İsmail Hilal Yazdı: Bilsem

Bilsem

Bilsem azabın bile şifadır

Dert etmem susarım.

Bilsem yağan yağmur saçlarından nasibimdir

Oracıkta gözlerimi yumarım.

Kimsin? Nesin? Neyin nesisin? Düşünmem ısrarım yettiğince,

Bilsem sesin hakikattir,

Rıza gösteririm çürük ekmeğe bile.


Reddi miras etmem gücüm yettiğince

Nakış nakış işlerim seyir defterime.

Yırtılmaz sancağın kalbine saklarım varlığını

Ey denizler tanrısı göster bana pusulamı.

Toprağın kokusuyla düşmüşüm zaten yollara

Bilsem topraksın

Ses etmem fırtınalara.


Bakma arada kafamın ağrıdığına

Kağıttan gemilerle çıkmışım yola

Saf ellerim nasırlaşmış, saçlarım ağarmış

Geçen zamanda.

Kimliğime baksam, resimdeki ben değilim

Oysa hâlâ oradakine esirim.


Hürriyetim kenara atılmış sanki.

Ebedi hanedanım vardı da

Yoksul kalmış gibi.

Depremler, seller, fırtınalar hiç gitmemiş üzerimden,

Sanmıştım ki aşk ne olabilir gibisinden.

Fani dünya da bir güzele vurulmuşum

Bilsem yalnızlığımın son durağı sanadır

İşte ben orada bir ummana tutulmuşum.

İsmail Hilal: Şiirde Her Şeyden Önce His Olmalı

Merhaba İsmail Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Tabii ki memnuiyetle. Haziran 1991 Nevşehir doğumluyum. İlköğretim ve lise yıllarım yine Nevşehir’de geçti. Lisans ise Kırıkkale Üniversitesi Sağlık Yönetimi Bölümünden 2014 yılında mezun oldum. Daha sonra çeşitli market zincirlerinde, kitapçılarda çalıştım. Şu an yine Nevşehir merkezde bulunan bir kırtasiyenin sahibiyim.

Yazar Şair İsmail Hilal

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Kalıba konması imkânsız, içinde duygular barındıran gönül aynası diyebilirim. Yazan kişinin kalbinin mahremine açılan pencere, okuyanın ruhuna işleyen harf yarenliği, sayfalarca cümlede söyleneni kendi ahenginde yoğurup tadı damağımızda kalan ezgisiz şarkılar türküler şeklinde ifade edebilirim. Şiirde her şeyden önce his olmalı. Yazan kişi her dizeyi benliğinde bulmalı. Yoksa bu karşı tarafa geçmez ve eser sadece yazılmış olur. Tabi bu dediğim yetenek onun ne kadar geliştirildiğiyle alakalı. Diğer açıdan bakacak olursak ta en çok dikkat ettiklerim; kelime tekrarları, dize geçişleri ve dize sonlarındaki bütünlük hem yazarken hem de okuduğum şiirlerde bu üç unsura dikkat etmeye çalışıyorum. Tekrar yapılma nedeni ne, ahenge faydası var mı yok mu? Ya da yerine başka bir şey gelir miydi? Tekrar konusunda bunlar önemli benim için. Dize sonlarında kafiye var mı? Yoksa da hangi harf ve hece yapısıyla bütünlük sağlanmaya çalışılmış başlıca baktığım şeyler.  

Edebiyat hayatınıza neden şiir ile başladınız? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Bu konuda şair ya da yazarların seçim hakkı olduğunu pek düşünmüyorum. Kişi belirli yeteneklerle doğar. Bu da onlardan biri sonuçta. Günü geldiğinde kabuğundan çıktı, bende peşinden gitmek istedim hepsi bu.  Düz yazıya şiirden çok uzun zaman sonra başladım. Hem yayınlanan hem yayınlanmayan öykü ve denemelerimde mevcut. 

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Aslına bakarsak hayatı ifade ediyor. Sonuçta yazarken bize hayal dünyası kazandıran, o duyguların ortaya çıkmasını sağlayan bir ortam var. Yazarken özellikle şiir yazarken duygusal yoğunluğu ve etrafımızdaki olayların ruha etkilerini es geçmek olmaz, ana kaynağımız orası sonuçta. 

İlk şiirlerimi ortaokul yıllarımda yazdım. Ama o dönemler çok utangaç biriydim. Yazdıklarımın hepsini yaktım(tebessümle). Daha sonra ailem yazdığımın farkına vardı. Lise yıllarımda babam ajanda hediye etti. Bazı şiirlerimi oraya yazmaya başladım. Yine lise yıllarımda Ragıp Uçar hocamız vardı. Kendisi edebiyat öğretmenimizdi. O ilk fark etti yeteneğimi. Sohbetler ettik Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri kitabı dâhil çeşitli kitaplar ve hatta farklı tarzda müziklerle tanışmamı sağlayarak destek olmaya çalıştı. Ancak o dönemde şair olmak gibi bir niyetim yoktu. Burada iki kırılma noktam oldu diyebilirim. İlki lisan son yılımda şu an Kırıkkale Üniversitesinde Dekanlık görevinde bulunan Ayşe Güler hocam ile oldu. Dördüncü sınıfın son döneminde ona birkaç şiirimi değerlendirmesi için vermiştim. İlk kez onun öğütleri sayesinde o bilince varmaya daha tabir doğrumu bilmiyorum ama profesyonelce bakmaya çalıştım ve kendimi geliştirmeye okumaya adadım. İkincisi ise 2020 yılında Nevşehir’de verilen bir tiyatro eğitimde İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçısı İbrahim Raci Öksüz hocamızın yanında bir şiirimi okuduktan sonra söylediği ve kendi şiirime bile bakış açımı açan övgüsü diyebilirim. Zaten sonrasında kitap çıkarmaya karar verdim. 

Türkiye’de şiir türü romanlara nazaran daha az ilgi görüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunun en büyük nedeni tüketim toplumu olmamız aslında. Duygular yerini daha maddi ve yarın unutulabilir şeylere bıraktı ve artık kabul edelim ulaşılamaz diye bir kavram pek kalmadı. Özellikle aşk konusunda. Yani eskiden bir bakışa insanlar beklerken şu an her şeyi yaşayıp ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi ayrılabiliyor ve bu normal karşılanıyor. Böyle bir yapıda örneğin Cemal Safi’nin şu dizelerinin anlamı daha da düşüyor.     

Bir dileği var imtiyaz değil! Kulun başka kula ibadeti farz değil! Hâşâ! yaradan gibi beş vakit namaz değil Senden beni sadece sevmeni istiyorum”


Evet, etkiliyor ancak anlık bir etkiden sonra çoğu insan hayatına devam ediyor. Bunu gören yayın evleri de ilgi görmediği için maliyet açısından değerlendirince çok fazla şiir kitabı basmak istemiyor. Popüler olana yönelip daha çok para kazanmak hoşlarına gidiyor. 

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Yukarıdaki örnekten de az çok belli olduğu üzere iyi bir Cemal Safi hayranıyımdır. Başucuma Ankara’da sahaftan aldığım Sende Kalmış şiir kitabı durur. Onun dışında; Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yavuz Bülent Bakiler hem sık sık şiirlerini okumaya çalıştığım hem de kitapları evimin başköşesi olan şairler diyebilirim. Yazar olarak Ahmet Şerif İzgören’i beğeniyorum. Pek çok kitabını okudum. İyi bir Harry Potter hayranı da olduğum için J.K Rowling ve Harry Potter kitapları da sürekli yakınımda bulunur. Bu isimlerin ilk aklıma gelme sebebi zaten hayatıma yaptıkları etkiden kaynaklı. Farkındayım çok faza yazar ismi vermedim ama burada saydığım iki yazar ve büyük şairler. Hem hayal dünyama, hem günlük hayatıma hem de yazı dünyama yön vermemde ciddi etkileri oldu. Şuradan örnek vereyim Harry Potter şiire etkisi nasıl olabilir diyenler olabilir ancak Snape karakterinin Harry’nin annesine olan sadık aşkı ve son ana kadar Harry’i korumak için hayatını ortaya koymasına bakmak bence ufakta olsa ipucu verir.  

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Elbette var eğer biterse bayram sonrasına ikinci şiir kitabımı bitirmiş olacağım. Sonrasında ilk romanım için yoğun mesailere başlayacağım. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Günümüzde okumanın, bilmenin, kibarlığın bu kadar değersiz olduğu bir ülkede;  tüm bu güzelliklere sahip çıkarak, hayal ederek ve inanarak yaşasınlar. Bazı şeyler geç gelince güzeldir. Umarım bir gün günleri görürüz.

İsmail Hilal Yazdı: Mevsim Dönüşü

Yine sessizlik dönemlerine girmeye başladığımız günlere “Merhaba” dedik. Yılın bitişinin farkına varmaya; yazın hızlı, sıcak, neşeli anlarından uzaklaşmaya ve daha çok kendi içimizle tekrar birlikte olmaya başladık. Çok şey biriktirdik. Yine anılar yükünün içerisinde önce sonbahara sonra artık kendini hissettirmeye başlayan kışa inceden selamı esirgemedik. Engelleyemediğimiz tek şey zaman ya onu tutmayı aslında ne kadar isterdik.

sonbahar

Tabi mevsim ile birlikte özellikle sobayı bilenler için özlem zamanı da başladı. Üzerine portakal kabuğu atmalar, kestane ve patates pişirmeler, ıhlamur kaynatmalar ve tabi pazar günü yıkanıp soba kenarında Şahane Pazar’ı izlemeler... Daha niceleri gözlerimizin önünden geçerken şu an yaşadığımız zamanın kalitesini de sorgular olduk. Ellerimizde telefon her anı paylaşmak ya da yaşayamayacağımız hayatlara bakarak geçen anlarla dolmaya başladı dakikalarımız. Belki de bizlere bir odada tek nefes olmayı öğrettiği için soğuk kıymetli. İşte o yüzden kış; aile kavramını, birlikte olmayı, paylaşmayı daha çok içine alıyor. Çünkü dışarıyla mücadele için içerde destek veren kalplere ihtiyacımız var. Boşuna “Yalnızlık zor zanaat” dememiş şair.  Ne kadar farklı manaları olsa da mevsimin bu samimiyeti içerisindeki yalnızlığa sığınarak büyümeliyiz. Bakın demiyorum hayatınızı baştan inşa edin, irade koyun ya da hedef. Hepimiz biliyoruz ki bu ülkede kolay olan bir şey yok. Hayatınızda olumsuz olan şeyleri de birden bire defetmek gibi bir şansınız olmayacak. Sadece özeleştiri yapın. İğne bile batırmayın ne kalbinize ne bedeninize. Bu kayıkta yeniden baharı görmeyi beklerken bir şekilde sadece çatı katınıza yapabildiğiniz kadar bir kiremit daha koymayı deneyin. Bu kış çetin geçebilir belki öbür kış da hatta diğeri de. Ancak an gelir kış içerisinde baharı yaşayacak hâle gelirsiniz.    

Umudun, ümidin, emeğin önünde nasip kapısı açılmaz mı sanırsınız?

Düşen her kar tanesini bir daha göremeyeceğiz ancak seneye bu zaman düşen kar tanelerini izlerken aynı insan da olmayalım. Elbet bir kış daha dönecek o kışa başka türlü selam vermek için hazır olacağız. Son olarak Franz Kafka meşhur “Dönüşüm” kitabında İnsanı büyüklüğe götürecek yol ancak onun küçüklüğünden geçer.” der. Tabi büyüklük ve küçüklükten kastı sadece bu cümle bazlı bakarsa nedir bilinmez. Çoğumuz bunu maddi olarak görecektir. Belki ilmi, belki manevi olur büyümelerimiz kim bilir? Ne olursa olsun büyümenize aracı olacak kışın tadını çıkarmanız ümidiyle…

İsmail Hilal Yazdı: Karmaşa

Yüz yıl ya da bir asır. Dile gelince söylemesi ne kadar kolay! Ve bugün hâlen belirli kesimlerce sevilmeyen bir lider, devlet adamı, asker… Sahi Atatürk olmak neden zor bu ülkede? Ya da neden bir kesim deliler gibi hatta neredeyse ilah yaparcasına severken bir taraf “Yunan kazansa daha iyiydi.” diyecek kadar kesin bir kin içersinde? Sorular elbette çoğaltılabilir ancak bugün bu sorular etrafında dolansak kâfi. Sonuçta karşımızda Türk tarihinin en değerli şahsiyetlerinden biri duruyor. Bari dilimiz döndüğünce sözde onu çok öven ve yerenlere karşı minik bir açıklama da bizim kalemimizden dökülsün. Dilerseniz öncelikle sevmeyen, sindiremeyen ve belki abartı ama düşman olan tarafla başlayalım. Bunların belki de en ağırı “Yunan kazansa daha iyiydi.” Sözleriyle başlayan ve hilafet ve Osmanlıcı fikirlerdir. Yunan kazansa neler olacağını hayal dahi edemeyen; öyle bir durumda zulme uğrayacak, işkence edilecek, tecavüze uğrayıp; belki sürgün edilecek, belki de zorla din değiştirilecek insanları düşünemiyorlar. 

Atatürk

Hilafet kalsaydı İstanbul’da sadece bir süs idaresi olarak İngilizlerin egemenliğinde kalacağını göremiyorlar. Belki de en fecisi 1. Dünya savaşı sırasında cihat ilan eden halifeye neredeyse hiç destek vermeyen ve büyük devletlerin özellikle o dönem İngilizlerin elinde olan İslam topraklarından bihaberler. Öyle bir durumda Trakya’da belki Kafkaslarda ve orta Anadolu da olmak üzere 3 küçük Türk devletinin olabileceğinin belki farkında değiller. Peki, öyle bir durumda Osmanoğulları ailesi ya da hilafet makamı ne işe yarardı! Gerçi şu an olsa ne işe yarar. Bugün Filistin olaylarında hepimiz görüyoruz.  Çok uzatmadan iki konuya daha değinip devam edeceğim. Sevmeyenlerin harf devrimi ve özellikle tekkelerin kapatılması konularına karşı da bir duruşu var. Harf devrimi olayı zaten cumhuriyetten önce ilk kez 1800lü yılların başında Ahmet Cevdet paşa ve Münir paşa tarafından Osmanlı gündemine de gelmiş konular. Ana sebep Türkçenin konuşma yapısındaki sesleri Arap harflerinin tam karşılamaması. Yani zaten yüz yıl önce dile gelen bir geçiş niyetlenmesinin uygulamaya konması olarak görebiliriz. Gelelim tekke ve cemaat konusuna. Bugün ülkemizdeki dini yapılanmaların ülkeye ne kadar zarar verebildiği konusunda haberleri izlemek yeterli. Darbe girişimi, vakıflarda çocuk yaşta evlendirilenler, tacize hatta tecavüze uğrayanlar,  bunlarla ilgili kendi çapında fetva verenler…    

Yani dini ayeti, hadisi kendine göre yorumlayanların oluşturduğu bir yapıya dönüştü. Belki Anadolu coğrafyası Türklük ve İslam ile süslenirken var olan niyet samimiyet, hırstan ve siyasi amaçtan uzak olan en önemlisi belki mürit sayısını artırıp daha çok kazanç sağlamak derdinde olmayan sadece imanlı insanlara dini öğretip yol gösteren olan yapılardan geldikleri noktalar burası. 

Bunu Atatürk hem kurtuluş savaşı yıllarında hem de görev yaptığı cephelerde dinin ve cemaatlerde çözülmenin farkında olduğu için yaptığı bir hamledir ki aradan yüz yıl geçip başımıza gelenlerden sonra bari durumun farkına varalım.

Ve gelelim aşırı severlere. Neredeyse Kemalizm’i din olarak Atatürk’ü ilah ilan edeceklere. Şunu unutmamak lazım o bir beşerdi. Fatih gibi Alparslan gibi Metehan gibi görevini yaptı ve aramızdan ayrıldı. Ancak bu onu kusursuz yapmaz. Bir insanı kusursuz görmek bir yerden sonra kusurdan münezzehleştirmeye gider ki bunun sonu maalesef belli. Kusursuzluk ancak Allah’a mahsustur. Yaşarken böyle bir şey söz konusu değil. Özellikle ölümü ve sonrasında ki dönemde aslen ilkelerin temelinde olmasa bile yapılan din düşmanlığından, alkol sevgisine kadar ya da yıllarca çözülemeyen başörtüsü sorununa kadar her şeyi onun adıyla yaptılar. Atatürk’ü sanki belirli bir zümre için vatanı kurtarmış ve diğerleri onlara hizmet etmek için varmış algısı oluşturdular. Ancak o öyle biri değildi. Kendisinin de dediği gibi “Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Onun ilkelerinin özünü doğru anlayarak, inkılâpları araştırarak ve o dönem içinde değerlendirerek yaklaşmak gerekir. İllaki hatası vardır olsun ancak kimse isteyerek yaptı diyemez. Batan bir büyük bir gemi vardı. O bu gemiyi kendi bildiği şekilde yeniden hayat verdi hepsi bu.  Son olarak ülkemiz için yeni bir çağın başlangıcı olan şu günlerde. Bize ait olan 2500 senelik tarihimizi arkamıza alarak, inancımızı yeniden ve doğru şekilde önce kendimizde sonra gelecek nesillere örnek olacak şekilde yaşayarak, Atatürk ilke ve inkılâplarını okuyup anlayıp analiz edip hayatımızın önemli noktalarına koyarak, vatan sevgisiyle, imanla ve kendi içimizde karmaşalardan arınarak daha güçlü bir Türkiye için hep birlikte çalışmaya devam edelim.  Yaşasın Cumhuriyet, Her Şey İçin Teşekkürler Mustafa Kemal Atatürk…

Şiir: Sağ Köşe

Sağ köşe

Birleşik kelimelerin yanına saklamıştım çiçeklerimi

Dolu görünsün diye aceleyle donatmıştım

Sırf sen yalnız hissetme diye yüreğini.

Can pervane oldum

Koştum, düştüm bazen nefes aldım duruldum...

Bir şeyler kaybettim en yaklaştığım anda sana

Eğer onu bulursan, inanmasan bile

Kalbinin sağ köşesine sakla.


Atlasın karalandı yolunu kaybettin galiba

Yoksa kutup yıldızları döker miydi?

Yolunu yoluma

Korkmazdım, deliydim yalan yok birazda

Virane kaldım

O yüzden her seferinde siyah çiviler çakıldı hayatıma.

Eğer üstüne bastığın yer acıtırsa dinginliklerini

Yormadan benli çizikleri

Kalbinin sağ köşesine sakla.

Oysa eksiğimiz yoktu bu ıssız adadan ayrılmak için.

Sanki vurulduk nerden çıktı bu irin?

Şifa demeye utandık, o yüzden döküldü baharımız

Her şey yine de insan için.

Olurda kayığını saramazsan, ellerin nasır olursa

Arda kalanlar imkânsızlığa davetiye çıkarırsa

Ebedi baharın tılsımına sarıl için için.

Korku dediğin bir an ya

Ümitsizlik dediğin yerde

Beni kabinin sağ köşesine sakla.

Meğer çekirdek kabukları kadar hiçlikteymiş

Kaldırım taşlarına sıkışmış gölgesi demini almış mumlarım.

Meğer bu kamp, bu çadır bu hilale denk değilmiş

Zor anladım.

Narince vuruyor topukların çıt çıkmayan yansımalarıma

Bilmiyorum her şey kader ya

Döngülerin menziline girmek nasip olmasa da

Beni kalbinin sağ köşesine sakla.

Sonbahar Rüzgarı

Yazın ortasında mevsimler mi takla attı diyeceksiniz? Merak etmeyin sizi duyabiliyorum. Fakat kim demiş çölün öğle sıcağında üşümeyeceğini? Gecenin daha aydınlık, gündüzün hafif kalender meşrep olmayacağını? Lütfen kandırmayalım birbirimizi, ne insanlar eskisi gibi artık ne de bizleri hayran bırakan mevsimler. Sağır, dilsiz hatta açıkça bizler için sadece zamanın geçtiğinin habercisi görevini üsteleniyorlar. Ya onların da hisleri varsa? 

Sonbahar Rüzgarı, İsmail Hilal, Edebiyat Gazetesi

Yağan her kar, yağmur, esen rüzgâr hatta rüzgârın içindeki sıcak kumlar bile mesaj veriyorsa bizlere. Ya şu dünyaya özellikle son 200 senede yaptığımız eziyetlerin sonucuysa olanlar. Hani birini uzun süreli kırarsınız da hiç yapmam dediği şeyi yapar. Hiç beklemezsiniz ondan o tepkiyi, öyle bir şeyler işte. Öylesine hırsla doldu ki gönüllerimiz çiğ tanesinden başladık, sonra kar taneleri geç gelmeye başladı ve rüzgâr ve yağmur ve ve ve tabiî ki mevsimler…  

Bize benzediler çaresizce. Kabul edelim kaybettik! Eskiden belki 3 sene 5 sene birkaç parça elbiseyle ömür geçerken, azla yetinmeyi kaybettik. Sevgiler değerliydi, dostluklar baki. Sevgiliye yolda denk gelme ihtimaliyle günler geçirenler vardı. Kavuşurken samimi, kaybederken edepliydi insanlar. Dostluklar vardı çıkardan bağımsız. 

Selamın samimiyeti, mahallenin taşında, kaldırımında bile saygı vardı, mana vardı. Dikkat edin eskiden doğaya minnet duyardık; yağmura, kara, hatta sıcağa…

Şimdi her mevsim sanki kahır, dert kendi sorunuyla geliyor ve hepimiz düşen binlerce yapraktan biriymişiz gibi davranıyoruz, yani sıradanlaşıyoruz. Dünya telaşı mı desem yoksa artık teknoloji bağımlılığı mı? Farkında değiliz ama önemsizleşip, mekanikleşiyoruz. Doğaya karşı ne kadar sert olduysak ruhen de bizden bir parça koptu gitti artık. Düşen her yaz yaprağında, her tükenen hayvan türünde, her yaz günü yağan yağmurda… 

Yıllar bizi ne kadar değiştiriyorsa nefes almadan onlar değişmeyin dercesine kızıyor insanlara. Kabul edelim Nazım Hikmet şiiri gibi olduk, makineleştik. Mekanik oldukça duygular eksiliyor birer birer. Kıymet, minnet, saygı, ahlak önemini yitiriyor. Aslında biz özden kopuyoruz ve kendimizle birlikte her şeyi bir şelaleden tekmeliyoruz. Kendi eserimiz olanlar ve tabi yaşanacaklar. Tedavi vaat edemem size, ben sıradan bir sonbahar rüzgârıyım yokladım, gidiyorum şimdi. 

İsmail Hilal Yazdı: Merhaba

Bazen insan ne diyecek ne konuşacak ne söyleyecek bilemez ya, öyle zamanların birindeydim işte. Konuşmak ve yazmak istediğim çok şey var ama kelimeler sanki kayboldular. Aslında mevsime aykırı bir durum bu; mevsim en güzel haliyle etraftayken, insanlar cıvıl cıvıl, sevgililer el ele…  Harflerin kuş sesleri gibi akması gereken demde sanki karlar örtülüydü üzerimde.  

İsmail Hilal

Şu an bile yazarken kırk defa düşünüyorum. Yüzümde çaresiz bir tebessüm, gönlümde yeni başlangıçların yükselmeye başlayan isyanı. Bu öze dönüş değil olsa bilirdim. Olsa olsa kimliğini hiç bilmediğim birine doğru açtığım yeni yelken. Eskimiş elbiseleri, yükleri, gönül yaralarını kenara atmayıp onları yok edip mazide bırakıp hiç olmamışlar gibi yürümeye başlamaktan bahsediyorum. 

Peki, bu nasıl olacak?

Herkes kişisel gelişim kitapları okuyor; yogalar, uzman videoları ve psikologlar çok çeşitli yollar deneniyor. İnsanlar kesinlikle haklı. Siyasal ve toplumsal olarak geçilen zamanı gözden geçirince hak vermemek elde değil. Ancak tek bir yerde hataları var. Kendi hayatlarını kendi psikolojilerinde sadece kendileri yaşayıp anlayabilir. Hiçbir kitap, video, psikolog sizi tam anlamıyla anlayıp yön veremez. Bunların içinde en keskin olması gereken psikolog dahi sizi, sizin gösterdiğiniz kadar tanır ve yol gösterir. Ruhunuza asla inemez. O oda siz ve iradenizin baş başa kaldığı yer. Kim ne derse desin sabır ve inançla belki sürünerek, belki bir süre durduğunuzu zannederek ilerlemek ellerinizde değil, kalbiniz ve o dikenleri temizleyecek tırnaklarınızda gizli. Lütfen bazen geriye doğru bakın, belki temizlenen yerlerde çiçekler açmıştır ve kokuları, devam etmeniz konusunda ruhunuzu güçlendirir.  Unutmayın yolda durup pes de etseniz ya da mücadele de etseniz zaman akmaya devam edecek.  Ve bu ay Barış Manço ile veda edebiliriz. 

“Dostlar merhaba, Yeni bir gün doğdu merhaba.”

İsmail Hilal Yazdı: İmla Hatası

Geçen gün yazılarımı, şiirlerimi inceledim. Kullanılanlar, daha zamanı gelmemişler vs. En çok dikkatimi çeken, hepsinde yayınlananlar dâhil yaptığım yazı ve imla hatalarıydı ki muhtemelen bu yazıda da olacak ve belki şu an bile yaptım. Daha ilginç taraf ise her hallerinde mana olarak sanki safları varmışçasına birbirlerine olan bağlarıydı. Virgülü nereye koysam ya da koymasam sanki birlikte olmayı bekleyen sevgililer gibi ahenkleri vardı. 

Daktilo

Ve tabi sonrasında aklıma hayatım ya da hayat adıyla yaşadığımız imtihan dünyası düştü. Kalem elimizde her anını bilerek ya da bilmeyerek ince ince dokuduğumuz; bazen şikâyet ettiğimiz, çabaladığımız, emek verdiğimiz, hayaller kurduğumuz, başardığımız ya da başaramadığınız, sarıldığımız, sevdiğimiz, üzüldüğümüz…  

Hepsini dakikalara sürüp nasılda harmanlıyoruz. Keşke herkes için aynı güzellikte geçse veya tüm kararlarımız doğru olsa ama o zaman çok sıradan olacak gibi geliyor. Her cümle başından sonuna kadar aynı mükemmellikte gittiğini düşünsenize? Sanki tuzsuz yemek yiyor hissi vermez miydi? Neyse sizi sorularla çok yormayalım.

Amacımız soru sormak değil, sohbet edip kafa dağıtmak. Yoksa buralarda ne işim var benim. Hepimizin dilinde bir türkü, aynı denizin farklı kayıklarında sürükleniyoruz. Çoğu zaman en uzak sandıklarımız bile serçe parmağı mesafesine düşebiliyor. Sorun sandıklarımız, sorun diye aldandıklarımız kayığımızda küçük delikler açsa da zaman bir tıpa gibi örtüyor üzerini. Biraz yaralı yüze dönsek bile sonuçta gözlerimizde o ışık oluşuyor bir şekilde. Ne olursa olsun aynı filmlerde denildiği gibi, “Hayat devam ediyor.”.  Ve noktalama işaretlerini bazen bilerek bazen bilmeyerek karıştırsak bile cümlenin bitişi sizin sihrinizde gizli. Mutlu son her zaman size bağlı…


İsmail Hilal yazdı: Tedavi

Toplumun ana değerlerindeki bu hızlı kayboluş insanı ürkütüyor. Çok değil 30-40 sene önce olmaz olamaz dediğimiz çoğu şeyi sindirdik, sindirmekle kalmadık uygular olduk. Bence işin daha korkunç yanı diyorum ki bunu bilerek söylüyorum, yeni nesli anlıyorum ancak eskiler yeni nesilden daha çabuk benimsedi bu hızlı dönüşümü. 

İsmail Hilal, Tedavi, yazi

Yani otokontrol noktası olması gereken daha gelenekçi olup yol göstermesi gereken kitle resmen kabak çiçeği gibi açmış durumda. Durum öyle olunca kitle ana merkezden, özden benlik dediğimiz; yeri geldi mi övündüğümüz, asıp kestiğimiz millilikten ve manevi değerlerinden kopuş aşırı hızlanıyor. Sokaktaki gençler kelime-i şahadet getirmeyi bilmiyor hadi inanç gitti diyelim ki çok tehlikeli koluna dövmesini yaptırdığı Mustafa Kemal’i bile tanımıyor. 

Konuşurken bir kısmında anlıyorsun, cevher var ama kimse işlenmemiş. Bir yerden sonra o rahatlıkla haliyle çocuk da istemiyor. Zaten global dünya dediğimiz kavram ve bunun telefonlara indirgenmesi sonucu etkileşimin artmasının sonuçları var. Birde bizler böyle olunca sorun daha da büyüyor. Çünkü özde hâlâ millilik var, din var. Ama dini öğretmesi gereken bazı kesimler yüzünden dinden korkar hale geldik. Milli olalım dedik; tek bildiğimiz ve ana şablonda detaylı gösterilen cumhuriyet tarihi. İşin kötüsü onun da tüm değerlerini tam vermeyi beceremedik. Verilmediği için bugün liyakat kalmadı. Hırsızlık, uyanıklık hoş görülüp, iyi adamlık çöpe atıldı ve atıl kaldı. Şimdi batıya baksak yüzde yüz batılı değiliz. Doğuya baksak doğulu olanda biz değiliz. Nereye koyacağız kendimizi? Peki, bunun tedavisi ne? 

Lafı çok uzatmadan diyebileceğim şu: Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ders programları incelenerek çocuklara İngilizce, matematik verene kadar önce belki birkaç yıl vatan sevgisini, dürüst insan olmayı, değerlerimizi ve onlara en azından saygı duymayı öğretemez miyiz? Ve tabi ki bizler bu ülkeyi onlara bırakmadan önce kendimizi düzeltemez miyiz?

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447