İsrafil Baran Yazdı: Aşağıdakiler

Şehrin merkezine gidenler hep “Aşağıya gidiyorum.” derdi. Yaşadığımız mahalle, şehrin kuzeyinde, son gecekondu muhitlerinden birisiydi. Okulumuz, oturduğumuz müstakil evin olduğu sokakta, iki yüz metre ilerideydi. Ortaokulun son sınıfına geçtiğimizde okul yönetimi bu mahalleden en azından birkaç okumuş adam çıksın diye not ortalaması yüksek olan öğrencileri bir sınıfta toplayarak özel eğitim verme kararı almıştı. Sınıfta yirmi kız öğrenci beş altı da erkek öğrenci eğitim görüyorduk. 

ankara, gecekondu

Okulun ilk günü liseye geçen abimden kalan gri kumaş pantolon ile lacivert ceketi giydim. Aynaya bakmaya çekiniyordum. Pantolon paçaları uzun geldiği için içeriye doğru katladım. Annem fırsatını bulduğunda nasıl olsa boyuma göre dikerdi.

Yine abimin giymediği otuz dokuz numara bir kundurayı gözüme kestirdim. Başka bir seçeneğim yoktu. Mecburen giydim. İlk adımı attığımda ayakkabı ayağımdan fırlayacak gibi oldu. Ayakkabının burun kısmına gazete kâğıdı sıkıştırınca ayağıma tam oldu. Ayakkabının ayağımdan çıkmaması için yavaş adımlarla okula doğru ilerledim. Hep abim yüzünden böyle büyük ayakkabılar giymek zorunda kalıyordum. Onun ayağına zevkine göre ayakkabı alınıyor, onun ayağı biraz büyüdükten sonra onun giymediği ayakkabıları yırtılana kadar giymek zorunda kalıyordum. Yaşıtlarım otuz beş numara ayakkabı giyerken benim ayak numaram yaşımın üç katından dört fazlaydı…

Gazetecilik hayalim evin halısına serdiğim boy boy gazetelerde kalmıştı.

Okulun ilk günüydü. Mahallenin akıllı çocukları için oluşturulan sınıfa girdiğimde en ön sıraya oturdum. Herkes benim gibi heyecanlıydı. İlk dersimiz Türkçeydi. Okulun ilk günü olduğu için ders işlenmez, sohbet edilirdi. Geçen yıl derslerimize giren Türkçe öğretmenimiz gitmiş, yerine sonradan sarıya boyanmış saçları ve ilçenin en fakir mahallelerinin çocuklarıyla uğraşmaktan memnun olmadığı her halinden belli yüz ifadesiyle Devran adında yeni bir öğretmen gelmişti.

Tahmin ettiğim gibi ilk gün ders işlemeyeceğini, tanışma faslıyla geçiştireceğini söyledi. Sınıf listesinden tek tek isimlerimizi okudu. İsmi okunan ayağa kalktı. Öğrencileri tek tek inceleyip isimlerimizi aklında tutmaya çalıştı. Tanışma faslı bittikten sonra sınıfa ilk sorusunu sordu.  

“Evet çocuklar. Herkesin sırayla kalkıp hayalindeki mesleği söylemesini istiyorum. İleride ne olmak istiyorsunuz?”

Mahallede, özellikle de evde gizli saklı ne olsa babama yetiştirirdim. Babam gazete dağıtıcılığı işinden gelince fırtınalar kopar, benden aldığı istihbarata dayanarak o günkü suçlulardan birisinin kibarca söyleyeyim kulaklarını çekerdi. Tüm iş stresini çocukların üzerinden çıkarırdı. İstihbarat ben olduğum için de en az yaptırımı ben görürdüm. O yüzden bana haberci, Reha Muhtar gibi lakaplar takmışlardı. Bu lakabı içten içe sevmeye, benimsemeye başlamıştım. Bendeki bu ispiyonlama yeteneğini kontrollü kullanırsam iyi bir gazeteci olabilirdim diye düşünüyordum. Gazeteci olma hayalleri kurarken babamın dağıttığı gazeteleri tek tek açar, uzun uzun okurdum. Hatta bir keresinde bir gazetenin aile köşesinde yazım yayınlanmış, babamı gururlandırmıştım. Gazeteyi okuyan abonelerden birisi “Aile köşesinde yazısı yayımlanan çocuğun soyadı seninkiyle aynı. Bu çocuk senin oğlan mı?” diye sormuş. Babam da ne yazdığımdan habersiz gururla “Benim oğlum.” demişti.

Ben bu düşüncelere dalmışken arkadaşlarım sırayla hayallerindeki meslekleri söylüyordu. Onlar sırasıyla mühendis, doktor, avukat, öğretmen derken yeni gelen öğretmenimiz ağdayla aldırdığı bıyığının altından aşağılayıcı bir bakışla gülüyordu. Sınıfta bir kişide astronot olmak istiyorum dememişti. Hepsi devlete kapağı atıp bir ömür boyu rahat yaşamak, sevdiği kızla sırtı devlete dayalı olduğu için kolayca evlenmek istiyordu.

Sıra kısa sürede bana gelmişti. Gazeteci olmak istiyorum diyecektim ama babamın, “Meslek lisesini oku oğlum. Bu sektörde huzur yok. Devlette iş bulur, bir ömür boyu rahat edersin.” nasihati aklıma gelince vazgeçtim. Ayağa kalktım, “Meslek lisesi okuyacağım. Babam söyledi. Devlet işlerinde çalışacağım.” dedim. Öğretmenimiz bıyık altından gülmeye devam ediyordu. Sıra Şenay’a gelmişti. O hayalindeki mesleği söylediğinde ona bıyık altından gülmedi. Bu işte bir bit yeniği vardı ama neyse. Herkes sırayla mesleğini söyledikten sonra öğretmenimiz ayağa kalktı.

“Mühendis, doktor, öğretmen olacaksınız demek. Sizden bir bok olmaz çocuklar, hayal dünyasında yaşamayın. Sizlerin gelecekteki mesleklerini şimdiden görüyorum. İsterseniz tek tek söyleyeyim.” dedi. 

Erkek öğrenciler olarak en arka sıralarda oturuyorduk. Ağır adımlarla bize yöneldi. Tak tak ayak sesleri bize yaklaşırken kötü şeyler olacağını hissediyordum. 

“Sen! Kalk ayağa. Adın ne senin?

“Mehmet, öğretmenim.”

“Boyun uzun, biraz çelimsizsin. Çok da zeki bir şeye benzemiyorsun. Ancak kadın pazarlayıcısı olursun. Onun yanındaki, adın ne senin?”

“Ahmet öğretmenim.”

 “Tıraş da olmamışsın, tiksindim. Senden olsa olsa tinerci olur.”

Benim de oturduğum sol sıraya döndü. Meslek tahmini sırası bana gelmişti.

“Sen, ayağa kalk!”

“Ben mi öğretmenim?”

“Evet, sana diyorum. Duymuyor musun? Boyun kısa, çelimsizsin. Götü yere yakın olandan korkacaksın. Senden bu boyla olsa olsa torbacı olur.” 

Aramızda en iyi mesleği uzun boylu Mehmet’e vermişti. Kadın pazarlama işinde daha çok para vardı ama hiçbirimizin hayalinde bu meslekler yoktu. Zaten söylediği mesleklerin bazılarının da tam olarak ne yaptığını anlamamıştık. Okuldaki ilk günümüz bu şekilde geçmişti.

Okul dönüş yolunda annemle karşılaştık. Elinde poşetlerle bakkaldan geliyordu. Elindeki torbalardan birisini alıp eve kadar anneme eşlik ettim. Yolda gelirken öğretmenimizin bana uygun gördüğü meslek aklıma geldi. Tam olarak ne iş yaptığını da bilmiyordum.

“Torbacı ne demek anne? Torbacı ne iş yapar?” 

“Bilmiyorum oğlum. O iş yeni mi çıkmış. Torba, poşet satıyor olabilir. Benim aklım böyle şeylere ermez. En iyisi sen bunu babana sor. O daha iyi bilir.”

O günden sonra Türkçe dersleri hep böyle geçti. Ders işlemekten çok hakaretler işitiyor, sürekli aşağılanıyorduk. Öğretmenimizin bize tek olumlu katkısı hakaretleriyle hayal gücümüzü genişletmesiydi. Okulun son günlerine doğru derslere elinde kalemliği ve cetveliyle girmeye başladı. Hakaretler kesmemiş olmalıydı ki, en ufak kusurumuzda önce uzaktan kalemlik fırlatır, sonra cetvelle sıra dayağına çekerdi. Üzerimizin pis olmasındandı sanırım, bize şiddet uygularken elini sürmüyor çeşitli materyaller kullanıyordu, titiz kadındı. Arkasından onu eleştirdiğimizde nasıl oluyorsa haberi oluyor, bir de bunun için şiddet görüyorduk. 

Öğretmen bu kadar istihbaratı nereden alıyor diye düşünürken Şenay aklımıza geldi. Tüm yaramazlıklarımıza rağmen bizi sıra dayağına çekiyor, sıra Şenay’a geldiğinde ise onu es geçiyordu. Bu detaydan yola çıkarak onu takibe aldık. Meğerse Şenay, okuldan sonra öğretmenin evine gidiyormuş. Öğretmenin arkasından konuştuklarımızı ileten kişi büyük ihtimalle Şenay’dı. Bu kadar delilden sonra teneffüs arasında ondan hesap sormaya karar verdim. Şenay benden uzun boylu ve yapılı bir kızdı. 

“Konuştuklarımızı öğretmene ispiyonlamaya utanmıyor musun?” der demez üzerime yürümeye başladı. İlk hamleyi ona bırakmamalıydım. Bir başladı mı devamını getirir, beni sınıfın ortasında evire çevire döverdi. Elimi kaldırdığım gibi tokadı yapıştırdım. Kadın kısmı böyleymiş. Tokadı yiyince oturdu ağladı. Daha sonra bu olayı Türkçe öğretmenine anlatmış. Türkçe öğretmenimiz ilk dersine sinirle girdi. Eften püften bir sebeple sinirlendi. Cetveli eline alıp hepimizi sıra dayağına çekti. Küçük bir şeye sinirlenmiş gibi yapsa da tüm sınıf yediğimiz sıra dayağının sebebinin Şenay’a attığım tokat olduğunu az çok tahmin ediyordu. 

Şenay’a o tokadı atmamalıydım. O davranışım dersteki notlarımıza da olumsuz yansıdı. Yazdığımız dört dörtlük kompozisyonlara verdiği düşük notlardan dolayı son sınıfı bitirip zar zor mezun olduk.

Ortaokul bittikten sonra babamın sözünü dinleyip Liselere Giriş Sınavı’na girdim. Sınavda başarılı olarak ilk tercihim olan meslek lisesini kazandım. Gazetecilik hayalim evin halısına serdiğim boy boy gazetelerde kalmıştı. Uzun yıllar, “Gazetecilik de neymiş? Çoğu eninde sonunda hapse giriyor. Devlet işi öyle mi? Otuz metre kare odada sustuğun kadar özgürsün.” diye düşünerek kendimi avuttum.

Yıllar çabuk geçti. Lise bitti. Babamın dediği gibi de oldu. KPSS sınavında da başarılı olduktan sonra atamam yapıldı. Göreve başladığım taşra şehrindeki iş yerimde en genç iş arkadaşımın oğlu benle aynı yaştaydı. İş arkadaşlarım emekliliğe kaç ay kaldı diye konuşuyordu. Çevre böyle olunca ben de ilk günden SGK primimi sayıp emeklilik yaşımı hesaplamaya başladım. 

Hayalimdeki meslek olmasa da en azından geçimimi sağladığım bir işim vardı. Mutlu olmam gerektiğini söylüyorlardı fakat hiç mutlu değildim. Mutsuz olduğum o günlerde geçmişi düşünmeden yapamıyordum. En çok da ilkokul günlerimi özlemle yâd ediyordum.

Sahi, Türkçe öğretmenimize ne olmuştu? Ya sınıf arkadaşlarımdan tinerci, kadın pazarlamacısı olacak dediği arkadaşlarım? Onların akıbetini bilmiyordum ama en azından kendimin torbacı olmadığından emindim. Elimde torba değil de devlet işinde çalıştığım anlaşılsın diye içinde gereksiz şeyleri doldurduğum küçük siyah bir el çantası taşıyordum.

O günlerde Facebook yeni çıkmıştı. İlkokul arkadaşlarımın akıbetini oradan öğrenebilirdim. Arkadaşlarımın isimlerini sırasıyla arama kutusuna yazdım. Profillerini tek tek inceledim. Mühendis, doktor, öğretmen olacağım diye hayal kuranların çoğunun hayaline ulaşamadıklarını öğrendim. Sınıfta hayallerine ulaşan tek kişi bendim. Çıtayı fazla yüksek tutmadığım için sevindim. 

Arkadaşlarımla ilgili merakımı giderdikten sonra sıra Türkçe öğretmenimize gelmişti. Onun da profilini Facebook’tan buldum. Aradan beş yıl geçmesine rağmen tüm cesaretimi toplayıp arkadaşlık isteği gönderdim. Daha sonra mesaj gönder butonunu tıkladım.

“Merhaba öğretmenim, nasılsınız? Ben eski bir öğrencinizim, hatırladınız mı?”

“Tam hatırlayamadım, biraz daha bilgi verirsen hatırlayabilirim.”

“Beş yıl önceydi. Ortaokul öğrenciniz Şenay vardı. Size laf yetiştiriyor diye tokat atmıştım. Hepimizi sıra dayağına çekmiştiniz.”

“Aa evet hatırladım. Hiç anlaşamazdınız.”

Hatırlaması beni şaşırtmıştı. Acaba bana “Torbacı olacaksın.” dediğini de hatırlamış mıydı? Ona mesaj yazmamdaki asıl amacım zaten buydu. Haykıra haykıra “Torbacı olmadım. Size sınıfta söylediğim gibi meslek lisesini bitirdim ve atandım.” demek istiyordum.

“Liseyi bitirdim. KPSS’yi kazandım Taşrada bir şehre atamam yapıldı. Verdiğiniz eğitim sayesinde buralardayım. Emekleriniz için teşekkür ederim!”

Cümlemin sonundaki ünleme dikkat ettiyseniz burada kinaye yaptığımın farkına varmışsınızdır. Türkçe öğretmeni olarak onun da bu ünlemdeki mesajı görmesini istemiştim. Mesajımı okuduğunu gördüm. Hemen cevap gelmedi, belki müsait değildi. Bekli de ne demek istediğimi anladı ve utancından cevap veremedi, bilemiyorum. Birkaç dakika sonra, “Valla şu an gözlerim doldu. Tebrik ederim.” diyerek yanıt verdi.

Yıllar sonra öğretmenime dolaylı yoldan da olsa yanıldığını söylemek beni mutlu etmişti. Kendimi zafere ulaşmış bir komutan gibi hissediyordum. Bu zafer coşkusuyla taşra şehrinde daha fazla duramadım. İş yerimden izin alıp çocukluğumun geçtiği şehre gittim. Şehrin yukarısındaki büyüdüğüm mahalleyi ziyaret ettim. 

Çocukluğumun en güzel günlerinin geçtiği gecekondular kentsel dönüşüm furyasına kurban gitmiş, yıkılmıştı. Yollar bile değişmişti. İlkokuldan bazı arkadaşlarıma ulaştım. Birkaçı üniversite okumuş, iş bekliyor. Uzun boylu zayıf arkadaşım Mehmet, mahallenin torbacısı olmuş, “Semtimize bizden başka kimse mal sokamaz.” diyor. Başka bir arkadaşımız da cinayetten yirmi yıl hapis yatıyormuş. Şenay da kötü yola düşmüş dediler. Bu gerçeklerle karşılaşınca aklıma Türkçe öğretmenimiz geldi. Benimle ilgili tahmini hariç diğer tüm tahminlerini az çok tutturmuştu sanki…

Fırat Kasap Yazdı: Yalnız Ama Mesut

Her insan yalnızdır. Yalnız hissetmesin diye oluşturulmuş bir çevrenin içinde yaşar. Aileden, akrabalardan, komşulardan, arkadaşlardan ve daha birçok insandan oluşan bir kalabalık içinde yalnızdır. Kimisini çok sever, sevdiği onu sevmez, sevmediği onu sever. Yanlış anlar, yanlış anlaşılır, sevilme ihtiyacını onu hiç umursamayan insanlardan karşılamaya çalışır.

Fırat Kasap, Yalnız Ama Mesut

Yalnızlık konusunda şiir yazmamış şair yok gibidir. Aragon’dan bir örnek: Yalnız adam kayıp bir mektuptur. Ancak yanlış adres mi vardı yoksa üzerinde. Sevgiler diyordu ama kime? Hangi eller onu yırtmış olacak.

Necip Fazıl’dan örnek: Bir ben yalnızım bu karanlık gecede, bir de kimsesizlerin annesi kaldırımlar.

Can Yücel’den örnek: Yalnızlığım benim pasaklı kontesim, ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi.

Yalnızlık insana güzel işler yaptırır. Nâzım Hikmet “karlı kayın ormanında” yürür, Necip Fazıl “Kaldırımlar” şiirini yazar, Teoman müziği bırakır, sonra da der ki: her şey yalnızlıktan.

Hikâyemizin kahramanı Ahmet, yalnızlığı küçük yaşta köyde somut bir varlık olarak görür. Dört yaşında annesi ölünce babası gelin olarak analığı getirir. Bir gün analık Ahmet’i öyle bir döver ki çocuk kış günü, çıplak ayak, akrabalarının olduğu bir köye kaçar. Akrabaları Ahmet’i kendi çocukları gibi sahiplenirler fakat böbreğin birine elveda der.

Yeni köyü de eski köyü gibi ormanın içinde, havadar, kıtlığın hiç uğramadığı, tarımın, hayvancılığın herkese yettiği bir yerdedir. Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir.” sözünün henüz akıllarda olduğu yıllar. Köyden kente göç yeni başlamış. Ahmet,  akrabalarının yanında bir sığıntı gibi değil öz evlat gibi büyür. Belki köyde onu okumaya teşvik edecek kimse olmadığından belki de kendi okumak istemeyip para kazanmak istediğinden ilkokuldan sonra ilçede bir lokantada aşçılık öğrenir. Bazı erkekler için yalnızlıktan kurtulmanın yolu para kazanmaktır. Şeytan kulaklarına şöyle fısıldar: “Seni paran olmadan sevecek tek kadın annendir.” Bu para hırsı bazı erkekleri kısa yoldan zengin olmaya zorlar. Zengin oldukları zaman da kulaklarına fısıldanan şu sözlerdir: “Çevrendeki kimse seni sen olduğun için sevmiyor, herkes paran için seviyor.”

Köyünde, çocukluğunda yaşadığı kötü anılar, soğuk kış gecelerinde Ahmet’e kâbus olarak döner. Uzaklaşırsa anılardan kurtulacağını düşünür. Antalya’ya taşınır. Hem işe hem sıcağa kavuşur. Aşçılıkta ilerlemesi, bir aileyi geçindirecek kadar para kazanmasını sağlar. Yakınların yardımıyla küçük de olsa bir yuva kurulur. Ahmet artık mesuttur. Bir ailesi vardır, çocukları vardır. Mutlu olması için yeterlidir.

Ailenin insanı mutlu ettiği yalanı sistemin insanlara dayattığı en büyük yalanlardan biridir. Aile insanı mutlu etmeye yetmediği gibi yalnızlıktan da kurtarmaz. Bu bir illüzyondur. Ahmet yıllarca bu yalanlarla yaşar. Çalışır, eve gelir, yorgun halde yemeğini yer, uyur. Hafta sonlarını da sözde dinlenerek geçirir.

Ahmet’in kendini mutlu sandığı günler karısının kanser olmasıyla sona erer. Kanser artık yaşamımızın bir parçasıdır. Kemoterapi günleri, yurt dışından getirilen pahalı ilaçlar Ahmet’i her yönden hırpalar. Çocukları ile birlikte ne yaparsa yapsın, kanser daha güçlüdür. Karısının genç denebilecek bir yaşta ölmesiyle birlikte yine yalnız kalır. Emekli olmuş, çocukları evlenmiş, karısı öte dünyaya göç etmiş, yalnızlığı yine somut bir varlık olarak görmüştür.

Daha karısının kırkı çıkmadan akrabaları başlar dırdıra, yalnız kalma, evlen, yalnızlık Allah’a mahsustur. Ahmet yine yakınlarını dinler. İkinci bir evlilik için kolları sıvar. Yaşlılık konusunda şöyle bir kanı vardır; yaşlı kadınlar kendilerine bakabilir fakat yaşlı erkekler bakamaz. Bu yüzden dul erkekler el birliğiyle evlendirilir. Neden yaşlı erkek kendine bakamaz? Çünkü daha küçük yaştan itibaren erkek çocuğuna ev işleri öğretilmez. Yemek pişirmek, temizlik yapmak, çamaşır, bulaşık, ütü, bunlar kadınların işidir. Erkekler bu işleri beceremez. Beceremeyince hemen evlendirilir. Ev işlerini evde bir kadın yapınca erkek mutlu olur mu? Olmaz çünkü yalnız insan mutsuzdur.

Bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar yalnızlıktan ve mutsuzluktan kurtulamazlar. Ahmet, kendi kendine yetebilen bir insan olduğu için ilk başlarda çevresine fazla kulak asmaz. Akrabaları ise onu yalnız olduğu için mutsuz sanırlar. Ahmet yalnız ama mutludur. Kimseye bu durumu anlatamaz. Çareyi mekân değiştirmekte bulur. Doğduğu topraklara geri döner. Orada huzuru bulmayı umar. Kısa bir süre sonra yanlış yaptığını anlar. Mahalle baskısı köy kent dinlemez. Her yerde kendini hissettirir. Az gelişmiş toplumlarda hukuk kuralları kadar etkilidir. Ahmet’e küçük ilçede kısa sürede bir eş adayı bulunur. Bulunan kadın da dayı gibi duldur. Ahmet evleneceği eşten memnundur fakat gelin adayı da evlenmek istiyor mu?  Gelin adayı evlenmek istemez. Sebebi ise ölen kocasından kalan emekli aylığını kaybetme korkusudur. Emekli maaşı yaşlı kadınlar için bir güvencedir. Kocası ölmüş dul kadınlar yeniden evleneceklerse iki şey sorarlar. Maaşın var mı, evin var mı? Ahmet de maaş var ama ev yok. İki kriterden birini karşılamıyor. Yıllarca çalışan, emekli olmayı hak eden Ahmet, bir ev alacak parayı biriktirememiş. Öyleyse yeniden evlenmek senin neyine? Temiz kalpli, herkesin yardımına koşan Ahmet, çevresinde iyi biri olarak bilinir. Eli maharetli olduğu için insanlara yardımcı olur. Bu durum sıkça aleyhine kullanılır. Herkes beceremediği işleri ona yaptırmaya çalışır. Evlenmek istediği Zahire ise onun kadar iyi niyetli değildir. Ahmet’in iyi niyetinden faydalanmak ister. Hem evlenmek istemez hem de Ahmet’i yakınında tutmak ister. Ahmet, Zahire’nin her işine koşar. Elinden gelenin fazlasını yapar. Zahire durumdan memnun olabilir fakat toplumsal yapı bu duruma ne kadar müsaade eder?

Zahire’nin çocukları da Ahmet’in çocukları da durumdan memnun değildir. Küçük yerlerde dedikodu çok olur. Kışın yapılacak iş yoksa konuşacak konu çok olur. Konuşulanlar özellikle Zahire’nin oğullarını rahatsız eder. Önce annelerini uyarırlar. Anne söz dinleyecek bir kadın değildir. Oğullarını dinlemez. Oğulları bu sefer Ahmet’i uyarırlar. O da söz dinlemeyince Zahire’nin oğulları başka yollar denerler. Ahmet’i tanıyan, seven kişiler aracılığıyla uyarılarını yaparlar. Ahmet yine dinlemez.

Ahmet’in yakınları arasında köyde birlikte büyüdükleri, subaylıktan emekli bir akrabası vardır. Ahmet’i çok sever. Onun yüzünden Zahire’nin çocukları Ahmet’e temkinli yaklaşırlar. Bir gün Zahire’nin çocukları Ahmet’e pusu kurarlar. Ahmet’in akrabası durumu önceden sezmiş, yıllardır kullanmadığı silahını yanında taşımaktadır. Ahmet’i silahsız sanan oğullar ateşe karşılık gelince paniğe kapılırlar. Akraba Ali, bir oğlu yaralar, Ahmet de yaralanır. Hastaneye kaldırılan yaralılar ilçenin ileri gelenleri tarafından barıştırılır. Barışma olmakla birlikte artık Ahmet’in Zahire’ye kavuşması imkânsız hale gelir. Zahire oğlunun vurulmasına sebep olan biriyle evlenemez. Bunu ailesi de akrabaları da kabul etmez.

Ahmet’in son umudu Zahire’den kopar. Ahmet’e o günden sonra hiçbir tavsiye kâr etmez. O, yalnızlığa mahkûm bir adamdır. Başka bir maceraya atılacak ne enerjisi, ne isteği vardır. Hayat ona yalnız bir yol çizmişse o da yalnız yürüyecektir. İnsan ne yaparsa yapsın yalnızdır. Bu işten kurtuluş yoktur. Hikayemizi şu dizelerle bitirelim.

‘’Mutlu olmak varken şu dünyada,

 Geceler geldi dayandı kapımıza,

 Olduk acımızla, acımızla sarmaş dolaş.”


Fırat Kasap Yazdı: Sagudan Ağıta Yas Kültürü

Ölüm acısı insanların en büyük acısı. Canlılar içinde öleceğini bilen tek canlı türü insan. Toplu ölümler ise insanlarda uzun yıllar süren, bazen profesyonel destek almayı gerektiren travmalar yaratıyor. Toplum olarak 6 Şubat günü büyük bir acı yaşadık. Kaç uzun gün geçti hâlâ depremin yarattığı yıkıcı etkiyle mücadele ediyoruz. Binlerce insanımızı kaybettik. Yıkılan her evden ağıtlar yükseliyor. Ağıt bizim hayatımızın bir parçası. Çok eski zamanlardan beri ağıt yakıyoruz. Peki nedir ağıt, niçin ağıt yakıyoruz?

Fırat Kasap, Sagu, Yas, Ağıt

Türklerde edebiyat Orta Asya’da sözlü kültürle başladı. Asya’nın ovalarında, yaylalarında göçebe yaşam tarzını sürdüren Türkler, geçimlerini avcılık ve hayvancılıkla sağlıyorlardı. Duygularını, düşüncelerini, hayallerini, umutlarını sözlü kültür ürünleriyle ortaya koydular. İslamiyet öncesi sözlü kültür ürünlerini dörde ayırıyoruz. Sav, sagu, koşuk, destan. Bu türlerin hepsi manzumdur yani şiirdir. Şiir olmasının sebebi akılda kolay kalmasıdır. Yazı kültürü göçebe kültürde yeterince gelişmemiştir. Yazı kültürünün gelişmesi İslamiyet’in Türkler arasında yayılması, Karahanlı devletinin güçlenmesiyle oldu. Türklerin yazı kültürü oluşmadan önceki tarihlerinin bilgisi, sözlü kültür ürünlerinden ve komşu toplumların yazılı ürünlerinden gelmektedir.

Bilinen ilk sözlü kültür ürünümüz sagudur. Saka Türklerinin komutanı Alp Er Tunga’ya yakılan ağıt bilinen ilk ağıttır. Bu sagu İranlı Firdevsi’nin Şehname adlı destanında yer almaktadır. Uzun yıllar süren İran Turan savaşlarında İranlıların kahramanı Zaloğlu Rüstem ile Türklerin kahramanı Alp Er Tunga (destandaki adıyla Afrasiyap) mücadele ettiler. Sonunda Zaloğlu Rüstem, Alp Er Tunga’yı öldürür. Bu ölüm üzerine ders kitaplarımıza giren ünlü sagu söylenmiştir: “Alp Er Tunga öldi mü? Isız ajun kaldı mi? Ödlek öçin aldı mu? Emdi yürek yırtılur.”

Sagu dediğimiz şiir belli bir ezgiyle söylenir. Yuğ töreni adı verilen cenaze törenleri özel insanlar için yapılır. Devlet adamları, komutanlar, topluma öncülük etmiş kişiler için hazırlanan törenlerdir. Balbal taşı adı verilen mezar taşlarının çevresinde yedi kez dönülerek belli bir ezgiyle, sagu dediğimiz şiirler söylenir. Ölenin yakınları üstlerini başlarını yırtarak, gözyaşlarıyla acılarını ifade ederler. Sagu dörtlüklerle oluşturulur. Ölçüsü milli ölçümüz olan hece ölçüsüdür. Kafiyeler yarım, tam, zengin kafiyedir. Kafiye örgüsü değişiklikler gösterir. Genellikle aaba kafiye örgüsü vardır.

Anadolu’da İslam dininin yaygınlaşması ve güçlü devletlerin kurulmasıyla birlikte iki farklı edebi kültür oluştu. Divan edebiyatı ve halk edebiyatı. Her iki kültür de yas geleneğine yer verdiler. Divan edebiyatında yas kültürü mersiye türünde dile getirildi. Mersiye türü divan edebiyatında daha çok mesnevi ve Terkib-i Bend türleri içinde yer almıştır. Ölen padişahlar, devlet adamları için yazılan aynı zamanda onları öven şiirlerdir. Mersiye türünün kökeni Kerbela olayına kadar gitmektedir.

Kerbela’nın önü düzdür. Ah Hüseynim, vah Hüseynim. Geceler bana gündüzdür. Ah Hüseynim, vah Hüseynim.

Osmanlı Devleti döneminde tanınmış en önemli mersiyelerden biri Kanuni mersiyesidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü üzerine yazılmıştır. Divan şiirinin zirve isimlerinden biri olan Şair-i Azam Baki tarafından yazılmış bir divan şiiridir. Divan şiirinin şekil özellikleri bu şiirde de bulunmaktadır. Nazım birimi beyit, ölçü aruz ölçüsü, kafiye sıralanışı a aba ca şeklindedir.

Ey pay-bend –i dam geh i kayd ı nam u neng

Ta key heva yi meşgule-i dehr i bi direng

An ol günü ki ahir olub nev bahar-ı ömr

Berg i hazana dönse gerek ruy-ı lale reng

Hurşide baksa gözleri halkın dolagelir

Zira görünce hatıra ol mehlika gelir”

Halk şiirinde ölen herhangi bir insan için ağıt söylenebilir. Halktan bir kişi olması yeterlidir. Ağıt, sözlü kültürde hem anonim gelenekte hem de âşıklık geleneğinde yer almaktadır. Halk şiirinin nazım şekillerinden biri olan ağıt özellikle ölen askerler için söylenmekle birlikte söylenişi çok yaygındır.

“Genç Osman dediğin bir küçük uşak,

Beline bağlamış ibrişim kuşak,

Askerin içinde birinci uşak,

Allah Allah deyip geçer Genç Osman.

Genç Osman dediğin bir küçük aslan,

Bağdat’ın içine girilmez yastan, 

Her ana doğurmaz böyle bir aslan,

Allah Allah deyip geçer Genç Osman.

Bağdat’ın kapısın Genç Osman açtı,

Düşmanın cümlesi önünden kaçtı,

Kelle koltuğunda üç gün savaştı,

Allah Allah deyip geçer Genç Osman.”

Kayıkçı Kul Mustafa adlı bir asker tarafından, Bağdat’ın fethine katılmış bir er olan Genç Osman için söylenmiş bir ağıttır. Kurtuluş Savaşı’nda şehit olmuş birçok insan için ağıt yakılmıştır. Bu ağıtlara bir örnek:

“Şafak söktü tan yerleri atıyor,

Tren gelmiş acı acı ötüyor,

Kardeşim şehit olmuş yerde yatıyor,

Ak elleri kızıl kana batıyor.”

Günümüzde modern edebiyatta ağıt türünün başarılı örneklerine rastlanmaktadır. Ceyhun Atuf Kansu’nun Kızamuk Ağıdı şiiri türün başarılı örneklerinden biridir.

“Ben bir günde yirmi üç küçük ölünün,

Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,

Ya siz ne gördünüz söyleyin, söyleyin, söyleyin,

Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.”

Ölüm acısının olduğu her ortamda insanlar acılarını sözlü ya da yazıl olarak dile getirmişler. Bundan sonra da dile getirmeye devam edecekler. Yazımızı Bedri Rahmi’nin şu dizeleriyle bitirelim:

“Kitaplarda değil türkülerde ara, Yemen’i, Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni.”

Mustafa Bilgücü Yazdı: İki Kule

Kule, kırmızı renkteydi, temeli 2117 yılında atılmıştı. İkizi soluk gri renkte, camları çatlak, duvarları kendisine çevrilen namluların hiçbirini ret edemeyecek kadar çaresizdi. Gri kulenin delik deşik duvarlarının arkasında kâğıt mendil satan, akşama kadar dilenen, kırmızı etin mutfaklarına girmediği fakir insanlar yaşardı. Kırmızı kulenin çelik kapılı kalın duvarlarının arkasındaysa, o yapının mimarı olan mimarın emirlerine karşı gelmekten çekinmedikleri halde, sırf elde ettikleri yüksek refahı kaybetmemek adına ulu karakterli, güçlü tabiatlı ve vazgeçilemez ölçüde kibirli olduklarını bilen, buna göre adımlarını atan adamlar vardı. 

Mustafa Bilgücü, İki Kule, Öykü, Yazi,

Yemekhane dördüncü kattaydı. Yemekçi kadın her gün on bir sıralarında gelir, yemek otomatının sensörüne kimlik kartını okutmadan yukarı çıkardı. O gün yemekte kadınbudu köfte vardı. Yemekçi kadın bu yemeğin adını utancından ağzına almak istemediğinden kırmızı kulede çalışan personel menüde olanları sorduğunda sesli bir gülüşle “ismini söyleyemediği etli bir yemeğin” olduğunu dile getirirdi. Yemekhane kule başkanının emriyle saat tam birde açılırdı. Kule başkanı ve yardımcılarının yemeklerini yemekçi kadın masalarına kadar taşırdı. Bir numaratörlü turnikeden geçip, personel kimlik kartını okutmadan yemekhanede yemek yiyemezdiniz. Yemek ücretinin üçte birini personel maaşı, diğer üçte birlik kısmını gri kulede oturanlar, kalan diğer üçte birlik kısmını da Kule Mimarları Sendikası’nın örgütlenme şemasına baktığınızda en tepede görebileceğiniz Padivun öderdi. Padivun, padişahla firavun kelimelerinin birleşmesinden oluşan, kırmızı kule personeline sorulan bir isim anketi sonunda ortaya çıkan bir unvandı. 

Dünya eskiden mavi renkli görünüyordu. Gök, beyazla mavinin kırma tonlarıyla boyanmış, mutluluk verici bir tablo gibiydi. İnsanlar damlayan yağmurun uğultusunda iç açıcı hayallere kapılırlardı. Güzelliğin bezendiği doğadaki asimetrik düzeni kendi emellerine alet etmek isteyen insanlar, maviyi gökten ve uzayın incisi gibi görünen atmosferden çekip aldıklarında duvağı zorla çekilip çıkarılmış bir gelin gibi kötü hissetti kendini dünya. Dünya, gökyüzü, atmosfer, tıpkı bu kule gibi kırmızıydı.

Talha Muhammed, rotasız zeplin seyahat şirketlerinden birine babasının annesine her yıl ödediği nafaka ücretini gizlice aktararak, varış noktası belirsiz bir seyahate kalkmıştı. Zeplin şirketi, vakti, saati ve koordinatları belirsiz bir anda hava aracının düşürüleceğini yolculara söylüyordu. Yolcular buna hazırlıklıydılar. Tıpkı balonlar gibi nereye inecekleri belli değildi yolcuların. Zeplinin balonu vurulduğunda gece yarısını iki saat geçmişti. Bazı yolcular düştüklerini anlayamadılar, dolayısıyla da sırtlarındaki paraşütün ipini çekemediler. Talha Muhammed, uykusu hafif, ağaç bitinin bacakları gibi kara kuru, çelimsiz bir çocuktu. O yüzden sallantıyı hissettiği anda gözünü açtı. Sesini çıkarmadı, bağırmadı, diğer yolcuları uyarmak için gereksiz bir çaba içine girmedi; çünkü o güne kadar öğrendiklerine bakarak kimsenin kimseye yardım edemeyeceğini öğrenmişti. O da bir zamandan sonra kimseden yardım istemeyecekti, kimseye de yardım etmeyecekti. 

Aşağıda bir şehir vardı. Ortasından bir nehir, bir tren yolu, bir de otoyol geçen bir şehir. Hemen atladı. Paraşütü açtı. Eğitimsiz olduğundan havada taklalar atıyordu. İki dakika içinde kontrolü eline geçirdi. Süzülen paraşüt onu gri kulenin tam üzerinde durdurdu. Gri kulenin bir sakini olacağını o zaman hissetmişti. Duvarlardaki delikler, çatlaklar, yıkıklar dikkatini çekti. Merdiven boşluğundan aşağı baktığında bağırmak istedi. Sesini duyurmak istiyordu. Gri kulede yaşayan insanlar olmalıydı. Boş mermi kovanlarının, üzerinden silindir geçmişçesine dümdüz olmuş boş kola kutularının, yırtık A4 kâğıtlarının olduğu koridorlarda yürümeye başladı. Oda numaralarını inceliyordu. Z1, Z2, Z3, Z4... Z19 önünde durakladı. İçeriden seslerin geldiğini duyuyordu. İçeride mırıldanan, fısıldayan, kıkır kıkır gülen, içten içe ağlayan birileri varmış gibi bir duyguya kapıldı ve tüm bu çelişen sonuçların üzerine doğduğu ve içine düştüğü kaderi bire bir karşıladığını aklına getirdi. İçeri girme isteği de tam bu düşüncenin sonrasında oluştu. Kapıyı çalmadan teklifsizce içeri girdi. 

İçeri girdiğinde kendisinin varlığından rahatsız olmayan bir grup insanın delik bina duvarlarından bit pazarlarında satılan dürbün ve teleskop kalitesindeki yakınlaştırma aletleriyle gözlerini kırmızı kuleye diktiklerini gördü. Bir tanesi: “Ne yiyorlar?” diye sordu. Diğeri cevap verdi: “Etli bir yemeğe benziyor.”

“Beyaz et mi, kırmızı et mi? Balık mı?”

“Bilmiyorum. Turnikeden geçiyorlar. Sıraya dizilmişler. Pirinç pilavını görebiliyorum. Tabaktaki beyaz şey. Plastik bardakta yayık ayranı var. Tatlı olarak da şekerpare sanırım. Bak. Gördün mü? Şu şişman olanı üç tane yuvarlak ekmek aldı.”

“Aç gözlü bunlar. Üç taneye ne gerek var? İnsan bir ekmekle de doyabilir.”

“Çorba var mı? Benim dürbün buharlandı.”

“Ezogelin çorbası olabilir.”

Bunu duyanlardan biri sırtını duvara dayayıp derin bir iç çekti. Yediklerinin parasının üçte birini biz ödüyoruz,” dedi. “Ama şu hale bak. Sanki tok olan bizmişiz gibi neyi nasıl yediklerinin hesabını yapıyoruz.”

Talha Muhammed sesini çıkarmıyordu. Bir anda her şeyin farkına varmıştı. Kırmızı kuleye niçin inmediğini düşündü. Rastlantı olabilir miydi? Gri kuleyle kırmızı kule arasında yirmi derece eğimli, yüz basamaklı bir taş merdiven vardı. Nereden geldiğini biliyordu. Ufku, bilgisi, yeteneği, hayalleri ve geleceği onu ancak buraya kadar taşıyabilmişti. Kırmızı kulenin üzerine inse ne değişecekti? Bunu düşündü. Gece yarısı olmuştu. Uykuya daldı. Kendini sanki bir zaman makinesi içinde gibi hissetti. Zeplin düşüyordu. Paraşütü onu bu kez kırmızı kulenin üzerine bırakmıştı. Bu hamlesi içini bir sevinçle doldurdu. Kendini artık yeterli hissediyordu. Güçlüydü. Geleceği garantiydi. Açlık, para sıkıntısı, yokluk görmeyecekti. Çünkü artık öğle yemeklerinin ücretinin üçte birini şu gri kuledeki fakir insanlar ödeyecekti. 

Kırmızı kulenin parlak mermerden zemini üzerinde herkes başı eğik yürüyordu. Padivun emir vermişti. Kimse kimsenin yüzüne mesai saatleri dışında bakmayacaktı. Yerdeki cam gibi parlak ve pürüzsüz İtalyan mermerinden yansıyan kendi yüzlerine bakmaları gerekiyordu. Bu, itaatsizlik ve başkaldırıya karşı alınmış korkakça bir önlemdi. Yemek vakitleri mesai saatleri dışındaydı. O zaman çalışanlar, yemekhanede olduklarından birbirlerinin suratlarına bakabiliyorlardı. Bu, isteğe bağlı bir tercihti. İsterseniz yine iş zamanı olduğu gibi kimsenin yüzüne bakmadan yemeğinizi yiyebilirdiniz. Çalışanlardan biri iklim değişikliğinin sucul bitkiler üzerindeki olumsuz etkileriyle ilgileniyordu. Diğeri parazit taşıyan hayvanlarla temas eden ağaç gövdelerinin genişlik, incelik ya da kalınlıklarıyla ilgili bir rapor üzerinde çalışıyordu. Talha Muhammed kendini bu insanlar içinde yalnız hissetti. Rüya bile olsa bu his onu kavurmaya başladı. Uyanmak istedi. Yerinin gri kule olduğunu, bunun bir rüya olduğunu anladı. Ama daha uyanamamıştı. Yemeğini alıp arka masalardan birine, kimsenin kendisiyle konuşamayacağı bir sıraya kuruldu. Hızlı hızlı yemeğini yiyip buradan ayrılmak istiyordu. O sırada aynı masaya bir başka çalışan oturdu ve yemeğini yemeye başladı. Talha komşu kuleye bakıyordu. Kimse ona nesin ya da kimsin diye sormamıştı. Ruhu olmayan, duygusuz, insanlığın insanı kemiren vasıflarıyla damarlarında kan yerine kor alev gezdiren bu menfaatçi ve materyalist tabakanın üzerinde buz katmanı yüzeyinde bir oraya bir buraya giden kuru bir yaprak gibi hissetti kendini. “İnsan şu yarım saatlik yemek süresince tek kelime etmez mi?” diye düşündü. Ama etmiyorlardı. Kibirliydiler. Nasıl olsa yemeklerinin ücretinin üçte ikisini kendileri vermiyordu. Ama üçte birinin de maaşlarından kesilmesini içlerine sindiremiyorlardı. 

Talha Muhammed, köfteden bir ısırık alıp gözlerini gri kulenin delik deşik olmuş duvarlarına dikti. Deliklerin ardından kendini izleyen bir çift gözün olduğunu hissediyordu. O gözler açlıktan kısılmış, kan çanağına dönmüş haldeydiler. Birden yemeği bıraktı. Ayağa kalktı. Bağırmaya başladı. “Hey!” dedi. “Buradaki asalaklar! Beni dinleyin.”

Yemek yiyen personelin hiçbiri başını kaldırmadı. Sadece yemekçi kadın gözlerini ona çevirdi. 

“Size diyorum. Şu kuleyi görüyor musunuz? Gri olanı! Duvarlardaki delikleri görüyor musunuz? O duvarların ardında sizi gözleyen insanlar var. Yemek vakti geldiğinde, o bir saatlik zamanın dolması için her şeylerini feda edebilecek kadar onurlu insanlar bunlar. Onların karnı aç. Yiyecek bir şey bulamıyorlar. Yapabildikleri tek şey sizi kendi içlerindeki insafa ve merhamete şikâyet etmek. Bir de ne yediğinizi görebilmek adına delik duvarlardan sizi gözlemek. Ki, bu sayede içlerinde biriktirdikleri şikâyet hisleri dağlar gibi kabarabilsin.”

Talha Muhammed boşuna konuşuyor gibiydi. Yemekçi kadın bile bir iki dakika sonra işine geri döndü. Boş tabakları toplayıp masaları silmeye başladı. Masadaki boş biberlikleri dolduruyordu. Bir musluk sesi, bir masa ayağı gıcıtrısı, bir geğirme, bir kahkaha ve bir de silah sesi duydu Talha Muhammed. Yemekçi kadın başından vurulmuştu. Onu vuran, gri kulenin duvarlarını her ayın on beşinde, tam maaş günü tarayan kulenin güvenlik subayından başka biri değildi. 

Talha Muhammed uyanmıştı. Ait olduğu yerdeydi. Gri kulenin sessiz ve dilsiz duvarları önünde ağlamaya başladı. Bunca zahmete bunun için katlandığına inanamıyordu. Geri dönmek istedi. Doğduğu topraklara dönmek istedi. “Keşke zeplin düşerken uyanmasaydım!” diye bağırdı. Tam iki sene bu düzene kendini alıştırmaya çalıştı. Ama yapamadı. Sonunda bir karar verdi. Yukarı çıktı. Gri kulenin yangın merdivenlerinden en üst kata kadar çıktı. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Kayıtlarda ne adı geçiyordu ne de onu arayan soran vardı. Evli değildi. Meşru olmayan yollardan edindiği bir çocuğu da yoktu. Annesi babası vardı ama ayrı oldukları için onları defterden silmişti. Son katın üzerindeydi. Çatıya çıktı. Kendini aşağıya bıraktı. Yere çarptıktan beş dakika sonra şehir belediyesinin temizlik işleri müdürlüğünde görevli bir kamyonun üzerinden iki kişi indi. Cesedi yerden kazımak için çok uğraştılar. Ve sonunda başardılar. Talha Muhammed, kendini boşluğa bıraktıktan sonraki yere düşene kadar olan aşamada şunları düşündü: “Ne olursa olsun bu olacaktı. Hangi kuleye indiğinin bir önemi yoktu.” O, ait olduğu kaderle buluşma vaktine kadar dişini sıkmıştı. Yere düşerken kendini tıpkı işinden istifa edip hayallerinin mesleğini yapmak üzere yola çıkmış biri gibi hissetmişti. Çok mutluydu. Ölüyordu. Ama daha ölmemişti. Ölürken aslında yeniden doğmuştu. Çünkü ne kırmızı, ne de gri kuleye aitti. O mutlu olduğu yerdeydi. 

Hazım Gökçen Yazdı: Karayolunda Ağaç Olmak

Anımsadığım ilk şey bir saksının içinde olduğum ve etrafımda benim gibi saksıya dikilmiş çok sayıda fide bulunduğuydu. Sanki uçsuz bucaksız bir ormanın içindeydim. Gündüz keyfim yerindeydi ama gece olduğunda etraf kararıyor, hava soğuyordu. Arada sırada esen hafif bir rüzgâr bile küçücük dallarımı titretiyor, üşüyordum. 

Hazım Gökçen, Karayolu, Ağaç

Bir gün çizmeli, tulumlu adamlar geldiler ve bizi el arabalarına koyup yakındaki büyük bir tarlaya götürdüler. Saksılarımızı parçalayıp bizi önceden hazırlanmış çukurlara diktiler, üzerimize de bir miktar su döktüler. Önümde ne kadar süreceği belli olmayan bir yaşamın bulunduğunu hissediyordum. Güneşiyle, rüzgârıyla, yağmuruyla yaşamımdan bir süre daha geçti. Gün ışımış, sabah çiği beyaz bir örtü gibi üstümüzü örtmüştü. Hepimiz yeni bir güne başlamanın sevinciyle doluyduk. Birden bir hareket oldu, insanlar ellerinde aletleri ile geldiler, bizi yerimizden söküp naylon torbalara koydular. Kökümüzden koparılmak hem acı hem de hüzün veriyordu. Sonra hepimizi bir kamyona doldurdular. Bizim için uzun ve sonu belli olmayan bir yolculuk başlamıştı. 

Kamyon öğleüstü bir karayolunun emniyet şeridinde durdu ve içinden inen adamlar bizleri yolun kenarındaki şarampole üst üste yığmaya başladılar. Sonra bizi önceden kazılmış çukurlara koyarak toprakla kapattılar. Böylece bilemediğimiz bir diyarda yeniden toprağa tutunmuştuk. Etrafıma bakınca çevremdekilerin hiçbiri tanıdık gelmiyordu. Güneş batıp gökyüzü pembe renge büründüğünde bulunduğumuz alanda dikim işleri çoktan bitmişti bile. Bir karayolunun kenarında kimsesiz ve yalnız başına kalakalmıştık. Bir an için buraya neden geldik diye düşündüm. Oysa eski yerimizde ne kadar da mutluyduk.  Bir gün değişik bir şey oldu ve üstüme eş olduklarını sandığım iki kumru kuşu kondu. Dikkatli bir şekilde dallarımı inceliyorlardı. Bir süre sonra uçup gittiler. Aradan iki üç gün geçmişti ki gagalarındaki çöplerle çıkageldiler. Belli ki yuva yapacaklardı. Önce çöpleri yuva yapacakları dala koyuyorlar sonra da ağızlarında getirdikleri çamurla karıştırıp sabitliyorlardı. Sonunda yuva tamamlandı.

Bir sabah gün ışıdığında anne kumrunun yuvada oturduğunu gördüm. Bir an için kalktığında altında dört adet beyaz yumurtanın olduğunu fark ettim. Anne sürekli yumurtaların üzerinde oturuyor, arada bir kalkarak kanatlarıyla onları çeviriyordu. Böylece günler geçti. Bir sabah yumurtaların kırıldığını ve dört adet yavru kumrunun şaşkın bakışlarla etrafı gözetlediğini gördüm. Anne yuvada yoktu. Belli ki yavrularına yem bulmaya gitmişti. Normal havalarda yavrular açıkta duruyorlar, geceleri ve serin havalarda anne ya da baba kumru yavrularını kanatları altına alıyorlardı. Artık yavruların beslenme işleri de başlamıştı. Anne ve baba kumru kısa aralıklarla ağızlarında solucan, böcek gibi yiyecekleri getirip hiç şaşmayan bir sırayla yavrularını besliyorlardı. Yavrular önce tüylüydüler. Sonra tüyleri dökülüp gerçek renkleri ortaya çıkmaya başladı. Rahatlıkla ayakta durabiliyorlar, yuvada tek başlarına kalabiliyorlardı. Ancak anne ya da baba yakın ağaçlara konarak onları sürekli gözetliyordu. 

Yavrular büyüdükleri için yem getirmeler de sıklaşmıştı. Artık anne babalarının eşliğinde kanat çırpma hareketlerine de başlamışlardı. Belli ki anne ve baba yavrularına uçma eğitimi veriyorlardı. Bir gün anne baba yuvaya hiç gelmedi. Yavrular boş durmuyor, kanat çırpma alıştırmalarına aralıksız devam ediyorlardı. O günü yalnız başlarına geçirdiler. Ertesi gün sabah hava aydınlandığında yavrular artık yuvada yoktu. Demek ki anne babaları yavruların yem aramak için uçmalarını sağlamak amacıyla yuvaya uğramamışlardı. Onlar da anne, babalarından ümitlerini kesmiş olacaklar ki aç kalmamak için uçup gitmişlerdi. 

Bir daha ne kumrular, ne de yavruları yuvaya döndüler. Artık onlar için yeni bir yaşam başlamıştı. Tıpkı fidanlıktan karayoluna gelmemiz gibi bir ayrılık yaşamışlardı. Kim bilir artık ne anne babaları yavrularını ne de yavrular anne babalarını göreceklerdi.

Mustafa Bilgücü Yazdı: Oktay İle Oktar

O kol düğmesi ebatlarındaki, dokunmatik ekranı çizikler içinde, şarj kapağı olmayan, üç hatlı teflonlardan biriydi. Elinde evirip çeviriyor, önüne arkasına bakıyor, bir beysbol atıcısı gibi havada ileri geri savuruyordu aleti. Bu beşinci telefondu ve müstakbel kırılacak havası seziliyor olabilirdi alette.

Mustafa Bilgücü, Öykü

Diğer dördünü kırıp dökerken sıvası dökülmüş boyasız duvara dokunup, arta kalanı yedek parçacıya satacağı aletlerin geride bıraktığı izleri yokladı. Toplam değeri iki bin lira eden dört telefon, savrulup fırlatılınca, bir duvardan sekip bozunuma uğradıktan sonra zemine düşerdi. Fiyatı da öyle tabi. 

Sonuncu telefonu elinden düşürmüyordu o sıra. Bataryasının sağ alt köşesinde üzerine çarpı işareti konmuş bir çöp kovası simgesinin olduğunu gördü. C ve E harfleri silikti. Modeli yeni ve çevreci, geri dönüşümü olan bir elementten imaldi. Üç hattı aynı anda işletecek sistem yazılımının ballandıra ballandıra anlatıldığı reklamlar televizyon ekranından düşmüyordu. 

“Aynı anda üç sevgiliyi idare edebilirsiniz. Konuşmalarınızın diyalektik kökeni ve alfaelif tabanı, etimolojik çizelge düzlemi üzerine duygusal, insani ve fizik açıdan eşdeğer paralel bir nutuk yaratma özelliğine sahiptir. Ses tonunu değiştiren, üç üzeri iki boyutlu görüntülü konuşma imkânı tanıyan, parmaklarınıza yük olan telefonlar geride kaldı. Yeni nesil P.R.C. hayatınızı kolaylaştıracak.”

Telefonu kardeşi hediye etmişti. Duyduğuna göre kardeşi, atom altı zerreciklerini ilahikalıtsal dengeye sokan bir nükleer santralde yüksek doku mühendisi olarak çalışıyordu. Bir hafta önce, onun ağabeyini ziyarete geldiği perşembe günü, korkunç bir patlama olmuştu santralde. Deprem tahmin yürütücüler, üç virgül yedilik halkalı çizgi salınımlarını rulo halindeki kâğıtlara geçmişlerdi. 

“Oktar ve Oktay.” dedi kardeşi.

“Bu hediye telefonun kaderi hakkında düşünüyordum.” oldu kurumuş dudakların yanıtı. “Bu kadar sinirli olmak zorunda mıydım sence? Yani senin gibi olabilirdim. Okuyabilirdim. Kavga aramak zorunda kalmazdım. Geçen gün kötü karanlığa isim verenin aydınlık ışık değil, parlak güneşi, gündüzün beyazını, renklerin canlılığını yaratan olduğunu öğrendim. Kutsal kitap sayesinde… Ayetleri alaya almasan iyi edersin Oktar. Bak, ziyaretini azıcık erteleseydin, atomlarını cımbızla toplamak zorunda kalacaktık. Patlamanın videosunu izledim. Önce yeşil bir şok dalgası nükleer mantar bulutu gibi yukarı kalkıyor, sonra yere yatıyor, uzuyor, açılıyor, esniyor ve her yöne dağılıyor enerji. Maddeyi küle çeviren bir yıkım.”

Oktay, pin kodunu denemek amacıyla başparmağını cam ekrandaki noktaya değdirdi. Ağabeyinin telefonu özelleştirmiş, kişiselleştirmiş olması hiç hoşuna gitmedi. “Keşke gelmeseydim.” diye düşündü. 

Ancak sonra vücudundaki hücre sayısınca parçaya bölünüp bir mezarı bile olmadan gömülme tehlikesi geldi aklına. Alttan alabilirdi, ağabeyiyle muhatap oluyordu sonuçta. 

Ne o, evinde olduğuna memnun değil misin yoksa?

Telefon avucunda ısınmıştı. Açma kapama düğmesi üzerinde gezinen parmakları ortamı hareketlendirmek istercesine fırıl fırıl dönüyor, birbirlerine dolanıyordu. Durmadan cevapsız çağrılar bırakan, telesekretere not düşen, meşgul ya da ulaşılamıyor sinyaliyle uğraşıp zaman yitirmekle harcanan biri gibi görünmek istemediğinden, ağabeyini aramıyordu Oktar. Oktay bu duruma sinirleniyor değildi. Tepkisi daha çok telefonu kapatmak, çekim alanı dışında olması için bataryasını şarj aletinden ya da yuvasından uzak tutmak, en kötü ihtimalle bu Çin malı alete yaklaşmamak şeklinde oluyordu. Eleştirel tepkisinin nedeni bu cümleden öyle anlaşılsa da kardeşi değildi. Doğruydu, santraldeki idari müdürle kan kardeş gibi olduklarından beri Oktar ile Oktay’ın arası pek iyi değildi. Fakat bu onun neredeyse canından olacağı ilahi bir sınavı verip, dersi alnının akıyla geçmeyeceği anlamına gelmezdi. Şimdi evindeydi işte. 

Yedi sene uzatmalı üniversitesinde okuyup, iflas etmiş beynini iç çamaşırında saklayarak hayata atılan biri için bu durum hiç de fena sayılmazdı. Asıl mesele bu hediye telefonun sürekli ulaşılmaz ve kapalı olmasıydı. 

“Oktar ve Oktay.” dedi yine santral mühendisi. “Yalnızca bir harfle kaçırıyoruz büyük ikramiyeyi. Arayı fazla açtığım için bağışla beni ağabey.”

“Önemli değil kardeşim. Hayat rüzgârları her yönden hızla eserken bir dala tutunmak kolay olmasa gerek. Telefon hakkında duymak istediklerin vardır diye düşünüyorum. O halde anlatayım. Uzun zamandan beri bu telefon denen aletten uzak durmaya çalışıyorum. Bunun nedenlerini saymama gerek yok zaten. Ancak vurgulamamı istediğini düşünüyorum. Bağımlı olmayı hayatımın hangi evresinde içime sindirip kendime yedirdiğimi düşündüğümde, yalnızca içinde adının geçtiği seçeneklerle karşılaşabildim. Yani kardeşimi çok seviyordum. Hediye telefonunu yanımda taşımamın tek nedeni sadece sendin. Beni yalnız sen mesajlarınla, çağrılarınla meşgul ediyordun. Ancak hayat gelip geçici. Varlığın ancak gölgesi dünya üzerinde iz bırakır, o da güneşin ardına battığı yüksek dağların zirvesi karşısında kendinden geçer. Bu telefon … O yüzden kapalı kardeşim.”

Oktar pin izini alabilmek için metalik gri çerçeveli aleti mikro yapı içinde büyütüp ağabeyinin önüne uzattı. 

“Anlamanın imkânı yok.” dedi Oktay. “Yani bu alet kullanılmadan önce domino taşı ebatlarındayken, kullanıma hazır hale geldiğinde büyük İslam ansiklopedisinin ciltlerinden her birinin boyuna varıyor. Tuhaf doğrusu.”

“İnsanlar moda olanı, gösterişi, var olanı vurgulamayı severler ağabey.”

“Bu benim ilgimi çekmiyor Oktar. Yani baksana şuna, sen gelmeden önce diğer dördü gibi onu duvarda kırmaya niyetleniyordum. O kadar özensizsin ki bu telefona karşı, arka kapağı ve ipek, tüylü kılıfı çalındığında, kimilerinin böyle bir olayla karşılaştığında canından bir parça gitmesine benzer bir tepki vermek yerine, günahlarımı sırtlanan hırsıza dua ettim. Al işte, kodu giriyorum.”

Tarayıcı ekran titreşti, ışıklı sensörler sahip kodunun girilişiyle gecenin birinde kümesinden yabani bir hayvanın ağzında kaçırılan hindiler gibi sesler çıkarmaya başladı. Federal merkezi telekomünikasyon ağından ortanca hattına düşecek mesajı görmemek için, Oktay, mutfağa doğru yürüdü. Bir zamanlar kullandığı telefonun fazla ilgi odağı olduğunu düşünen kardeşi, onu kenara bıraktı. Evde olma nedeni zaten iş hayatını kapsayan gereksiz teknolojik yeniliklere sarmak değildi. Ağabeyine sarılmak istiyordu. Evleneceği kadını onunla tanıştırmak niyetindeydi. Geçmişten ve gelecekten bahsedecekti. Bazen aralarının açılmasına neden olan, büyük ikramiyeyi kaçırmalarının kaynağı o iki harf üzerinde saatlerce tartışmak isteyecekti. 

Dışarıdaki hayatın bir anlamı yoktu Oktar için. Diğer insanlar gibi, zorlayıcı sebeplerle indirilmiş, yasal olmayan, virüslü bir dosya gibi, kendini bilir bilmez, kaderinin izini sürmeye başlamıştı. Telefonun da, santralin de, isimlerindeki bir harflik farklılığın da, para için döktüğü dillerin, topunun da canı cehennemeydi. Mecbur olmasa dönüş otobüsüne hiç bilet almazdı ya da çift kişilik koltuk ayırtırdı. Oktay:

“Bu telefondan uzak durmamın nedeni çok basit.” dedi, unladığı palamut dilimlerini kızgın tavaya atarken. “Onu kapalı tutmak istiyorum. Son derece sinirimi bozuyor. Bilgilendirme mesajları, özel servisler, veri hesapları… Telefonu açtığın iyi oldu. Mesaj gelmiş olmalı.”

Kurgu, Oktar’ın zihninde aceleyle yapılandırıldı. Önemsiz bir insanla münasebet halinde olsaydı, ötedekinden ayrıntıları insanın zihnini bulandıran, kapsamı, tanrısal bilgiyi bile aşan açıklamalar duymak isterdi. Ancak Oktay, “Mesaj gelmiş olmalı.” şeklinde kısa bir cümle kurmuştu. Bu da demek oluyordu ki, telefonuna, her açılışında, gün sektirmeksizin, içeriğini merak ettiği bir mesaj düşüyordu. 

“Bu lanetli şeyle karşılaşmamak için telefonumu açmıyorum, Oktar. Al işte, gelen kutusuna göz at.”

Oktar telefon kilidini açtı, dokunmatik tuş takımındaki titreşim parmak uçlarını gıdıkladı. Bir zamanlar cebinde taşıdığı ve ağabeyine armağan ettiği cep telefonunu nasıl kullanacağını unutmuş gibiydi. Kayar mönüdeki simgeleri tek tek kontrol etti. Bu değildi, o hiç değildi. Yanlış sayfada geziniyor olmalıydı. Ortanca hattın gelen kutusunu bulana kadar önüne olabilirlik hesabı uzmanlarınca yazılmış gelecek tahmini yapan alarmlı bir program çıktı. Anımsadı. Eklentideki yazılım sayesinde doksanına merdiven dayayacağını öğrenmişti Oktar. Sevincini gizlemedi. Karasal yayın yapan kanalları alıcısında toplayan bu telefonda video izlemek oldukça zevkliydi. Ancak bu yola da girmedi. Sırada para birimi çeviricisi, nanometrik kronometre ve dünya saatleri vardı. Kısa mesaj özelliğini bulana kadar canı çıkmıştı. 

“Sinirine hâkim olamayıp telefonu kırsaymışsın iyi edermişsin.” dedikten sonra sesli mesaj yayın organı, açık sohbet ve kısa yazışmalar seçenekleri içinden aradığı birimi dürttü. Gelen kutusu sayacındaki sayıyı okuduğunda, kaba hesapla, telefonun hediye ediliş gününden beri, aletin açma kapama tuşundan bir parmak darbesinin esirgendiğini anlayabilmişti. Oktay: “Bu bildirim mesajlarını görmemek için telefonu kapalı tutuyorum.” dedi. “Mesajları engellemeyi, uluslararası internet protokolü ayarlarına saldırmayı denedim. Ancak sonuç alamıyorum. İşte, al bak işte, kendi gözlerinle gör.”

Mesaj tarifeli standart kablosuz hattının robotik diyalog servisinden çift yönlü uzanıyordu, P.R.C. markalı telefonun gelen kutusuna. Mesajda, “Gün içinde en az şu kadar bu numaradan arandınız.” şeklinde açıklayıcı bir not bulunuyordu. Olayın etki alanı içinde değilken, sıradan bir insan, seçenekler, sil ve evet düzleminde bir işlem gerçekleştirecekken Oktay bu mesajları saklıyor, sayılar, rakamlar, numaralar üzerine kafa yoruyor, araştırma yapıyordu. Evrensel veri bankası içinde gezinerek, telefonu kapalı olsa da kendisini rahatsızlık derecesinde işgal eden bu yabancının kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Kayıt yok. Sonuç yok. Veri bulunamadı. Sistemde hata. Dizilim sorunu. Hatalı erişim. Tekrar deneyiniz. Bilgilerinizi güncelleyiniz. Operatörünüze başvurunuz. 

Aldığı cevaplar bunlardan ibaretti. İçinden bir ses ona telefonunu kapalı tutmasını, makine açık olduğunda, çalan zil sesi kulaklarını meşgul ettiğindeyse kabul tuşundan uzak durmasını tembihliyordu. Karşı yöne, cevapsız çağrı numarasına, canı istediğinde bir tek taraflı arama yapmayı çok defa düşünmüştü. Ancak bunun sonuçlarına kafa yorduğunda her defasında girişe nokta koymuştu. 

Arayan bir sapık, inançsız müridi, gözünü kan ve para bürümüş aşırı sağcı ya da solcu bir fanatik, yoldan çıkmış bir münzevi olabilirdi. Arayan önemli biri de olabilirdi. Riziko etmenin anlamı yoktu. 

“Buraya gelmen iyi oldu.” dedi Oktay. “Bu numarayı aramanı istiyorum. Beni cevapsız çağrılardan, vesveselerden, gereksiz bir şüpheden ve can sıkıntısından kurtarırsan memnun olurum. Bu dert sona erdiğinde telefonumu, şarjı bitene dek yastığımın altında, zil sesi seviyesini dokuzuncu akisli kademede tutarak bekleteceğim. O zaman sen de ‘Acaba ağabeyime bir kusur mu ettim de her seferinde, telefonunu her çaldırışımda, zil sesinden sonra, telesekreter robota mesaj yazdırınız, şeklinde bir yanıt alıyorum.’ şeklindeki düşüncelerden arınacaksın. İletişimin, hele sözlü bağlantının beladan başka getirisinin olmadığını düşünüyorum. İsyancı şeytanlar, aşırılık yanlısı muhalif partiler, dik başlı yaramaz askerler, ayrılan, yoldan çıkan, iflah olmaz kim varsa bunlar ve tamamı önce söze başvurup hangi yoldan gideceklerini ilan etmişlerdir. Sonra eyleme geçmişlerdir. Belki diller, kelimenin gizemli oluşu, sözün gücü olmasaydı, şeytan asilik taslamayacaktı. Belki eyleme geçmeye güçleri yetmeyecekti. Söze başvuran biri çalacak kapı bulamamış demektir. Acınacak haldedir. Bu nedenle o telefonu kapalı tutuyorum Oktar.”

Genç kardeşi kulaklarına inanamıyordu. Olanlara bir anlam veremiyordu. Baştan almaya karar verdi. Kardeşine hediye ettiği P.R.C. markalı Çin malı telefon ortada duruyordu. Oktay sinirli ve hafife alınamaz çıkışları sonrası cep telefonlarını duvara savurup kırmayı alışkanlık haline getirmişti. Aleti kapalı tutuyordu ki onu arayan her kimse, telefonun sahibine ulaşamasındı. Oktay lağım borularında yaşamayı hayal eden, içinde insanlardan uzak olma isteği boy vermiş, doğduğu Kırkambar köyünde prefabrik bir dikme ev inşa ettirip, hayatının geri kalan kısmında paylaşacak bir şey kalmayıncaya dek bekledikten sonra suskunluğun yedinci dibine gömülmeyi isteyen biriydi. 

Kardeşi Oktar konuyu değiştirmek istedi. 

“Babamızı anımsıyor musun Oktay?” diye sordu. Ağabeyi odaklandığı yoldan başını kaldırmak niyetinde değildi. Hesap edilebilir ya da hatırlanabilir üç vadeli geçmişi düşünecek zamanda değildi. “Babam bahçedeki yemiş ağaçlarına bit sardığını düşünmüştü. Kullanılmış ve yıpranmış diş fırçamı istemişti benden. Onunla tıpkı tıraş bıçağıyla banyodaki suyu çeken bir asker gibi, kendine işkence ederek, ağaçlardaki beyaz toz halindeki bit larvalarını temizlemeye çalışmıştı. Hatırlıyor musun?”

Oktay, belki hatırlıyordu. Ancak başı belada olan her insan gibi şimdi sadece tehlikeli anaforun merkezinden çıkmak için iradeli ve kuvvetli bir itmeyle varlığını huzura atmak derdindeydi. 

“Babamın yaptığı akıllıca bir işti.” dedi Oktay. “Aklını dağıtmak için, hobi amacıyla, ağaçların hastalıkları üzerine doktora tezi yazmış bir allameymişçesine sanki ilgiliydi o dönem. Fakat bilir misin ki babamızın o dönem boğazına kadar borçlu olduğunu? Tabii ki bilirsin. Sen de bu evdeydin. Bankaların telefonlarının ardı arkası kesilmiyordu. Kredi kartı borçları, ödenmemiş senetler, arkasında durulmayan çekler vs. Bunalmıştı. Çevresinde evraktan duvarlar yükseliyordu. Dosyalardan surlar, klasörlerden kapılar, raporlardan bir çatı… Bürokratik yok oluşunu hazırlayan devlet onu soyup sağmıştı. Kafa dinlemek için, babamız, elindeki diş fırçasıyla ağaçlardaki bit larvalarını temizlemeye çalışıyordu.”

Uzun bir suskunluk evresi gelip geçerken, kardeşler kendiliğinden canlılık kazanmış fotoğraf kareleri, dirilme özlemiyle kımıldanan resim parçalarıyla baş başa kaldılar. Birikmiş anı deposunun altındaki nitrogliserin tankına biri kibrit çakmış gibiydi. Ses çıkaracak halleri kalmadı. Oktar, eve dönüş yolunda kalmış gibiydi. Oktay, kardeşinin kıl payı kurtulduğu santral kazası sonucu oluşan korkutucu patlamadan varlığında arta kalan parçaları toplamakla meşguldü. Orada zihni donmuştu. Bir zaman sonra patlamanın sebebi olarak kendini görmeye başladı. Tek başınaydı. Bir telefonla idare edip yetinmesi beklemişti. 

Telefonu eline aldı, analog saatin yirmi bir elliyi işaret ettiği görüldü. Oktar, telefonun bataryasının yeni takıldığını gördü, ayarlar fırıldak misali dönmüşe benziyordu. Aletin yazılımı içinde yer yerinden oynamıştı. 

“O numarayı aramamı gerçekten ister misin?” diye sordu Oktar. 

“Meşgul olmak, ne idüğü belirsiz kimselerle uğraşmak istemiyorum. Savcılık kanalıyla bir suç duyurusu dilekçesi sunabilmem için kayıtlı konuşmaların delillendirilmesi gerekecek. Senden isteğim numaranın sahibini kızdırmaman. Sadece neden her gün beni aradığını öğrenmeni istiyorum. Beni resmi müvekkilin, liseden sıra arkadaşın ya da briç kulübünden bir dostun olduğumu söyleyerek tanıtabilirsin. Yakınlık dereceni söylersen korkarım benimle muhatap olmak isteyerek fazla ileri gidebilir. Resmi ve ciddi bir konuşma olmalı.”

Oktar telefon kilidini yeniden kaydırarak açtı. Operatör servis sağlayıcısının robotik sesli görevlisi, yönlendirilecek numaranın Keşif 33 sırasında kayda geçirilen, solar sistem dışı, kayıp gezegenlerden birine bağlandığı bilgisini sundu. Oktar tuhaf bir durum sezmişti. Gezegenler arası bir telefon görüşmesi yapacaktı. Yetersiz bakiye göstergesini kredi kartı bilgilerini boşluklara doldurarak yeşil konuma getirdi. 

“Görüşme pahalıya patlayacak.” deyip Amerikan devlet başkanlarının masaya ayaklarını uzattığı gibi bacaklarını gererek arkasına yaslandı. Çalıyor sinyalini beklerken dişlerini karıştırdı, çapaklarını topladı, tırnaklarını yer gibi yapıp C hattı üzerinden düşen numaranın sahibinin sesini duymayı bekledi. Göz teması halinde olduğu ağabeyinin bakışlarındaki merak dikkatini çekti. Sanki duyacağı sesi tanıyor olacaktı. Sanki sesin tıngırdattığı kelimeler anlamlı ahengiyle kulak duvarlarındaki yapboz parçacıklarını hizaya soktuğunda hiç şaşırmayacaktı. Bu olacak iş değildi. 

Birden anlaşılmaz bir oyunun içindeymişçesine gerilimli ve tekinsiz kalp atışlarının göğüs kafesinde titreştiğini duydu. O anda karşı taraftan duyulur duyulmaz bir ses işitildi. 

“Alo, merhaba, beni duyabiliyor musunuz?” Oktar toplanmış, koltuğunda dik oturmuş ve ayaklarını masadan almıştı. Bağlantı kurduğu an içinde eriyen olumsuz duygular, dilini çözmüşe benziyordu. “Merhaba. Sesimi duyabiliyor musunuz?” 

Oktay, kaydediciye komut vermesi için el hareketleriyle kardeşini uyarıyordu. “Hallettim, konuşma işaretleniyor,” dercesine ağabeyini yatıştırmaya çalışıyordu Oktar. “Birileri konuşuyor ama ne dediklerini anlayamıyorum,” dedi sonra. Telefon ekranında beliren sembollerin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Diez, şapka, sonsuzluk, altın oran, yüzde ve dolar sembollerini tanımasına rağmen ışık yılları sonrası uzaklıklardan kendisine uzanan hatta mahsus olduğunu sandığı diğer garip ve şekilsiz çizgilerin, eğrilerin, yarısal ve köşesellerin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Bir kere daha denedi.

“Efendim. Sesinizi alamıyorum. Aradığınız numarayı niçin sürekli ve sıkılmaksızın rahatsız ettiğinizi söyler misiniz bana?”

Yüksek perdeden ve yankılı bir kahkaha sesi işittiğini sandı Oktar. “Affedersiniz efendim, ama bu yaptığınız bir suçtur. Kayıtlı sabit bir mobil hattı durmadan rahatsız etmek telefon şakacılığı boyutlarını aşar. Bunun cezasız kalacağını düşünüyorsanız, sessiz kalmaya devam edebilirsiniz.”

Oktay cesaret edip kardeşinin elinden telefonu kapmak niyetinde değildi. Oyuna o başlamıştı ve sonunu getirecekti. Sonuçta kaydedici kronometrik analizle ses kırıntılarını işaretliyordu. Oktar küfür ya da tehdit benzeri bir konuşmayla karşılaşırsa bu işaretler mahkemede lehlerinde delil olarak kullanılabilirdi. 

Tam aramayı sonlandıracağı sırada, kırmızı tuşa dokunmak üzere ileri uzanan parmağı havada asılı kaldı. Bir sonuca varmak üzere olduklarını düşündüler. Aslında sadece Oktar karşı tarafın sessizlik benzeri bir yöntemle muhatabının sabır sınırlarını zorladığını düşünüyordu. Oktar’a göre duyulur duyulmaz özürlü bir cüce sesle konuşmakla sessiz kalma hakkına sahip bir zanlı kadar kelimesiz olmak arasında fark yoktu.

“Ses seviyesini yükseltip ahizeyi mikrofona bağlamayı deneyeceğim.”

“Ne duyabiliyorsun? Paylaşırsan sevinirim.”

“Birileri konuşuyor ama benimle mi yoksa kendi aralarında mı, bunu anlayabilmiş değilim. Belki hatlar karışmıştır ya da telefon aygıt yöneticisi bir siber saldırıya uğramıştır.”

“Sanmıyorum. Bu her gün olabilecek bir hata değil. Benim telefonuma her gün o numaradan arandığıma dair bir uyarı mesajı geliyor. Sadece benden ne istediklerini bilmek istiyorum. Bilinmeyen numaralar servisi, telefonuma indirdiğim yardımcı eklenti, numaranın sahibinin kim olduğunu öğrenmemi sağlayamadı. Numaramdaki bazı rakamları ya da onların yerlerini değiştirmeyi deneyecektim ama bunun da anlamsız olduğunu düşündüm. Belki de haylaz bir veledin oyun çağı eylemlerinden biriydi bu. Hangimiz polisi ya da acil servisi arayıp da annemizin ocaktaki yemeği yaktığını ihbar etmedik ki? Hangimiz? Ya da gerçekten önemli bir konuydu.”

Konuşmayı sona erdirmek niyetinde değillerdi. Diyafona bağlanan aleti sahte sehpanın üzerine bırakıp öylece bekleyeceklerdi. Oktar bu arada bağlantı ücretinin tamamını karşı tarafın üstlenmesini istediğini belirten talimatnameyi operatöre çevrimiçi bildirmişti. Pasif güreşmenin ihtar gerektirdiği yazıyordu, telekomünikasyon talimatnamesinde. Yazıyordu, ancak o numaranın sahibinin cebine saracaktı. Ya görüşmeyi sonlandıracaklar ya da konuşmaya, gerçek anlamda ses vermeye başlayacaklardı. Yedi saniye, yedi dakika ve yedi saat geçti. Sehpanın üzerindeki cep telefonunun şarj seviyesi tırnaklarından beşi ışığını kaybetmişti. Bir saat sonra Çin malı telefon tamamen kapanacaktı. 

“Tam olarak duyabildiğin kelimeler var mıydı?” diye sordu Oktay. 

“Ölü ya da ölüm, patlama, santral, intihar… Buna benzer kelimeler duyduğumu sanıyorum. Emin olamam. Benimki sadece zan.” 

“Bir anlamı olmalı.”

Televizyonu açıp akşam haberlerini seyretmek üzere çift kişilik koltuğa kuruldular. Soda ve patlamış tatlı mısırla zaman öldürüp “prime time” da alay konusu olabilmek için kocalarını aldatıp yatakta basılmış numarasıyla afişe çıkan kadınları takip edeceklerdi. Telefonun şarjı bitti bitecekti. Oktar, can sıkıntısından olsa gerek, kırmızı çarpıya yumruk indirircesine görüşmeyi sonlandırma tuşuna dokundu. 

“Artık istese de bizimle iletişim kuramaz.” dedi. “Sen de o kadar önemseme böyle şeyleri. İnsanların yanlışlıkla yaptığı şeylerin sayısını bilsen aklını kaçırırsın. Geçenlerde üçüncü sayfa gazetesinde okumuştum. Adam avda kendisini vurmuş. Kurşun sert bir hayvan postundan sekip sağ gözüne isabet etmiş. Şu yük katarlarıyla yeniden keşfedilen gezegenlerden taşınan kürklü hayvanlardan biri olsa gerek. Demem o ki, şimdi bu işi bitirdik. O her kimse, kötü niyetli de olsa cesaret edip bizi korkutmayı başaramayacağından konuşamadı. Değmez, üstünde durmamalısın. Boş vermelisin.”

Oktar şimdi de haber spikerinin sevgilisinin kim olduğunu düşünüyordu. Ağabeyi de Oktar’ı yolcu ettikten sonra, hediye telefonu, bir hamlede, hangi manevrayla duvarın neresine ve ne hızla savurursa onun parçalarının bile para etmesini sağlamadan, arta kalanları faraşla çöpe taşıyabileceğini düşünüyordu. 

“Hediye olduğunu biliyorum ama…” dedi. “Onu elden çıkarırsam bana ne tepki verirsin?”

“O artık sana ait Oktay. Diğerlerine yaptığın gibi onu da bu duvarlardan birine savurup kırabilirsin. Kullanmadığım bir telefondu, ağabeyime armağan etmeyi uygun gördüm. Artık sorun çıkaracağını sanmıyorum. O adam kendisine geri dönecek kadar cesaretimiz olduğunu anlayınca bu uğraşından vazgeçecektir. Bence eli bir daha numaranı tuşlamaya gitmez.”

Spor haberleri ve para ödüllü bilgi yarışmaları can sıkıcıydı. Yatma vakti belirsiz. Karanlık koyu ve suskun. Korkunç, gece yarısı. İki kardeş ve bir cep telefonu. Geçmiş. Ölümcül ve kaza dolu. 

“Bir keresinde belgesel haber bültenlerinden birinde şuna benzer bir yayına tanık olmuştum.”

Yazın neşesini duyabiliyorlardı. Aydınlık gökyüzü ve bazı sesler. Susamış bir kadın, budama makasının tıkırtısı, radyodaki cızırtı, mutlu çocukların haykırışları… Yarına saklanmış olaylar. 

“Uzman ses bilimci, bilmem ne üniversitesinden profesör falan filan, yazılı ve sözlü iletişim unsurlarının uzayda sonsuza dek ilerleyemeyeceğinden bahsetmişti. ‘Sonsuza dek yol alamazlar, gidemezler, mutlaka takılacaklar, engellenecekler, duracaklardır. Bunu yarı küre delikler, sönük tabakalar, çekimsiz yerler ya da doğan güneşler, keşif gezegenleri, belki de kendi gibi olan izcikler yapar.’ Böyle demişti. Yani illa kayıt altına alınmak, bantlara izle işlenmek, kameralara çekilmek, defterlere not edilmek zorunda değiller. Ve bunlar sadece yazı ve sözle de olmak zorunda değilmiş. Elimi kaldırışımın izi uzayda yol alıyormuş. Çalıştığım santraldeki patlama, numaranı çaldıran kişinin düşünceleri, kırılmak üzere fırlatılan telefonun havada hangi çizgi üzerinde uçtuğu bilgisi de uzaya salınıyormuş. Dini temeli olan bir teori değil bu. Profesör bunu ispat etmiş. Nasıl mı yapmış? Tabii ki anlatacağım. Dinlesen iyi edersin.”

“Zamandan bol neyimiz var?”

“Eskiden insanlar yaptıklarının, ettiklerinin, işlediklerinin, ördüklerinin yanlarına kâr kalacağını düşünürlerdi. Yanılıyorlardı. Profesör bunu söylüyordu. Sonsuz ve derin karanlık uzayda, varlığı ispat edilememiş bir yansıtıcının kanıtlarını aramaya adamıştı kendini. Bu adam diyordu ki: ‘Zaman içinde, yansıtıcı aynalardan açılı dönüşle momentum kazanıp hızlanan ve sahibine iletilmek üzere, geldiği yoldan yürütülen her çeşit izcik, olayı sonuçlandırmak üzere hareket ediyor. Ben buna, koruyucu savunma mekanizması adını verdim. Bu yansıtıcının organik mi yoksa yapay mı olduğu belirsiz yapısı hakkında bilgi sahibi değilim. Belki üstün formda yaratılmış ya da evrim üstü dizgide kendilerine piramidin yukarılarında yer edinebilmeyi başarmış bazı varlıklar, bunu bize karşı kullanmak için monte etmişlerdir. Sonuçta uzay teleskoplarımızın, geniş mercekli göz mekiklerimizin görüntülemeyi başaramadığı bu yapı, orada bir yerde. Işık kirliliğinin, net karanlığın fonda belirmesinden sonra gözümüze çarpan yıldız parlamalarının, kusurlu görme fonksiyonlarımızın ve göz hastalıklarımızın ardında bir yerlerde. Belki sadece dünyamızı tarayıcı ekranında görmüyor. Kapsama alanı o kadar geniş ki… Belki de…’ Ve devam ediyor profesör: ‘Belki de o bizim eserimiz. Onu NASA fırlatmış olabilir. Belki de TÜBİTAK. Deney amaçlı yollanmıştı. Belki uzaylılarla etkileşime girdi ve yapısı değişti. Sonuçta faydalı bir şey.’”

“Bu telefonu kırarsam sana saygısızlık etmiş olur muyum?” 

Oktar alınmışa benziyordu. Umursamıyor değildi. 

“Sana bu olayın bilimsel açıklamasını yapıyorum.” dedi.  

“Bunun benim için önemi yok Oktar. Bu telefonu yok etmeye karar verdim. Bağlı yaşamaktansa, şuracıkta, kimselere haber vermeden, ardımdan birinin acil servisi ya da hizmet operatörünü arayacağını bilmeden, sessizce ve kendiliğinden ölmeyi yeğlerim. Bu telefonların bir anlamı yok benim için. Ayakta tek başına duramıyorsa bir insan, onun yardımına telefondaki ses koşsa ne yazar?”

Uzun ve derin bir suskunluk kabuk bağladıktan sonra, Oktay, hikâyenin devamını duymak istedi. 

“Yani sen diyorsun ki, Oktar,” dedi. “Beni arayan numara… Profesörün yansıtıcısından stratosfer operatörü nakil biriminden yerel şebekeye dek uzanan hattın başlangıç noktası, öyle mi?”

“Bu doğru olabilir. O sesleri hatırlamaya çalışıyorum. Ölüm, patlama, intihar, santral, ölü gibi kelimeler duyduğumu sandım. Sızıntı yaşanmış olabilir. Profesör haklı olabilir. Demem o ki, belki kusurlu kulak yapımız konuşulanların ancak o kadarını duymamızı sağlıyordur. Devamını bizim getirmemizi, noktayı koymamızı, boşlukları doldurmamızı istemiş olabilir bizden. Hatırlıyor musun? Bu telefonun aramızdaki bağları zayıflattığı düşünülmüştü. Seni aradığımda telefon ya telesekretere bağlanıyor ya da cevapsız çağrı bırakıyordu. Bana tavırlı yahut tepkili olabileceğini düşünmeme yetiyordu bu. Ama asıl neden bu değildi. Aleti sinyal ve şebeke dışı tutmanın nedeni bambaşkaydı. Böyle düşünmeye devam etseydim, benimle kavgalı ve dargın olduğunu sansaydım, santraldeki idari müdüre verilmek üzere hazırlanan yıllık iznimi kullanmak istediğimi bildiren dilekçemi kâğıt kırpma makinesine atardım belki. Ama bunu yapmadım. Yola çıktım. Oktay dediğimde insanlar bunun ne anlama geldiğini bilemiyorlar. Oktay, alfabemin kardeşçesinin ilk harfi, diyorum. Adının bu olduğunu söylüyorum. Kardeşime kavuştum. Eylemlerimizin bir iyi bir de kötü sonucu her zaman olur ağabey. Seçim şansımızın ve zamanımızın her daim olacağını düşünmek yüreğimize su serper. Rahatlayan içimiz sevinçle dolar. O yansıtıcının varlığına inanıyorum. Yansıtıcı bize bu mesajları taşıdı. Telefonu kırıp kırmamak sana kalmış. Bence o numarayı rehberdeki ilk haneye kaydetmelisin. Çaldığında açmalısın. Duymaya çalışmalısın. Anlamak istemelisin. Eylemlerimizin karşıt yansımaları olacaktır ağabey. Bunları yorumlamak ve taşımak bizim sorumluluğumuzda. Orada bir yerde…”

“Sanırım sana ve profesöre hak veriyorum.”

Sıkışıklığı açıp gevşetmenin zamanı gelmişti. Şubat güneşi, gölgede gizlenmiş soğuğa kalkan oluyordu. Ağaçlar patlayıp tomurcuklanmaya başlamıştı. Yalancı bahar… Hayat kitabındaki senaryoyu ellerine yüzlerine bulaştırmadan, metnin son sayfasına gelmişlerdi. İkisi de ayetlerin şaka olmadığını, oyunun alaya alınamayacağını söyleyen o kutsal metni akıllarına getirdiler.  Boynuzlu ateşin kanatlı kollarında boğulmak üzereyken, hayat onlara intihar süslü bir oyun hazırlamışken… 

Oktay: “O patlamada sana bir şey olsaydı,” deyip sözlerinin sonunu getiremeden dondu kaldı. Kardeşinin yanaklarına iki öpücük kondurup boynuna sarıldı. Yola koyuldular. Nereye gideceklerini bilmeden ve şükrederek. 

Edebiyat Gazetesi’nde Yazmak İster misiniz?

Türkiye'nin tek aylık Edebiyat Gazetesi, çevrimiçi olarak okuyuculara e-dergi platformlarından ücretsiz olarak sunulmaktadır. Eserlerinizi her ayın birinden önce edebiyatgzt@gmail.com adresine göndermeniz gerekmektedir.

gazete, yazar,

Eserlerinizi Word formatında, A4 boyda en fazla 2 sayfa, Times New Roman 12 punto 1.5 satır aralığında düzenleyip gönderebilirsiniz. Eserlerinizde görsel içerik varsa JPG (JPEG) formatında olmalıdır. E-postada eser sahibinin adını belirtmeyi unutmayınız. Gazeteye gönderilen yazılar Yayın Kurulu onayından sonra takip eden üç sayı içinde yayımlanabilir. Yayın Kurulu kararı ayrıca e-posta yoluyla eser sahibine duyurulur. Edebiyat Gazetesi okurlara ücretsiz sunulduğu için gazeteye gönderilen eserler için telif ödenmez.

Notos'un Mayıs-Haziran 96. Sayısı Çıktı

Notos her yıl farklı bir konuda düzenlediği geleneksel yıllık soruşturmalarının on yedincisinin sonuçlarını Mayıs-Haziran, 96. sayısında açıkladı. Bu yılki soruşturmanın konusu edebiyat türleri arasında öteden beri ilgi gören polisiye türünde yayımlanmış romanlarla ilgili. Soruşturmanın sonunda ortaya bütün meraklıları için bakılacak, izlenecek, değerlendirilecek bir liste, bir kılavuz çıktı. 

Notos Mayıs-Haziran 96. Sayısı

Polisiye edebiyatının son yüzyılından biraz daha uzun geçmişini kapsayan En Önemli 40 Polisiye Romanı soruşturması 319 yazar, araştırmacı, çevirmen ve editörün yer aldığı önemli bir kamuoyunun seçimlerini yansıtıyor. Dosya kapsamında Erol Üyepazarcı, Suphi Varım, Ercan Akbay, Aykut Doğan ve G.K. Chesterton’ın yazıları; Vuslat Çamkerten ve Virginia Elena Patrone’nin desenleri yer alıyor.

Kadire Bozkurt ile söyleşi: “Hikâye ancak düzen bozulunca başlar.

Notos’un bu sayısında polisiye türünün en uzun ömürlü kahramanlarından James Bond’un yaratıcısı Ian Fleming ile Philip Marlowe’un yaratıcısı Raymond Chandler’ın söyleşisi var.  Notos’un ikinci söyleşisi Buzkandilleri ve Ateşle Yaklaşma’nın yazarı Kadire Bozkurt ile. Aganta bölümünde günümüz edebiyat dünyasına ve güncel kitaplara dair yazılarıyla Alper Güngör, Cansu Eylül Yapıcı, Esin Akşar, Fulya Kılınçarslan ve Özge Kılıçoğlu yer alıyor.

Bir Yazarın Seçtikleri bölümünde Buket Uzuner okunmasını zorunlu gördüğü kitapları, Halil Yörükoğlu ise en çok etkilendiği yazarı nedenleriyle birlikte Notos’a anlatıyor. Şenay Eroğlu Aksoy, Bahri Vardarlılar ve Çağdaş Küçük kısa sorulara kısa yanıtlarla kendi yazarlık serüvenlerini ve yayımlanan son kitaplarını anlatıyor.Fotoğraf-Yazı bölümünde Alp Sime’nin fotoğrafını Özlem Akıncı kısa bir anlatıyla yorumluyor.

Kitaplık bölümünde Banu Yıldıran Genç 2022 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazanan Mehmet Fazlı Gök’ün kitaplaşan öyküleri Çirkin Sevgilim’i, Esra Ertan Taleb Alrefai’nin Kaptan adlı kısa romanını, Damla Karakuş Mehmet Çimen’in ilk kitabı Her Şeyin Bi’ Şeyi Vardır’ı, Şenay Eroğlu Aksoy Aylin Balbao’nun Bu Hikâye Senden Büyük Osman adlı öykü kitabını, Serkan Parlak Elçin Poyrazlar’ın Kayıp Yüz adlı feminist polisiyesini inceliyor. Notos’un bu sayısında öyküleriyle yer alan yazarlar: Liam O’Flaherty, Özlem Dikeçligil, Hüseyin Peker, Doğuş Benli, Erkut Özal, Emel Kaya, Hilal Özdemir, Işıl Madak, Zelal Arslan, Ayşe Ünüvar, Deniz Dursun, Evrim Öktem.

Kitap Cumhuriyeti’nden Yazarlara Çağrı!

Sevgili yazarlar, günümüz dünyasında teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte, kitap okuma alışkanlıklarımızda da büyük değişimler yaşanıyor. Artık pek çok okuyucu, fiziksel kitapların yerini e-kitapların aldığı modern bir okuma deneyimine sahip olmayı tercih ediyor. Bu nedenle, Kitap Cumhuriyeti yazarlar için büyük bir fırsat sunuyor.

Kitap Cumhuriyeti

Kitap Cumhuriyeti’nin en büyük üstünlüklerinden biri, yazarların kitaplarını binlerce okuyucuya hızlı ve kolay bir şekilde ulaştırmasına yardımcı olması. Geleneksel yayınevleri; bir kitabı basmak, depolamak, dağıtmak ve pazarlamak için zaman, para ve başka kaynaklar harcarken, bizler -editör desteği sunarak- yazarların kitaplarını çevrimiçi olarak yayımlamalarına olanak sağlıyoruz. Bu da yazarların daha hızlı ve etkili bir biçimde  okuyucularla buluşması gibi muazzam bir sonuç doğuruyor.

Ayrıca Kitap Cumhuriyeti, yazarların daha geniş bir kitleye ulaşmasına da yardımcı oluyor. Geleneksel yayınevleri sınırlı sayıda kitap basarlar ve bunları yalnızca belli kitapçılarda veya kitap satış sitelerinde satışa sunarlar -kitapların çoğunun raf ömrünün çok kısa olduğunu belirtmeye gerek bile yok... Ancak e-kitap sitelerinde, yazarlar kitaplarını dünya genelindeki milyonlarca okuyucuya ve süresiz olarak sunabilirler. Bu da yazarların daha fazla okuyucuyla etkileşim kurmalarını, kitaplarının daha geniş bir kitle tarafından keşfedilmesini sağlar.

Yeni bir yazarsanız, dosyanız nitelikli olsa bile -maliyetler nedeniyle- geleneksel yayınevlerinde şans bulmanız ne yazık ki çok zor. Bu çerçevede bir farkımızı daha belirtmek isteriz: Yayın kurulumuzun dosyalarınızı titizlikle değerlendireceğinden ve gün yüzünüze çıkmanıza yardım edeceğinden emin olabilirsiniz.

Sevgili yazarlar, Kitap Cumhuriyeti hem okuyucular hem yazarlar için büyük bir fırsat sunuyor. Kitaplarınızı dünyanın her yerindeki okurlarla buluşturmak, yazar olarak hayallerinizdeki okur kitlesine ulaşmak için, Kitap Cumhuriyeti’ni keşfetmenizi şiddetle öneriyoruz.

Kitap Cumhuriyeti

Kadir Ersoy Yazdı: Tilt Masası

Macaristan, Avrupa’nın göbeğinde başşehri Budapeşte olan temiz bir ülke. Bizde nasıl İstanbul yakası ve Kadıköy yakası diye ikiye ayırmışsak İstanbul’u, onlar da ortalarından akan nehrin bir yakasına Buda ötekine Peşte demişler. Yani sonuçta ikisi bir arada Budapeşte’yi oluşturmuş. Neden Macaristan’dan açtım bahsi? Çünkü Macaristan’da hiç aklımdan çıkmayacak bir olay yaşadım, onu anlatmak istiyorum.
 
Kadir Ersoy, Tilt Masası, Öykü

Kırklı yaşlarımdayım. Birkaç günlüğüne turistik olarak gelmiştim. Cebimde öyle ahım şahım bir para da yok, her şeyden tasarruf ederek, birkaç küçük hediye alıp eve dönmeyi planlıyordum. Dükkânların olduğu caddeyi dolaşıyordum. Bu dükkânlarda her türlü turistik hediye satıldığı için saatlerce hiç sıkılmadan dolaşabilirsiniz. 

Yalnız, bir dükkânın duvarında bir tilt masası gördüğümde, aniden kanım dondu! Titremeye başladığımı hissetim.

Bu plastikten yapılmış Çin malı herhangi bir dijital tilt masası değildi. Eski bir tahtadan yapılmıştı, içindeki saha gibi alana basit çiviler çakılarak eğri büğrü yollar döşenmişti. Yayından fırlatılıp gelen demir bilye bu çivilerin yönlendirdiği yollardan süzülerek geçiyor ve çeşitli sayılarla işaretlenmiş deliklere giriyordu. Bu herhangi bir sanayi ürünü değildi. Amatör birisi tarafından sadece bir adet yapılmıştı. Başka bir eşi yoktu. Bunu nereden biliyorsun veya bunun neresi enteresan demeyin. Bunu yapan benim babamdı! 

Beynim birden geçmişlere yönlendi. Yıllar önce ben küçükken yapmıştı, sonra İstanbul’a taşındığımız sırada tilt masası bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Burada ne işi vardı, nasıl gelmişti? Satıcıya bunu nereden aldığını sordum. Hiç bir fikri yoktu. Zaten kendisi dükkânın sahibi olmadığı için konuya ilgisi de zayıftı. Fiyatını sordum. Şimdiki parayla 500 Euro’ya yakın bir fiyat söyledi. İçeriye baktığınızda zaten pahalı şeyler satan bir antikacıydı. Yüzlerce defa bu tahta tilt masasında top yuvarlayarak eğlendiğim küçüklüğüm gözümün önünden geçti. Gözlerim yaşardı. Cebimdeki tüm paramı toplasam 500-600 euroya yakındı. Otele gidip, ne yapmam gerektiğini düşündüm. Benim için çok önemli bir hatıraydı. Seyahati kısa kesmeye ve o hatırayı almaya karar verdim. Ertesi sabah erkenden o dükkâna gittim. Tilt satılmıştı! Yumruk yemiş gibi oldum. Kendimi ağzına emzik uzatılıp heveslendirilen, sonra geri çekerek ağlatılan bebek gibi hissettim.

Şu an bu tahta tilt elinde olan kişinin bu yazdıklarımı okuma şansı yüzde kaçtır acaba? Olur ya, okursa çocukluğumu geri satın almaya hazırım.

Orhan Kumral Yazdı: Elbise

Orhan Kumral, şiir

Üstüme oturmayan elbise gibi,

Aklıma takılmayan dizeler.

Tutunamayan düşünceler kulağımda mayın,

Söz söz üstüne dolanan sarmaşık,

Kurşun ağırlığıyla dilde yukarı aşağı.

Kelimeler savrulur içi buruk nefeslerde,

Elbise esen rüzgârda iğreti.

Gönül dikenleri batar her bir ilmeğine,

Dilden kopan sözler dudakları yarmış,

Yaydan çıkan ok örneği dönüşü olmayan.

Güneş gelse ziyaretime bir gecenin ortası,

Elinde kahvesi yüzünde buruk gül.

Sarılsa ellerime ona uzanan,

Yeter dese sana savrulan rüzgâr,

Sözler uçup gitse elbise salınırken. 

Kelimeler örter üstümü başımı,

Yalpalayan tığlar eğirir sözleri.

Dizeler her yanımda darmadağınık,

Sözler sıralanır sıralı sırasız,

Üstüme oturmayan elbise gibi. 

İsmail Hilal yazdı: Tedavi

Toplumun ana değerlerindeki bu hızlı kayboluş insanı ürkütüyor. Çok değil 30-40 sene önce olmaz olamaz dediğimiz çoğu şeyi sindirdik, sindirmekle kalmadık uygular olduk. Bence işin daha korkunç yanı diyorum ki bunu bilerek söylüyorum, yeni nesli anlıyorum ancak eskiler yeni nesilden daha çabuk benimsedi bu hızlı dönüşümü. 

İsmail Hilal, Tedavi, yazi

Yani otokontrol noktası olması gereken daha gelenekçi olup yol göstermesi gereken kitle resmen kabak çiçeği gibi açmış durumda. Durum öyle olunca kitle ana merkezden, özden benlik dediğimiz; yeri geldi mi övündüğümüz, asıp kestiğimiz millilikten ve manevi değerlerinden kopuş aşırı hızlanıyor. Sokaktaki gençler kelime-i şahadet getirmeyi bilmiyor hadi inanç gitti diyelim ki çok tehlikeli koluna dövmesini yaptırdığı Mustafa Kemal’i bile tanımıyor. 

Konuşurken bir kısmında anlıyorsun, cevher var ama kimse işlenmemiş. Bir yerden sonra o rahatlıkla haliyle çocuk da istemiyor. Zaten global dünya dediğimiz kavram ve bunun telefonlara indirgenmesi sonucu etkileşimin artmasının sonuçları var. Birde bizler böyle olunca sorun daha da büyüyor. Çünkü özde hâlâ millilik var, din var. Ama dini öğretmesi gereken bazı kesimler yüzünden dinden korkar hale geldik. Milli olalım dedik; tek bildiğimiz ve ana şablonda detaylı gösterilen cumhuriyet tarihi. İşin kötüsü onun da tüm değerlerini tam vermeyi beceremedik. Verilmediği için bugün liyakat kalmadı. Hırsızlık, uyanıklık hoş görülüp, iyi adamlık çöpe atıldı ve atıl kaldı. Şimdi batıya baksak yüzde yüz batılı değiliz. Doğuya baksak doğulu olanda biz değiliz. Nereye koyacağız kendimizi? Peki, bunun tedavisi ne? 

Lafı çok uzatmadan diyebileceğim şu: Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ders programları incelenerek çocuklara İngilizce, matematik verene kadar önce belki birkaç yıl vatan sevgisini, dürüst insan olmayı, değerlerimizi ve onlara en azından saygı duymayı öğretemez miyiz? Ve tabi ki bizler bu ülkeyi onlara bırakmadan önce kendimizi düzeltemez miyiz?

Umut Özkan Yazdı: Gönül Erlerimiz Aşık Veysel'den Ozan Ali Kızıltuğ'a

Bu dizelerinin güzelliğine bakın. Âşık Veysel hem kişileştirdiği, kutsadığı sazına unutamayacağı bir öğüt veriyor hem de tüm insanlığa. Ben bu dizeleri Fazıl Say’ın Âşık Veysel için hazırladığı ‘’Kara Toprak Âşık Veysel’’  oratoryosunda dinlemiştim. 

Aşık Veysel, Ozan Ali Kızıltuğ, yazi,

Say’ın piyanosuyla Koca Veysel âdeta sahnede canlanmıştı; sazıyla, fötr şapkasıyla... Âşık Veysel'in eserleri o gün bir daha, bir daha nidalarıyla yeniden seslendirilmişti. Fazıl Say’dan Âşık Veysel’i dinledikçe Refik Durbaş’ın “ustası” aklıma gelmişti. Sanatçı Zülfü Livaneli’nin saz çalmayı öğrenmek için gittiği Ankara Hamamönü’ndeki bir saz atölyesindeki izlenimlerini hatırlamıştım o zaman. 

İnsanlık değerleri Veysel'le dile geliyordu, koca koca ağaç kütüklerinden kimisi gürgen, kimisi dut. Vefanın bir mahalle adı olmadığını “ahde vefa’’ ile buluşturarak onu genç kuşaklara aktarıyordu. Âşık Veysel o güzelim ezgileri çıkaran sazına sesleniyordu: “Ustanı sakın unutma.”. Teliyle, tezenesiyle, sapıyla, perdesiyle emeğini ortaya koyanı;  zımparalayanı, vernikleyeni, tezgâhta şekil veren emektarı unutma, ustana saygıyı ve sevgiyi esirgeme. İnsanın babasına gösterdiği sevgiyle eş değer tutuyordu Koca Veysel bu sevgiyi. Yine Âşık Veysel’in bir dörtlüğü daha:

“Beni hor görme kardeşim

Sen altınsın ben tunç muyum

Aynı vardan var olmuşuz

Sen altınsın ben sac mıyım

Ne var ise sende bende

Aynı varlık her bedende

Yarın mezara girende 

Sen toksun da ben aç mıyım?”

Ozan Âşık Veysel insanları bir bütün olarak görmüştür.

“Gün ikindi akşam olur /  Gör ki başa neler gelir” diyen Büyük Ozan’ın yaşam serüveni Sivas'ın Sivrialan köyünde başlar, sonra da sözlü kültürümüzün nesilden nesle, kuşaktan kuşağa aktarımını sağlayan yaşam pınarlarından biri olur.

Âşık Veysel'in Muzaffer Sarısözen öncülüğünde ilk olarak Sivas'ta düzenlenen “Âşıklar Şöleni”nde dile getirdiği eserler, sözlü kültürümüzün önemli aşamalarından birini oluşturur. Bu şölende söyler Âşık Veysel: "Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece” adlı eseri. Dönemin Sivas Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kutsi Tecer: “Biz Âşık Veysel ile bu toprakların sesi olduk.'' der. Geçenlerde Sivrialan’dan gelen bir dostum, Âşık Veysel'in büyük bir özenle diktiği meyve ağaçlarının kuruduğunu söyledi. Adına konferansların verildiği, çocukların koşa koşa gittiği, ''adının verildiği'' okul kapanmış; sular çekilmiş, kuşlar terk-i diyar etmiş. 

Oysa Âşık Veysel bu topluma büyük dersler vermiş ve öğretiler kazandırmış büyük bir ozandır. Veysel’in bir anısı dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Bir gün Âşık Veysel’i terk eden ilk eşi Esme Ana köy bakkalına alışverişe gider. O sırada bakkalda Veysel, dönemin âşıklarından Ali İzzet Özkan ve Sivrialan'ın ileri gelenleriyle bir muhabbettedir. Esme Ana, Veysel'i görünce içeri girmez, alışverişini işaretler aracılığıyla pencereden yapıp oradan uzaklaşır. Veysel, Bakkal Mustafa’ya  “Bari iyisinden verseydin.”  der. Bakkal Mustafa kimse gelmedi ki diyerek konuyu değiştirmeye çalışır. “O zaman camdan alışveriş yapan kimdi?” der Âşık Veysel. Orada bulunan Orta köylü Tatık’ın oğlu Ali: “Şatıroğlu, sen bizi kandırıyorsun, kör değilsin? Nereden bildin?” der. Bir tartışma başlar.  Sonunda Veysel “Kokusundan, kokusundan.” diyerek tartışmayı bitirir.

Veysel'den yıllar sonra dünyaya gelen ve onunla ''yerdeş'' olan Sivas'ın Mursal’ından âşık edebiyatımızın, âşıklık geleneğimizin büyük ustası Ozan Ali Kızıltuğ,  ''iki kapılı handan'' göçeli iki yıl oldu. İki bine yakın eseri TRT repertuvarında bulunan ozanımız usta-çırak geleneğiyle büyüdü. Eserlerinin çoğunu radyo repertuvarına uzun ömürler diliyorum, Yücel Paşmakçı hocamız almıştı. 

O, sazının tezenesine vurduğunda Sivas'ın şirin ilçesi Divriği canlanır gözünüzün önünde. Divriği'nin görkemli dağı Yama Dağları’na çıkarsınız… O hep Yama Dağları’ndan alacaklı olduğunu sazıyla, sözüyle söyledi. Bir de Divriği'nin köylerinden. Çocukluğu ve gençliği Sivas’ta yoksulluk içinde geçti. Bunu eserlerinde sürekli dile getirdi. Sevdası büyüktü. “Senden oldu, senden oldu.” dizeleriyle sevdasını dile getirdi. Onun gönül treni hep kara trendi ve “yürekten” yol alırdı. Onun tezenesine  “Ben ağayım, ben paşayım.” diyenler kapılarını hep kilitlemişlerdi. Bir köy, gurbet bu kadar mı güzel anlatılır. Hangimiz unutabiliriz. Selda Bağcan'ın gür sesiyle dile getirdiği, sözleri Kızıltuğ’a ait tertemiz bir aşkı,  bir film şeridi gibi bugüne aktaran şu sözleri: “ Dam üstünde çul serer / Leyli de yar loylu da yar / Loy loy loy / Bilmem, yar kimi sever” hangimiz unutabiliriz.  

Cem Adrian'ın söylediği, sözleri Kızıltuğ’a ait olan: “Ankara’da sen yoksun / Öf öf gelemem diyorsun.”, peki Yıldız Tilbe'nin seslendirdiği, “Bir zaman ayları saydım”ı, ya da “Ha babam de babam”ı… Ve daha binlerce eseri. Ve Sabahat Akkiraz'ın güzel sesiyle “Senden oldu senden oldu”  dizeleriyle Ozan Kızıltuğ sevdasını dile getirmesini… En son onu Kutlay Doğan'ın hazırladığı ve TRT'de yayınlanan belgeselde izlemiştim. Ali Kızıltuğ da hakka yürüdü. Hem Kızıltuğ hem de Âşık Veysel bizim gönül erlerimizdir. İkisi de âşıklık geleneğinin harman olduğu Sivas'tan. Yunus Emre ne güzel söylemiş, ''Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil.”.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447