Hayat olabildiğince değişken, bir o kadar girift, bir o kadar da acımasız. Neyin ne zaman önümüze çıkacağını kestirmek hiç de kolay değil. Her an her şeyle karşılaşmak mümkündür. Bunun adı hayat; sokakta yaşlı bir insanla karşılaşır, selam veririz; yardıma ihtiyacı varsa kolundan tutar, destek oluruz. Kanadı kırılmış bir kuşa denk geliriz; bir çalının dalına sığınmış, yardıma ihtiyacı var. Dalda dengede durmaya çalışır da kırık kanatla bunu başaramaz. Dokunup yardım etmezsen fazla da yaşayamaz. Kendisinin böcekleri toplayıp yediği gibi, mutlaka onu da alıp götürürler sonsuzluğa.
İnsan bazen düşünür: Yardım etmekle kuşu mu kurtardık, yoksa başka bir canlının yiyeceğini mi elinden aldık? Farkında olmadan doğaya müdahale mi ettik? Nasıl etmeyeceksin ki; kuşun kanadının kırıldığını gördüğün anda içindeki bir ses hemen yardım etmen için haykırıyor. O andaki duygu durumun doğaya müdahaleyi mi düşünür ki? Bir canlıyı kurtarmak var, başka bir canlının aç olduğunu bilemeyiz ki. Ha, biz toksak başka birinin aç olduğu asla aklımıza gelmez ki... Bütün insanların da tok olduğunu hayal eder ve buna inanırız. Belki komşumuzun ekmeği, tuzu yok; ama bizim var ya, önemli olan o. Biz rahat rahat hayatımızı devam ettiririz. Bunu anlayabilmek için bizim de bir kez aç olmamız lazım. Yoksa hiçbir vakit bunu bilemeyeceğiz. Hayat bu; yaşayıp görüyoruz.
Sürekli bizim yardım edeceğimiz birileri çıkmaz ya, bir gün biz de düşeriz; bir yol kenarında kalırız veya kaza yapar da kendimizi hastanede buluruz. Paramız biter de ekmek alamayız. Dışarıda kalırız kimsesiz, yalnız başımıza karda, çamurda, yağmurda. Sıcak olsa iyi; sığınacak bir ağaç, uzanacak bir bank buluruz. Soğukta ne yapacağız? Sırtımızda paltomuz, su çekmeyen ayakkabımız, bizi sıcak tutacak bir urbamız yoksa... İçimizden birinin yardım etmesini bekleriz. Bir kapı açılsın, sıcak bir soba başı olsun diye içimizden geçiririz. Sokaklarda dolaşırken bacası tüten, lambası yanan evlere bakarız. "Ne kadar imrenilecek bir durum" diye içimizden geçiririz. Ellerimizin, ayaklarımızın soğukluğunu ta yüreğimizde hissederiz de bir elin, görünmeyen bir elin bize dokunmasını bekleriz. İçimizden dualar okuruz; yalvarırız, yakarırız bir yol göster, bir kapı aç diye Yaradan’a.
Ya büyük şehirlerde, kışın tam ortasında işe gitmek için yola çıkarsın; otobüs durağına geldiğinde bankta kartonlar içinde boylu boyunca uzanmış bir insan görürsün. Yoldan geçen araçların hızıyla soğuk insanın iliklerine kadar işlerken, bankta yatan insan nasıl uyuyabiliyor? "O uzun kış gecesi nasıl geçti acaba?" diye dalar gidersin. Aynı zamanda da sabah oluyor; "Dokunsam, kaldırsam mı?" diye içinden geçerken, dokunacağınız insanın size ne tepki vereceğini bilemezsiniz. "Bana bir şey mi yapar?" diye kendi içinde konuşur durursun da kimseye bir şey söyleyemezsin. Senin gibi duraktaki diğer insanlar da gözlerinin ucuyla bakarlar. Belki onlar da senin gibi düşünüyorlar da dokunamıyorlar. Burası koca şehir; dokunsan elinde kalır, belki de sen suçlu olursun da kendini kurtaramazsın.
Ha, köylerde böyle kimseler dışarıda kalmaz; mutlak bir kapıya vurursun, seni Tanrı misafiri olarak içeriye alırlar, bir tas sıcak çorba verirler, aç kalmazsın. Şehirler başka bir dünya; alabildiğine derin, karışık ve de güzel. Sonra otobüsün gelir, biner gidersin; o hâlâ orada uyumakta. Gün boyu bu manzara içinde kalırsın. Belki de yıllarca bu gördüğün olayın etkisinde kalırsın, "Neden yardım etmedim?" diye. Bir taraftan da "Nasıl yardım edeyim?" dersin. "Acaba köyden mi geldi, ev mi bulamadı? Parası mı yok, neden memleketini terk etti?" diye bir yığın soru sorarsın da kendine bir tane cevap veremezsin. Hepsi havada kalır.
Burası dünya, nelerle karşılaşacağımızı bilemezsin. Hayatımız gibi belirsizliklerle dolu. Ya deniz kenarında bir yosun gözlüye denk gelirsin, selam verir sana; kendini başka bir alemde bulursun. Oturursun sahilde bir kafeteryaya veya bir banka, saatlerce sohbet edersin. Gözlerinin içinde kaybolursun da fark edemezsin. Gözün takılır dudaklarına; inci dişlerinin arasından çıkacak kelimeleri duymak için bakar kalırsın. Ya gamzeleri? Derin mi derin... O kaşları, gözlerin üzerinde sonsuz bir orman gibi; içinde kaybolursun da kendini bulamazsın. Ya alnı? Ay yüzü gibi pürüzsüz... Dudakları, boyu endamı seni alır da götürür sonsuzluğa, gelemezsin bir daha kendine ölene kadar. Bilinmez, belki de birlikte yaşlanırsınız aynı çatı altında. Hep dersiniz: "İyi ki deniz kenarına gitmiş, hayatımın anlamını bulmuşum."
Aslında güzel olan da böyle olması. Belirsizlikler insanda merak uyandırıyor; insanı monotonluktan çıkararak aktif kalmasını sağlıyor. Yeni bir olayla, kişiyle karşılaştığımız zaman beynimiz, duygularımız ona göre yeni bir pozisyon alıyor. Böylece monotonluktan uzak bir biçimde hayata devam etmek, birçok bilinmeyen içinde günleri yaşayıp gitmek mümkün oluyor. Aksini düşünmek mümkün değil. Düşünsenize; hayatınızda yaşayacaklarınızı önceden biliyorsunuz. Bugün ne olacaktı, yarın ve daha sonrasında neler olacağını biliyorsunuz... Hayatın bütün büyüsü, gizemi ortadan kalkar; durağan bir hayat yaşarız ki o hayattan da zevk almaz, kısa sürede hayatı tekrarlamaktan bıkarız.
Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder