’ın sunduğu sahte ve manasız hayattan kurtularak sahici bir şahsiyet olabilir. Hülasa; ölüm bilinci insanı kendine, topluma ve Yaratıcı’ya karşı daha samimi kılar. Bu samimiyet, modern dünyanın kaybettirdiği mananın inşası için en güçlü zemindir.
Elanur Demirel / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Gerçekten çok güzel beni çok etkiledi bu yazı için teşekkür ederim
YanıtlaSil