Karlı bir gündü. Umay Hanım ve kızı Selena, dağ evlerindeki şöminenin başında sanki zaman durmuşçasına huzurla sohbet ediyorlardı. Dışarısı bembeyaz karlarla kaplıydı. Lapa lapa yağmakta olan karın ritmi bile sanki onların sohbetinin ritmine ayak uydurmuştu. Umay Hanım’ın dedesi Ali Bey’den yadigâr kalan pikapta “Lepeler” isimli eser çalmaktaydı. Umay Hanım elindeki salebi, tarçın kokusunu içine çekerek içiyordu.
Selena ayağa kalkıp parmaklarının ucunda bir balerin gibi dans ederek şarkının, ve annesinin huzur dolu sesinin ritmine bırakır kendisini. Selena’nın ince zarif bedenini bezeyen kaşmir beyaz pantolon ve bluzu da sanki gökyüzünden düşen kar tanelerinden yapılmış gibi idi. Selena annesine dönerek “Senin zevkinle dekore ettiğimiz bu dağ evimizi, dedemden sana hatıra kalan tek şey olan bu pikaptan yayılan bu şarkının ritmini, senin sesini, bana anlattıklarını, öğütlerini, yüzünü, gülüşünü “güzel kızım” deyişini, ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Seninle her şey çok güzel, çok huzurlu. Bu anı dondurdum, attım hafızama. Ne zaman mutsuz hissetsem, bu anı gözümün önüne getirip, film gibi izleyeceğim defalarca, senin sesini, şöminenin çıtırtısını, tarçın kokusunu, lapa lapa yağan karı hatırlayacağım.” der. Ardından, annesinin boynuna sarılarak, yanaklarından kocaman öper. Parmaklarını annesinin ince uzun zarif parmaklarının üzerinde gezdirir. Umay Hanım, kızına mutluluk ve gururla bakar. Kızının yanağını okşayarak “Biliyor musun benim de çok hüzünlü olduğum zamanlarda dahi bile içimi ısıtan, beni yaşama dair umutlandıran kokusunu, dokusunu, seslerini, hatta tadını bile hissederek hatırladığım çok kıymetli bir anım var.” diyerek başlar anlatmaya.
Selena annesinin dizinin dibine oturur. Kırmızı ekose battaniyesini üzerine alarak başını annesinin kucağına koyar. Umay Hanım masada durmakta olan tarçınlı kırmızı akide şekerlerinden bir tanesini ağzına atar. Selena söze girer “Çocukluğuna dair en sevdiğin şeylerden biri de tarçınlı akide şekeri, değil mi anne?”. Umay Hanım cevap verir “Akide şekerini severim. Kayıplarıma, acılarıma rağmen ben tüm çocukluğumu çok sevdim, her anını sevdim hayatımın.” Umay Hanım, her ne kadar hayatta zor süreçlerden geçmiş olsa da güzel anılarına sahip çıkan, onları hatırladıkça mutlu olmayı beceren, olanla olduğu kadar yetinmeyi bilen kalender bir insandı.
Umay Hanım’ın babası Ali Bey, çok varlıklı bir iş adamıymış. Umay Hanım’ın çocukluğu on iki yaşına kadar bir konakta geçmiş. Ali Bey, ne konakta, ne de fabrikasında çalışanları ayırt etmezmiş aile fertlerinden. İmkânı dar olan çocukları okutur, eğitime büyük önem verirmiş.
Umay Hanım çocukken babası ile arada bir gittikleri restoranda bıldırcın yemeyi çok severmiş. Annesi Atiye Hanım ise sofrada hep birlikte akşam yemeklerinin yenmesine özen gösterir, akşam yemeğinden önce kimsenin dışarıda bir şey yemesini istemezmiş. Atiye Hanım için birlikte sofraya oturmak, ailenin ve yuvanın bereketini artıran bir ritüelmiş. Ancak kızının bıldırcın sevdasını bilen Ali Bey zaman zaman Atiye Hanım’dan gizli kızını bıldırcın yemeye götürürmüş. Böyle zamanlarda, Umay Hanım, annesine dışarda bıldırcın yediklerini hissettirmemek için ailece oturdukları sofrada bazen abartarak yemek yer, geceleri karın ağrısından uyuyamazmış. Ama yine de bıldırcın sevdasından da, babasıyla birlikte tatlı kaçamaklar yapmanın verdiği heyecandan da vazgeçemezmiş. Aslında konu ne bıldırcınmış ne de yemekmiş Umay için. Bıldırcın bahanesiyle restoranda bu şekilde gitmek, babası tarafından görülüp, duyulduğunu hissettiği, birlikte bir şey yapmanın keyfini yaşadığı bir oyunmuş Umay için.
Umay Hanım, on iki yaşındayken, Ali Bey dolandırılarak fabrikasını, konağını, arabalarını, tüm mal varlığını kaybeder. Umay Hanım’ın annesi Atiye Hanım, yaşadıkları üzüntüye dayanamayarak, konağı boşaltmalarından bir ay kadar önce hayata gözlerini yumar.
Umay Hanım, üç ablası ve Ali Bey, konaktan ayrılarak küçük bir eve taşınırlar. Eski hayatlarından eser kalmamıştır. Bir zamanlar Umay Hanım’ın ve ablalarının kıyafetleri Paris'ten gelirken, artık Umay’ın küçülen mantosunun yerine yenisini alacak imkânı yoktur Ali Bey’in. Umay Hanım’ın elinden her iş gelen büyük ablası, Ali Bey’in paltosunu dönüştürerek iki kız kardeşine kısa kaban diker.
Umay Hanım o günlere ait bir akşam yemeğini şöyle anlatır; “Masada sadece sıcak bir ekmek, beş ceviz ve az biraz da tereyağı vardı. Bu bizim akşam yemeğimizdi. Ablalarım, ben ve babam, masada toplam beş kişiydik. Ekmek sıcacıktı, o ekmekten daha da sıcak bir sohbetin içindeydik. “Muhabbet” derler ya gönülden gönüle edilen sohbete, işte öyle bir sohbetin içindeydik. Okulda olanları anlatıyorduk babama. Hani annem derdi ya “Birlikte oturulan sofra birleştirir, bereketlendirir sofrayı da, evi de” diye, bizim soframızdaki beş ceviz, bir ekmek de bereketlenmişti gönülden gönüle kurduğumuz sevgi ve güven bağı ile.
Babamın o ekmeği beş eşit parçaya bölerken dahi adaleti gözetişi hiç gözümün önünden gitmez. O gün de aynen bugünkü gibi dışarıda kar yağmaktaydı. Hava çok soğuktu ama sohbetimiz sıcacıktı, tıpkı seninle olduğu gibi. Hayatta yediğim en lezzetli yemeğin ne olduğunu sorsalar, eminim ki bıldırcın diyeceğimi sanırdın şu ana kadar. Yediğim en lezzetli yemek, bir baba ve dört kız kardeşin paylaştığı bir ekmek ve beş cevizdi. Nerede olursan ol, paylaşmayı ve adil olmayı unutma! Hayatta en büyük zenginlik de, servette budur. Evet babam iflas etti, arabalarımızı, konağımızı, fabrikamızı, her şeyimizi kaybettik. Dışarıdan bakanlar beni büyük bir servet kaybetmiş bir ailenin talihsiz küçük kızı gibi görmüştür belki de. Bana sorarsan, ben dünyanın en şanslı, en zengin insanıydım; çünkü ben ailemde mutluluğun koşullara bağlı olmadığını, her şeyde bir güzellik görmeyi, çok az bir şeyim dahi olsa bunları paylaşacak tek bir insan dahi varsa etrafımda bunun çok büyük zenginlik olduğunu öğrendim. Beş ceviz ve bir ekmek ile ilgili sana anlatmış olduğum bu hatıram da benden sana miras kalsın. Hayatta neyin önemli, neyin kıymetli olduğu konusunda kafan karışırsa, koy masaya beş ceviz ve bir ekmek, dedeni, teyzelerini ve beni hatırla. Hayatta gönüller bir ve insanın sağlığı yerinde ise her türlü zorluk aşılır.“ Selena, bu bakış açısı ve yaşam felsefesine sahip bir annenin kızı olduğu için ne kadar şanslı ve zengin olduğunu, o an bir kez daha düşündü tebessüm ederek.
Selana’nın annesinden miras aldığı beş ceviz, bir ekmeklik öğreti, duymaya ihtiyacı olan gönüllere benden hediye olsun. Aşk ve sevgiyle kalın…
Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder