Öykü: Çaresizlik

İlçeye bir hafta boyunca yoğun kar yağmıştı. Sıcaklık sıfırın altına inmiş, saçaklarda kalın buz sarkıtları oluşmuştu. Şehir içi yollar karla kaplandığı için çocuklar ancak büyüklerce açılan yollardan yürüyerek okula gidebiliyorlardı. O sabah ilçenin devlet veteriner dairesinde yoğun bir çalışma vardı. Resmi araca bir yandan malzemeler yükleniyor bir yandan da lastiklere zincir takılıyordu. Sonunda hazırlık tamamlandı ve eski model araç yola koyuldu. Araçta bir veteriner hekim, bir teknisyen bir de şoför vardı. Aldıkları ihbar üzerine yakındaki bir köye hayvan aşılamasına gidiyorlardı. Araba bir süre ilçenin nispeten açık olan sokaklarında yol aldıktan sonra şehirlerarası yola girdi. Yol kar makineleri ile açılmış ve tuzlanmıştı. Bir süre de bu yolda giden araba kardan zar zor görülebilen köy tabelasından sağa saptı. 

Çaresizlik

Başlangıçta açık olan köy yolu birden gözden kayboldu. Şoför işi gereği defalarca o köye gittiği için karla kaplanmış yolda kendinden emin bir şekilde ilerliyordu. Güneşin vurduğu kar örtüsü demiri bir renk almıştı. Gözle görülebilen uzaklıkta ne bir ağaç ne de bir yerleşim yeri vardı. Manzara gerçekten de görülmeye değerdi. Dışarıda hava çok soğuktu. Şiddetlenen rüzgâr eski arabanın kapı ve pencere pervazlarından içeriye giriyordu. Araba uzunca bir süre karla kaplı arazide yol aldı. Uyarılara rağmen şoför dönmeyi kabul etmiyor, ısrarla köye gidebileceğini söylüyordu. Hareketten beri neredeyse iki saat geçmişti. Birden ön sağ teker bir kar çukurunun içerisine girdi. Şoför bir süre gaz verip tekerleği kurtarmak istediyse de başarılı olamadı. Tekerlek daha çok kara ve çamura saplandı. İçeridekiler dışarıya çıkıp arabayı itekledilerse de bir sonuç alamadılar. Tekrar içeriye girip çaresiz bir şekilde beklemeye başladılar. O yıllarda cep telefonu olmadığı için kimseye haber veremiyorlardı. Hava iyice soğumaya başlamıştı.   

Isınmak için araba çalışmak zorundaydı. Bir süre sonra arabanın yakıtı da bitti. İçeridekiler çaresizce yanlarına aldıkları battaniyelere sarındılar. Soğuk iyice artmış katlanılamaz bir hale gelmişti. Bir an için donup ölecekleri akıllarına geldi.

Tam umutlarını kaybetmek üzereydiler ki arkadan iki jandarmanın bir eşeği önlerinde sürüyerek kendilerine doğru geldiğini gördüler. Sevinçten ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Hemen arabadan indiler ve el sallamaya başladılar. Jandarmalar da onları fark etmişlerdi. Her iki taraf sevinçle kucaklaştılar. Jandarmaların söylediğine göre köy hemen önlerindeki tepenin arkasındaydı.  Çalıntı eşeği köydeki sahibine götürüyorlardı. Arabayı orada bırakıp hep birlikte yola çıktılar. Neredeyse yarım metreye varan karlara bata çıka bir saatte köye ulaştılar.  Köy yaklaşık otuz haneden oluşuyordu. Evlerin çatıları ve yollar karla kaplıydı. Dışarıda ne bir insan ne de bir hayvan görünüyordu. Doğruca köy odasına yöneldiler. Erlerden biri haber vermek için muhtarın evine yöneldi. Köy odasına girdiler. Kimse olmadığı için oda çok soğuktu. Odanın ortasında büyükçe bir odun sobası duruyordu. Yerde hasırdan örtüler seriliydi. Kare şeklindeki odanın etrafını halı minder ve yastıklardan oluşan sedirler kaplamıştı. Köşedeki büyükçe masanın üzerinde bir küçük tüp ve çay malzemeleri duruyordu. 

Masanın altında ise odunlar düzenli bir şekilde istif edilmişti. Duvarda bir Atatürk resmi ve birkaç manzara tablosu asılıydı. Bir süre sonra muhtar yanında bekçi ile odaya geldi. Muhtar konuklarına hoş geldin derken bekçi sobayı yakıp çay demlemeye koyuldu. Ortalık yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Bu arada haberi alan köylüler de teker teker odaya gelmeye başlamıştı. Kısa zamanda köy odası insanlarla dolmuştu. Bir yandan çaylar içilirken bir yandan da aralarında koyu bir sohbet başlamıştı. Böylece saatler geçti ve kış olduğu için hava kararmaya başladı. İşleri ertesi güne kalmıştı. Yapacakları iş salgın hastalığa yakalananları tespit edip itlaf etmek, hastalıksız olanları ise aşılamaktı. Sobanın ısısından ve yorgunluktan olacak erkenden uykuları gelmiş, esnemeye başlamışlardı. Bir ara bekçi elinde bir tepsi yemek ile odaya girdi. Bu arada köylüler izin isteyip ayrıldılar. Yemeklerini yediler ve bekçinin serdiği yer yataklarına yatıp derin bir uykuya daldılar. Sessizlikte sadece sobada yanan odunun çıtırtısı duyuluyor, alevi odayı ışıl ışıl aydınlatıyordu.

Ertesi gün horoz sesleri ile uyandılar. Dünün yorgunluğundan eser kalmamıştı. Hemen bir çay demleyip muhtarın akşamleyin getirdiği gözleme ile kahvaltı yaptılar. Dışarıda güneşli bir hava vardı. Muhtar gece evin önündeki karları küretmişti. Traktörün çekip getirdiği arabaları evin önünde duruyordu. Önlüklerini giydiler, aşıları ve gerekli malzemeleri çantalarına koydular. Bu arada muhtar, bekçi ve birkaç köylü de gelmişti. Muhtarın rehberliğinde köyün içinde ilerlemeye başladılar. Bekçi zaten küçük olan köyde hayvanlara aşı yapılacağını kısa zamanda herkese duyurmuştu. Mevsim kış ve kar diz boyu olduğu için hayvanların tümü ahırlardaydı. Bir ahıra giriyorlar, sığırları muayene ediyorlar, hasta olmayan hayvanlara aşı yapıyorlar, hasta olanları ise itlaf edilmek üzere karantinaya alıyorlardı. Girdikleri bir ahırda iki inek, üç düve ve iki öküzün hasta olduğunu tespit ettiler. Hayvan sahibi kadın ile konuştuklarında daha önce yine köye gelen ekibe hayvanların aşılatılmadığını öğrendiler. Muhtarla konuşup hayvanların hepsinin itlaf edileceğini yani zehir enjekte edilip öldürüleceğini söylediler. Evin reisi hastaydı ve ildeki hastanede yatıyordu. Evde bir kadın ve bir de kızı vardı. Komşular ahırın yakınına çukur kazmaya başladılar. Hayvan sahibi anne kız başlarına geleceği anlamışlardı. 

Çukurun başına oturup ölülerin arkasında yakılan ağıtlar gibi ellerini dizlerine vurarak ağlıyorlardı. Hasta hayvanlar zehir enjekte edilip öldürüldüler ve kazılan çukura atıldılar. Üstlerine kireç dökülüp çukur kapatıldı. Annenin feryatları daha da artmıştı. Bir yandan ağlıyor bir yandan da “ Hayvanlarım olmazsa ben ne yaparım. Hasta kocamın bize hiçbir yararı yok. Oysa hayvanlarım ailemin geçimini sağlıyordu.  Keşke kocam ölseydi de hayvanlarıma bir şey olmasaydı.” diye bağırıyordu. O gün akşama doğru işlerini tamamladılar ve iş makineleri ile açılan yoldan salimen ilçeye döndüler. Geriye gözü yaşlı anayı ve kızını bırakmışlardı. Kadının ağıtı bir türlü kulaklarından gitmiyordu. Köylünün nazarında hayvanın insandan daha değerli olduğunun somut bir örneğini yaşamışlardı.

Öykü: Sadakat

Çocuk akşam okuldan eve geldiğinde tedirgin bir ruh hali içindeydi. Sanki bir şeyi ailesine nasıl söyleyeceğini düşünüyor gibiydi. Annesi çocuktaki bu değişikliği hemen fark etti. Akşam sofraya oturduklarında anne dayanamayıp sordu, “Kızım bu akşam sende bir değişiklik var. Okulda bir şey mi oldu? Bize söylemek istediğin bir şey mi var?”. Çocuk niyetinin anlaşıldığını sezinleyince bir an için durakladı. Sonra biraz çekinerek, “Arkadaşımın babası ona bir köpek almış. Bugün hep onu anlattı. Benim de çoktan beri içimde bir köpeğe sahip olma arzusu vardı. Ama bunu size bir türlü söyleyemedim. Rica etsem bana da bir köpek alabilir misiniz?”. Anne baba birbirlerine baktılar. Böyle bir teklifi hiç beklemiyorlardı. Kısa bir süre tereddüt ettiler. Sonra baba, “Tabii kızım, neden olmasın. Bir araştıralım gereğini yaparız” dedi. 

Hazım Gökçen, Sadakat

Aile dar gelirli idi. Baba bir fabrikada işçi olarak çalışıyor, anne ise evde sipariş üzerine dantela örüyordu. Şehrin kenar mahallelerinden birinde gecekonduda oturuyorlar, yaşamlarını kıt kanaat sürdürüyorlardı. Üç çocukları vardı. İkisi okula gidiyor biri ise henüz yaşı tutmadığı için evde annesiyle beraber kalıyordu. O gece anne babanın gözüne uyku girmedi. Çocuklarının isteğini nasıl yerine getireceklerdi? Köpeği nereden bulacaklardı? Bulsalar masraflarını nasıl karşılayacaklardı? Duyduklarına göre köpeğin maması, aşısı, ilacı bir hayli para tutuyordu. Zaten beş kişi zar zor yaşamlarını sürdürüyorlardı. En sağlıklı köpek, hayvan satan mağazalarda vardı ama onlara da maddi yönden ulaşmak çok zordu. Babanın aklına birden arkadaşından duyduğu belediyenin bakım merkezi geldi. Bu merkezde sokaktan toplanan sahipsiz köpeklere bakıcı aile bulunuyordu. Birden içini tarifsiz bir sevinç kapladı. En azından ilk aşamayı halletmiş olacaklardı. Artık rahat uyuyabilirdi. Ertesi günü kahvaltıda çocuğa bu konuyu hiç açmadı. Baba heyecanla işe gitti. Arkadaşını buldu. Ondan bakımevinin nerede olduğunu öğrendi. O günün nasıl geçtiğini bilemedi. İş bitiminde hemen evine gitti. Kızına müjdeyi verdi. Ertesi gün hafta sonu idi. Birlikte bakım evine gideceklerini söyledi. Çocuğun sevinci görmeye değerdi. Babasının boynuna sarıldı. Yanaklarından öperek teşekkür etti. O gece gözüne hiç uyku girmedi. Hep köpekle geçireceği anları düşledi. Ertesi gün erkenden baba kız bir komşunun arabası ile bakım merkezinin yolunu tuttular.

Bakımevi şehrin biraz dışında ağaçlık bir yerdi. İdari binanın dışında sahipsiz kedi ve köpek kafeslerinin bulunduğu bir bölüm daha vardı.

Çocuk hemen kafeslerin olduğu bölüme koştu. Köpekler çocuğu ve babasını görünce havlıyor ve kafes tellerine patileri ile parçalarcasına vurup sanki beni sahiplenin dercesine coşkulu hareketler yapıyorlardı. Çocuğun gözü birden hafif sarımsı renkli, fazla büyük olmayan, kulakları düşük bir köpeğe takıldı. Köpek de çocuk önüne geldiğinde ona ısınmışçasına sevimli davranışlar sergilemeye başladı. Çocuk babasına heyecanla “Babacığım, işte aradığım köpek bu” diye bağırdı. Baba çocuğunu orada bırakarak sahiplenme işlemlerini yapmak üzere idari binaya yöneldi. Geçen kısa zaman içinde çocuk ve köpek birbirlerine iyice bağlanmışlardı. Baba kız köpeği arabaya koydular ve eve getirdiler.

Köpeğin gelmesiyle evde büyük bir bayram havası esiyordu. Çocuk sürekli köpeğe sarılıyor yanından bir an olsun bile ayrılmıyordu. Anne, köpek gelmeden hazırlıklarını yapmış, yemlik ve suluğunu almış,  kızının yatak odasının bir köşesinde yatması için yumuşak bir yer minderi sermişti. Köpek ilk geceyi çocuğun yatağında geçirdi. Günler birbirini kovalamış çocuk köpeğe iyice alışmıştı. Anne baba kızlarındaki olumlu gelişmeye inanamıyordu. Çocuğun hayatına alışılmadık bir düzen gelmişti. Öğlenci olduğu için sabah ve okuldan döndükten sonra akşam köpeği dışarıya çıkarıyor, evlerinin yakınındaki parkta dolaştırıyordu. Akşam eve geldiğinde ise sabunlu sularla yıkayıp temizliyordu. Aradan bir hayli zaman geçti. Köpeğin yemleri, ilaçları, aşıları, tıraşı bir hayli para tutuyordu. Kendilerini zor geçindiren aile bir de köpeğe masraf etmeye başlamışlardı. Çocuğun köpeğe ilgisi de gün geçtikçe azalıyordu. O ilk günkü hevesi kalmamıştı. Bu durum karşısında anne baba kara kara düşünmeye başladılar. Uykusuz geceler geri gelmişti. Sonunda köpeği evden uzaklaştırmaya karar verdiler. Çocuğun okulda olduğu bir gün komşunun arabasıyla köpeği oldukça uzak bir yerdeki ağaçlığa bıraktılar. Köpeğin arkalarından koşarak uzun süre arabayı takip etmesine çok üzüldüler ama başka bir çareleri de yoktu. Akşam çocuk okuldan gelip köpeği göremeyince “ Köpeğim nerede? “ diye sordu. Baba üzüntülü bir ifadeyle,“ Köpek bir an için kapıyı açık görünce evden kaçmış. Ne kadar aradıysak da bulamadık “ diye seslendi. Bunu duyan çocuk çok üzüldü ve ağlamaya başladı.

Aradan yaklaşık bir ay geçmişti. Çocuk köpeği çoktan unutmuştu. Bir gece tam yatmak üzereyken dışarıdan yarı havlama yarı inleme şeklinde bir ses duydu. Önce aldırmadı. Ses devam edince kapıyı gören pencerenin perdesini aralayıp dışarı baktı. Birden, “Köpeğim geri gelmiş“ diye bağırdı. Sese uyanan anne baba kapıyı açtıklarında karşılarında zayıflamış, kir pas içinde kalmış köpeği gördüler. Köpek onları görünce kuyruğunu sallamaya ve sevinçle etrafında dönmeye başladı. Bu arada çocuk da geldi ve köpeğe sıkıca sarıldı. Çocuk sevinçten ağlıyordu. Hemen köpeği içeri aldılar. Doğru banyoya götürüp güzelce yıkadılar. Sevinçten uyuyamıyorlardı. Köpek yorgunluktan minderinde uyuya kalmıştı. Birbirlerine sıkıca sarıldılar. Bir yandan sadık köpeklerine sevgiyle bakıyorlar bir yandan da artık hiç ayrılmayacaklarının sözünü veriyorlardı.

Hazım Gökçen Yazdı: Karayolunda Ağaç Olmak

Anımsadığım ilk şey bir saksının içinde olduğum ve etrafımda benim gibi saksıya dikilmiş çok sayıda fide bulunduğuydu. Sanki uçsuz bucaksız bir ormanın içindeydim. Gündüz keyfim yerindeydi ama gece olduğunda etraf kararıyor, hava soğuyordu. Arada sırada esen hafif bir rüzgâr bile küçücük dallarımı titretiyor, üşüyordum. 

Hazım Gökçen, Karayolu, Ağaç

Bir gün çizmeli, tulumlu adamlar geldiler ve bizi el arabalarına koyup yakındaki büyük bir tarlaya götürdüler. Saksılarımızı parçalayıp bizi önceden hazırlanmış çukurlara diktiler, üzerimize de bir miktar su döktüler. Önümde ne kadar süreceği belli olmayan bir yaşamın bulunduğunu hissediyordum. Güneşiyle, rüzgârıyla, yağmuruyla yaşamımdan bir süre daha geçti. Gün ışımış, sabah çiği beyaz bir örtü gibi üstümüzü örtmüştü. Hepimiz yeni bir güne başlamanın sevinciyle doluyduk. Birden bir hareket oldu, insanlar ellerinde aletleri ile geldiler, bizi yerimizden söküp naylon torbalara koydular. Kökümüzden koparılmak hem acı hem de hüzün veriyordu. Sonra hepimizi bir kamyona doldurdular. Bizim için uzun ve sonu belli olmayan bir yolculuk başlamıştı. 

Kamyon öğleüstü bir karayolunun emniyet şeridinde durdu ve içinden inen adamlar bizleri yolun kenarındaki şarampole üst üste yığmaya başladılar. Sonra bizi önceden kazılmış çukurlara koyarak toprakla kapattılar. Böylece bilemediğimiz bir diyarda yeniden toprağa tutunmuştuk. Etrafıma bakınca çevremdekilerin hiçbiri tanıdık gelmiyordu. Güneş batıp gökyüzü pembe renge büründüğünde bulunduğumuz alanda dikim işleri çoktan bitmişti bile. Bir karayolunun kenarında kimsesiz ve yalnız başına kalakalmıştık. Bir an için buraya neden geldik diye düşündüm. Oysa eski yerimizde ne kadar da mutluyduk.  Bir gün değişik bir şey oldu ve üstüme eş olduklarını sandığım iki kumru kuşu kondu. Dikkatli bir şekilde dallarımı inceliyorlardı. Bir süre sonra uçup gittiler. Aradan iki üç gün geçmişti ki gagalarındaki çöplerle çıkageldiler. Belli ki yuva yapacaklardı. Önce çöpleri yuva yapacakları dala koyuyorlar sonra da ağızlarında getirdikleri çamurla karıştırıp sabitliyorlardı. Sonunda yuva tamamlandı.

Bir sabah gün ışıdığında anne kumrunun yuvada oturduğunu gördüm. Bir an için kalktığında altında dört adet beyaz yumurtanın olduğunu fark ettim. Anne sürekli yumurtaların üzerinde oturuyor, arada bir kalkarak kanatlarıyla onları çeviriyordu. Böylece günler geçti. Bir sabah yumurtaların kırıldığını ve dört adet yavru kumrunun şaşkın bakışlarla etrafı gözetlediğini gördüm. Anne yuvada yoktu. Belli ki yavrularına yem bulmaya gitmişti. Normal havalarda yavrular açıkta duruyorlar, geceleri ve serin havalarda anne ya da baba kumru yavrularını kanatları altına alıyorlardı. Artık yavruların beslenme işleri de başlamıştı. Anne ve baba kumru kısa aralıklarla ağızlarında solucan, böcek gibi yiyecekleri getirip hiç şaşmayan bir sırayla yavrularını besliyorlardı. Yavrular önce tüylüydüler. Sonra tüyleri dökülüp gerçek renkleri ortaya çıkmaya başladı. Rahatlıkla ayakta durabiliyorlar, yuvada tek başlarına kalabiliyorlardı. Ancak anne ya da baba yakın ağaçlara konarak onları sürekli gözetliyordu. 

Yavrular büyüdükleri için yem getirmeler de sıklaşmıştı. Artık anne babalarının eşliğinde kanat çırpma hareketlerine de başlamışlardı. Belli ki anne ve baba yavrularına uçma eğitimi veriyorlardı. Bir gün anne baba yuvaya hiç gelmedi. Yavrular boş durmuyor, kanat çırpma alıştırmalarına aralıksız devam ediyorlardı. O günü yalnız başlarına geçirdiler. Ertesi gün sabah hava aydınlandığında yavrular artık yuvada yoktu. Demek ki anne babaları yavruların yem aramak için uçmalarını sağlamak amacıyla yuvaya uğramamışlardı. Onlar da anne, babalarından ümitlerini kesmiş olacaklar ki aç kalmamak için uçup gitmişlerdi. 

Bir daha ne kumrular, ne de yavruları yuvaya döndüler. Artık onlar için yeni bir yaşam başlamıştı. Tıpkı fidanlıktan karayoluna gelmemiz gibi bir ayrılık yaşamışlardı. Kim bilir artık ne anne babaları yavrularını ne de yavrular anne babalarını göreceklerdi.

Hazım Gökçen Yazdı: Kan Davası

Vakit gece yarısına yakındı. Devasa buharlı lokomotifin çektiği posta treni kara panter misali karanlıkları yara yara demir rayların üzerinde yol alıyordu. Lokomotifin çıkardığı siyah duman açık pencerelerden içeri girerek kompartımanları siyah bir tül gibi sarmalıyordu. Koridorda elinde çantası ile ayakta duran orta yaşlı adam bir an önce gideceği yere varmak istercesine pencereden uçsuz bucaksız karanlığa bakıyordu. 

Kan Davası, Hazım Gökçen

Bir anda tren yavaşladı, kara dumanı azaldı, tekerlerin raylara sürtünmesinden çıkan fren sesi lokomotifin sesini bastırdı ve bir ara istasyonda durdu. Genelde trene fazla inen binen olmuyordu. Buna rağmen gece yarısı da olsa istasyon personelinin çocukları ellerinde birer testi “Hadi buz gibi su. Otuz iki dişe keman çaldırıyor.” diye bağırarak sağa sola koşuşturuyorlar, o saatte trende herkes uykuda olduğu için bazen bir bardak su bile satamadan kös kös evlerinin yolunu tutuyorlardı. Kimi çocuklar da yolculardan gazete istiyordu. Arada bir istasyon şefinin hafifçe tombul eşi lokomotiften sıcak su almak için vakit gece yarısı demeden trenin yolunu beklerdi. Tren durunca koridordaki elinde tahta bavul bulunan orta boylu, kır saçlı, 55-60 yaşlarında, kirli sakallı, sarı benizli, avurtları çökmüş adam hızlı adımlarla merdivenden inip o sırada görevli olan hareket memurunu başıyla selamladıktan sonra istasyonun alt katındaki bekleme salonuna girdi. İstasyon, etrafı tepeciklerle çevrili düz bir alanda inşa edilmiş iki katlı taş bir binaydı. Alt katta bekleme salonu ile çalışma odaları, üst katta da personel lojmanları yer alıyordu. Binanın etrafında iki üç aydınlatma direği ve bir iki ağaç dışında hiçbir şey yoktu. Üç kilometre ötede ise otuz haneli bir köy bulunuyordu.   

Bir süre sonra tren hareket etti. Başında şapka, elinde kırmızı ve yeşil ışık yakan alet bulunan özel üniformalı hareket memuru, odasına gideceği yerde bekleme salonuna girdi ve tahta bir kanepede sessizce oturan adama bu saatte köye gidemeyeceğini, eğer isterse kendisini gün ışıyana kadar misafir edebileceğini söyledi.

Adamın hareket memurunun davetini kabul etmekten başka çaresi yoktu. Hareket memurunun küçük odasını soluk bir ışık aydınlatıyordu. Odada iki masa ve iki koltuk bulunuyor, masaların birinin üzerinde ise bir telgraf aleti yer alıyordu. Üzerinde çaydanlık bulunan ortadaki sobanın ışığı aydınlatma lambasının ışığını bastırıyordu. Hareket memuru sobanın yanına bir sandalye çekip adamı oturttu, cebinden çıkardığı birinci sigarasını ikram edip maşa ile sobadan aldığı küçük bir yanmış odun parçası ile yaktı. Adam daha bir nefes çekmişti ki kesik kesik öksürmeye başladı. Hareket memuru da bir sigara yakıp sobanın üzerindeki çaydanlıktan iki bardak demli çay koyduktan sonra adamın karşısına oturdu. 

“Hayrola hemşerim. Yolculuk nereden böyle?” 

“İstanbul’dan.” 

“Hayırdır, buraya pek kimse uğramaz da. Sen neden geldin?” 

“Ben bu köydenim.”

“İstanbul’da ne iş yapardın?” 

“Hapisteydim.” 

“Hayırdır, neden hapis yattın?” 

“Kan davasından. Babamın katilini vurdum.” 

“Kaç sene ceza yedin?”  

“Yirmi üç sene.” 

“Yıllar sonra geldiğin köyünde kanlının seni vurmasından korkmuyor musun?” 

“Niye korkayım beyim. Kanser hastasıyım. Doktor iki ay ömrümün kaldığını söyledi. Ha ecelimle ölmüşüm ha da kanlımın kurşunuyla, ne fark eder?”

Sohbet sabaha kadar sürüp gitti. Gün ışımış, hava aydınlanmıştı. Makasçının horozu boğazını yırtarcasına ötmeye başladı. Adam yavaşça yerinden kalktı, bavulunu eline aldı, hareket memuruna veda edip dışarı çıktı. Yüzüne çarpan soğuk rüzgâra aldırmadan yavaş adımlarla köyün yolunu tuttu. Köy camiinden okunan sabah ezanının sesi hafif de olsa kulağına çalındı. Adam bir süre durdu, ezan sesini dinledi, aklından babası ve hapishane yılları bir film şeridi gibi geçiyordu. 

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447