Öykü: Gündüz Düşü

“Nicedir zihnimde bir kasaba canlanıyor. Belki küçük bir ilçe belki il. Kasabanın merkezi büyük ‘T’ harfi gibi konumlanmış. Hafif bayırdan Arnavut kaldırımlara basa basa çıkıyorsunuz bayır yukarı. Yol, bir sağa bir de sola doğru genişliyor. ‘T’ harfi gibi konumlanmış dedim ya. Sağa ve sola doğru devam eden o yollar da bayır yukarı uzayıp gidiyor. Nemli ve soğukça bir hava var sürekli. Yağmur henüz kesilmiş ama caddelerde su göletleri falan yok. Güneş de yok gökyüzünde. Arnavut kaldırım bozulmuş. Bazı taşlar daha fazla gömülmüş bazısı yukarıda kalmış. Hani biraz dikkatli yürümesek her an ayağımız bir taşa takılıverecek sanki. Sağ taraftan geldiği belli olan bir atlıyla geçişiyoruz. Atın nalları ile taş zemininin buluşmasından ahenkli bir ritim müziği oluşuyor. Tıkı tık, tıkı tık, tıkı tık… 

Gündüz Düşü

Atın üstünde zayıf, çelimsiz biri. Temiz ve yeni lacivert bir elbise giymiş.  Fötr şapkasının altında dar bir alın, ince bıyıklar. Adam asabi, hep önündeki aynı noktaya bakıyor. Atıyla bayır aşağı ilerlerken ara sıra sağa sola bakınca da dünyaya yeni gelmiş gibi çok meraklı bakıyor. Doru atı da çok süslüymüş adamın. Geçişiyoruz ama hâlâ kulaklarımda nalların sesi… Yolun sağa uzayan yönünden bayır aşağı İspanyol paça pantolon giymiş uzun boylu, sarışın bir delikanlı geliyor. Bu genç, hafif kilolu olması nedeniyle yumurta topuk ayakkabısını kaldırıma değdirdikçe ayağı ta kasığından, dizinden topuğuna kadar titriyor ve ayakkabısı bir iki saniye zeminde kalmak istiyormuş gibi yürüyor. Hep yere bakıyor. Kollarını öyle sallıyor ki bitirim… Kaba saba sokak çeşmesinin yanından geçiyor. Su deposuna kocaman sarı bir musluk takılı. Yalağın iki tarafında beton oturaklar. Evet, bir de böyle bir çeşme var ama tam olarak yerini belirleyemiyorum bu çeşmenin. Oynayıp duruyor zihnimde.    

Bayır yukarı çıkınca sağa ya da sola sapmasak ve biraz daha yürüsek dikine, tabii yaya olarak, bakırcıların bulunduğu çarşıya giriyorsunuz. Çekiç sesleri geliyor hafiften. Yaklaştıkça artıyor çekiç sesleri. Kalaycıların ve demircilerin körük sesleri… Nalbantlar,  marangozlar, baharatçılar… Hepsi karma karışık dükkânların.

Düşünüyorum, bu kasaba neresi? Gezdiğim, yaşadığım şehir ve kasabaları düşünüyorum kaç zamandır. Hayalimde canlanan bu kasaba hangisine benziyor? Yaşadığım ya da bildiğim hangi kasabadır ki gündüz düşlerime giriyor böyle? Maalesef henüz bulamadım. Bir ara, galiba rüyamda gördüm bu kasabayı da onu hatırlıyorum diye kanaat getirdim. Ama hayır hayır öyle bir rüyanın ‘r’sini bile hatırlamıyorum. Ama o kasaba sürekli zihnimi meşgul ediyor nedense. Acaba o atlıyı, o İspanyol paçalı genci ve bakırcılar çarşısından gelen o sesleri ben mi ekledim o fotoğrafa? Ya da biraz hafızamı zorlayınca mı belirdi onlar, tam emin değilim.

Yalnız bir ayrıntı var bu manzarada. Ortamın otantikliğini bozan bir durum var. Arnavut kaldırımlı bu zeminde bir rögar kapağı var. Yok diyorum bu tabloya rögar kapağı yakışmaz. Eğreti kalır. Silmeye çalışıyorum zihnimden. Ne mümkün. Bu sefer zihnimin sağ üst köşesinde siyah elips şeklinde bir karaltı döne döne buğulanıyor ama asla kaybolmuyor. Bir rögar kapağı işte. Bütün fotoğrafı Orta Çağ’dan çıkarıyor galiba bu dökümden yapılmış siyah kapak. Kapağın üstünde de daire şeklinde yazılmış yazılar var. Orası neresiyse oranın belediyesinin ve o kapağı döken fabrikanın adı falan yazıyordur orada.

“Anlattıklarım yeterli mi?” dedi Temuçin Bey. “Lütfen devam edin.” dedi psikolog Sibel Hanım ve ekledi: “Lütfen devam edin. Daha başka hangi ayrıntıyı görüyorsunuz bu kasabada. Mesela o bayırdan çıkınca, hani yol ikiye ayrılıyor ya yolların yönü belli mi?”

“Evet.” dedi Temuçin Bey. Yolu soldan devam edersem doğuya; sağdan devam edersem batıya yönelmiş olacağım.”

“Hııı.” dedi Sibel Hanım. “Demek ki siz kuzeyden güneye doğru yürüyorsunuz. Ve ana yoldan karşıya geçip güneye devam edecek olsan o dağınık Bakırcılar Çarşısı’na girmiş olacaksın, öyle mi?”

“Evet.” dedi Temuçin Bey. 

“Siz bayırı çıkınca ne tarafa devam etmeyi düşünüyorsunuz?”

“Bilmiyorum. Aslında sadece görüntü var hafızamda. Düşünce olarak yoğunlaşınca kendimi bayır yukarı çıkıyormuş gibi hissediyorum ama ne tarafa gideceğim konusunda bir fikrim yok.”

“Peki, rüzgâr ne yönden esiyor.” 

“Nereden bilebilirim ki bunu?”

“Ağaçlara bak, ağacın yaprakları ne yöne savruluyor?”

“Aaa çok dikkat çekici. Ağaç yok. Bu kasabada hiç ağaç yok.”  

“Peki, şimdi senden bir şey istiyorum. Gözlerini kapa ve o bakırcılar çarşısına gir. Bir nevi sanal tur gibi düşün. Duyduklarını ve gördüklerini söyle bana.” 

Temuçin Bey, gözlerini kapadı. Düşündü, düşündü…

“Çok üzgünüm.” dedi ve ekledi:

“Zannettiğim gibi değilmiş. Ne ses var ne de koku. Örneğin baharat kokusu ya da kömür kokusu falan. Çarşının ayrıntıları da yok mesela. Çok zorlasam kendimi, birkaç bakırcı, bakır dövüyor oluyor dükkânlarının önünde fakat ses yok. Başka bir dükkân da yok. Beni hemen eski yerime atıyor bilincim. Yine yolun başındayım. Bayırın altında. O rögar kapağı hiç gitmiyor gözümden.”

“Evet, modern bir ayrıntı o rögar kapağı. Lütfen devam edin.” dedi Sibel Hanım.

“Çok zorlasam kendimi işte o bahsettiğim atlıyla geçişiyoruz. Bir de o İspanyol paçalı genç… Başka bir ayrıntı yok.”

“Zorla zihnini çarşıda başka bir dükkân yok mu? Mesela bir değirmen falan. Bir değirmen olmalı. O değirmeni bulmalısın. Ya da denize çok yakın bir yerde küçük bir binanın bir odasında masada oturan bir kadın var; onu görmeye çalış. Dikkat et sandalyede değil masada oturan bir kadın. Kadın bana benziyor; yalnız ben sarışınım o esmer. Çok değil benden daha esmer. Benim gözlerim renkli ama o bulman gereken kadının gözleri renkli değil. İş yeriniz ya da çevrenizde tanıdığınız kadınları düşünün. Kılık kıyafetine gereğinden fazla özenen kadınları. O tanıdığınız kadınlardan birine benzeyen biri yok mu? Odada bir de bir beyefendi olabilir, lütfen görmeye çalışın. Bu beyefendiyle o bahsettiğim kadın sadece iş icabı aynı odadalar, lütfen…”

“Yok, değirmen de yok masada oturan kadın da yok.”

“Bakın, o deniz kenarındaki küçük binanın bir odasında -bir sandalyeye değil de- masanın üstüne oturan o kadını görebilirseniz benim görevim biter; fakat değirmeni bulabilirseniz, daha doğrusu o değirmenin farkına varabilirseniz o fotoğraf canlı bir kasabaya dönüşecektir hayalinizde. O değirmen adeta bir zaman değirmenidir. Bütün anılarınız işte o zaman değirmeninde öğütülür ve istiflenir. O değirmenin ambarında anılarınız var. Onlara ulaşmalıyız, anlıyor musunuz? O kadını bulursanız ise… Neyse boş ver!”

“Anlaşıldı, siz bulamayacaksınız Temuçin Bey. Ayrıca çok mu rahatsız ediyor bu kasaba hayali sizi? Önemsemeseniz! Unutsanız! Normal günlük yaşamınıza dönseniz! Nasıl olur?” 

 “Aslında çok denedim size gelmeden. Kimseye bahsetmedim bu saçma gündüz düşümden. Kafamda çözümlemeye çalıştım. O çeşme… Çocukluğumuzda mahallemizde vardı öyle bir çeşme. DSİ’nin yaptığı kaba saba bir çeşme. Yol ayrımında olmamı sağa ya da sola yönelemediğime, kendimi toplumsal bir kesime ait hissetmediğime ya da bir tercih arifesinde oluşuma yordum. Rögar kapağını modern zamanlarda olduğumuza yordum. Çözümlediysem kurtulmam lazımdı ama kurtulamadım bu saçma hayalden. İşyerinin dışında sigara içtiğimiz bir yer var. Orada öylesine dedim işte. Gözümde bir kasaba hayali var; hiç kaybolmuyor diye. Kardeşiniz sağ olsun. Kafayı taktı bana. Mutlaka psikologa gitmeliymişim. Yok, hiç de iyi görünmüyormuşum. Kardeşiniz yönlendirdi beni size. Hatta ısrar etti size gelmem için. Sizle de görüşmüş. Buradayım işte.”

“Bir düşünün bu kasaba neyi çağrıştırıyor sizde?”

 Temuçin Bey bir müddet düşündü. “Saçma ama bir şey var aslında.” dedi   

“Lütfen devam edin!”

“Çocukluğumda, hasat dönemi köyümüze bir hurdacı veya çerçi gelirdi. Baba, oğul gelirlerdi bunlar. İlk hatırladığımda at arabasıyla gelmekteydiler. Yaşlı, kemikleri sayılan kır bir beygir çekerdi arabayı. Baba ve oğlu yavaş yavaş arabanın arkasından yürür, köyün içinden geçerlerdi. “Hurda, bakır alüminyum, demir alırım. Fasulye, nohut, mercimeğim vaaaar!” şeklinde söylenmeyle bağırma arasında bir ses tonuyla köyün içinden geçerlerdi. Sonra bunlar bir traktörle geldiler. Oğul Ahmet, traktörü kullanır; baba arkadan yürürdü. Biz çocuklar da takılırdık peşlerine. Hurda veya harman mahsulü verip bakliyat alan köylüleri ilgiyle seyrederdik. Sonra eski bir kamyonla geldiler bu baba-oğul; sonraki sene daha lüks bir kamyonla... Sonra ben köyden ayrıldım zaten.”

“Eee” dedi Sibel Hanım. “İşte bu baba oğlun memleketi sanki bu kasabaymış gibi bir his var içimde. Bu kasabada yaşıyor sanki o baba ve oğlu.”

“Babanız sağ mı?”

“Hayır,” dedi Temuçin Bey. “Babam da sağ değil annem de…”

Sibel Hanım, “Babanıza olan özleminiz belki de böyle yansıyor,” dedi ve ekledi:

“Belki zenginleşme özleminizi simgeliyor bu baba oğul, bilinmez ki. O at denince akla gelen ata benzemeyen at, bir bozulmayı, o İspanyol paçalı genç ise –lütfen bir hakaret olarak algılamayın-  taşralılığınızı simgeliyor olabilir. Dünya ile öte dünya arasında, sağ ile sol arasında, ev ile sokak arasında, cennetle cehennem arasında.. iki arada bir yerdesiniz bence.”

Sonra daha düşündü, düşündü, düşündü:

“Aslında ben evlilik uzmanıyım. Evli çiftlerin sorunları üzerinedir benim uzmanlığım. Sizin durumunuz beni aşıyor. Size başka bir psikolog bulalım. Ben kardeşimle haber yollarım size.” diyerek ani bir hamleyle ayağa kalktı, kapıyı açtı ve sekreteri Irgay Bey’i çağırdı. Irgay Bey, geliyorum, diyerek polikliniğin kapısına hamle etti. Temuçin Bey telaşla, “Bir konu daha var, lütfen sekreterinize söyleyin beş dakika sonra gelsin,” dedi. Sibel Hanım da öyle yaptı. Beş dakika sonra gel, deyip kapıyı kapattı. Temuçin Bey:

“Şu sizin sekreteriniz… Sekreteriniz, Selvili’de yani benim oturduğum mahallede mi oturuyor acaba?”

Sibel Hanım şaşırdı. “Evet, bir ay öncesine kadar öyleydi,” dedi. 

“Bakın bu odaya girerken o sizin sekreterinizi hasta zannetmiştim. Bu arada söyleyeyim, bu diyeceklerim düş falan değil. Emin olamamıştım ama şimdi sesini tekrar duyunca emin oldum. Bilmeniz gerekir diye düşünüyorum. Ben onu tanıyorum. Daha doğrusu bir polis yeğenim birkaç ay önce bana kısa bir video yolladı. Videodaki kişiyi tanıyıp tanımadığımı sordu. Bu kişinin benim oturduğum mahalleden ve benim mesleğimden biri olduğunu öğrenince benim arkadaşım olabileceğini düşündüğü için sorduğunu, bu kişiyi toplumun pek de hoş karşılamayacağı uygunsuz bir vaziyette yakaladıklarını, eğer tanıyorsam işlem yapmayacaklarını, söyledi. Ben de onu tanımadığımı fakat -meslek dayanışması gereği- ona bir şans vermelerini rica ettiğimi söyledim. Sağ olsun polis yeğenim, kanuna rağmen kanunu uygulamadı. Ama benim mesleğimden değilmiş demek ki! Sekretermiş. Yani videodaki kişi, yani yeğenimin tanıyıp tanımadığımı sorduğu kişi -şimdi eminim ki- sizin sekreterinizdi.”

“Neeee..? Nasıl yani bir kadınla,. falan mı?” dedi Sibel Hanım. “Maalesef kadın değilmiş,” dedi Temuçin Bey.

Sibel Hanım’ın şaşkınlığı artmıştı:

“Ne demek istiyorsunuz?” 

“Basıldığı kişi bir kadın olsaydı sözünü bile etmezdim, anlayın ve gerisini sormayın işte. Aslında kimsenin tercihleri beni ilgilendirmediği için bunu da söylemezdim ama meslek dayanışması adına mesleğimize yakışmayan tercihleri olan birine iyilik yapmanın ağırlığını taşıyamadığımın farkına vardım. Asıl beni rahatsız eden durum da bu galiba.”

“Tüh, tüh! Tam bir rezillik! Irgay, kardeşimin eşidir aynı zamanda, tam adı da Irgay Giray’dır, soyadlarını bilirsin zaten.” “Bilmiyordum.” dedi Temuçin Bey.

“Vay alçak bunu da mı yaptı bana!” diye mırıldandı Sibel Hanım. Bu arada kapı çaldı.  Irgay Bey kapıyı açtı. Sibel Hanım bir yapmacık gülümseme maskesi takmış gibi öfkesini ve şaşkınlığını hiç belli etmeden:

“Irgay Bey…”

“Bir şey daha var söylemem gereken,” dedi Temuçin Bey:

“Irgay Bey, bir beş dakika daha müsaade eder misin?”

Irgay Bey kapıyı kapatırken dik dik baktı Temuçin Bey’e.

“Nedir?”

“Polis yeğenimin söylediğine göre Irgay Bey’i karısı ihbar etmiş. Yani kardeşiniz…”

“Şaka yapıyor olmalısınız… Madem ifşaya başladık; benim de size söylemem gereken bir konu var. Malum ben karı-koca ilişkileri üzerine uzmanım. Eşlerin kendi sorunlarını kendilerinin çözmelerine yardım ederim. Kardeşim, sizin için bana eşinizle problem yaşadığınızı fakat bunu dillendirmeye cesaretinizin olmadığını, durumu belli etmeden bir de benim gözden geçirmem gerektiğini söyleyerek konuya girdi. Kendisiyle ilgili yanlış anlaşılmaya müsait bir duruma tanık olup olmadığınızı merak ediyor aslında. Bir de eşinizle sizin aranızın iyi olup olmadığını...”

“Şeytan! Peki neden?”

“Orasını da siz tahmin edin artık. Bu konuda daha fazla sormamanızı da rica edeceğim sizden.”

Temuçin Bey şaşkın şaşkın baktı Sibel Hanım’a ama bir şey diyemedi.

Bu arada kapı çaldı.  Irgay Bey kapıyı açtı yine.

“Irgay Bey…”

“Bir şey daha var söylemem gereken,” dedi Temuçin Bey:

“Irgaycığım, bir beş dakika daha… Lütfen…”

“Nedir?”

“Galiba o zihnimdeki fotoğrafın kaynağını buldum. Yeğenimin bana yolladığı o videoda Irgay Bey’in görüntüsünden sonra video, pencereden sokağı gösteriyor ve bitiveriyordu. Dolayısıyla video bittikten sonra o sokağın görüntüsü kalıyordu ekranda. Galiba sürekli gözümde canlanan görüntü, o görüntü... Sekreterinizi tanıyıp tanımadığımı kontrol için defalarca izledim o kısa videoyu, sonra da sildim. Flaş etkisi yapmış olmalı bende.

“Irgay, benim sekreterim değil. Bugünlük yardımıma gelmişti. Kardeşim ikna etti onu da beni de. Benim sekreterim bayandır. Laf aramızda, sekreterimin tanıdığı bir falcı varmış. Kardeşim sekreterimi alarak falcıya gitti bugün. Sizi ve kocası Irgay’ı da buraya yolladı demek ki şeytan…”

Bu arada kapı çaldı.  Irgay Bey kapıyı açtı yine.

“Irgay Bey, lütfen Temuçin Beyin muayene parasını iade edelim,” dedi.

Fırat Kasap Yazdı: Toplumsal Duyarsızlık

İnsanlar ilk çağlardan beri topluluklar hâlinde yaşıyorlar. Doğa karşısında, vahşi hayvanlar karşısında ayakta kalabilmek için güçlerini birleştirmek gereğini duymuşlar. Zamanla işbölümünün gelişmesiyle birlikte köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum gibi toplum biçimleri ortaya çıkmış. Günümüzde var olan toplum biçimi kapitalist toplum. Kapitalist toplum biçimi içinde son iki yüzyıldır modern yaşam tarzını kabullenmiş durumdayız. Modernizm, toplum yaşamına yeni kavramlar hediye etti. Yabancılaşma, duyarsızlık bu kavramlardan ikisi.

Toplumsal duyarsızlık

Toplumu oluşturan insanlar bazen toplumun sorunlarına duyarsız kalıyorlar. Fikir üretmek, çözüm önerileri getirmek, çaba harcamak, mücadele etmek insanlara zor geliyor. Bu durumda duyarsızlığı tercih ediyorlar. Toplumsal duyarsızlık konusunda edebiyat sanatından bolca örnek bulmak mümkün. Gabriel Garcia Marquez’in kendisine Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren “Kırmızı Pazartesi” romanı, duyarsızlığın neye mal olduğuna güzel bir örnektir. Roman,bir kasabada yaşanan olayları anlatır. Zengin ailenin oğlu, hizmetçi kıza tecavüz eder. Kızın babası bu gençten intikam alacağını çevresinde gördüğü herkese anlatır. Cinayeti işleyeceği güne kadar ayrıntı verir. Kimse bu kişinin sözlerini ciddiye almaz. Romanın final bölümü insanların duyarsızlığının neye mal olduğunu gözler önüne serer. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanı toplumsal duyarsızlığa güzel bir örnektir. Roman kahramanı Ahmet Celal, savaşta gazi olmuş bir subaydır. Emir erinin tavsiyesi üzerine Mehmet Ali’nin köyüne gider. Köyde günlük yaşam devam etmektedir. Savaş kimsenin umurunda değildir. Ahmet Celal, emir erine niye savaşa katılmadıklarını sorar.     

Düşman kapıya dayandı, niye vatanınızı savunmuyorsunuz, siz Türk değil misiniz?” der. Emir eri Mehmet Ali şu cevabı verir: “Yok Bey, biz Elhamdülillah Müslümanız. O dediklerin Haymana tarafında yaşarlar.”

Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” romanında İstanbul işgal altındadır. Roman kahramanlarından hemşire Ayşe İngiliz subaylarla tartışmaya girdiğinde başta onu seven Peyami olmak üzere kimse ona destek olmaz. Herkes vatanından önce kendi canının derdindedir.

Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” romanında İstanbullu Hoca ile Çolak Salih, kasabadan uzaklaşıp eşkıya Çakırsaraylı’nın yanına sığınırlar. Düşman kapıya dayanmış fakat Çakırsaraylı ve adamlarının keyfi yerindedir. Yunan ordusuna karşı gelmek gibi bir niyetleri yoktur. Silah eğitimi alan İstanbullu Hoca dikkat edince sandık dolusu İngiliz silahının eşkıyalara sırf Yunan ordusuna karşı savaşmasınlar diye verildiğini öğrenir.

Birçok romanda, hikayede, şiirde insanların toplumların sorunlarını umursamadığını, sadece kendi kişisel çıkarlarını düşündüklerini görürüz. Önce ben, sadece ben diyen insanlar sonunda hem kendi yıkımlarına hem de toplumun yıkımına sebep olurlar. Çağımız küresel sorunların çağı. Küresel ısınma, susuzluk, doğal felaketler, çarpık kentleşme ve daha birçok sorun,kişilerin tek başlarına üstlerinden gelemeyecekleri büyük sorunlar. Sorunların çözümü hem birey olarak sorunlara duyarlı olmaktan hem de birlikte hareket etmekten geçiyor. Sorunlarımızı çözeceksek birlikte çözeceğiz.

Nazım Hikmet’ın “Akrep Gibisin Kardeşim” şiiri toplumsal duyarsızlığa yapılan bir eleştiridir. Kuvay ı Milliye Destanı vatan için canlarını verenleri anlattığı gibi vatanın elden gidişini umursamayanları da anlatmaktadır. Reşat Nuri Güntekin’in “Yeşil Gece”si, Halide Edip Adıvar’ın, “Vurun Kahpeye” romanı Kurtuluş Savaşı’na duyarsız kalan insanlarla dolu metinlerdir. Her devirde sadece kendi çıkarını düşünen insanlarla onlara karşı çıkanların mücadelesi var olmuştur. Dileğimiz odur ki herkes önce ülkesini sonra kendini düşünsün.

Bulunduğunuz Konumla Asla Yetinmeyin

Merhaba Esin Hanım, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Merhabalar ben 1971 yılında Ankara’ da doğdum. Ankara Yenimahalle Yunus Emre İlköğretim ve Ortaokulunu bitirdim. Lise eğitimimi Yunus Emre Kız Meslek Lisesinde tamamladım. Deneme ve şiir türlerinde yazılar yazarak internet sitelerinde yayınladım. Yazı çalışmalarım devam ediyor. Ailem ile birlikte Aksaray'da yaşıyoruz.Esin Tarakçıoğlu

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Benim için çok şey ifade ediyor! İsmim gibi esinlenerek tasarlanan hayat hikayesi sadece benim değil yediden yetmişe hepimizin hayatından kesitler sunan bir kitap yazmak istedim. Çok acılar, imtihanlarla acı, tatlı, iniş, çıkışları yaşayarak bir şiirim de bahsettiğim gibi benim hayatım boyunca sesim duyulmadı. Kimse beni anlamadı ya da anlamak istemedi. Ben sesimi duyurmak için hep yazdım. Konuşup da anlatamadığım her şeyi yazarak anlatmaya çalıştım. 2020 yılında internet sitelerinde yayınlanan Bilinçaltı Kodlama Sistemi Uzmanı Sayın Murat BAŞARAN hocamızın YouTube kanalında yayınlanan Bilinçaltı Kodlamaları izlerken sanki beni anlatıyor gibiydi. Örf ve adetlerimiz yüzünden kendimi ne kadar ihmal ettiğimi gördüm. Kimse üzülmesin, kimse alınmasın derken kendimi ne kadar yıpratmış olduğumu, rahatsızlıkları da bu yüzden geçirdiğimi fark ettim. Sonrası geldi zaten. Hocamızdan eğitimleri alarak negatif düşüncelerimden arındım. Bu şekilde devam ederek yazdıklarıma devam ederek kitabımı hazırlamak için de Allah’ın bizlere sunduğu tevafuklar sayesinde kitabın çıkması için katkıda bulunan Alaska Yayınevinde kitabım yayınlandı.

Yaşama dair duygu ve düşüncelerinizi kaleme aldığınız Hayattan Esintiler isimli kitabınız Alaska Yayınlarından çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Teşekkürlerimi sunuyorum. Benim kitabımda hepimizin hayatından kesitler sunan bir hikaye ve şiirlerimden oluşan geçmişten günümüze kadar yaşananlar var. Yediden yetmişe herkesin özünü bulması, sesini duyurması için o anki duygularım.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Benim yazmış olduğum ilk kitabım ama ben okumayı çok severim. Okumak çok şeyler kazandırıyor bizlere. Bilmediğim her şeyi okuyarak öğreniyorum. Okumanın yaşı yoktur yazarlarımızı çok seviyorum. Yazdıkları ve verdikleri bilgiler ışığında ben ve benim gibi yazmak isteyen herkese ışık aydınlık oluyor biraz üzüyor, biraz düşündürüyor.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet Allah’ın izniyle devam ediyorum. Yoluma devam edeceğim. Benim daha çok anlatmam gerekenler var. Biraz üzecek, biraz düşündürecek. Benim bir amacım var. Çocuklarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın ve engelli bireylerin sesini duyurmak amacıyla eğitim, öğretim ve iş imkanları sağlamak, onlara katkıda bulunmak amacıyla yazdım

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Evet var. Coğrafyamızda birçok insanın dayatmalara, mobbinglere ve haksızlıklara uğradığını söylemek istiyorum. Buna boyun eğmeyin ve Allah’ın size sunduğu yeteneklerinizi ve zekanızı kullanın. Bulunduğunuz konumla asla yetinmeyin ve sürekli okuyun. Göreceksiniz ki Yüce Allah sizin bu çabalarınızı görecek ve mükafatlandıracaktır.

Edebiyat Gazetesi’nin On Birinci Sayısı Yayında

Genel Yayın Yönetmenliğini Yücel Aydın’ın yaptığı Edebiyat Gazetesi’nin manşetinde Cansu Işık’ın Yaşar Kemal Edebiyatı ve Sarı Sıcak Çukurova başlıklı yazısı yer alıyor. Söyleşi bölümünde Alaska Yayınlarından çıkan Nefes kitabının yazarı Esra Kuran ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirildi.

Edebiyat Gazetesi

Editörlüğünü S. Ali Ellikci’nin üstlendiği Edebiyat Gazetesi’nin aralık sayısında Mehdi Ne Zaman gelecek isimli yazısıyla Orkun Cabi, Aşk ve Edebiyat isimli yazısıyla Mehmet Sayan, Mevsim Dönüşü isimli yazısıyla İsmail Hilal, Toplumsal Duyarsızlık isimli yazısıyla Fırat Kasap, Gündüz Düşü isimli öyküsüyle Hüseyin Avni Cengiz, Sevgi Felsefesi isimli yazısıyla Deniz Sarıtop, Kara Yaz(g)ı isimli öyküsüyle Tan Doğan, Kentin Hafızası Kahvehaneler isimli yazısıyla Umut Özkan yer aldı.

Çıktı alınıp okunabilen Edebiyat Gazetesi’ni edebiyatseverler çevrimiçi olarak Magzter, Google Play Kitaplar ve edebiyatgazetesi.com üzerinden de ücretsiz okuyabilirler. Gazeteyi cihazınıza indirip okumak için tıklayınız.

Şairlik Beşinci Mevsimi Arayıp Bulma Gayretidir

Merhaba Hanifi Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar diyor, böyle bir imkân verdiğiniz için teşekkür ediyorum. 1953 Kahramanmaraş doğumluyum. Orta öğretimimi şehrimde tamamladım. İmam hatip, orta kısım ve ticaret lisesi mezunuyum. Ankara Ticari İlimler Akademisi Ekonomi Maliye Ön lisans mezunuyum. İki yıl Ankara'da memurluktan sonra özel sektör işletmelerinde idarecilik yaptım. Emekliyim. İki kız, bir oğlum ve altı torunum var. Edebiyatı seviyor ve bu alanda güzel eserler verme adına gayret sarf ediyorum.

Şair Hanifi Yılmaz

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir: Müstesna bir hal yaşama biçimidir. Bazen yokuş çıkmak, bazen bir bilinmez kapıda aşkı, hakikati usanmadan beklemektir.  Şiir, eşya ve olayların taşıdıkları gerçekleri manzum şekilde anlatma sanatıdır. Şiir; uyum, ahenk ve anlam bütünlüğü içinde mesajını sunarken, sanatının icrasında tüm maharetini, bilgi, marifet ve kültürünü cesurca sunabilmektir. Bu yolun yolcusuna şair denilir. Bunlar şiirin vazgeçilmeleridir bence.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Şairlik, beşinci mevsimi arayıp bulma gayretidir. Bu arayış, her bahar da kendisini ruhumuza hissettirir. Mutlak gerçekliğin kapısını arama gayretinde harikulade imkânlar sunar gönlümüze. Bizi bize anlatır şairlik. Şiir yolculuğum ta ilkokul zamanından beri, âşıklık destan ve hikâyeleri okumakla başladı. Daha sonraları güzel sanatlara olan ilgimi keşfettiğimde hem şiir hem yazın hayatım başladı. Bu yolda dergiler en büyük destekçim oldular. Usare, Alkış, Düşeyaz, Dergizan, Hece Taşları ve Salkım Söğüt dergilerinin katkısı çoktur.

Bülbülün Terennümü isimli kitabınız Alaska Yayınlarından çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Bülbülün Terennümü kitabım dördüncü şiir kitabımdır, son üç yılın birikimidir. İsminden de anlaşıldığı gibi bu kitabımda şiirler serbest alanda biraz daha fazla yer kaplamakla beraber sevinç ve hüzünlerin bir nağme ahengiyle terennüm etme halidir.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu yazarlar, Yunus Emre, Karacaoğlan, Sezai Karakoç, Şeyh Sadi Şirazi, Goethe, Fuzuli, Mevlana ve Şeyh Galip’tir. 4 adet şiir kitaplarım: Vuslatın Irmakları, Sevda Kervanları, Gözden İnci Düşer, Bülbülün Terennümü, Anılardan Esintiler,S ohbet Mektupları. Bu iki kitabım ise yaşanmış anıların nesir anlatımıdır. Kitaplar benim hayatımda hep eksik yanlarımı tamamlayan en büyük güzellikler oldu. İyi ki okumak, kendin bilmek sırrı var. Ne mutlu o sırrı okuyarak bulanlara.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Bülbülün Terennümü şiirlerim devam ediyor. Bir kitap daha olacak durumda ama ismi ne olur onu bilemiyorum. Ayrıca gazel ve kasidelerden oluşan Amentünün Esrarı kitap çalışmam devam ediyor.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak kıymetli okuyuculara; çok okumak, sonra aramak ve bulduğunu zannettiğinde emin bir şekilde yazmak ya da terennüm dilini şiirize etme yolunu tavsiye ediyorum. Hoşça kalın vesselâm.

Şiir Bir Sevda Şairlik Aşktır

Merhaba Çağdaş Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Tabii ki, İsmim Çağdaş Durmaz. Yolu edebiyat ile on iki yaşında kesişmiş bir şairin öyküsüdür bu aslında. 4 şubat 1979 doğumluyum. Babamın memuriyeti sebebi ile ilk okulu üç farklı köyde, farklı okullarda okuyarak bitirdim. Zor bir çocukluk dönemi geçirdim. Liseyi Edirne Lisesinde yatılı olarak okudum. Sakarya Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken ülkece yaşadığımız 1999 depremi dolayısı ile üniversite hayatımı yarıda bırakmak zorunda kaldım. Şu an turizm işi ile uğraşmakta olup eşim Selma Durmaz ile 11 yıllık mutlu bir evliliğim var.

Çağdaş Durmaz

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

En başta dediğim gibi ben edebiyat ile on iki yaşımdayken orta okul yıllarında Balzac ile tanıştım. Köylüler romanı ile, Türkçe öğretmenimiz Sema öğretmenin bir yılbaşı hediye çekilişinde bana çıkması ve hediye edilebilecek en güzel hediye olan kitap hediye etmesi ile. Kitabı hediye ederken gözlerimin içine bakıp, "Bu kitap sana ağır gelir söz ver 18 yaşına ilk bastığında oku." demesine rağmen üç günde kitabı okumuş olmam ve sözümü yerine getirememem, hep o büyüme arzusunun neticesi ve bu kadar asi ve haksızlığa gelememem ise değerli yazar Balzac’ın eseridir. Türkçe öğretmenimiz Sema Hanım, aynı zamanda kompozisyon dersimize de girerdi. Ve benim kompozisyonlarım hep on üzerinden on alırdı. Aslında edebiyat yolum nesir ile başladı diyebilirim. Hala bir yerlerde nefes alıyor ise sevgili Sema öğretmenimin ellerinden öperim.

Hepiniz bilirsiniz yakın zamanda bir şiir kitabı çıkardım. Derdim ünlü bir şair olmak falan değil. Aksine dünyaya kendimi haykırmaktı. Oldu mu ? Bence oldu. En azından "Ben buyum." dedim dünyaya. Lakin ben aynı zamanda hali hazırda basılmayan beş romanı olan bir yazarım. 

Hakikaten, edebiyat hayatınıza neden şiir ile başladınız?

Şiir sevdam, nesir ise çocukluğum olduğu için. On beş yaşında Orhan Veli ile tanıştım. Şiiri sevdim. Adını kitaplarda okuduğum İstanbul’un resmini gördüm şiirde. Hiç gitmediğim halde...

Aslında analitik zekam yok değildi. Ne zaman rakamlar ile değil harfler ile tanıştırdı bizi matematik, bende de orada bitti. X ve y arası mesafe problemleri neden x ile y ayrı ki ? Öyle değilmiş, belki matematik onları birleştirmenin yolunu biliyordur da, bu işin edebi ve felsefi boyutu hayatın gerçekliği ile örtüşüp bir türlü o mesafeyi kapatmaya yeterli gelmiyormuş. Bunu çok sonra öğreniyor insan ya da hayat öğretiyor insana. Şiire bir değmeye görsün gözler, içinizde bir yerde bir şair uyuyorsa kelimeler rahat bırakır mı? Bir uyanmaya görsün artık sizi uyutur mu ?

Hiç unutmam orta okul son sınıfta artık mezun olacağız. On beş yaşına girmiş, delikanlılığa adım atmış, hayattaki yerini bulma telaşı içindeydim. Sema öğretmenim yine bir kompozisyon yazmamızı istedi. "Çocuklar, dünya bir cümle olsa, öğeleri ne olurdu konulu bir kompozisyon yazmanızı istiyorum..." dedi. Dört satır bir yazı yazıp çıkmıştım. Sema öğretmen şaşkındı, her kompozisyonda zorla önümden kağıdı alan kendisiydi, yazmaya doyamayan ise ben... Ertesi gün Sema öğretmen dersimize gelmiş ve kompozisyonları okuduğunu, sadece benim on üzerinden on aldığımı söylemiş, sınıf isyan etmişti. Sadece dört satırla nasıl on almıştım, bu haksızlık değil miydi? Öğretmen, beni tahtaya çıkarıp yazdığım kompozisyonu okumamı söyledi. Yazdığım satırlar hala aklımdadır:    

"Dünya bir cümle olsaydı, öznesi aşk olurdu. Yüklemi sevmek, sıfatı sevgilinin yüzü, zarfı ise aşkın yaşandığı an olurdu..."

Diye bir komozisyon olur mu ? Oldu işte ve şiir yolculuğum bu şekilde başladı.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu? 

Şairlik bence aşktır. Şiir bir sevdadır. Dünyası kağıt ve kalem olan insanların yaşama bakış açısı daima saydamdır. Ötesini görürler baktıklarında, ötesiz bir gelecek bile olsa sonu, sonunu düşünmeden girerler içeri. "Neden edebiyat?" diye çok soran oldu bana, başta babam olmak üzere. Mevki, makam, para, mal edinebileceğin bir sürü alan ve meslek var iken salt edebiyata kendini adamak aptallıktı onlar için. Benim için ise nefes almaktı. Anlamadılar, sürekli nefesimi kesmek adına beni yolumdan döndürme gayreti içine girdiler. 

Korkutarak edinilen saygı, çocuğunuz büyüdüğünde biter. Emin olun ki o çocuk artık sizin çocuğunuz değil hayallerini elinden aldığınız, kendi yarattığı dünyanın çocuğudur. Ve bir çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda, ilk yapacağı iş çocuklukta hayal ettiği ama ondan esirgediğiniz ne var ise edinmek olacaktır. Bu konuda en büyük desteği sevgili eşim Selma Durmaz'dan aldım diyebilirim.

Türkiye’de şiir türü romanlara nazaran daha az ilgi görüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Üzülüyorum tabii ki, edebiyatın her türlüsünü okuyup yazan ve araştıran bir yazar-şair olmam ile birlikte şiir ve roman arasında asla ayrım yapmamışımdır. Bu öğrencilik hayatım boyunca da aynıydı. Bu ülkede malesef değerli şairlerimiz hayatları sona ermeden gerçek değerini bulamıyor. Bu biraz toplumsal olarak kitaba uzak bir toplum yapımız olmasından, biraz da şiirin yıllandıkça demlenmesinden kaynaklı bir durum. Orhan Veli Kanık üstat şu an yaşasaydı aynı ilgiyi görür müydü ? Tartışılır, lakin şu bir gerçek ki yaşayan üstatlarımıza hak ettiği değeri veremiyoruz.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Balzac okuyarak başladığım edebiyat yolculuğum akabinde Tolstoy, Dostoyevski , Emile Zola gibi başyapıtlara imza atmış seçkin yazarlar ile devam etti. Şiir sevdamı tetikleyen Orhan Veli Kanık, Can Yücel, Atila İlhan, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sebahattin Ali üstatlarımın eşsiz şiir ve kitapları ile gece gündüz defalarca konuşurcasına şiirleşmişimdir. Balzac benim en asi tarafımı tetiklemiştir. Asla haksızlığa gelemeyişimin yegane sebebidir diyebilirim. Serbest nazımda şiir yazmamın tetikleyicisi de Orhan Veli Kanık üstadımdır. Saygı ve sevgi ile aziz hatıralarını anıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Edebiyat sevdam nesir ile başladığı için hali hazırda yayınlanmamış beş romanım var. Zamanını beklemekteyim yayınlanması için çünkü inanın ülke sosyo-ekonomik durumumun o kitapları kaldıramayacağı görüşündeyim. Şuan kendi otobiyografimi yazıyorum ama bilindik kronolojik sıralama yolu ile değil de hayat hikayemin romanlaştırılmış hali diyebilirim. Kimi zaman çocukluğuma döneceğim, kimi zaman askerlik yıllarıma , kimi zaman liseli aşık olacağım, kimi zaman ise üniversiteli bir genç. Zaten ömrümüz gün içerisinde birden çocuk, birden yaşlı, birden genç olduğumuz geçmiş ve gelecek arasında yaşanmıyor mu ?

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ülkelerine, sanata ve bilime uzak kalmasınlar.

Ali Peker: Şiir Işık ve Yaşam Demektir

Merhaba Ali Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, Ben Ali Peker. 1952 yılında Bulgaristan’ın Yambol şehrinde doğdum. Uzun yıllar Yambol şehrinde kültür kulübünde çalıştım. İki oğlum ve dört torunum var. Eşimle 52 sene yaşadık. 8 Aralık 2020 senesinde vefat etti. Onun için üç senede bin yüz elli şiir yazdım. Beş şiir kitabım yayınlandı.

Ali Peker

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir, benim için tüm insanların kalbinden gelen derin duygulardır. Şiir demek ışık ve yaşam demektir. Sevdiklerini canlandıran şiirler gökte yıldızlar gibi parlaktır.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? 

Şairlik sevdalı gönlüme sevgi, güven, inanç ve huzur veriyor.

Unutulmayan Gülüm isimli kitabınız Alaska Yayınlarından çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Unutulmayan Gülüm kitabımda eşimi ne kadar sevdiğimi şiirlerimle okurlarıma aktarmak istedim. Ona olan sevgim sonsuza kadar devam edecek. Eşimi yüreğimde ve satırlarımda yaşatmak istedim. Onun yanına gittikten sonra kavuşacağıma inanıyorum. 

Limanın Piposu, Sevgi, Unutulmayan, Tek Ömrüm Tek Canım Unutulmayan ve Unutulmayan Gülüm olmak üzere beş şiir kitabım yayımlandı. Tüm kitaplarımı, ölçüsüz sevgimi insanlara ve geleceğe örnek olsun diye kaleme aldım. Kitabımı Türkiye’deki ve Dünyadaki okurlarımla buluşturan Alaska Yayınevine dünyalar kadar teşekkür ederim. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şu anda otobiyografik romanımı yazıyorum. Hayatımın anavatan Türkiye’den uzakta çektiğimiz zorlukları, acıları okuyucularıma aktarmak istiyorum. Her insanın hayatı bir romandır. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

İnsanları, ana vatanınızı sevin. Tür okurlarıma birlik, beraberlik ve sevgi diliyorum. Ne mutlu Türk’üm diyene. 

Unutulmayan Gülüm, Ali Peker

Türk Romanı Hakkında Düşünsel Bir Çerçeve

Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı yıkım ve tarihsel bir kopuşun sonucu olarak yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemin tarihsel bağlamı, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk romanı hakkında içeriksel olarak bir gözlem verisi sunacaktır.  Yeni bir toplum inşa edilmiş, siyasal, sosyal, kültürel dokusu ve kurumlarıyla 1923-1950’li yıllar arası Cumhuriyet’in inkılap tarihi şekillenmiştir. Bu dönemde şekillenen edebiyat ürünleri, yeniden inşa edilen ulus devlet anlayışında, “toplumu değiştirme ve ilerleme” konusuna odaklanmıştır ve dönemin ruhuna uygun bir biçemle değer kazanmıştır.

Cumhuriye Dönemi Türk Edebiyatı

Pozitif düşünsel mirasla, sanatın edebiyat alanında, “toplumsal inşa ve toplum mühendisliği” gibi toplumsal bellekte ideolojik bir işlevle yapılanmasına neden olmuştur. Modernleşme dinamikleri kapsamında ulus devletin inşası, yeni bir milli kimlik inşası ile süreci “tarihsel bir kopuş” olarak okumak gerekiyor.  Barış Acar, “Bitmeyen Tanzimat” adlı eserinde, Türkiye’de düşünsel dünyada sanat alanıyla birlikte genel eğilimin pozitif anlamda son on yılda bir dönüşüm yaşadığını kanıtladığını gösterdiğini belirtiyor ve yorumluyor. Elbette bu yorum, Acar’ın belirttiği üzere, karşı yöne doğru bir hareketle de ortaya çıkabiliyordu; Acar’a göre, Türkiye’de yaşanan entelektüel dönüşüm de Janus’un öteki yüzü gibidir (Acar, 2019:12).   

Acar’ın kendi cümleleriyle belirttiği üzere, “kent kültüründen edebiyata, sinemadan çağdaş sanatlara kadar iktidar oyunları içinde kendine varlık alanı belirlenmiş dil, yüz yıllık ulusal üst kimliklendirme çabası, ötekine düşmanlık, dinsel bağnazlık vb. gibi unsurlarla harmanlanan bu karşı yön, bütün ezber ve klişeleriyle git gide kendi karanlığını koyultmakla meşgul (Acar,2019:12).

Dönemin koşullarıyla uyumlu bir ruhla, sosyal ve siyasal hareketlilik başlamış, resmi devlet ideolojiyle birlikte değişen şartlarla Türk edebiyatında roman türünde, “modernleşme dinamikleri, çağdaş bir toplum bilimci, kadın hakları” toplumsal duyarlılık ön planda olan konular arasında girmiştir. Toplum bilincinde edebiyat, tarihsel bir veridir aynı zamanda bu dönemde. Sözlü tarihin daha farklı bir sözel hikâye aktarıcısı gibi, entelektüelin o zamanı yaşıyor gibi veya yaşıyor oluşuyla, kültürel araç seti ve belleğiyle ilerler, anlam kazanır.  Bu sanatsal bilincin yükselmesinde, tarih, toplum ve edebiyat iç içedir. Kökten değişim ve yenileşme duygusu bu dönemin ruhudur.

Çağdaşlaşma, ulus olma bilinci, Anadolu’yu anlamak ve ilerlemek duygusu, aydın kavramının sorunluğu ve değişimleri gibi konular Erken Cumhuriyet Dönemi Türk romanlarının parçası olmuştur. Çok partili siyasal hayata kadar (1946), Türk romanı Cumhuriyet’in kuruluşu fikriyle uyumlu olarak ilerler. Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin’in özel ve tematik olarak Yeşil Gece adlı romanında medreseli bir öğretmenin ikilemini ve mücadelesini, toplumsal değişimi konu alması, Yakup Kadri, Refik Halid gibi yazarlar I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı çevresinin yani dönemin koşullarını yansıtır.  Tematik olarak Yeşil Gece adlı roman eleştiri türünde bir örnektir.

Yazın türü açısından, Erken Cumhuriyet dönemi Türk romanı, “Anadolu, aydın sorumluluğu, Cumhuriyet’in resmi ideolojisiyle yakın bir ekolle doğrudan halkı konu edinmesi, savaşın etkileri, inkılaplar” temel konularıyla, sosyal değişimleri Cumhuriyet düşüncesinin sorumluluğu ile birlikte konu edinmiştir. Estetik kaygılar ve memleket edebiyatı dengeli bir ahenkle ilerlemiştir. Elbette bütün bu ilerleme düşüncesinin içinde aydınlar kendi ikilemlerini yaşayarak halk içinde kendi yalnızlığını da yaşar. Yakup Kadri’nin Yaban adlı eserinde romanın kahramanı İstanbullu aydın Ahmet Celal ile köylüleri ayrı düşüren ve onlara ikilem yaşatan toplumsal ve siyasal zemin de unutulmayacaktır.

Böyle bir bilginin edebiyatında, “toplum, edebiyat ve tarih” iç içe olmuş, toplumsal belleği uyandırmak edebiyatın o dönemin toplumsal manzarasını ve toplumsal sınıflarını daha iyi görebilmemiz açısından tarihsel bir veri olarak işlev kazanarak resmedilmesinin koşullarını hazırlamıştır.

Yücel Aydın Yazdı: Yüzüncü Yıl

TBMM

Bayrağımız dalgalanır göklerde,

Gururluyuz, yüzüncü yıl şen olsun.

Trabzon'dan Edirne'ye her yerde

Kutluyoruz yüzüncü yıl şen olsun.


Anadolu viran idi yokluktan, 

Çıkageldi babayiğit komutan.

Yüz çevirdik, aciz kula kulluktan,

Mutluyuz biz, yüzüncü yıl şen olsun.


Memleketi düşmanlardan kurtaran,

Şehitlere rahmet etsin Yaratan.

Cumhuriyet Atamızdan armağan,

Onurluyuz, yüzüncü yıl şen olsun.

İsmail Hilal Yazdı: Karmaşa

Yüz yıl ya da bir asır. Dile gelince söylemesi ne kadar kolay! Ve bugün hâlen belirli kesimlerce sevilmeyen bir lider, devlet adamı, asker… Sahi Atatürk olmak neden zor bu ülkede? Ya da neden bir kesim deliler gibi hatta neredeyse ilah yaparcasına severken bir taraf “Yunan kazansa daha iyiydi.” diyecek kadar kesin bir kin içersinde? Sorular elbette çoğaltılabilir ancak bugün bu sorular etrafında dolansak kâfi. Sonuçta karşımızda Türk tarihinin en değerli şahsiyetlerinden biri duruyor. Bari dilimiz döndüğünce sözde onu çok öven ve yerenlere karşı minik bir açıklama da bizim kalemimizden dökülsün. Dilerseniz öncelikle sevmeyen, sindiremeyen ve belki abartı ama düşman olan tarafla başlayalım. Bunların belki de en ağırı “Yunan kazansa daha iyiydi.” Sözleriyle başlayan ve hilafet ve Osmanlıcı fikirlerdir. Yunan kazansa neler olacağını hayal dahi edemeyen; öyle bir durumda zulme uğrayacak, işkence edilecek, tecavüze uğrayıp; belki sürgün edilecek, belki de zorla din değiştirilecek insanları düşünemiyorlar. 

Atatürk

Hilafet kalsaydı İstanbul’da sadece bir süs idaresi olarak İngilizlerin egemenliğinde kalacağını göremiyorlar. Belki de en fecisi 1. Dünya savaşı sırasında cihat ilan eden halifeye neredeyse hiç destek vermeyen ve büyük devletlerin özellikle o dönem İngilizlerin elinde olan İslam topraklarından bihaberler. Öyle bir durumda Trakya’da belki Kafkaslarda ve orta Anadolu da olmak üzere 3 küçük Türk devletinin olabileceğinin belki farkında değiller. Peki, öyle bir durumda Osmanoğulları ailesi ya da hilafet makamı ne işe yarardı! Gerçi şu an olsa ne işe yarar. Bugün Filistin olaylarında hepimiz görüyoruz.  Çok uzatmadan iki konuya daha değinip devam edeceğim. Sevmeyenlerin harf devrimi ve özellikle tekkelerin kapatılması konularına karşı da bir duruşu var. Harf devrimi olayı zaten cumhuriyetten önce ilk kez 1800lü yılların başında Ahmet Cevdet paşa ve Münir paşa tarafından Osmanlı gündemine de gelmiş konular. Ana sebep Türkçenin konuşma yapısındaki sesleri Arap harflerinin tam karşılamaması. Yani zaten yüz yıl önce dile gelen bir geçiş niyetlenmesinin uygulamaya konması olarak görebiliriz. Gelelim tekke ve cemaat konusuna. Bugün ülkemizdeki dini yapılanmaların ülkeye ne kadar zarar verebildiği konusunda haberleri izlemek yeterli. Darbe girişimi, vakıflarda çocuk yaşta evlendirilenler, tacize hatta tecavüze uğrayanlar,  bunlarla ilgili kendi çapında fetva verenler…    

Yani dini ayeti, hadisi kendine göre yorumlayanların oluşturduğu bir yapıya dönüştü. Belki Anadolu coğrafyası Türklük ve İslam ile süslenirken var olan niyet samimiyet, hırstan ve siyasi amaçtan uzak olan en önemlisi belki mürit sayısını artırıp daha çok kazanç sağlamak derdinde olmayan sadece imanlı insanlara dini öğretip yol gösteren olan yapılardan geldikleri noktalar burası. 

Bunu Atatürk hem kurtuluş savaşı yıllarında hem de görev yaptığı cephelerde dinin ve cemaatlerde çözülmenin farkında olduğu için yaptığı bir hamledir ki aradan yüz yıl geçip başımıza gelenlerden sonra bari durumun farkına varalım.

Ve gelelim aşırı severlere. Neredeyse Kemalizm’i din olarak Atatürk’ü ilah ilan edeceklere. Şunu unutmamak lazım o bir beşerdi. Fatih gibi Alparslan gibi Metehan gibi görevini yaptı ve aramızdan ayrıldı. Ancak bu onu kusursuz yapmaz. Bir insanı kusursuz görmek bir yerden sonra kusurdan münezzehleştirmeye gider ki bunun sonu maalesef belli. Kusursuzluk ancak Allah’a mahsustur. Yaşarken böyle bir şey söz konusu değil. Özellikle ölümü ve sonrasında ki dönemde aslen ilkelerin temelinde olmasa bile yapılan din düşmanlığından, alkol sevgisine kadar ya da yıllarca çözülemeyen başörtüsü sorununa kadar her şeyi onun adıyla yaptılar. Atatürk’ü sanki belirli bir zümre için vatanı kurtarmış ve diğerleri onlara hizmet etmek için varmış algısı oluşturdular. Ancak o öyle biri değildi. Kendisinin de dediği gibi “Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Onun ilkelerinin özünü doğru anlayarak, inkılâpları araştırarak ve o dönem içinde değerlendirerek yaklaşmak gerekir. İllaki hatası vardır olsun ancak kimse isteyerek yaptı diyemez. Batan bir büyük bir gemi vardı. O bu gemiyi kendi bildiği şekilde yeniden hayat verdi hepsi bu.  Son olarak ülkemiz için yeni bir çağın başlangıcı olan şu günlerde. Bize ait olan 2500 senelik tarihimizi arkamıza alarak, inancımızı yeniden ve doğru şekilde önce kendimizde sonra gelecek nesillere örnek olacak şekilde yaşayarak, Atatürk ilke ve inkılâplarını okuyup anlayıp analiz edip hayatımızın önemli noktalarına koyarak, vatan sevgisiyle, imanla ve kendi içimizde karmaşalardan arınarak daha güçlü bir Türkiye için hep birlikte çalışmaya devam edelim.  Yaşasın Cumhuriyet, Her Şey İçin Teşekkürler Mustafa Kemal Atatürk…

Filistin'de İnsanlık Suçu İşleniyor

Kurulduğu günden beri topraklarını genişleterek büyüyen İsrail, dünyanın kâbusu olmaya devam ediyor. Bu kâbusun ne zaman sona ereceği de belli değil. Savaşın tabiatı da değişti. Askerlerin karşılaşarak birbirlerine ateş ettiği devirler geride kalmıştır. Mertlik, yiğitlik, kahramanlık gibi savaş kavramlarının yerini nelerin alabileceğini düşünülebileceğini biliyoruz. Eski savaşların çok masum kaldığı şimdiki savaşlar tamamen hedefini savunmasız insanlar üzerine yöneltmiştir. Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş da buna örnektir. Her iki ülke de savunmasız halkı hedef seçmiş bulunuyor.

Filistin

İsrail daha ileri giderek halkın hayatını devam ettirecek lojistik kaynakları hedef almıştır. Daha doğrusu hedefinde her şey vardır. Acımasız bir katliamın karşılığında yeni topraklar da kazanacaktır. İslâm dünyası veya Arap toplulukların da buna bir çare olacağını düşünmüyorum. Her seferinde kınama ile geçiştirilen İsrail saldırıları bir netice vermemiştir. Şaşırtıcı olmayan bu sonuçların elbette sağlıklı vicdanlarda derin yaralar bırakmıştır. ABD’nin okyanus ötesinden devasa gemileri ile gelerek buna destek vermesi İsrail’in yaptıklarına ortak olmanın delilidir.  Türkiye, derin devlet aklı ile bir maceraya atılamayacak kadar tecrübi birikime sahiptir. Ancak, bıçağın kemiğe dayandığı ve sonuçta bizi de etkiyen bu davranışlara dur demenin bir yolu bulunmalıdır. Sözde müttefik ABD’nin bölücülere verdiği açık destek karşısında daha etkili bir siyaset nasıl olacaksa bunu yapabilmeliyiz. Caydırıcı unsurlarımız arasında kuvvetli ve güvenilir diplomasi ile birlikte lojistik ve ekonomik argümanların yanında askeri tedbirleri de ihtiva eden hareketler tesirli olacaktır.    

Son hastane bombalanmasından sonra İsrail’in sınırsız ve dizginlenmeyen arzularına bir set çekmenin zamanıdır. Türk milleti mazlumun yanındadır.

Dini ve milliyeti ne olursa olsun. Mazlum Filistin halkının çektiklerine kayıtsız kalmak insanlığımızı unuttuğumuz manasına gelir. Devletimizin çabalarının bizlere umut olmasını diliyoruz. İsrail terörünü kınamak artık yeterli olmaktan öteye geçmiştir. Sayısız insanlık suçunun sorumlusu olanların mutlaka cezalandırılması için her türlü çaba da gösterilmelidir. Sözlü kınamalar yerini fiili davranışlara bırakmalıdır. Ölenler rahmet ve yaralılara acil şifaları elbette diliyoruz. Bu dilemelerin gönülleri vicdanları rahatlatmadığı da ortadadır. İyi niyet temennileri de işe yaramadığı görülüyor. Eline sonsuz güç verilen İsrail durdurularak sorumlular cezalandırılmalıdır. Her saldırı karşısında yapılan gösterilerinde bir manası kalmamıştır. Onlarca senedir kınamalar bayrak yakmalar da tadını kaçırmıştır. Tesirli olmayan davranışlardan vaz geçmeliyiz. Dünya kamuoyunun ilgi sahası içinde olan sosyal medyanın daha çok etkili olduğu açıktır. İmkânı olan herkesin sosyal medya silahını kullanarak etkili olabilir. Bu medya sahiplerinin de İsrail’in arkasında olmalarına rağmen artık bir insanlık suçu işleyen İsrail’e karşı kamuoyunun oluşması halinde etkili olamayacaklardır. İsrail elbette döktüğü kanda boğulacaktır. Şimdi uyguladığı soykırım ile İslâm âleminin uyanmasını teşvik etmektedirler. İnsanların da insan olduklarını hatırlatacaktır. Sadece sağır, kör ve etkisiz Arap ülkeleri değil bütün dünya İsrail terörüne karşı direnmelidir.

Mehmet Memdoğlu Yazdı: Kültür ve Gençlik

Dünyanın en mükemmel varlığı insandır.  İnsanın en hareketli ve en verimli dönemleri ise gençlik çağlarıdır. Bir milletin geleceğinin teminatı, gençleri/gençliğidir.  Temiz bir toplum ve sağlıklı bir nesil yetiştirmek istiyorsak, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi “iyi birer insan” olarak yetiştirmeliyiz.  Bir toplumun yaşadığı güzelliklerin temelinde, iyi yetişmiş gençlerin varlığı önemli bir yer tutar. Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir, şuurunda bir gençlik.”

Kültür ve Gençlik

Gençler, bir toplumun geleceğidir. Bugün sahip olunan maddi ve manevi kazanımların tamamı, gelecekte bugünkü gençliğe emanet edilecektir. Bu vesileyle, gençlerimize kültürümüzü öğretmeli ve onları kültürel değerlerimizi temel alan bir eğitim modeli içerisinde eğitmeliyiz.  Kültürümüzü büyük bir çınar ağacına benzetecek olursak, çınar ağacının hayat bulduğu ve beslendiği ana kara, yani toprak Türkiye’dir. Bu ağacın kökleri, milletimizin geçmişi ve tarihidir. Çınarın dalları ise ülkemizin geleceği gençlerimiz/gençliğimizdir.  Çınarın beslendiği kaynaklar (güneş, toprak…) ülkemizin kültürünü oluşturan değerler bileşimidir.  Çınar ağacının hayat bulduğu ana kaynak, tabii ki sudur.

Kültür bazında tanımlandığında su, edebiyattır; edebiyatı oluşturan kaynak “dil” dir, edebiyatın hayat bulduğu pınarın kaynağı ise şiirdir. İnsanlık var olduğu günden bugüne ilk iletişim, şiirsel bir dille başlamıştır.  Dilimizi koruyabilirsek, edebiyatımızı koruruz. Edebiyatın içerisinde ne var; kültür? O halde, dilimizi koruyabilirsek, edebiyatımızı; edebiyatımızı koruyabilirsek kültürümüzü korumuş olacağız. Kültürün içerisinde masal, destan, şiir, öykü, roman, deneme, gezi gözlem ve her şeyden önemlisi tarih var. Tarihi de kayıt altına alan edebiyattır; yani “dil”dir.  

Okuma noktasında maalesef ki henüz Batı standartlarına ulaşamadık. Okuma bir ayrıcalık olsa da evet, yazmak başlı başına bir sanattır. 

Millet olarak yazabilirsek, var oluruz. Bir başka ifade ile yazabilirsek okuyabilir, okursak var olur; var olursak düşünebilir, düşünebildiğimiz zaman ise üreten, üretebilen bir toplum oluruz.  Yazmaya kendimizden başlamalı.  Mesela bir günlük tutabilir ya da yaşadığımız köy, kasaba, ilçe ve şehri yazabiliriz. Bu yetmez diye düşünüyorsanız,  geleceğe dair hayallerinizi kurgulayıp, kaleme alabilirsiniz. Özcesi, toplumumuzu ve geleceğimizi korumak için, kültürümüzü oluşturan değerler bütününe zeval getirmeyen yazılar yazmalı; eserler üretmeliyiz.

Otuz beş milyondan fazla bir gençliğe sahip olmak, geleceğimiz için büyük bir zenginliktir. Yeri geldiğinde millet olarak bununla övünüyoruz. Zenginlik olarak gördüğümüz gençlerimiz, pratikte bazen karşımıza sorunlu bir kitle olarak çıkabiliyor. Aile içi çatışmalardan tutun da eğitim, istihdam, güvenlik ve diğer sorunların çözümsüz kalması, genç nüfusun artmasıyla beraber, maalesef katlanarak büyür ve karşımıza koca bir sorun yumağı olarak çıkabilir. Yeni bir medeniyet inşa etmek istiyorsak, önce kendimizi bilmeli, kendimizi tanımalı ve kendimizi yazmalıyız.

Folklor Şiire Düşman mı?

Folklor şiire düşman cümlesi, Edebiyat tarihimize geçmiş bir cümledir. Bu cümle birçok tartışmanın konusu olmuştur. Cümle kaynağını, Cemal Süreya’nın aynı ismi taşıyan 1959 tarihli makalesinden almaktadır. Cemal Süreya bu makalede şairlerin folklordan uzak durmaları gerektiğini savunmaktadır. Peki neden? Öncelikle folklorun ne olduğundan başlayalım. Folklor nedir? 

Cemal Süreyya

Kelime anlamı olarak folklor halk bilimi demektir. Folklorun birçok tanımı bulunmaktadır. Bu tanımlardan bir tanesi Hacettepe Üniversitesi Türk Halk bilimi bölüm başkanlığını yapmış olan Prof. Dr. Umay Günay’a aittir. ‘’Milli kültür denilen pek çok unsurdan oluşan birikimin tarihsel gelişimi içinde bir milletin çeşitli toplulukları tarafından farklı şekillerde yaşanılan verilerinin varyantlarına, bu veri ve varyantları inceleyen bilime folklor denir.’’ Bu karışık tanımı halk kültürü ürünlerinin incelendiği bilim diye sadeleştirebiliriz. Halk edebiyatı, halk müziği, halk dansları, halk mutfağı, halk giysileri, halk hekimliği gibi alt inceleme alanları olan geniş kapsamlı bir bilim dalıdır. Hacettepe Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi başta olmak üzere birçok üniversitede bölüm olarak faaliyette bulunmaktadır. Günümüzde folklor denince toplumda daha çok halk dansları akla geliyor. Halk dansları, dans türleri içinde en yaygın türlerden biridir. Halk kültürüyle oluşturulmuş bir dans türü olduğu için her yaştan insana oynaması da izlemesi de zevkli gelmektedir. Bir açılış olduğunda ya da bir ilçeye, devlet büyüklerinden biri geldiğinde hemen folklorcular yani halk oyuncuları devreye girer. Yöresel kıyafetlerle yöreye özgü oyunlar oynanır.  

Cemal Süreya’nın şairlerden uzak durulmasını istediği folklor halk edebiyatı, onun da alt dalı halk şiiridir. Halk şiiri kökenini ta Orta Asya’dan alan bir şiirdir. Sav, sagu, koşuk, destan hepsi birer şiirdir. Sözlü kültürün bütün ürünleri şiirdir. 

Cemal Süreya kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bir gelenekten kopularak modern şiirin ilerleyebileceğini düşünüyor. Halk şiirinde kalıplaşmış sözcükler bulunur. Sözcükler gerçek anlamlarıyla, günlük konuşma dilinde kullanılan anlamlarıyla kullanılır. Sözcüklere yeni anlamlar yüklenmez. Modern şiirde ise sözcüklere yeni anlamlar yüklenerek imge oluşturulur. Burada şu örnek uygun olacaktır. Halk şiirinde merdiven sözcüğü yüksek yere çıkılmasını sağlayan alet anlamında kullanılır, sözcüğün gerçek anlamı neyse şiirdeki anlamı da odur. Ahmet Haşim’in merdiven şiirinde ise merdiven sözcüğü hayatın dönemleri, aşamaları anlamında kullanılmıştır. Sözcük yeni bir anlam kazanmıştır. Karacaoğlan’da, Köroğlu’nda, Dadaloğlu’nda sözcükler ilk akla gelen anlamında kullanılır. Halk şairi imge yaratmaz. Geleneğin izinden gider. Peki, halk şairini diğerlerinden farklı kılan nedir? Sözcükleri farklı anlamda kullanılması değil, bir arada hiç kullanılmamış sözcükleri bir araya getirmesidir. Cemal Süreya için halk şairinin yaptığı yani farklı sözcükleri bir araya getirmek yeterli değil. Yeni anlam da yüklemek gerekiyor. Kalıplaşmış sözcükler yaratıcılığı öldürüyor, sözcüklerdeki kalıpları kırmak gerekiyor. Gelenekten kopmak kolay mı, gerekli mi? Batı Edebiyatı’nda modern kültürün oluşmasına katkıda bulunanlara baktığımızda geleneği yıkmadan, yok saymadan onu aştığını görüyoruz. Shakespeare’in şiir tadındaki oyunlarına baktığımızda kalıplaşmış atasözleri ve deyimlerden yararlandığını görüyoruz. Dostoyevsky’de, Tolstoy’da İncil’den şiir şeklinde yazılmış bölümler buluyoruz. Demek ki geleneği yok saymadan yeni bir dil oluşturmak mümkün. Sözcüklere yeni anlamlar yüklerken halk şiirinin kalıplaşmış sözcüklerini birlikte kullanabiliriz. Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek toplumcu şiirin temellerini atarken Halk şiirini de Divan şiirini de yok saymadılar. Örnek olarak Nazım Hikmet’in Kuvâyi Milliye’sinde Karayılan şiiri mevcuttur.

Karayılan der ki harbe oturak

Kilis yollarından kelle getirek

Nerde düşman varsa orda bitirek

Vurun Antepliler namus günüdür

Necip Fazıl’ın herkesçe bilinen Kaldırımlar şiiri, Halk şiirinin şekil özellikleri kullanılarak (nazım birimi, ölçü, uyak örgüsü) yazılmıştır. Cemal Süreya’nın makalesinde ortaya koyduğu tez şudur: Modern şairler imge oluşturmak, yaratıcı olmak istiyorlarsa Halk şiirinden uzak durmalıdırlar. Bu tezin anti tezi ise Halk şiirinin yaratıcılığa engel olmayacağıdır. Bu iki tezin sentezini ise gelecek zamanların okurları verecek...

Deniz Sarıtop Yazdı: Beklenen

aşk, şiir

Sevginin kalplere ekildiği gün

İnsanlar bütün kötü alışkanlıklardan sıyrılıp

Düşünmeyi öğrenecekler.

Sevginin kalplerde filiz verip çiçek açtığı gün

İnsanlar yeryüzünün bütün renkleriyle kucaklaşıp

Sınırları ortadan kaldıracaklar.

Sevginin kalplerde bir bahar mevsimine dönüştüğü gün

İnsanlar dünyaya yeniden gelmiş gibi

Huzur, barış ve sağlık içinde yaşayacaklar.

Sevginin kalplerde taht kurduğu gün

O gün, adalet mülküdür.

Kral ve köleler aynı kaptan yemek yiyecekler.

Mezopotamya'da Edebiyat ve Sanat

Mezopotamya, tarih öncesi dönemden günümüze kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip olan önemli bir bölgedir. On binlerce yıl boyunca bu bereketli topraklarda gelişen medeniyetler, dünya tarihine büyük bir iz bırakmıştır. Bu medeniyetlerin yaratıcı ruhu, Mezopotamya'da edebiyat ve sanatın gelişmesine zemin hazırlamıştır. Mezopotamya'nın tarih öncesi dönemlerinden beri insanlar, kendi deneyimlerini ve hikâyelerini anlatma ihtiyacı duymuşlardır. İşte tam da bu dönemlerde sözlü gelenek başlamıştır. Zamanla bu hikâyeler, yazılı metinlere dönüştürülmüş ve sürekli olarak geliştirilerek daha karmaşık bir edebi geleneğin temelleri atılmıştır. 

Mezopotamya, edebiyat, sanat

Sümerler, Mezopotamya'da edebiyat ve sanat alanında büyük bir etki yaratmışlardır. MÖ 3. binyılda yazılarıyla bilinen Sümerler, çivi yazısının icadına öncülük etmişlerdir. Bu yazı sistemi, edebi eserlerin kaydedilmesini ve yayılmasını sağlamıştır. Böylece Mezopotamya, dünyanın en eski yazılı edebi mirasına sahip olmuştur. Sümerlerin en önemli ve etkileyici eserlerinden biri, Gilgamesh Destanı'dır. Bu destan, Mezopotamya'nın en ünlü kahramanı Gilgamesh'in maceralarını anlatır. Ölümsüzlük arayışına odaklanan destan, insanın kaderi, yalnızlık ve arkadaşlık, doğaüstü güçlerle olan ilişkisi gibi evrensel temaları ele almaktadır. Bu destan, aynı zamanda Dünya Edebiyatı'nın da önemli bir parçasıdır ve birçok farklı kültürde etkisini göstermiştir.  

Mezopotamya'da edebiyat sadece destanlarla sınırlı kalmamıştır. Tanrılarla ve kutsal metinlerle derin bir bağlantısı olan bu topraklarda, yaratılış destanları, mitolojik öyküler ve tapınak metinleri de büyük bir yer tutar. Bu metinlerde insanın yaratılışı, tanrıların ve tanrıçaların etkisi, ahlaki ve dini değerler işlenir.

Mezopotamya'ya ait en ünlü yaratılış destanlarından biri Enuma Eliş'tir. Bu destan, dünyanın yaratılış sürecini anlatırken, tanrıların güç dengesi ve yaratık olarak insanın yeri gibi konuları ele almaktadır. Mezopotamya'da sanat da edebiyat kadar önemli bir yere sahipti. Heykelcilik, kabartma, çömlekçilik ve mozaikçilik bu toplumların geliştirdiği önemli sanat formları arasındadır. Tapınaklar, saraylar, kral mezarları ve halkın yaşadığı evler bu sanat eserleriyle süslenmiştir. Heykeller genellikle tanrıları, kral ve kraliçeleri veya kutsal figürleri temsil ederken, freskler ve kabartmalar mitolojik olayları, günlük yaşamı ve tarımı tasvir ederdi. Çömlekçilik de Mezopotamya'da çok yaygın olan bir sanat formuydu. Mezopotamyalı ustalar, pişmiş topraktan çanak, çömlek, vazo gibi kullanışlı veya dekoratif objeler üretirken, bu eserlere çeşitli desenler ve semboller kazıyarak süsleme yaparlardı. Mezopotamya'da sanatın bir diğer önemli yönü, mimariydi. Büyük tapınaklar, saraylar ve kaleler, Mezopotamyalıların inşa ettiği etkileyici yapılar arasında yer almaktadır. Babil Kulesi (Ziggurat) en ünlülerinden biridir. Yüksek bir platform üzerine inşa edilen bu kule, tanrılara yakın olma ve tapınma amacıyla kullanılırdı. Ayrıca, şehir kapıları ve sur duvarları da Mezopotamya mimarisinin önemli örneklerindendir. Mezopotamyalıların musikisi de kültürel hayatlarının bir parçasıydı. Lir, keman, tef ve davul gibi enstrümanlar kullanılarak çalınan müzik, dini törenlerde, eğlencelerde ve saraylarda dinleniyordu. Aynı zamanda ritüel danslar da müziği tamamlar, toplumsal ve dini öneme sahip etkinliklerde yer alırdı.

Mezopotamya'da edebiyat ve sanat, sadece güzellik ve estetik üzerine değil, aynı zamanda toplumsal, siyasi ve dini bir işlevi de yerine getiriyordu. Edebi eserlerin bir kültürel belleği barındırdığı ve toplumu bir arada tutan bir güç olduğu düşünülüyordu. Sanat ise tanrıların ve kralların gücünü ve otoritesini yansıtıyor ve toplumun kolektif kimliğini güçlendiriyordu. Bu nedenle, hem edebiyat hem de sanat, Mezopotamya toplumunun temel bileşenleriydi. Ancak, zamanla Mezopotamya'nın siyasi, sosyal ve dini dönüşümleriyle birlikte bu kültürel miras azalmış ve kaybolmuştur. Daha sonraki medeniyetler, özellikle Yunan ve Roma uygarlıkları, Mezopotamya'nın edebiyat ve sanatına büyük bir etki yapmıştır. Gilgamesh Destanı bile Antik Yunan'da Homeros'un İlyada ve Odysseia destanları gibi dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir. Mezopotamya'da edebiyat ve sanat, insanların duygularını ifade etme ve düşüncelerini aktarma aracı olmuştur. Edebi eserler ve sanat eserleri, Mezopotamya'nın geçmişten gelen kültürel birikimini yansıtmanın yanı sıra, toplumun kimlik ve değerlerini koruma ve gelecek nesillere aktarma amacını taşımıştır. Mezopotamya edebiyatı ve sanatı, insanlık tarihindeki en eski ve etkileyici miraslardan biridir ve bugün bile bizi büyülemeye devam eden bir iz bırakmaktadır.

Masal Kentinten Distopya Kentine

Gözlerimi açıyorum. Bir yanımda anneannem bir yanımda dedem var. Aralarında uyumuşum. İkisinin sıcaklığı içinde uyanıyorum. Balkondan bahçeye bakıyorum. Bahçenin sağında elma ağacı, sol başta ise incir ağacı var. Kafamı kaldırınca iki dayımın kafa kafaya verip yaptıkları beş katlı binayı görüyorum. En büyük teyzemin evi ise sağ yanımızda duruyor. Bir arada yaşadığımız bu yer eskiden Antakya ‘ya şimdi ise Defne ‘ye bağlı Temiz sokak. Çocukluğum bu sokakta ve sokağın sonundaki minik yokuştan bu saydığım evler arasında mekik dokuyarak geçmişti. Anneannem bahçesinde küçük bir bostanda sebzelerini yetiştirirdi. Bahçenin eve yakın tarafı ise çiçeklere ayrılmıştı. 

Çiçek

Sardunyanın çiçeklerini kopardığımda hemencecik fark edip beni azarlaması gözümün önüne geldi bile. Anneannem zaman zaman, bize çocukluğunda kendisine anlatılmış olan, çok eski Antakya’nın yaşadığı deprem hikâyelerini de anlatırdı. Anneannem hiçbir büyük depremi yaşamamıştı fakat depremlerin yıkıcılığının izleri onun hafızasında toplumsal hafızadan beslenerek yaşama fırsatı bulmuştu. Deprem anlatıları aslında gelecekte yeniden yaşanma olasılığı yüksek olan felaketlerin tedbirini salık veren öğütlerdi. Anneannem evin önündeki avluda oturup çiçeklerini izlemeyi severdi. Akşamları güneşi yolcu etmek için şimdiki Uğur Mumcu Bulvarı olan Hanı Çayı’na kadar uzanan zeytin, elma, portakal, armut ağaçlarının olduğu bahçelerden ve geniş buğday tarlalarından yürürdük. Sonbaharda buğday başaklarının sarı tonları arasında kuzenlerimle oynadığımız saklambaçlar çocukluğumun en tatlı anılarıdır.  

Gün batımında dereye taş atmak ve dedemin kendisi gibi fötr şapkalı arkadaşları ile sohbetini dinlemekti akşamüstü denilen zaman dilimi, sıklıkla benim dünyamda. Yaş aldıkça kendimi bu denli mutlu ve hafif hissettiğim sokağımın, mahallemin, şehrimin betona yenik düşmesini izledim. 

Tarlalar, bostanlar, bahçeler birer ikişer yerini müteahhitlere yaptırılan apartmanlara bıraktı. İlk farkındalıklarımı edindiğim yerler birer birer elimden kayıp gitti. Depremden çok önce betonlaşma, masal kentimi kemirmeye başlamıştı. Gözlerimi açıyorum. Samandağ‘da Aknehir Köyü’nde büyükbabamların evindeyim. Uyuduğumuz oda Asi Nehri kıyılarına uzanan bahçeye bakan, büyük avluya açılıyor. Uyanıp avluya çıkıyorum. Yüzüme portakal ve mandalina kokuları hücum ediyor. Beklenmedik bir mutluluk hissi kaplıyor içimi. Avlunun köşesindeki muslukta yüzümü yıkıyorum. Musluktan akan su, tertemiz dağ suyu… 

Sabah yürüyüşlerimize meyve ağaçları, sebze bostanları ve Asi’nin (Orontes) çağlayan suları eşlik ediyor. Dün gece yağan yağmurun sesiyle dedemin dua okuyan sesi birbirine karışmıştı. Bu sabah ise köyün sessizliği Asi’nin melodik sesi ile dinginlik ve huzur duygusunu tamamlıyor gibiydi. Aknehir köyünün tepelerinden birinde Saint Simon Manastırı, birinde ise Şeyh Grabi Türbesi bulunur. Saint Simon aslında Samandağ ilçesine adını veren Stilist bir rahiptir. Samandağ, Simon’un Dağı anlamından evrilmiştir. Babam manastırdaki havanın şifalı olduğunu söylerdi. Sanat tarihçisi akademisyen bir arkadaşımdan öğrendiğime göre manastırın yapıldığı yerde değişik dönemlere ve uygarlıklara ait olan şifa merkezleri buluntuları varmış orada. Zaten Saint Simon’da şifacı olarak biliniyor. İlginç olan babamın çocukluğunda bizim köyde yaşayan birçok şifacı kadının olduğuna dair anlatıların da olması. Saint Simon Manastırı yıllarca harabe halde bakım beklemişti. Babam çocukluğunda, arkadaşları ile manastırdaki mozaik taşları ile nasıl oynadıklarını, yurt dışından gelen araştırmacılarla nasıl iletişim kurduklarını anlatırdı. Köyün insanları zorda kaldıklarında ya da bir zorluğu geride bıraktıklarında Şeyh Grabi türbesinde adaklarını yapıp zengin fakir ayırmaksızın herkese hrisi dağıtırlardı. 

Adak zamanı çocuklar için bayramdı. Çocuklar türbenin etrafındaki ağaçların arasında bahur dumanları, kokuları eşliğinde özgürce koşuşturup, oyunlar oynardı çocuklardan biri de bendim. Adak bitip bulaşıklar yıkandıktan sonra babamla dağ kekiği toplamaya çıkardık. Babam bu dağlardaki otların yıllarca toplanıp ilaç yapımında kullanıldığını anlatırdı. Geçen yıllardan birinde türbe ziyaretimiz sonrasında mezarda adı yazan kişiyi araştırmaya karar verdim. İspanya’dan Anadolu’ya gelmiş olduğunu öğrendiğim bu gezgin bilge, onu burada yaşayıp ölmeye ikna eden değerli bir şey bulmuş olmalıydı. Antakya ve Defne taraflarına taşınmış olanlar deprem sonrası köydeki tarlalarına çekildiler. Aknehir gibi Samandağ’ın birçok köyü, distopyadan kaçan çocuklarına, hiç gocunmadan, kucak açtı. 

Gözlerimi açıyorum.7 Şubat 2023.Antakya ‘ya giriş yapar yapmaz yıkımın boyutları karşılıyor bizi. Enkazlardan kapanmış olan yollardan Defne Turunçlu Mahallesi’ndeki evimize ulaşmaya çalışıyoruz. Geri dönmek zorunda kaldığımız kavşaktaki enkazın başında beyaz kazaklı orta yaşlarda bir adam haykırıyor: ‘’ Allah’ım bize lütfen yardım et!’’. Yıkılan her binanın başında bir ateş yakılmış. Yakılan ateşlerin başında pijamalarıyla perişan insanlar ve enkazların arasından evlerine, sevdiklerine ulaşmaya çalışan arabalılar, çiseleyen yağmur… 

Distopyanın içindeyiz. Beyaz kazaklı adama yardım edebiliriz ama internet çekmiyor. İnsanları buraya nasıl çağıracağız? Telefon edelim ama operatörler iptal! Yoldaki tüm sahipsiz hikâyelere şahitlik ederek çaresizce kendi kaderlerine terk ediyoruz. Armutlu ‘dan geçemiyoruz. Antakya gibi artık Armutlu da yok. Açık yollardan ilerlemeye çalışırken Uğur Mumcu Bulvarı’nda buluyoruz kendimizi. Çocukluğumun oyun alanına dikilmiş olan o tüm binalar, içindeki insanlarımızı da yutarak yok olmuş. Fransız yapımı eski köprümüz sağlamdı. Eski köprümüz restorasyon sonrası artık içselleştiremeyeceğim kadar bana yabancılaşmış olsa da yerinde duruyordu. Yenisi ise zarar görmüştü. Evet, bizim mahalleye ulaşmayı başardık. Annem, babam ve erkek kardeşim arabayla güvenli açık bir alana gitmişler. Nasıl oluyorsa telefon kısa süreliğine çekiyor da onlara ulaşabiliyoruz. İçimize su serpiliyor. Bizimkiler heyecanlanıyorlar. Daha henüz gece yaşadıklarını anlatmadan, yolculuktan gelen çocuklarına kahvaltı hazırlama telaşına düşüyorlar. Kendileri yaşadıkları şoku atlatamamışken bize çay içirmek istiyorlar. Olanları inkâr edercesine küçük sevinçlerine tutunuyorlar. Antakya, Defne, Samandağ, Kırıkhan…  

Bağlantısı olan herkes birbirine ulaşmaya çalışıyor. Operatörlerin çalıştığı seyrek anlarda arama ve mesaj sesleri birbirine karışıyordu. Bizim arka sokakta ilkokul arkadaşım Ulaş ve ailesi enkaz altındalar henüz ve akşamın zifiri karanlığında Tülay Abla’nın kardeşi için yaktığı ağıtlar yüreğimizde onarılmaz yaralar açıyor. Bu şehre ne olmuştu? Benim çocukluğumun masal kentine ne olmuştu? Güzelim benim niye böyle bir başına yalnız bıraktılar seni! “Doğunun kraliçesi”, masal kentimiz Antakya’nın sesini duyan yok mu?       

Deprem, çocukluğuma ait kayıtları yıktı. Fakat depremden çok önce başlayan bir yıkımdı bu aslında. Atalarımızın uyuduğu, bize ev olan topraklarımızda hırslarımız uğruna ağaçlarımızı keserken, daha yüksek daha büyük binalarda yaşamak dürtüsüyle tarlalarımızı betona boğarken distopya kentine dönüşmeye başlamıştık. Dünya beni yorduğunda dönüp içine sığındığım anılarımın kaleleri artık yok. Dahası o kayıtları paylaştığımız dostlarımız, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz eksildi. Depremden bir gün sonra yollara düştüğümüzde arabada uyuya kaldığımda bir rüya gördüm. Rüyamda insanlar vardı, bir sürü insan… Hepsi mutlu, çığlık çığlığa eğleniyorlar, derelerde yüzüp şakalaşıyorlardı. İçlerinden biri bana dönüp ‘’ Biz bu topraklarda çok mutlu yaşadık, size ne oldu böyle?’’ dedi. Anlık bir farkındalıkla bu insanların dedelerimiz, ninelerimiz, atalarımız olduğunu anladım. Onların sevgileri, neşeleri, mutlu anıları, sevinçleri, bereketli sofraları topraklarımızın hafızasında yaşıyordu. Onların hatıraları bize yardım edebilir mi? Çocukluğumun masal kentini geri istemek yalnızca nahif bir iyimserlik hali mi?

Ahmet Yılmaz Tuncer Yazdı: Kâğıt ve Kalem

Kağıt ve Kalem

Üstüme dokunan kumaş

Kumaşın ipliği

Ve kara düzen dokuma tezgâhının

Zamanı yanlış

Mevsimi yanlış

Kavgaları var gönlümün

Bir kaldırım taşı kadar ağırken

Sancılarım dönüyorum kendime

Sormuyorlar artık senle ilgili soruları

Hangi zamanın sarkacı

Tıpkı ben gibi belirsiz bir zamanın

Ortasında duran

Açılımında tüm sorular

Zamansız bir tahmin

Yine öldürecek beni

Tüm mevsimleri saydım içinden çıkan

Puslu aynadan bakan ihtiyar bir

Hüzün bıraktım zamanın içinde yaşlanmayı

Seni düşünmek gibi garip bir düşünce kalan

İçimde sayıların bahçe kapılarında beklemek


Ve saymak tüm belirsizlikleri

Benim işim değil zamanın içinden çıkılan

Zaman yolculuklarının son

Yolcusu olmak özledim güneşi

Ve onun arka sokaklarını

Eskisi gibi yıldırım telâşı vurmuyor

Bedenim içinden süzülen acının

İmbiği sanki damıtıp damıtıp duruyor beni

Sokak kapılarında duran ve elindeki kâğıttan

Adres soran yabancıyım hayatta inan

Biliyorum yine aynı

Saatte aynı yolda giderdim yanılmalarımı

Ve bu yanılmalarım içinde seviyorum seni

Sevmenin sensizlikmiş adı

Durduramadım zamanı diye telâşım olmadı

Dünyanın yükünü yüklenmek

Ne garip yine ne garip ki

Kâğıttan çıkan sen

Kalemden çıkan sen

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447