Balçık ve Ateş

0

Karanlık, yavaş yavaş değil; tek bir saniyede, sanki gökyüzüne devasa bir mürekkep şişesi devrilmiş gibi çöktü. Yıl 2026'ydı. İnsanlık, elektrik dalgalanmalarından, siber saldırılardan ya da yeni bir salgından şüphelenirken, sokak lambalarının titreyerek sönmesiyle gerçek dalga başladı. Bu ne savaş füzeleriydi ne de bir doğa felaketiydi. İnsanlığın binlerce yıldır "masal" diyerek raflara kaldırdığı, dumansız ateşten yaratılanlar, sınırları eriyen boyutların arasından sızmıştı. Cinler dünyayı istila etmemişti; onlar zaten buradaydı, sadece görünür olmayı seçmişlerdi. Kerem'in nişanlısı Azra, odanın bir köşesine gözlerini dikmiş, histerik bir şekilde var gücüyle bağırıyordu. "Babamı bırakıınn, babamı bırakınnnn! Beni alın!"  

Balçık ve Ateş

Yüzü gözü bağırmaktan kıpkırmızı olmuş, gözyaşları gözündeki rimeli akıtmış, düğmeleri kopan gömleğinden neredeyse göğsü görünecekti. Yanında bulunan Dilek Hoca'nın hiçbir direktifi cinleri durdurmaya yetmiyordu. "Babama vuruyorlar. Ellerindeki bıçakla babamı kesecekler. Duruuunn, kesmeyin!" diye bağırarak kendisini tutan üç kişiyi birden silkeleyip ayağa fırladı. Duvara vurmasının şiddetiyle yarılan kafasından kan fışkırmaya başladı. Dilek Hoca ezberinden Felak ve Nas surelerini sesli okuyor, diğer taraftan Azra'nın annesi elindeki buhurdanlıkla bütün odaları geziyordu. Kerem, biten buhurların yenisini almak için dışarı çıkmıştı. Nihayetinde odada bulunanların hepsi dumandan zehirlenmiş gibi bayılıp hareketsiz kaldılar. Onların savaşı birkaç saat sürmüştü.

Asıl büyük savaş ise sadece birkaç gün sürdü. İnsanlığın son teknoloji silahları, tankları ve uyduları; fiziksel bir bedeni olmayan, rüzgâr gibi esip ateş gibi yakan bir güce karşı tamamen işlevsizdi. Şehirler yıkılmadı ama sessizliğe gömüldü. Yeni düzen hızla kuruldu: "Büyük Perde" yırtılmış, efendiler ve köleler yer değiştirmişti. İstanbul'un eski, dar sokaklarında yürüyen Kerem ise gözlerini yerden ayırmıyordu. Yeni kuralların ilki buydu: Asla gölgelere uzun süre bakma. Çünkü artık gölgeler sadece ışığın yokluğu değil; yaşayan, fısıldayan ve izleyen varlıklardı.

Şehrin üzerinde, eski gökdelenlerin tepelerinde artık devasa, gri, duman rengi saraylar yükseliyordu. Bu saraylar fiziki maddeden değil, sürekli dalgalanan kara bir enerjiden yapılmıştı. Cinlerin en kudretli kabilelerinden olan İfritlerin lideri, insanlığın yeni hükümdarı ilan edilmişti. Dünya artık insanların anladığı mantık kurallarıyla işlemiyordu. Zaman ve mekân bükülmüştü. İlk olarak gece ve gündüz karıştı. Güneş artık tam olarak doğmuyor, gökyüzünde sürekli bir alacakaranlık, bakır rengi bir kızıllık hâkim oluyordu. Teknoloji tamamen çökmüştü çünkü cinlerin varlığı elektromanyetik alanları altüst ediyordu. İnsanlar iletişim kurmak için fısıldaşmak zorundaydı çünkü yüksek ses, havada asılı kalan casus İfritleri cezbediyordu.

Dünyada demir üretimi ve kullanımı tamamen yasaklanmıştı. Cinlerin doğasına zarar veren bu metal, insanlardan toplatılmış ve derin denizlere gömülmüştü. Artık her şey ahşap, taş ve topraktandı. "Biz buradayken siz balçıktınız," diye yankılanırdı şehir meydanlarında, rüzgârın taşıdığı o davudi, insanı çıldırtacak kadar güçlü sesler. "Mülk, ilk sahibine döndü."

Kerem, yer altında kalmış eski bir sarnıçta, insanlığın son bulmadan önceki yaşamdan kalan biriyle buluştu. Karşısında oturan yaşlı bir adam, masanın üzerine kumaşa sarılı bir nesne bıraktı. Kumaşı açtığında içinden parıl parıl parlayan, saf gümüşten yapılmış eski bir ayna çıktı. "Onları yok edemeyiz," dedi yaşlı adam, sesi titreyerek. "Onlar enerjidir. Ama onları hapsedebiliriz. Öncelikle Felak ve Nas surelerini hiç dilinden bırakma! Sonra cinler, kendi gerçek suretlerini bir insan yapımı aynada gördüklerinde, kendi enerjilerinin döngüsüne sıkışırlar. Bu ayna, İfrit liderinin sarayına ulaşmalı."

Kerem aynayı aldı. Görev imkânsıza yakındı. Saray, eski Çamlıca Tepesi'nin üzerinde, bulutların arasında dalgalanan o karanlık kuleden başka bir şey değildi. Kerem, yanındaki birkaç direnişçiyle birlikte onların hayatını öğrenmişti. Yanındakilerle beraber tepeye doğru tırmanırken hava aniden buz kesti. Etraflarında, insan suretine bürünmüş ama gözleri dikey yarıklar şeklinde parlayan muhafızlar belirdi. Ayakları yere basmıyor, toprağın birkaç santimetre üzerinde süzülüyorlardı. İslam âlimlerinin eserlerinde cinler, yaşadıkları ortama veya eylemlerine göre üç ana gruba ayrılıyordu: Havada uçan kanatlı cinler, yılan, köpek ve çeşitli hayvan suretlerine girebilen cinler, ikamet eden veya seyahat eden göçebe cinler.

"Bir ölümlü," diye güldü içlerinden biri. Sesi, binlerce cam kırığının birbirine sürtünmesi gibiydi. "Zihnindeki korku ne kadar da lezzetli."

Kerem zihnini boşaltmaya çalıştı. Çünkü biliyordu ki cinler, insanların düşüncelerini ve korkularını bir koku gibi alabiliyordu. Korkuyu reddetti. Aynayı sıkıca kavradı ve ileri fırladı. Tam o sırada, kabilenin lideri olan devasa kara gölge, gökyüzünden bir çığlık gibi indi. Etrafı sarmalayan duman, Kerem'in nefesini kesiyordu. Kerem yere düştü, ciğerleri yanıyordu. Dev varlık, Kerem'in üzerine eğildi; yüzü olmayan o karanlığın içinde sadece iki kor ateş parıldıyordu.

"Küçük çamur parçası," dedi varlık. "Neyine güvendin?"

Kerem, son bir gayretle göğsüne sakladığı gümüş aynayı çıkarıp tam varlığın o kor ateşten gözlerine doğru tuttu. Aniden bir sessizlik oldu. Sarayın üzerindeki rüzgâr durdu. Gölge lider, aynadaki yansımasına kilitlenmişti. Aynanın yüzeyinde, dumanın içindeki karmaşık antik semboller ve varlığın gerçek, korkunç sureti belirdi. Dev yaratık acıyla haykırdı; kendi enerjisi aynanın gümüş yüzeyinden sekip onu içeriye doğru çekmeye başladı. Kara dumanlar, girdap gibi aynanın merkezine akıyordu.

Karanlık kule sarsılmaya, parça parça dağılmaya başladı. Muhafızlar, liderlerinin acısını hissederek çığlıklarla gökyüzüne doğru kaçıştılar. Kerem nefes nefese yerde yatarken, aynanın çatlayarak kırıldığını gördü. Lider oraya hapsolmuştu ama dünya tamamen kurtulmamıştı. Gökyüzündeki bakır rengi kızıllık hafifçe aralandı ve aylar sonra ilk kez cılız bir güneş ışığı Kerem'in yüzüne vurdu. İstila bitmemişti. Milyonlarca cin hâlâ dünyadaydı ve insanların gölgelerinde yaşıyordu. Ancak o gün insanlık, efendilerin de tutsak edilebileceğini öğrenmişti. Savaş yeni başlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447