Güzel Uyu Kitabı Üzerine Değiniler

Güzel Uyu öykü kitabı, Yazar Zeynep Kasap’ın “Mut” isimli şiir kitabından sonrası, ilk öykü kitabı. Eylül 2020’de Hayal Yayınları aracılığıyla okurlarıyla buluşturulmuş. On beş öykünün yer aldığı kitap, seksen sayfa hacmindedir. Kitap da yer alan öykü isimleri şu şekildedir. “Ulu Ağaç, Fesleğen, Taş Köprü, Derin, Güzel Uyu, Palto, Kurban, Kapı, Mutfak, Kırılacak Eşya, Bacak Hasan, Lütfen Boşlukları Doldurunuz, Her Şey Bitti, Uçuş İzni ve Günlerden Pazar”

Güzel Uyu, Zeynep Kasap

Öyküler, gündelik yaşantılardan alıntılanmış hissini uyandırıyor. Her karakterin ayrı ayrı bir giriftliği olsa da daha çok başkahraman istikametinde yol alıyor öyküler. Aile ve ölüm olgusunu başat bir tema olarak gördüğümü söyleyebilirim. Öykü anlatıcısı bazen dış sestir bazen de öykünün başkahramanıdır. Öykü başkahramanlarını daha çok konuşturur yazar. Bir nevi içsel yolculuklara çıkarır. Kişilik tahlilleri ile psikanaliz hallerine yolculuk yapılır. Kimi öykülerde tekrarlarla, hem vurgu sağlanmaya çalışılmakta hem de o tekrar üzerinden okurun öyküye odaklanması amaçlanmaktadır. Aile teması, anne, kardeş, mahalle, ölüm olgusu, mezarlık, hastane, muska, büyü şeklinde devam eder konular… Hayal ve hatıralardan inşa olmuş hayatlara hüzün, acı ve karabasanlar musallat oluyor maalesef. Kıvamında bir hüzün tabi ki bunlar, karamsar değiller. Evlerde ki mutluluk ve sevinç kırıntılarıyla beraber, huzursuzluklar, yürek sızıları, özlemler, karşılıksız sevdalar ve daha neler neler...    

Öykülerde, hayatın içinden, bizden diyebileceğimiz karakterler yer almakta. “Güler, Nilgün, Samet, Modalı Naime, Ayşe, Mehmet, Zehra, Mustafa, Elif, Derin, Nevin, Murat, Halime, Ali Rıza, Süleyman, Naciye, Nükhet, Feriha, Bora, Cin Ahmet, Bacak Hasan, Gülşen, Fehmi Bey, Hikmet, Semra Hanım, Hayriye Hanım, Dilek Hanım” gibi birçok ismi sıralayabilirim.

Bunlarla birlikte, Didem Madak, Ahmet Haşim, Susanna Tamaro gibi alıntılama yapılan veya göndermelerde bulunulan isimleri de görmek mümkün. Öyküleri okuyan okurun merak duygusu genelde tazedir. Şöyle ki öykülerin tamamına yakını en heyecanlı taraflarında bırakılır. Başka bir ifadeyle öykülerde parçalı resimler, görüntüler görüyoruz. Çoğu öykü de tam bir resmi göremiyoruz. Öykü başkarakterleri çocuk, yetişkin, yaşlı, erkek veya kadın olabilmektedir. Okurun merak duygusunu törpülemeden, birkaç öyküye kısa kısa değinmek istiyorum izninizle. “Günlerden Pazar” öyküsünde orta yaşta Dilek Hanım’ın, genç bir pazarcıya gönül vermesi ve bu pazarcıdan trajikomik bir karşılık alması…” “Kapı” öyküsün de Nükhet’in yatsı namazından sonra cami de kilitli kalması ve caminin genç imamı vasıtasıyla camiden çıkma serüveni anlatılmaktadır. Ayrıca bu öykü de Nükhet’in pencereden çıkmaya çalışması ve pencerelerin demirli olması üzerine şöyle bir mesel anlatılır. “Osmanlılarda cami pencerelerindeki demirler “Allah’ım sen beni Kuran ve Sünnetten ayırma. Ayağımı Kuran ve Sünnette sabit kıl” demekmiş. Demirlerin dikey olanları Kuran’ı, yatay olanları ise sünneti sembolize etmekteymiş” (sayfa 38)

Beni çok etkileyen, öykülerde yer alan bazı kısa bölümleri paylaşmak istiyorum; “Bazı kadınlar acısını sızdırmaz hiçbir yerinden” (sayfa 13), “Ruhları tekrar umuttan yana çeviremezsen yandık demektir” (sayfa 13), “Ölememektir çaresizlik” (sayfa 13), “Dünyada bir çıkıntı gibi durmak…” (sayfa 30), İnsan korkunca önce çocukluğunu hatırlar” (sayfa 41), “İçindeki boşluğu ölümle doldurdu” (sayfa 65), “Ölüm girdi mi bir eve, gece de hep sessiz gündüz de” (sayfa 71), “Güvenli gülüşler olsun isterim gözlerimde, yüzümde, yüreğimde…” (sayfa 75) Mazi anlatımlarıyla beraber, kimi karakterler üzerinden; dede ve büyükanne nasihatlerine, ibretlik sözlerine de yer verilmektedir. Bunlara da bir örnek verecek olursam; “Sen, yaratana yeterli zamanı ayırmazsan, o da sana ayırmaz” (sayfa 37)

Öykülerde geçen ‘berjer’ gibi kimi kelimelerden, günümüzün öyküleri olduğunu anlayabiliyoruz. İzmir, İstanbul, ev, köy, mahalle ve sokağın; öykülere mekânlık yaptığını söyleyebiliriz. Öykülerde geçen, ‘tente’ kelimesinin, yağmurdan, güneşten korunmak için yapılmış bir örtü olduğunu, kırsal kesimde kısa boylulara lakap olarak ‘bacak’ denmesini ve ‘tezek’e ‘tersi’ dendiğini öğreniyoruz. Halk ve sokak ağzı da öykülerde yer yer görülmektedir. “Geçimsiz nemrut, güzellikle avrat olunmaz, soyunu sopunu…, herifin it olsun, getirdiği et olsun, …. Git ulan nereye gidersen, yine seni keklemişler, ziftin pekini ye, …. yerim senin oğlum, hasretinden acısından saydırıyordu gelmişine geçmişine, manyak karı” gibi ifadelerle örneklendirebilirim.

Bu öykülerde daha çok anaerkil ve ataerkil kültürün yansımalarını görmekteyiz. İnsan ne kadar değişime uğramışta olsa, yine de asli yüzünü hep yanında taşıyacaktır. Her ne kadar çalışmamız, çabalamamız, şansımız oranında yol alsak da bir taraftan da bahşolunan, kader ve tevafuk hayatlarımızı da yaşarız. Bahşolunan hayatlarımızın da kahramanlarıyızdır. Hayali, özlemleri, umudu taşıdığımız kadar, üşümeleri, acıları ve ölümleri de yaşarız. Hayata dair itirazlarımızın yanında şükrümüzü de taşırız ve barındırırız. Bu meyanda her yaşanmışlık derin izleri ve acıları da taşır. Sonuçta ölümlü bir hayatı ve bağrı yanık bir dünyada yaşıyoruz. Bu da bize gösteriyor ki hiçbir dünya telaşına kapılmamak gerekiyor.

Safiyane samimi bir bakışla yüzü insana dönük, sokaktaki, hanedeki ve ailedeki kendi hallince yaşayan insanı okuyan bir gözle süzüp yazıya döker yazar. Hayatlar hep çekidüzende ve yeknesak değildir elbette. Yazar gibi, rutin dünyaların dışındaki sokakları da görmek gerekiyor. Sokaklar, kam alıp sırrına mazhar olmuşlarla doludur. Görene bir adım mesabesinde ne hayatlar yaşanmakta... Böylelikle daha çok hüzünler taşınır öykülere. Ailede, çevrede, sokakta sorunlarıyla, güçlükleriyle ve güzellikleriyle yaşayan sımsıcak kişilikler bunlar. Namazlısı da, harabat ehli de eyyamcısı da hep bizim insanımız, bizim mahallemizin müdavimleri değil mi? Her şeye rağmen öykü kahramanları güzelliklerle hizalanmaktadırlar. Sonuçta insan hikâyeleriyle yazılı sokaklar da bir kütüphanedir. İyi okumalar.

Tastamam ve Şeybişey

İnsan daha çok malum olanı görüyor. Perde gerisinde olan ve sır daha az görünendir. Enstantaneyi, hâlükârdayı bu seyreklik kat ve kat değerliyor olmalı. Aşinalıkta sır çözülüyor giz yok oluyor. Bir gövde gösterisi yapılan şu hayatta, tastamamcı ve garanticidir kimi insanlar. Ki tıyneti bunu gerektirir. Başka bi cihette de şek ve şüpheye mahal veren muğlâklıkta gelgitler. Sonunda hayatın kahramanlığını taşıyan bütün karakterler, biri Türk mavisi turkuaz diğeri de dini sosyallikte bir hayat oluyor. Ağzı dualıdır ikisinin de biri sadece duaya biraz geç geçer, ihtiyarlık da diyelim. Diğeri de birazcık itiraz ehlidir. Dönem dönem kimsesizlikleri olmaktadır elbet ama şükürcüdürler. Vara yoğa muhalefet etmeyi severler. Sanki bir görev hüviyetindedirler. Her ikisinde de doğrucu davutluk yok değil. Mayalarından gelir bütün bunlar besbelli. Ama Allah'ın sanatının üstüne başka bir sanat yoktur anlayışından taviz vermezler.

Biri katıdır diğeri şüpheci. Aksa ak kara ise karadır. Diğeri hep ara renkleri de kollar. Belki ola ki neden ki gibi birçok ihtimali tevarüs eder. Belki de eksi artı gibi, köşe kenar gibi, iç dış gibi tamamlayıcı olmasındandır bunlar. Bir denge hali. Öznel bir ilişki ağında yani, hayatın tam göbeğinde. Ama her ikisi de kırbaç izlerini taşırlar. Hayat yorgunluğu da denir buna. Kiminin zihninde kiminin belinde. Zulalarında mütebessim çehreler istiflenmiştir. Tastamam kuralcıdır ama pencere ve kapıların hep içeri açılması gibi kuralları yoktur. Birbirlerinden hazzetmez değillerdir. İçleri ve dışları dağınıktır biraz.

Bir eski zaman dervişi olamadılar. Çok bir kitap yalamışlıkları da yok hani. Kızdıkları da neşeleri de olmuştur. Taşıdıkları sadece ağırlık değildir. Avamca sırlanacaklar desek de yeridir. Hayatı çok ciddiye almayı da matah görürler asıl olan ölümdür bildikleri. Kendinden dışarı yürüyen hikâyesi çok da ağır olmayan zamanlardan geçmiş kişiliklerdir. Fazla ciddiyet, boş verememe biraz da Rodin heykeline dönüşmüştük hali. Mükemmeliyetçilik sopasını yutmuş gibidirler adeta.

Belki de hayat zamanla müdavimini kendine daha da muhkemleştirip tik oluşturuyor olmalı. Her lafı getiremediğinde şey, hım, şeybişey gibi çokça takıntı buluyor kendine. Birazını yaşına yorsan da kalanına ne demeli. Herkesin pazarda sergilediği bir meziyeti var ama pazarda müşteriler hep türlü türlü. Bu hayatlar işte Tastamam Osman ile Şeybişey Hüsnü'nün içine tik kaçmış hikâyesi olmalı.

Fotoğraf: Instagram / ebrubooks

Karaca Gözü Kitabı Hakkında

Karaca Gözü, Yazar Süheyla Karaca Hanönü'nün Eylül 2021'de Okur Kitaplığı etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu deneme kitabı. Yirmi iki yazının yer aldığı eser, yüz otuz dört sayfa hacmindedir. İyilenen değil daha çok iyi kitap yazılarının olduğunu söylesek yeridir. Tanıtımların tanıtımını, tahlillerin tahlilini yapacak değilim elbet ama en azından kitap üzerine kısa da olsa bir değini de bulunmak istiyorum izninizle. Yazar, bahsini yaptığı başka kitaplarda olduğu gibi ‘Karaca Gözü'nde kendi soy ismine ince bir gönderme de bulunmaktadır. "Karaca Gözü" kitap ismiyle müsemma, güzel bir isimlendirme.

Karaca Gözü, Süheyla Karaca, İlkay Coşkun

"Karaca Gözü" anlatımlarında geçen kitapların bir kısmını okumuş birisi olarak, bahsi geçen öykü konularının kendilerine has bağlamlarının yanında, aralarında bir nevi insicam da vardır. Gerek kitap ön sözünde gerekse de yazı muhteviyatında hep okuma ve yazma konusu yoktur elbette. Anlatımların bir boyutunda, yazım sanatı ve edebiyatıyla birlikte, medeniyet olgusuna da dikkat çekildiğini söyleyebiliriz. Bu doğrucu, besleyici ve yetiştirici güç, bütün insanlığın içerisindeki hoyratlığı ısıtmasına ve eritmesine vesile olacaktır.Kitap yazılarının daha çok öykü kitapları üzerinde odaklanıldığını söylemiştik. Bir yazar bir kitap veya ilgili yazarın bütün kitapları değerlendirmeye alınmaktadır. Başka bir ifadeyle bazı yazarların bütün eserleri üzerine odaklanılarak, yazar etraflıca ele alınmaktadır. Kitapları ele alınan yazarların bir kısmının ismini buraya taşıyacak olursam, bir fikir verecektir muhakkak.

Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Hüseyin Su, Bahtiyar Aslan, Recep Seyhan, Mustafa Everdi, Mustafa Özçelik, Samiha Ayverdi, Ahmet Sezgin, Alaattin Karaca ve Mustafa Uçurum gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Bütün bu isimlerin kitap ve öyküleri, yazarın okuma yolculuğunun bir yansıması olarak görülmelidir. Kitabın ön söz kısmında güzel bir çerçeve çizilerek, sözün ayaklarının yere basması gerektiği ve yazma ameliyesinin soyunu devam ettirmenin sadece yazma ile mümkün olamayacağına dair bir vurgu da yapılmaktadır. Kitap tanıtım ve değerlendirmeleri yazan biri olarak bu kitaptan taktikler ve tüyolar aldığımı da söyleyebilirim. Yazar, yazardan üslup kapmaya da çalışır ne diyelim. Hayatın her alanında olduğu gibi okuma ve yazma alanında da işin hakkını vermek gerektiğinin altı çizilmektedir. Okumalar daha çok esas üzerinden yol almaktadır. Aynı hayatta olduğu gibi anlatımların esası varken, sahtesi daha çok eğreti duracaktır. Öyküler üzerinden, insana dair birçok konunun da kritiği yapılmaktadır. Yaşını başını almış kişilerin kimi taşkınlıkları, kınayan insanın kınanacak halleri, saçı sakalı ağaran insanın durumları, ilk müridini bulan şeyh görünümlüler, doğaya ait sesleri sevenler, kentsel değişimi ve yenişimi yaşayanlar, huzuru arayanlar şeklinde bu listeyi uzattıkça uzatabiliriz. Özellikle hikâyelerin tekniğine girilerek, gerçek yaşanmış hikâye, kurmaca, üst kurmaca hikâye, post modernlik gibi birçok konu fikirler sadedinde kritik edilmektedir. Ek bir bilgi olarak, kitaplardaki kahramanlar daha çok olay örgüleri üzerinden ele alınmaktadır.  Özellikle günümüz öykülerine ve öykücülüğüne dair tafsilatlı bir değerlendirmede bulunulur. Hatta ve hatta bu değerlendirmelerin kitap anlatımlarından da taştığını söyleyebiliriz. Kitapları ele alınan yazarların yetkin olması çok bir eleştiriye yol vermez ama yine de yer yer de olsa tenkitler, kitaplardaki yazılar üzerinden değerlendirmeye tabi tutulurlar. Yazarın üretici, okuyucunun tüketici, yazılanların meta kabul edildiği anlayışlara karşı bir mücadele hali gözetilir. “İki hafta içerisinde çok şey yaşadık.” diyerek ilişkilerini sonlandıran kimi gençler gibi bu eleştiri listesini daha da uzatabiliriz. Derin yabancılaşma ile gelen anksiyetelerle mücadeleler ve bu hastalıklardan kurtulmaya yönelik çabalar bakış açıları üzerinden serimlenir. Tabi ki de bunların geneli yapıcı eleştirilerdir. Kitapta yer verilen, Kutadgu Bilig'de geçen "Misk ve bilgi birbirine benzer/ İnsan bunları yanında gizli tutamaz" (sayfa 9) sözünde olduğu gibi insan çok badireyi okumayla atlatacaktır. Bu bağlamda gerçek okur; sanat, estetik, fikriyat ve hakikat düzleminde yol alacaktır. Hilm ve ilim üzerine okumalar insanlığı daha iyi yarınlara taşıyacaktır. Gerçek okur, boş zamanlarını değerlendirmek, sadece duygusal ve ideolojik beklentilerini karşılamak için okumayacaktır. Gönül mülkünü ihya edecek boyutlarda okuyacaktır. İyi bir okur aynen kaknüs bitkisinde olduğu gibi yeniden yeniden neş'et edip okumaya devam edecektir.

Karaca Gözü'nde daha çok kitap tahlilleri, anlatımları üzerinden yazarın edebiyata, sanata bakışı da serimlenmektedir. Kitapların, kurgudan daha çok duygu ve düşünsel derinliğin içerisine çekip çekmediğiyle ilgilenilir. Yazmayla okumayla elde edilebilecek bütün iç tezyinatlarla birlikte merhum Nuri Pakdil'in ‘Kalem benim kale'm’ sözündeki gibi sağlam bir duruş da gözetilir. Yine aynı şekilde, yaradılış bilgeliğine ulaşılabilmek için iç dünyaların bakımlı tutulması gerektiğine yönelik bir okuma bütünlüğüne de bakılır. İzninizle kitapta geçen altını çizdiğim, çok beğendiğim, alıntı bazı bölümleri buraya not etmek istiyorum. 

Elin adamı güneşli günde şemsiye verir, yağmurlu günde ister” (sayfa 26, Recep Seyhan)

“Ezana kulak verenin çan sesi ile bir derdi olmaz” (sayfa 28), “İnsan inanmadığı kelimelerden kanat yapmamalıdır” (sayfa 52), “Bütün kadınlar yalancıdır, sen içlerinden en güzel yalan söyleyeni seç” (Not: Bu sözün arkası önü var tabi ki. Sayfa 52), “Elitler önce zaman problemini çözerler. Nerede ne zaman bulunacaklarını çok iyi hesaplamak onlara başarı getirir” (sayfa 60), “Sevgi buharlaşarak değil katılaşarak yok olur” (sayfa 62), “Yazının yükü ağırdır ve taşıması zordur! Yazarından büyük bir sorumluluk, fedakârlık ve ahlaki tavır ister” (Alaattin Karaca, Estetik Endişe, sayfa 91) Gibi.

Kitapta yer alan, bu kitap yüzlü yazarlar tüm mesailerini edebiyata ve kitaba vakfetmişlerdir. Kitapların ve kitaplarında yer alan öykülerin genelinde hep aynı senkronik duygudaşlık yer almaktadır. Hikâyelerimizin zengin olduğu sokaklarımız, köylerimiz ve şehirlerimiz öğlesine çok ki. Bu zengin kültürü okumaya, anlamaya matuf geniş bir okur kitlemizin yok olduğunu da söyleyemeyiz.Kitap arka kapak yazısında dendiği gibi biz de aynısını söylersek; sıcak, akıcı ve yalın bir dille yazılmış güzel değerlendirme yazıları okudum. Titiz bir irdeleme, derin bir sorgulayış ve ince bir edebi dokunuş taşımaktadır bu yazılanlar. Evvelemir de bu seçilen kitap örneklemeleri üzerinden etraflıca okumalar yapılması gerektiğine vurgudur daha çok aldığım. İnsanlık ehramının tepesinde okuma ve yazmaya dair genişçe bir alanın olduğu ve faydalanmak gerektiğinin vurgusudur bu. Bu okuma ve yazma olgusu, insanlığın miyarsız bütün gidişatlarının karşısında, özellikle cahilliğin karşısında bir set olacaktır. Daha genel anlamda varlık ve var olma metodolojisinin yanında olumlu cihetiyle hep katalizör görevini yapacaktır. Kitap arka kapak yazısında dendiği gibi rahvan bir yolculukla hikâyelerin merkezine güzel bir yolculuk yaptık. İyi okumalar.

İki Dağ Arasında Milli ve Manevi Duyarlılıklarla Dolu Bir Eser

İki Dağ Arasında, Yazar Ali Bal'ın, Kasım 2022'de Şule Yayınları aracılığıyla okurla buluşturduğu deneme kitabı. Kitap 208 sayfa hacminde ve altmış deneme yazısı muhteviyatındadır. Yalın bir anlatımla hayata, dünyaya ve daha çokta insana dair anlatımlarda içtenliği ve yazarın fikri bakış açısını görmekteyiz. Yazı başlıklarından bir kısmını örnekleyecek olursam, içeriğe ve muhteviyata dair daha çok doyurucu malumat edinilebilir. 

İki Dağ Arasında, Ali Bal

“Sığınma, savaş, helâlleşme, yorgunluk, içimizdeki ışık, vefa, sabır, uzlet, samimiyet vs.” türünden konular daha çok üçer kitap sayfa hacminde şekillendirilmiş. Kitaptan en çok etkilendiğim, duygu yüklü birazda hüzünlü anne temalı deneme yazısıdır. (Sayfa 115) Yazarın bu eseri, annesine atfetmesi de bu bağlamda anlamlı olmuş gözüküyor.

Yaşanmışlıklar üzerinden tecrübe edilmiş hadiseler “Gün gelince perde kapanıyor. Ömür deniyor buna da.” (sayfa 14) Bu sözle, dünyayı özetleme, teslimiyet, kabulleniş, inanmışlık daha çok da hayatın faniliği anlayışında konular ele alındığı görülmektedir. İnsan hep bir arayışın, bulma isteğinin, zarar mertebesindeki hırsın, vahşi kapitalizmin, mücadelelerin, curcunanın hengâmesinde maalesef ki yol alındığını görmekteyiz. Bu seyrüseferdeki insanın bütün bu meşakkatlerinin yanında “Fani olan fani olana boyun eğmez.” (sayfa 16) anlayışındaki manifesto ile yazarın kimliğini, durduğu yeri ve daha çokta bakışını serimlediğini görmekteyiz. Modern çağın dramını yaşayan günümüz insanlığın karşısında merhamet yüklü vicdanı, olmazsa olmaz bir zırh gibi görmeliyiz. Arifane ve dervişane bir bakışla dünyanın bir yorulma yeri “Çünkü her şeyi ters yüz eden bir hakikat var; ölüm.” (sayfa 24) gibi bir gerçeğin hatırlatılmasını görmekteyiz.

Hakkında yazılar yazdığım kitaplarda kısa da olsa alıntı yaparak yazarın anlatımını, dilini okura serimlemek isterim. Bu kitapta da “Olanlar Yanında, Sen Kalbimdesin” denemesinde Üftade Hazretleri ile müridi olan Kadı Mahmud arasındaki bir olayı buraya taşımak istiyorum izninizle. 

“...Üftade Hazretleri, bir gün müritleriyle bir kır sohbetine çıkar. Emri üzerine bütün dervişler, kırın rengârenk çiçeklerle bezenmiş yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirirler. Ancak Aziz Mahmud Efendi'nin elinde sapı kırılmış, solgun bir çiçek vardır. Diğer müritlerin ellerinde rengârenk güzel çiçekler vardır./…/ Kadı Mahmud edeple başını öne eğerek "Efendim! Size ne taktım etsem azdır. Lakin hangi çiçeği koparmak için elimi uzattıysam onu "Allah Allah!" diyerek Rabbimize zikreder bir halde buldum. Gönlüm onların zikirlerine mani olmaya razı gelmedi. Bu yüzden zikrine devam edemeyen, şu solgun çiçeği size getirmek zorunda kaldım." (sayfa 144) diyerek bu olayı anlatmaktadır.   

Kısa bir başka misalle bu bahsi sonlandıralım. "...Fotoğraflarla konuşuyorum. Uzletteyim. Meğerse fotoğrafların da ruhu varmış! İnce bir sızı değiyor kalbime, bir yangına sebep olan ilk kıvılcım tam da kalbimden neş'et ediyor. Kerem'i kül eyleyen, beni kül eyleyen bu yangın, bu yangın...” (sayfa 177)

Yazarın arzusu, insanlığın doğru istikamet üzerinde yol olması üzerinedir. Daha doğrusu hangi yazar hangi şair, hangi sanat erbabı bu istikamet üzerinde değildir ki? İnsanın hedefinin müdanasız ve minnetsiz ilerleyebilmesi gerektiğini serdeder yazar. Asıl olan “öz”ün yanında, şuurdan mürekkep, kültürel fütuhat, intizam, letafet, iç ve dış tezyinat, medeniyet olgusu, daha çokta Müslümanca bir bakışın nişanelerini görmekteyiz. Merhum Bilge Üstat Aliya Izzetbegoviç'in “Müslümanlar ne yapacaklarsa 'şimdi ve burada' gerçekleştirmek durumundadır.” anlayışının bir yansıması gibidir bu anlatımlar adeta. Sorumluluk alma, dertlenme ve mensubiyet bilincini de bunlara dâhil edebiliriz. Yazılarda yer yer tanınan, yetkin şair ve yazarlardan alıntı sözlere de yer verilmektedir.  “Melalimizi avutmak için bin türlü eğlence, bin türlü zevk icat ettik.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu  sayfa 198) Bir de İlhan Berk şairimizden örnek bir şiir bölümüne yer verelim ve bu bahsi burada nihayete erdirelim. “Aşk ki küçük dağ köyleridir/diyorum, yüzünle çıktığım/ uzat ellerini, küçük sürgünüm/ uzat bana/ el eledir çünkü aşkla ölüm.” (sayfa 31) Dikkatimi celbeden yazı bölümlerini misallendireyim bir taraftan.  “Allah imhal (mühlet verme) eder fakat ihmal etmez.”(sayfa 59) İnsan ve insanlık hakkında çok güzel bir tanımlama yapılır başka bir yerde.  “İnsan şu âlemi kebirin bir misali musaggarıdır. İnsan kâinatın en mükemmel meyvesidir. Her güzellik ve özellik insanda cem edilmiştir.” (sayfa 148) 

Çağımıza, insana dair olumsuz gidişata da şu şekilde dikkat çekilir; “Şu fani dünyada hatırdan başka ne kaldı ki?” (sayfa 197) sorusuyla, dünyanın önemli sorununu yüzleştirir okuru adeta. Ağırlaşan bir yabancılaşma haliyle cebelleşen insanlık, yüklerini azaltacak yeni yeni hayat bilgileri geliştirip özüne dönecek ki sıkıntılarına çözümler bulunsun. Hulasa olarak; milli ve manevi duyarlılıklarla örülü güzel bir eser okudum. Samimiyet havuzunda dostlukla, içtenlikle, huzur tasavvurunda vücut bulduğu görülüyor. Bu neviden yazılarla kültürümüze, yakın geçmişimize, insana dair mülahazalarla okurun yüreğine nüfus edilebilmenin veçhileriyle bu yazılanlar yerini bulmuş görülüyor. Yazıların encamında hem nasihat nüvelerini hem de duygusal yoğunluğu görüyoruz. Dünya durağında sahihi selamet arzusuyla buyurunuz efendim…

İlkay Coşkun Zamanı Aşan Şehirler Kitabını Değerlendirdi

Yaklaşık iki yüz sayfa hacmindeki eser, beş bölümden ve yirmi beş konu başlığından oluşmaktadır. Kitap; "Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant, Buhara" bölümlerinden müteşekkildir. Daha çok şehir, medeniyet, gezi ve fikir yazılarından tanıdığımız yazarın bu alanlarda birçok kitabının olduğunu biliyoruz. 

Zamanı Aşan Şehirler, Yazar Ersin Nazif Gürdoğan

İslam dünyası başşehirleri ve diğer bazı şehirlerinin tarihini de içine alacak şekilde, İslam düşünce ve eylem dünyasının en öncelikli görünür alanları olan şehirler özelinden konu etraflıca ele alınmaktadır. Bu miras ve bu etki gücünün kattığı değer bir bir kritik edilmektedir. İslam coğrafyasının bu zirve şehirlerinin kültür, din, dil ve ekonomi olgularının hepsi de İslam inancı çerçevesinde ele alınmaktadır. Biz Türklerin, Samanoğullarıyla birlikte İslamlaşmamızın devamında Karahanlılar, Gazneliler, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlılarla devam eden süreçte geniş bir perspektif çizilir ve konu etraflıca ele alınır.

Kadim şehirlerden olan “Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant, Buhara” dışında başka hangi şehirlerle bir duygudaşlık sağlanmış bir bakalım. Mekke, Medine, Kahire, Şam, Bağdat, Basra, Kurtuba, Grozni, Kırım, Saraybosna, Gence, Tiflis, Gümrü, Kars, Kaşgar, Kazan, Bişkek, Almatı, Ankara, İstanbul, Bursa, Erzurum, Sivas, Belh, Merv, Nişabur, Herat, Tebriz gibi şehir isimlerini ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Her ne kadar bu örneklerle, Müslüman şehirlerine yönelik ekonomik ve üretime dair bir başlık atılsa da ekonomiden daha çok özne olarak kültür görülmektedir. Entelektüel sermaye en temel zenginlik kaynaklarından birisi olarak görülmektedir. "Ülkeler zengin ekonomileriyle değil, derin kültürleriyle güçlü ve uzun ömürlü olurlar" (sayfa 17) Tespitinde bulunan yazar, çerçeveyi daha da netleştirir adeta. İslam medeniyetinde zirve yapmış bu şehirleri Mekke ve Medine kutsal şehirlerimizle bağ kurar ve Mekke'yi dünya şehirlerine, Medine’yi kutlu şehirlere analık yaptığı vurgulanır. İslam coğrafyasında kimi şehirler birbirine benzetilir. Örneğin, Yazar Mehmet Turgut "Taşkent'e Doğru" kitabında, Bakü'yü Hazar kıyısında bir İzmir'e benzetir. Başka bir yer de Azerbaycan "Ateşler Ülkesi", Bakü, "Fırtınalar Şehiri" olarak tanımlanır. Bakü ayrıca Kafkasların Kerkük'ü olarak bilinir. Türkiye'de Bursa, Azerbaycan'da Şeki, ipekçiliğin öncülüğünü yapar. Semerkant'ı Anadolu'nun Konya'sı, İspanya'nın Kurtuba'sı gibi görür. Buhara, Osmanlı Devleti'nin kültürel temellerinin atıldığı ve Horasan erenlerinin yetiştiği bir merkez olarak görülür. İspanya'da Kurtuba, Ankara'da Hacı Bayram, Şam'da Büyük Cami benzer görünür. Özbekistan, Taşkent ve Semerkant hakkında; Satuk Buğra’nın siyasal, Maturidî’nin inanç, Yesevi’nin kültürel temellerini attığı bir minvalde görülür. Ali Şir Nevai’nin Çağatay Türkçesiyle yazmış olduğu, Muhâkemetü'l-Lugateyn eseri, bütün Türklere ve insanlığa güzel bir hediye olarak yerini alır.

Yazar, bu kadim şehirleri anlatırken hep manevi önderler ve değerlerle birlikte ele alır ve bu şekilde mevzular işlenir. Peygamber Efendimiz başta olmak üzere, Rabbani, İmam Buhari, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Farabi, Ali Şir Nevai, Uluğ Bey, Biruni, İbn Sina, Cüneyd Bağdadi, Beyazıt Bestami, Halife Hazreti Ebu Bekir, Halife Hazreti Ali, İmam Maturidi, Bahaddin Nakşibend, Şeyh Şamil, Eyüp Sultan, Kasım Bin Abbas, Satuk Buğra Han, Süleyman çelebi gibi birçok ismi burada sıralayabilirim.

Müslüman dünyasını, şehirlerini ele alırken mevcut durumda ecnebilerle kıyaslamalarda da bulunulur. "Dünyada kominizmi ve kapitalizmi doğuran sekülerleşme dalgası, büyüsünü bütünüyle yitiriyor" (sayfa 23) İfadesiyle tezini destekler. Yazar, ilgili şehirleri ele alırken tarihi bir süzgeçten de geçirir. Biz Müslüman Türkleri, ilgili bölgelerde komşuluklarımız olan Slavlar, Ruslar, Çinliler ve hatta Hintliler üzerinden ele alır ve karşılaştırır. Mesela Kafkaslar özelinden Türklerle Slavların, yüzyıllarca süren hesaplaşmalarında yeni sayfalar açıldığı öngörüsünde bulunulur. Bu tezlerini batılı kaynaklar üzerinden de destekler. Harvard Üniversitesi, Bilim Tarihçisi George Sarton, milattan önce 450-300 yılları arasını Eflatun, Aristo ve Öklid yüzyılı derken, Milattan sonra 750-1100 yılları arasını Müslüman bilim insanlarından Cabir, Harezmî, Razi, Birunî, İbn Sina, Heytem ve Ömer Hayyam yüzyılları olarak görmektedir. Mesela Farabî’nin adı Aristo’dan önce gelir demektedir. Şöyle ki; “Aristo’yu eleştirel gözle derinlemesine inceleyen, düşüncelerini enine boyuna tartışan Farabî, Aristo’nun en büyük yorumcusu ve en büyük geliştiricisi olarak bilinir ve bütün dünya da Aristo ile birlikte anılır” (sayfa 164)

Ticaret hayatı ve ekonomi, ilgili şehirlerle beraber, İpek Yolu şehirleri ile dini ve sosyal hayat üzerinden de değerlendirilir. İslam felsefesinde, insanların üretici olmalarına büyük destek verilir. Müslümanların ekonomik ve kültürel dünyasında, hiç ölmeyecek gibi bin lokma bin hırka üretme, hemen ölecek gibi bir lokma bir hırka tüketme anlayışını hayatımıza daha etkin kılmamız gerektiğine vurgu yapılır. İslam beldelerinde kervansaraylar, barış dönemlerinde pazar yeri görevi, savaş zamanlarında kale işlevi görmektedirler. “Ekonomi altyapıdır, altyapı her şeyi belirler” tespitindeki önem birçok şeyi anlatıyor olmalı. Şehirlerin şehirle özdeşleşmiş camileri, hanları, medreseleri, çarşıları, kütüphaneleri ve meydanları gibi özellikleriyle anlatımını genişletir. Yazar Suud Kemal Yetkin, Türk ve İslam sanatlarına ilişkin çalışmasında “Selçuklu kervansaraylarının aralarındaki uzaklıkların deve yürüyüşüyle günde dokuz saat, yani kırk kilometre esas tutularak” belirlendiğini anlatmaktadır. Başka bir boyutta “Silahsız akıncılar” benzetmesi üzerinden de, geleceği inşa edecek aklın, forma giyen, barış isteyen yeni nesillerle şekilleneceğini görmektedir. “Kılıç tutanlar kılıçla yok olurlar” (sayfa 37) anlayışıyla, günümüzün ve geleceğin savaşlarının başka alanlarda olacağı öngörüsünde bulunulur. Bu konuyu daha da açar yazar ve “yararlı savaşın, zararlı barışın olmadığı duvarsız dünyada, bütün sorunları çatışarak değil uzlaşarak çözmek Farslardan önce, “Ben gelmedim kavga için” diyen Yunus yolundaki Türklere düşüyor” (sayfa 66) tespitleriyle bakış açısını başka boyutlarıyla da serimler.

Türk-İslam âleminden bazı geleneklere uygulamalara, bir fiil şahidi olarak değinir yazar. Bu geleneklerden ikisini buraya taşıyacak olursam; Türkiye’de pek yaygın olmayan “Altmış üçüncü yaş” kutlamaları Orta Asya’daki ve Kafkaslardaki Türklerin, kültürel hayatlarında ayrı bir yer tutmaktadır. Peygamber Efendimizin dünya hayatına hürmeten, altmış üç yaşına ulaşmış her insan için özel toplantılar düzenlenmektedir. Büyükler için yapılan toplantılarda Kur’an okunuyor, dualar yapılıyor, yemekler veriliyor, hediyeler dağıtılıyor. Başka bir uygulamada da; Taşkent’te Cuma namazlarına hocalar minbere, bir ellerine Kur’an, bir ellerine mızrak alarak çıkıyorlar. Kur’an hukukun üstünlüğünün, mızrak güvenliğin simgesi olmaktadır. Bunlar gibi Müslüman Türk coğrafyasında güzel uygulamalar, gelenekler süregelmektedir. Okuduğum bu tarz kitaplarında kazandığım, bilgi dağarcığımı besleyen bölümlerine göz atacak olursak. Türkçemizin, dünyada en çok konuşulan ilk beş dilin arasında olması ve yalınlığının zirvesi, kulaklarımızı, zihinlerimizi mest etmektedir. Bakü'deki Gök Mescit ve Taze Pir Camisinden haberdar oluyoruz. Azerbaycan'ın ilk devlet başkanının Mehmet Emin Resulzade olduğunu öğreniyoruz. Azerbaycan'ın Şeki, Şamahı şehirlerine bir yolculuğa çıkıyoruz. Azerbaycan'ın Şamahı şehrinde doğan hiciv şairi Sabit bizleri selamlıyor. Ayrıca Özbekistan’da “Bir kedi damdan dama atlayarak, yere düşmeden Semerkant’tan Buhara’ya kadar gider” denilmektedir. (sayfa 155) Sözüyle bağlarımızı, yakınlığımızı görüyoruz. Son olarak, Bahaddin Nakşibend’in, Buhara’nın yirmi kilometre dışında Kasrı Arifan’daki Camisi ve yalın türbesi, Özbekistan’da en çok ziyaret edilen yerlerden biri olduğunu, bilgilerimize dâhil ediyoruz.

Müslüman Türk coğrafyası çok geniş bir alanda Batı'da Baltık Denizi'nden Doğu'da Japon Denizi'ne kadar uzanan uçsuz bucaksız toprakları kapsamaktadır ve Türklerin, Müslüman âlemine kattığı değer, itici gücü ele alınıp işlenmektedir. Türklerin büyüme yıllarında, Gırnata’nın ve Kazan’ın düşüşünü önleyemediği ancak üç kıtaya ve iki denize açılmasıyla büyük bir etki ve büyümeye yol açtığından bahisler vardır. İpekyolu güzergâhı ve Turan dünyasına apayrı bir önem atfedilir. Bu dünyadan doğan, geleceğin dünyasını aydınlatacak olan sanat ve güzellikler daha da bir anlam kazanacaktır. Bu bağlamda Gaspıralı’nın amaç olarak sunduğu din birliği, dil birliği ve iş birliği anlayışının meyvelerini yakın gelecekte görmeyi umut ediyoruz. Müslümanların, kapitalist, komünist bakış açılarının karşısında söyleyecekleri hep olmuştur ve olacaktır. Müslümanca bakış, görünen dünyayı görünmeyen dünyanın, tarlası olarak gören duyarlı bir Müslümanlıktır bu. Allah’ın sanatının üstüne sanatın olamayacağına inanmaktır. “İnsan, Allah’tan koptukça pas yoğunlaşır” diyen Nuri Pakdil sözündeki felsefedir bu. Yahya Kemal’in “Türkler yeraltında ölmeyen, ölüleriyle birlikte yaşarlar” sözündeki köklerine bağlılıktır bu. “Cami, mihrabıyla bir tapınak, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur” diyen Sezai Karakoç’un ifade ettiği gibi bir inanç bağıdır bu. Maalesef ki, günümüzün yirmi dört saatlik bir sürecinde, şehirlerdeki saat kuleleri bir bir kaldırılıyor. Alışveriş merkezleri şehirlerin, şehirler ülkelerin simgesi haline böylelikle geliyor. Biz Müslümanların, bu kötü gidişatın karşısında tezlerimiz vardır ve olacaktır muhakkak.

Son tahlilde yazar, şehirlerin ömürlerini devletlerin ömürlerinden hep daha fazla görür. Devletler yıkılsa da şehirler bir şekilde hayatiyetini sürdürürler ve bu şekilde ömürlerini daha uzun yaşarlar. Bahsi geçen bu kadim şehirlerin, yüzyıllar içinde zenginleşen bilgili ve bilgelik birikimleri, birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik anlayışıyla, benzerleri bütün şehirlere ışık olmaya devam edecektir. Kadim kültürümüzün ve değerlerimizin ışığında, Kızılelma'ya giden yolu Üstad Sezai Karakoç, tekraren göstermiştir adeta. “Dirilmiş bir geçmiş, aydınlık bir gelecek, altın bir şimdiki zaman” Bu güzergâh, bizlerin önünde güzel bir yol olacaktır. Son sözü, Kırım Tatar Türkü, Yazar Cengiz Dağcı’ya bırakalım. “Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azeri diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkurt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! Deniz parçalanmaz” İyi okumalar.

İlkay Coşkun

Mars'a Yolculuk Türklerin Mars'a Gidişini Fantastik Bir Dille Anlatıyor

Açıkçası, çocuk romanının yanında ilk gençlik yıllarının romanı olduğunu da düşünmüyor değilim. Hem anlatım hem içerik hem de roman hacmi bu tezime imkân vermektedir. Yazarın; Kapadokya Öyküleri, Kapadokyalı Asker ve Likya Öyküleri kitaplarının devamında çıkardığı dördüncü eseridir.

Mars'a Yolculuk, İsrafil Baran, Kırmızı Leylek Yayınları

Kasım 2022'de Kırmızı Leylek Yayınları aracılığıyla okurla buluşturulmuş. Kitap içeriğinin çizimleri Merve Coşkun tarafından yapılmış. Veysel Altunbay koordinatörlüğünde ve Editör Abdullah Turan tarafından hazırlanmış kitap. Kitabın son okumalarını Polat Onat ve Vildan Poyraz Coşkun yapmış gözüküyor. Roman seksen sayfa hacminde ve sekiz bölümden oluşmaktadır. Bölüm başlıklarının bir kısmı şu şekildedir. Türk Uzay Ajansı, Mars Uygulama İstasyonu, Fergani Gözlemevi vs. Bu girizgâhtan sonra, genç ve çocuk okurun merak duygusunu daha fazla törpülememek adına Mars yolculuğu serüvenine devam edelim.

Uzay serüvenimizin kronolojisini buraya taşımak konumuz değil ama en azından ilk olarak haberleşme uydumuz Türksat 1B ile 1994 yılında başladığını söyleyebiliriz. Velhasıl millet olarak düşmemek için ilerlemesi gereken bir bisiklet gibi bir çağda ve bir konumda olduğumuz gerçeğini de hatırlatmamız gerekiyor. Böyle kitaplar, en azından uzaya merakımızı artırıcı, tetikleyici bir etki yapacaktır. Biz yine "Mars'a Yolculuk" romanına dönecek olursak; Uzun yıllardır uzay alt yapı çalışmalarının devamında, Türk Uzay Ajansı tarafından Milli Uzay Programı çerçevesinde bir komite kurulur. Bu komitenin başkanı Profesör Semih Göktürk'tür. Profesör Mekselina Demir, Astronom Fikri Gürsoy ve Biyolog Emre Korkmaz komite üyeleridir. Bu komitenin çalışmalarıyla, Kapadokya'da Mars Uygulama İstasyonu kurulur. Yedi ayda Mars'a gidiş, Mars'ta bir ay kalış ve yedi aylık dönüş yoluyla birlikte on sekiz aylık bir Mars yolculuğu planlanır. Mars'a Yolculuk Komitesi tarafından ülke çapında gökmen adayı seçimleri yapılır. On tane gökmen adayı belirlenir. İstasyonda on sekiz ay eğitime tabi tutulurlar ve yedi aday elenir ve devamında üç gökmen, Mars'a gitmeye hak kazanır. Alanlarında uzman gökmenler şunlardır. Başgökmen Albay Mirza Baran, Tıp Doktoru Hakan Uçman, Jeofizikçi Profesör Özcan Çakır'dır. Biz Türk ve Müslümanlara has güzel enstantaneler de yok değil. Mesela yolculuk esnasında gökmenlerin Felak, Nas ve diğer bazı süre ve duaları okumaktadırlar. Ayrıca gökmenlerin kendi aralarında yazı-tura atarak Mars'a ilk ayak basacak gökmeni belirlemişlerdir. Yol türkülerini ağzına alıp yola revan olan gökmenler, 1969'da aya ilk ayak basan Neil Armstrong gibi ilk ayak basan olmak varken, Buzz Aldrin gibi ikinci astronot olmak istemezler tabi.

Kapadokya'da kurulan Mars Uygulama İstasyonu yanında, Mars yolculuğu ve diğer uzay çalışmaları için Ankara'da Fergani ¹ Gözlemevi kurulur. Mars'a gidecek uzay aracıyla birlikte Mars'a iniş için Gökçen isimli mekik inşa edilir. Bununla birlikte daha önce kurulmuş olan Kırıkkale Uzay Teknolojisi Geliştirme Bölgesinde, başta hibrit teknolojiyle olmak üzere bütün teknolojik imkânlardan faydalanılır. Bu Mars yolculuğunun bütçesi bile bellidir. İki yüz milyar dolar ayrılmıştır. Bilim insanlarının Mars'a yönelik ön çalışmaları, tasavvurları, tespitleri vardır elbette. Mesela Mars'ın zor koşullarının bertaraf edilebilme deneylerinin yanında Mars yer yüzeyinin altında, buz halinde su olduğuna inanılır. Mars'ta, kitin denen bir madde ile toprağı karıştırmayla elde edilecek tuğlalarla yerleşim yerleri inşa edilmesi dahi planlanır. Mars yüzeyinde şişirilebilir seralarda bitki yetiştirme deneyleri yapılır. Bu yolculuk sürecine kolay gelinmediği söylenerek, daha öncesinde de Türk gökmenler aya ayak bastığına vurgu yapılır. Bunun gibi bütün bu anlatımlar yazarın hayalindeki, tasavvurundaki muhtemel olabilecek hayalleri ve çözüm önerileridir tabi ki de. Bu roman vesilesiyle Mars hakkında bazı temel bilgilere de ulaşıyoruz. Şöyle ki; Mars, Venüs'ten sonra dünyamıza en yakın gezegendir. Bilim insanlarının tespitlerine göre, Mars'ta insan yaşamı için şartlar Venüs'e göre daha çok olumludur. Dünya ile Mars, Güneş etrafındaki yörünge hareketleri sırasında her iki yılda bir birbirine yaklaşırlar. Dünya İle Mars arasındaki mesafe yörüngedeki konumlarına göre farklı farklı olsa da Dünya ile mesafesini 480 milyon kilometre olarak kabul edersek, romandaki tasavvufa göre eğer saatte 40 bin km yol alabilen bir uzay aracı olsa idi, yedi aylık bir yolculukla anca Mars'a ulaşılabilecek bir mesafeden bahsediyoruz. Mars'ın uydularının Phobos ve Deimos olduğunu da öğreniyoruz.

Türk insanının uzaya, Mars'a gidişini fantastik bir dille ele alan güzel bir çocuk-genç romanı okudum. Uzayı, Mars'ı çocuklara, gençlere sevdiren, merak duygusunu aktif tutan, yalın bir anlatımla ele alınmış bir kitap. Mars’a insanlı ilk giden ve Mars'ta yaşam kolonisi kuran milletin ilk olarak Türk olması isteğinden doğmuş, gerçekleşmesi muhtemel, güzel bir hayal ürünüdür. Amerika, Rusya ve Çin'den önce Mars'ta ilk uzay üssünü kurmak hedeflenmiştir. Ve bile isteye uzay serüvenin dümenine sokuyor okuru. Başarmak, kaybetmenin bir ödülü değil mi sonuçta? Mars yolculuğu nasıl yapıldı? Neler yaşandı? Nasıl sonuçlandı? Son hadde de neler yaşandı? Gibi birçok sorunun cevapları da bu kitapta, buyurunuz.

İlkay Coşkun

İlkay Coşkun Mukaddes Yükün Hamalı Kitabını Değerlendirdi

On dokuz öykünün yer aldığı kitap yüz sekiz sayfa hacmindedir. Kitapta on birinci öykü olarak yer almış olan "Mukaddes Yükün Hamalı" kitaba da isim olmuş gözüküyor. Bununla beraber Üstad Necip Fazıl'ın, meşhur "Sakarya Türküsü" şiirinin bir bölümünde geçen, "...İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal/ Hamallık ki sonunda, ne rütbe var, ne de mal…" mısralarına mülhem kitaba bu ismin verildiğini anlıyoruz.

Mukaddes Yükün Hamalı,Musa Yaşaroğlu, MGV yayınları

Yazarın, öğretmen olmasından mütevellit olsa gerek, öyküler daha çok öğretmen, öğrenci ve veli çerçevesinde vücut bulduğu görülmektedir. Bununla mukabil çocuk, tüm dünyaya yüreğini yetiren yaşlılar, köy, köy hocası, hasta, hastane, Hemşire, Doktor şeklinde devam etmektedir. Sabırlı, tevazulu ve müsamahalı kişiliklerdir elbet bunlar. Korona virüsü süreci, köye ilk televizyonun gelişi gibi yaşanan başkaca birçok konu ve birtakım ilkler de yazarın öykü serüveninde yer bulmuş olduğunu görmekteyiz. Daha başka bir boyutuyla da hep güzel insanlar öykülere kahramanlık yapmış olduklarını da görmek ayrı bir mutluluk kaynağı olsa gerek. Ayrıca yazar, öykü kahramanlarını konuşturarak yormaz. Olup biteni dış anlatıcıya yani öykü yazarına anlattırır. Öykülerde ne oranda kurmaca var bunu bilemiyoruz. Bunu en iyi yazar bilecektir. Efsanevi bir anlatım ve içerik taşımıyor ama daha çok gündelik hayatlardan, yaşantılardan alıntılamalar taşınmaktadır.

Öykü karakterleri olarak, yerine göre yegâne muhafız görevinde olanlar, başka bir yerde merhametli fırçalayıcı olanlar, başka bir yerde hanım köylü olanlar yer almaktadır. Allah'ın imtihanın da olan bir eş bir ebeveyn olabiliyor mesela. Başka bir yerde doğrucu davutluk karşılıyor okuru. Mesela bir öykü karakterini şu şekilde betimler yazar. "…İbadetlerindeki samimiyetinden midir yoksa her düşen el, her toprağa bel oluşundan mıdır bilinmez. Hep bir kandil gibi ışık saçan aydınlık çehresiyle bambaşka bir dünyadan çıkıp gelmiş gibiydi…" (sayfa 59) Yüreğindeki yetimliği büyüten kimi karakterler okuru hüzne boğabiliyor. Bunlarla birlikte sırtında dağları taşıyacak kadar hayat mücadelesinin içerisinde olan insanlarda vardır. Bazı kişiler kalplerine ağır gelen bedenleri taşımıyorlar değil. Bunlar hayatlarının son demlerinde olsalar da mücadele azimlerini, elden ayaktan düşene kadar, son ana kadar devam ettirenlerdendir. Bu öyle bir yüktür ki ağrısıyla sızısıyla kurulan bir arkadaşlıktır. En çokta bir arada bir derede büyüyen, hayatın pişirdiği çocuklar ilgi alanındadır yazarın. Mesela başka bir içerikte, evlâdı, özel bir çocuğu olan ebeveyn yer almaktadır.

Öykü kahramanlarına bir göz atacak olursak. Hayatın içinden, merkezinden, kurgudan daha çok yaşanmış hissi uyandıran hatta ve hatta yazarın birebir yaşadığı anılardan mülhem olduğu hissiyatını aldığımız öyküler bunlar. İnsan sarraflığına terfi etmiş olanlardır daha çok bu kahramanlar. Öykülerde yer alan kahramanların, öyküler üzerine bir ön fikir de vermektedir ayrıca. Bu isimler ne kadar bizden ne kadar candan ve ne kadar sıcak değil mi? Hacı Sündüz, Hacı Ahmet, Salih Komiser, Nalbur Şükrü, Ekmekçi Salim, Hacı Züver, Mevlut Abi, Muhsin, Selma, Saniye Hanım, Muharrem, Hacer, Kezban, Ali Fuat, Veysel, Hasan, Hasret, Hanefi, Osman Hoca, Duran Emmi, İbrahim Dede, Hacı Salim, İsmail, Zeynep, Demir Bilek Asım, Mahmut Emmi, Mahir, Kahveci Cengiz, Dilbaz Emine, Asiye, Sabri Emmi, Hafız Hüseyin, Çetin Abi, Mehmet Hoca, Çerçici Ahmet, Hatçe, Esra Hemşire, Doktor Cengiz, Çöpçü Nurettin, Ali Kemal, Saime Kadın, Necmi, kadim dost Hasan, Süleyman, Sami Abi, Kamuran Abi gibi isimleri sıralayabilirim. Allah var gam yok diyen, her şeye eyvallah diyebilmenin anlayışıyla ve ön kabulüyle yol alan bir yürek ve ruh halindedir bu güzel insanlar.

Bu öykülere, daha çok güncelin hikâyeleri desek yeridir. Şöyle ki: İki hikâye de Müge Anlı'nın isminin geçmesi, diğer bazı öykülerde de aynı şekilde melun illet korona virüsü sürecinin ele alınması gibi konular güncelin öyküleri olduğunun fikrini vermektedir bizlere. İnsanı zorlayan, sağlığını kaybetmesi, yaşadığı kayıpları ve sonrası fakirliğidir. Fakirliğinde açlıktan sonrası, kışı bahara kavuşturma güçlüğüdür. Şükür ki ülkemiz açlık boyutunu pek yaşamamaktadır ama her türlü zenginliğimizin yanında, fakirliği de her devirde yaşama durumunda kaldığımız olmuştur ve olmaktadır maalesef. Bu zorluklara matuf hep mütebessim çehreler yoktur elbette, gönüllerinde bin bir türlü hülyanın heyecanını taşıyanlar da, ışık taşıyan gözler de yok değildir öykülerde.

Bu öykülerde, vakarlığı önde tutma anlayışıyla, kadim felsefemizdeki insanımızın o eski mutantan geçmişinin ağır duruşunu görmekteyiz. Öykülerin genelinde ayrı ayrı hüznün makamları vardır diyebiliriz. Yazar Sinan Ayhan'ın dediği gibi "İnsan, et ve kemik kıyafetine girmiş dramdır. Ve aynı insan dramı hayat yapan cevherdir" Bizim insanımızın sıkıntıları hep bir eski ölüm olmuştur ve hayatının bir ağrısı olmuştur. Bu kadar ölümlülüğün yanında "Kimsenin zihninde de belinde de kırbaç izi yok" (Sayfa 72) diyen öykü kahramanı, umudunu ve pozitif yönünü yine hep aynı şekilde besleyen olmaktadır. Bu pozitif bakış açısı başka bir taraftan Ayetlerle desteklemektedir. "Emrolunduğun üzere dosdoğru ol” ( Hud Suresi, 112. Ayet) ve “Yapamayacağınız şeyleri neden söylersiniz" ( Saff Suresi, 2. Ayet ) Ayeti kerimelere de yer verildiğini görmekteyiz.

Yazılanların, öznel bir ilişkiler ağında yol aldığını görmekteyiz. Bu anlatımlarda bir zamanın ve bir coğrafyanın ruhunu yansıttığı fikrini de uyandırmaktadır. Eserin kendisinden mündemiç olan, yer yer romantik duyarlılığı olan bölümlerde var elbette. Öğretmenlikten mülhem, duyarlı, sezgisel bütünlüğü olan öyküler desek yeridir. Var olması arzulanan güzel bir dünyanın izlerini de taşımaktadır. Yazılanların daha çok anılarla temellük ettiği hissi uyandırmaktadır. Öykücülerin geneline zuhur ettiği gibi toplumsal içerikli öyküler, burada da pragmatist bir çerçevede ele alınıp işlenmektedir bir taraftan. Yazar, bu yazdıkları güzel insanları kaybetme korkusunu bertaraf edebilmek için yazıyordur belki de kim bilir. Biz payımıza düşeni aldık ama özellikle günümüzün çıkarcı, garantici, tırsak ve hatta modern etiketi olan kimi ze(rza)vatın gönlüne bu anlatılanların dokunması temennisiyle, buyurunuz iyi okumalar.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447