İki Büyük Ses, Tek Bir Gönül Coğrafyası: Nizami Gencevi ve Mevlana Celaleddin Rumi

Doğu'nun düşünce ve şiir tarihinde bazı isimler vardır ki zamanı da mekânı da aşar. Kafkasya'nın kalbi Gence'den çıkan Nizami ile Anadolu'nun kalbi Konya'da ışıldayan Mevlana, bu isimlerin başında gelir. Aralarında yaklaşık bir asırlık bir zaman farkı ve binlerce kilometrelik bir yol vardır. Buna rağmen ikisinin eserleri, aynı ırmağın iki kolu gibi birbirine benzer. Biri aşkı destanlara, diğeri aşkı ilahi bir coşkuya dönüştürdü. İkisi de insanı kendi içindeki hakikate çağırdı.

İki Büyük Ses, Tek Bir Gönül Coğrafyası: Nizami Gencevi ve Mevlana Celaleddin Rumi

Nizami, dönemin hükümdarlarının sarayında şair olarak yer almak yerine sadeliği ve inzivayı seçti. Eserlerini çeşitli hükümdarlara ithaf etse de saray hayatının cazibesine kapılmadı. Bu bağımsız duruş, onun şiirindeki cesur ve ahlaki tonun da kaynağıdır. Kahramanlarına öğüt veren, hükümdarlara adaleti hatırlatan bir sesle konuşur.

Şöhretini, "Hamse" veya "Beşli" adıyla bilinen eseriyle kazandı. Mahzenü'l-Esrar, Hüsrev ü Şirin, Leyli vü Mecnun, Yedi Güzel ve İskendername'den oluşan bu külliyat, Fars edebiyatında mesnevi türünün zirvesi sayılır. İlk eser ahlaki ve tasavvufi öğütlerle doludur. Hüsrev ü Şirin, bir hükümdarın aşk yoluyla olgunlaşmasını anlatır. Leyli vü Mecnun, Arap sahrasından gelen eski bir hikâyeyi derin bir ruhsal yolculuğa çevirir. Yedi Güzel'de yedi iklimin yedi prensesi, yedi renk ve yedi gezegenle birlikte anlatılır. İskendername ise ideal hükümdar ve adil toplum arayışını işler.

Nizami'nin kahramanları sıradan âşıklar değildir. Aşk onlar için insanı olgunlaştıran, benliğini arındıran bir yoldur. Onun şiirinde sevgi, hem bireyin hem de toplumun terbiyesine hizmet eder. Bu yüzden Hamse, yalnızca güzel hikâyelerden oluşan bir derleme değil, bir ahlak ve hikmet hazinesidir.

Hayatının dönüm noktası, Şems-i Tebrizi ile karşılaşması Mevlana'nın ilmini coşkun bir ilahi aşka dönüştürdü. Şems'in ayrılışı ve ardından gelen hasret, şiirin kapılarını sonuna kadar açtı. Divan-ı Kebir'deki gazeller, bu coşkunun şiirsel dökümüdür. Altı ciltlik Mesnevi, yirmi beş bini aşkın beyitle, hikâyeler aracılığıyla tasavvufun inceliklerini anlatır. 

Mesnevi'nin ilk satırlarında ney, kamışlıktan koparıldığı için ayrılıktan şikâyet eder. Bu, insanın aslına duyduğu özlemin en ünlü simgesidir. Mevlevilikte bu gün, "Şeb-i Arus", yani düğün gecesi olarak anılır. Çünkü ölüm, sevgiliye kavuşmanın adıdır. Her yıl Konya'da düzenlenen anma törenleri, bu inancın bugünkü yansımasıdır. 

Her iki büyük şair de eserlerini Farsça kaleme aldı. Her ikisi de İslam tasavvufunun derinliğinden beslendi. Her ikisi de aşkı, insanı hakikate ulaştıran bir yol olarak gördü. Mevlana'nın eserlerinde Leyla ile Mecnun'a sık sık atıf yapılması, Nizami'nin ölümsüzleştirdiği bu hikâyenin Doğu hayal dünyasında ne kadar derin bir iz bıraktığını gösterir. Hem Nizami hem de Mevlana, Sanai ve Attar gibi öncü mutasavvıf şairlerin açtığı yolda yürümüştür.

İki şairi birleştiren bir başka nokta da hoşgörüdür. Nizami'nin adalet ve insan sevgisi vurgusu ile Mevlana'nın her inançtan insana kucak açan çağrısı, bugün de güncelliğini koruyor. İkisinde de dışa dönük bir zafer değil, içe dönük bir yücelme önemlidir. İkisi de insanı sadece bir ibadet edeni ya da bir hükümdar tebaasını değil, anlam arayan bir ruh olarak görür.

Yine de aralarındaki farklar, bu iki sesi birbirinin tamamlayıcısı yapar. Nizami hikâyeyi bir mimar titizliğiyle kurar, olay örgüsü ve kahraman gelişimi onun alanıdır. Mevlana ise hikâyeyi bir vesile olarak kullanır. Anlatı sık sık yarıda kesilir, bir benzetmeden öbürüne geçilir, asıl söz gönülden gönle akar. Biri destan ustasıdır, diğeri sohbetin ve coşkunun şairi.

Nizami ve Mevlana'nın etkisi, Fars edebiyatıyla sınırlı kalmadı. Hamse geleneği Türk edebiyatında da kendine yer buldu. Ali Şir Nevai, Hamse'sini Çağatay Türkçesiyle yazarak Nizami'ye cevap verdi. Fuzuli'nin Leyla vü Mecnun'u ise Azerbaycan ve Anadolu sahasının en sevilen aşk mesnevilerinden biri oldu. Mevlana'nın Mesnevi'si de yüzyıllar boyunca Osmanlı'da medreselerde, tekkelerde ve konaklarda okundu, şerh edildi. Şairlerin pek çoğu kendilerini onun yolunun yolcusu saydı.

Bu ortak edebi iklim, bugün Azerbaycan ve Türkiye'nin kültürel yakınlığının da temel taşlarından biridir. İki ülkede de Nizami ve Mevlana adları okullara, caddelere, kültür merkezlerine verilmiş, eserleri defalarca yeniden basılmış ve tercüme edilmiştir. UNESCO'nun 2007'yi Mevlana'nın 800. doğum yıl dönümü dolayısıyla "Mevlana Yılı" ilan etmesi, bu ilginin evrensel boyutunu gösterir. Nizami'nin mirası da uluslararası platformlarda anılmakta, onun adı dünya edebiyatının büyük isimleri arasında yer almaktadır.

Gence'deki Nizami Türbesi ve Konya'daki Mevlana Türbesi, yalnızca birer anıt mezar değil, ortak bir kültür belleğinin durakları. Yüzyıllar boyunca binlerce ziyaretçi, bu mekânlarda yalnızca iki şairi değil, onların temsil ettiği değerleri de anmıştır.

Hızın, gürültünün ve kutuplaşmanın hâkim olduğu bir çağda, Nizami'nin adalet çağrısı ile Mevlana'nın gönül derinliği her zamankinden daha anlamlıdır. Azerbaycan ile Türkiye'nin kardeşlik bağlarının güçlü olduğu bu dönemde, iki büyük şairin mirasına sahip çıkmak, geçmişi anmaktan öte bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, onların eserlerini okumak, gençlere tanıtmak ve satırlarındaki hikmeti günlük hayatımıza taşımakla yerine gelir. Nizami'nin adalet ve sevgi tutkusunu, Mevlana'nın gönül derinliğini yeni nesillere aktarabildiğimiz ölçüde, bu ortak mirasın ışığı sönmeyecektir.

Vəfa Əliyeva / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Cehaletin Konforu

Dünyada kaç milyar insan yaşıyorsa o kadar fikir, görüş ve düşünce olduğu kanaatindeyim. Her bireyin görüşü önemli ve değerlidir; insan kendi doğrularıyla yol alır, kendi doğrularıyla hayatını planlar ve yaşar. Bu gayet doğaldır. Eğer fikirlerimiz ve düşüncelerimiz aynı olsaydı, dünyanın gelişmesine imkân yoktu. Adeta robotlaşmış bir insan kalabalığı olur, dünya olduğu gibi kalırdı. O yüzden farklı görüşlere kesinlikle ihtiyaç var.

Cehaletin Konforu

Ancak bir de robot olmayan fakat her konuda bilgisi, sözü ve fikri olanlar var... Bu görüşlerini hiçbir sınır tanımadan savunan, o konunun uzmanını dahi susturma cüreti gösterenler... Düşünün ki bir kuş bilimci; bu alanda ciddi eğitim almış, mürekkep yalamış, dağda taşta, ülke ülke gezerek araştırma yapmış bir bilim insanı... Kuşların hayatından, göç yollarından ve türlerinden bahsederken; diğeri çıkıp köyünde gördüğü saksağanı ballandıra ballandıra anlatıyor. Laf da anlatamıyorsunuz, laf da alamıyorsunuz. Bir başka yerde aynı kişi yer biliminden, tıptan, eğitimden veya siyasetten bahsediyor, siz de öylece dinliyorsunuz. Bir sorumluluğu var mı? Yok. Özgürce konuşuyor mu? Evet.

Bazen hayatta o kadar çok şey değişir ki yetişmek mümkün olmaz. Hayata tutunabilmek, yazabilmek ve anlamlandırabilmek için sürekli araştırır, yeni bilgiler ve teknikler öğrenirsiniz. Birileri ise yüz yıllık gözlüklerinin arkasından bakıp her şeyi bildiklerini sanırlar. O kadar çok şey bilirler ki bu "bildiklerini" her yerde hiç çekinmeden anlatırlar.

Sokakta yürürken elinizdeki bir kağıt parçasını atacak yer arar, çöp kutusu bulana kadar taşırsınız. O ise olduğu yere bırakıverir. Onun kirlettiği bu dünyada siz de yaşamak zorunda kalırsınız. Üstelik bu sadece çöp kirliliği de değildir; bilgi kirliliği, gürültü kirliliği ve dinleme kirliliğidir... Tüm bu kirliliğin hayatınızın tam ortasına yerleştiğini, tercihlerinizde sizi yorduğunu ve mutsuz ettiğini görür, şahit olursunuz ama elinizden bir şey gelmez.

Aslında cahillik, mutluluğun da temel kaynağıdır. Senin yerine düşünen, senin yerine karar veren ve üreten birileri varken; sen sonsuz bir özgürlük ve sorumsuzluk içinde yaşarsın. Doğa kirlenmiş, iklimler değişmiş, gençler birbirini anlamaz olmuş, bireyler yalnızlaşmış, alım gücü düşmüş, toplumsal hoşgörü tükenmiş... Siz tüm bunları görür ve sancısını çekersiniz, onlar ise hiçbirini görmezler mi?  "Zaten dünyanın tüm yükünü de hep görenler, hissedenler ve sorumluluk duyanlar taşımadı mı?"

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Gezgin

Gezgin

Yolsuz bir gezginsin,

Buldukların kül, döner bensin.

Biliyorsun, kaderin çoktan mühürlendi...

Közler üstünde yürürsün,

Her şey geride kaldı.

Yanmış anılar tütse de,

İçinde hâlâ sessizce fısıldar.

Lanetli bir gezginsin,

Düşleri yıkan, tükenen bir insan.

Gözyaşların kumlara düşer,


Ayakkabıların aşınır, ama yol yine devam eder.

Yürürsün — ama yol nereye gitmez,

Yol seni kendinden kopardı, iz bırakmaz.

Yıl yıl taşıdın ağır yükünü,

Gün gün eridi zaman, kaldı sadece anılar.

Adımlar geride, sen hâlâ yanarsın,

Hep yorgun, hep tutuşan, hâlâ savaşırsın.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Vatan Toprağında Bir Sürgün: Yaban

Bazı romanlar vardır, ruhunuzda derin izler bırakır; sayfaları kapansa da içimizdeki yankısı dinmeyen, sustukça kalbimizde daha da derinleşen asla kapanmayacak birer yara gibidirler. Yakup Kadri’nin “Yaban”ı da benim için sadece bir Anadolu köyünün hikâyesi değil; insanın kendi vatanında, kendi insanının yabancı bakışlarında kayboluşunun trajik bir öyküsüdür. Ve bu acı gerçek ister istemez insanda şu soruyu akla getiriyor; bir insan, uğruna her şeyini feda ettiği topraklarda nasıl bu kadar yalnız, nasıl bu kadar “yaban” kalabilir? Şüphesiz “Yaban” bu anlamda Anadolu topraklarında yankılanan derin bir iç çekiş, bir kolu cephede, ruhu geçmişte kalmış bir adamın kendi vatanında sürgün oluşunun ağıtıdır. 

Vatan Toprağında Bir Sürgün: Yaban

Kahramanımız Ahmet Celal, cephenin kavurucu cehenneminden sağ çıkmış ama ruhu o çorak köyün sessizliğinde can çekişmeye mahkûm edilmiştir. Onun yalnızlığı, sadece etrafında konuşacak birini bulamayışı değildir; aynı dili konuştuğu, aynı toprağa bastığı insanlarla arasında örülen o görünmez duvardır. O, vatanı kurtarmak için ömrünü ve bir kolunu feda ederek bedenini ortaya koymuş İstanbullu bir subayken köylünün gözünde sadece bir “yaban”, köye ait olmayan hatta uğursuzluk getiren bir yabancıdır. Ahmet Celal köylüye baktıkça cehaletin ve yüzyılların bıraktığı terk edilmişliğin acısını görür; köylü Ahmet Celal’e baktıkça sadece kendi dünyalarına ait olmayan, tepeden bakan bir yabancılık sezer.

Bu çatışma, kelimelerin ötesinde, iki ayrı dünyanın hiçbir zaman birleşemeyecek olan trajik çarpışmasıdır. Ahmet Celal, içindeki o büyük yurt sevgisini ve modernleşme idealini köyün tozlu sokaklarına, kerpiç evlerine taşımak, dini hurafeler içine sıkışmış ve köy ağasının sömürü aracı olmuş dimağlarına aşılamak istedikçe, sert bir kayaya çarpar gibi yalnızlığına geri itilmiştir. Onların gözünde hiçbir şey ifade etmeyen, hatta düşmanca algılanan fikirleriyle, kendi vatanında adeta bir sürgündür artık. Kitaplarını karıştırırken ya da ufka bakıp ülkenin geleceğini düşlerken hissettiği o çaresizlik fiziksel acısından çok daha büyüktür. Uğruna kolunu verdiği halk, onun ruhunu derin bir sessizliğe ve dışlanmışlığa mahkûm etmiştir. Öte yandan Ahmet Celal’in bu derin yalnızlığını zifiri bir karanlığa gömen ise Salih Ağa gerçeğidir. Köylünün cehaletini ve yoksulluğunu acımasızca sömüren, onların iliğini kurutan bu karakter, sadece maddi bir gücü değil aynı zamanda ahlaki bir çöküşü de simgeler. Zira kendi küçük çıkarları ve bitmek bilmeyen hırsları uğruna vatanı işgal eden düşmanla bile işbirliği yapmaktan çekinmeyen Salih Ağa, Ahmet Celal’in kalbindeki o son ümit kırıntılarını da yok eder. Cephede göğüs göğse çarpışan bir subay için, sığındığı topraklarda düşmandan daha tehlikeli olanın, kendi insanın içindeki bu kirli ihanet olduğunu görmek en büyük yıkımdır. 

Nihayetinde “Yaban”, sadece savaşın yıkıcılığını değil, aydın bir insanın ruhunda açılan ve asla kabuk bağlamayacak o en büyük yaranın hikâyesidir. Düşman süngüsü köyü kuşattığında, Ahmet Celal’in Emine ile birlikte meçhule doğru attığı o son ürkek adımlar, aslında vatan toprağında vatanını arayan bir ruhun nihai çaresizliğidir. Arkasında bıraktığı çorak köy, işbirlikçi hainler ve kendisini dışlayan, yadırgayan bakışlar, onun cephede bıraktığı kolundan çok daha ağır bir bedel olarak tarihin sayfalarına kazınır. Yakup Kadri bu ölümsüz eseriyle kalbimize öyle bir burukluk bırakır ki; kitap bitip kapağı kapansa da Ahmet Celal’in o yapayalnız, tek kollu gölgesi, hafızalarımızda hiç dinmeyecek bir sızı olarak kalmaya devam eder. Tıpkı benim ruhumda açtığı ve her sayfada Ahmet Celal ile birlikte yeniden kanayan o derin yara gibi..

Kumsal Şimşek / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Kale Türküleri

“Kale” kavramı feodal toplumda yaygınlaşıp, merkezi krallıklar ve devletlerle birlikte tüm dünyaya yayılmıştır. Güvenlik ihtiyacının yaygın olduğu bölgelerde daha çok sayıda kale olduğunu görüyoruz. Kentin korunması amacıyla yakınına yüksek burçları olan kaleler inşa edilir ve savaş zamanlarında insanlar kalenin iç kısımlarına sığınırlardı. Kaledeki nöbetçiler düşmanın geldiğini önceden haber verir, saldıranlarla kaleyi savunanlar burçların önünde savaşırlardı.

Kale Türküleri

Edebiyatta içinde kale geçmeyen metin bulmak zordur. İliada ve Odysseia metinlerinde Akalar ve İlionlular Truva kentinin kalesi önünde savaşırlar. Achilleus Hector’u kalenin önünde yendiği hâlde Akalar kenti fethedemez. Yenilmiş gibi yapıp çekilirler ve kalenin önüne meşhur tahta atı bırakırlar. Atın kentin içine sokulmasıyla birlikte kent fethedilir. Aiskhylos’un Persler tragedyasında da Pers orduları Yunan kalelerini fetheder.

Modern romanın başlangıcı sayılan Don Kişot’ta şövalye hikâyeleri ve eski şövalyeler anlatılırken onların savunduğu ya da saldırdığı kalelerden bahsedilir. Batı Edebiyatı için neredeyse bir Kale Edebiyatı diyebiliriz. Edebiyatta ilgi çeken kalelerden biri de Alamut Kalesi'dir. Hasan Sabbah’ın bu kalede (rivayete göre uyuşturucu kullanımı yaygındır) yetiştirdiği kişiler dönemin devlet adamlarına suikastlar düzenler. Vezir Nizamülmülk de bu devlet adamlarından biridir. Amin Maalouf’un Semerkant adlı romanında Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi hakkında ayrıntılı bilgi verilir. Tanzimat Edebiyatı Batı etkisinde gelişir. Sahnelenen ilk oyunumuz Vatan yahut Silistre’de Namık Kemal, Silistre Kalesi'nin nasıl savunulduğunu anlatır. Silistre Kalesi aslında vatan kavramını simgeler. Kale düşerse vatan elden gider. Ama oyunda kaleyi savunmak için herkes canını feda etmeye hazırdır.

Halk Edebiyatımızın başlangıcında destanlar vardı. Destanlarda Türk kahramanlar düşman kalelerine saldırırlar, kaleyi fethederler ya da tutsak düşerler. Tutsak düşerlerse aileden biri yıllar sonra gelir ve onu kurtarır. Destandan hikâyeye geçişte örnek oluşturan Dede Korkut hikâyelerinde Bizans kalelerine yapılan saldırılar anlatılır. İslam dininin yaygınlaşmasında etkili olan dördüncü halife Hz. Ali’nin cenk hikâyeleri sözlü kültürde bugün de yaşamaktadır. Bu hikâyelerden en ünlüsü “Hayber Kalesi'nin Fethi”dir. Cenkname adı verilen savaş hikâyelerinde Müslüman Türklerle Bizanslılar savaşırlar ve Müslümanlar çeşitli zorluklar sonunda Bizans kalelerini fethederler. Battalgazi’nin, Danişmend Gazi’nin savaşlarını anlatan Battalname ve Danişmendnameler Bizans kalelerinin fethini anlatır.

Halk hikâyelerinin tanınmışlarından olan Köroğlu hikâyesinde babası Seyis Yusuf’un öcünü Bolu Beyi'nden almak isteyen Ruşen Ali, güç toplamak amacıyla Çamlıbel Kalesi’ne gider. Kaledeki yiğitlerin başına geçer. Onlardan ve halktan aldığı güçle Bolu Beyi'nden intikamını alır. Çamlıbel Kalesi daha sonra ünlü şairimiz Faruk Nafiz’e soyadı olacaktır. Ünü Azerbaycan’a kadar yayılan Köroğlu hikâyesinden alınan dörtlük şöyledir:

Koroğlu deyer Çenlibel’de bey menem

Paşaya hodkara boyun eymenem

Düzelt şu sazı korhma deymenem

Usta gulun olam al düzelt sazı

Osmanlı Beyliği bir uç beyliği olarak Selçuklu Devleti’nin sınır kalelerini korur. Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra Osmanlı Beyliği Bizans Devleti’nin kalelerini ele geçirdikçe güçlenir. Bursa Kalesi’ni alması Osmanlı ordusuna büyük güç katar. Bursa alındıktan sonra artık Osmanlıların durdurulması imkânsızdır. Osmanlının kuruluşunda Bizans kalelerinin fethinin önemi büyüktür. Osmanlı Devleti’nin kuruluş hikâyesini anlayabilmek için tarihî metinler dışında Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı ve Tarık Buğra’nın Osmancık eserlerini okumak faydalı olacaktır.

İstanbul’un fethi çağ açıp çağ kapayan bir olaydır. Gemiler karadan yürütülerek, top atışlarıyla Bizans surları yıkılmış ve son Roma Devleti tarihe gömülmüştür. Orta Çağ kalelerin çok önem taşıdığı dönemlerdir. Özellikle Romalılar kale yapımına çok önem verirlerdi. Anadolu’da Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılmış birçok kale bulunmaktadır. Bu kalelerde yaşanan aşk hikâyeleri ve diğer hikâyeler halkın sözlü kültüründe şiirlerle, manilerle, hikâyelerle günümüze kadar taşınmıştır.

Tarihi Galatlar’a kadar giden Ankara Kalesi hakkında birçok bilgi bulunmaktadır. Kaleye Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar döneminde tadilatlar yapılmıştır. Günümüzde Ankara Kalesi hakkında Ankaralı türkücü Mehmet Demirtaş’a ait Ankara Kalesi isimli bir türkü bulunmaktadır.

Genel olarak içinde kale geçen birçok türkü bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmını burada paylaşalım:


Karahisar Kalesi yıkılır gelir

Kakülü boynuna dökülür gelir

Yayladan gel allı gelin yayladan

Kesme umudunu kadir Mevla'dan


Kaleden iniş m’olur

Ham demir gümüş m’olur

Evvelden ikrar verip

Sonradan dönüş m’olur


Kaleden kaleye şahin uçurdum

Ah ile vah ile ömür geçirdim

Yâre şeker sundum şerbet içirdim

Öyle mi olur böyle mi olur Türkmen güzeli


Sinop Kalesi'nden uçtum denize

Üç gün üç gecede göründü Rize

Aldım mavzerimi yürüdüm düze

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz


Kaleden top atarlar vay leylim aman

Güzele söz atarlar esmerim aman

Güzellerin aşkına vay leylim aman

Çirkinleri yakarlar esmerim aman


Kalenin bedenleri

Yâr yâr yâr yandım

Koyverin gidenleri

Şinanay yavrum şinanay nay


Kalenin dibinde bir taş olaydım

Gelene gidene yoldaş olaydım

Bacısı güzele yoldaş olaydım

Kalk gidek meyhaneye, çayhaneye


Estergon Kalesi subaşı durak

Kemirir içimi bir sinsi firak

Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim

Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım


Estergon Kalesi subaşı kale

Göklere ser çekmiş burçları hele

Biz böyle kaleyi vermezdik ele

Akma Tuna akma ben bir dertliyim

Estergon’u vermiş kara bahtlıyım


Estergon Türküsü, 1595 yılında Osmanlı Devleti’nin kaleyi teslim etmek zorunda kalması üzerine yazılmış içli bir türküdür. Kale muhafızı Kara Ali Bey’in “Biz Rumeli gazileriyiz, kelle verir, kale vermeyiz.” sözüyle kuşatma uzadı. Kuşatma uzayınca düşman kumandanı sinirlenerek kendi askerlerini kırbaçlamaya başladı. Kara Ali Bey düşman kumandanının öldürülmesi talimatını verdi. Çatışmaların sonunda Kara Ali Bey şehit oldu. Kalede kıtlık ve susuzluğun başlaması ve yeniçerilerin ayaklanmasıyla birlikte kale düştü. Yakalanan esirler Tuna Nehri’ndeki gemilere bindirilerek Vişegrad’a götürüldüler. Bu acıyı nesilden nesle aktaran Estergon Türküsü böyle doğdu.

Nâzım Hikmet’in bir şiiriyle yazımızı bitirelim:


Sevdalınız komünisttir

On yıldan beri hapistir

Yatar Bursa Kalesi'nde

Hapis ama zincirini kırmış da yatar

En güzel mertebeye ermiş de yatar

Yatar Bursa Kalesi'nde

Memleket toprağındadır kökü

Bedreddin gibi taşır yükü

Yatar Bursa Kalesi'nde

Yüreği delinip batmadan

Şarkısı tükenip bitmeden

Cennetini kaybetmeden

Yatar Bursa Kalesi'nde

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

Ceviz

Karlı bir gündü. Umay Hanım ve kızı Selena, dağ evlerindeki şöminenin başında sanki zaman durmuşçasına huzurla sohbet ediyorlardı. Dışarısı bembeyaz karlarla kaplıydı. Lapa lapa yağmakta olan karın ritmi bile sanki onların sohbetinin ritmine ayak uydurmuştu. Umay Hanım’ın dedesi Ali Bey’den yadigâr kalan pikapta “Lepeler” isimli eser çalmaktaydı.  Umay Hanım elindeki salebi, tarçın kokusunu içine çekerek içiyordu. 

Selena ayağa kalkıp parmaklarının ucunda bir balerin gibi dans ederek şarkının, ve annesinin huzur dolu sesinin ritmine bırakır kendisini. Selena’nın ince zarif bedenini bezeyen kaşmir beyaz pantolon ve bluzu da sanki gökyüzünden düşen kar tanelerinden yapılmış gibi idi. Selena annesine dönerek “Senin zevkinle dekore ettiğimiz bu dağ evimizi, dedemden sana hatıra kalan tek şey olan bu pikaptan yayılan bu şarkının ritmini, senin sesini, bana anlattıklarını, öğütlerini, yüzünü, gülüşünü “güzel kızım” deyişini, ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Seninle her şey çok güzel, çok huzurlu. Bu anı dondurdum, attım hafızama. Ne zaman mutsuz hissetsem, bu anı gözümün önüne getirip, film gibi izleyeceğim defalarca, senin sesini, şöminenin çıtırtısını, tarçın kokusunu, lapa lapa yağan karı hatırlayacağım.” der. Ardından, annesinin boynuna sarılarak, yanaklarından kocaman öper. Parmaklarını annesinin ince uzun zarif parmaklarının üzerinde gezdirir. Umay Hanım, kızına mutluluk ve gururla bakar. Kızının yanağını okşayarak “Biliyor musun benim de çok hüzünlü olduğum zamanlarda dahi bile içimi ısıtan, beni yaşama dair umutlandıran kokusunu, dokusunu, seslerini, hatta tadını bile hissederek hatırladığım çok kıymetli bir anım var.” diyerek başlar anlatmaya.

Selena annesinin dizinin dibine oturur. Kırmızı ekose battaniyesini üzerine alarak başını annesinin kucağına koyar.  Umay Hanım masada durmakta olan tarçınlı kırmızı akide şekerlerinden bir tanesini ağzına atar.  Selena söze girer “Çocukluğuna dair en sevdiğin şeylerden biri de tarçınlı akide şekeri, değil mi anne?”. Umay Hanım cevap verir “Akide şekerini severim. Kayıplarıma, acılarıma rağmen ben tüm çocukluğumu çok sevdim, her anını sevdim hayatımın.” Umay Hanım, her ne kadar hayatta zor süreçlerden geçmiş olsa da güzel anılarına sahip çıkan, onları hatırladıkça mutlu olmayı beceren, olanla olduğu kadar yetinmeyi bilen kalender bir insandı. 

Umay Hanım’ın babası Ali Bey, çok varlıklı bir iş adamıymış. Umay Hanım’ın çocukluğu on iki yaşına kadar bir konakta geçmiş.  Ali Bey, ne konakta, ne de fabrikasında çalışanları ayırt etmezmiş aile fertlerinden. İmkânı dar olan çocukları okutur, eğitime büyük önem verirmiş. 

Umay Hanım çocukken babası ile arada bir gittikleri restoranda bıldırcın yemeyi çok severmiş.  Annesi Atiye Hanım ise sofrada hep birlikte akşam yemeklerinin yenmesine özen gösterir, akşam yemeğinden önce kimsenin dışarıda bir şey yemesini istemezmiş. Atiye Hanım için birlikte sofraya oturmak, ailenin ve yuvanın bereketini artıran bir ritüelmiş. Ancak kızının bıldırcın sevdasını bilen Ali Bey zaman zaman Atiye Hanım’dan gizli kızını bıldırcın yemeye götürürmüş. Böyle zamanlarda, Umay Hanım, annesine dışarda bıldırcın yediklerini hissettirmemek için ailece oturdukları sofrada bazen abartarak yemek yer, geceleri karın ağrısından uyuyamazmış. Ama yine de bıldırcın sevdasından da, babasıyla birlikte tatlı kaçamaklar yapmanın verdiği heyecandan da vazgeçemezmiş. Aslında konu ne bıldırcınmış ne de yemekmiş Umay için.  Bıldırcın bahanesiyle restoranda bu şekilde gitmek, babası tarafından görülüp, duyulduğunu hissettiği, birlikte bir şey yapmanın keyfini yaşadığı bir oyunmuş Umay için. 

Umay Hanım, on iki yaşındayken, Ali Bey dolandırılarak fabrikasını, konağını, arabalarını, tüm mal varlığını kaybeder. Umay Hanım’ın annesi Atiye Hanım, yaşadıkları üzüntüye dayanamayarak, konağı boşaltmalarından bir ay kadar önce hayata gözlerini yumar. 

Umay Hanım, üç ablası ve Ali Bey, konaktan ayrılarak küçük bir eve taşınırlar. Eski hayatlarından eser kalmamıştır.  Bir zamanlar Umay Hanım’ın ve ablalarının kıyafetleri Paris'ten gelirken, artık Umay’ın küçülen mantosunun yerine yenisini alacak imkânı yoktur Ali Bey’in.  Umay Hanım’ın elinden her iş gelen büyük ablası, Ali Bey’in paltosunu dönüştürerek iki kız kardeşine kısa kaban diker. 

Umay Hanım o günlere ait bir akşam yemeğini şöyle anlatır; “Masada sadece sıcak bir ekmek, beş ceviz ve az biraz da tereyağı vardı. Bu bizim akşam yemeğimizdi. Ablalarım, ben ve babam, masada toplam beş kişiydik.  Ekmek sıcacıktı, o ekmekten daha da sıcak bir sohbetin içindeydik. “Muhabbet” derler ya gönülden gönüle edilen sohbete, işte öyle bir sohbetin içindeydik. Okulda olanları anlatıyorduk babama. Hani annem derdi ya “Birlikte oturulan sofra birleştirir, bereketlendirir sofrayı da, evi de” diye, bizim soframızdaki beş ceviz, bir ekmek de bereketlenmişti gönülden gönüle kurduğumuz sevgi ve güven bağı ile. 

Babamın o ekmeği beş eşit parçaya bölerken dahi adaleti gözetişi hiç gözümün önünden gitmez.  O gün de aynen bugünkü gibi dışarıda kar yağmaktaydı. Hava çok soğuktu ama sohbetimiz sıcacıktı, tıpkı seninle olduğu gibi. Hayatta yediğim en lezzetli yemeğin ne olduğunu sorsalar, eminim ki bıldırcın diyeceğimi sanırdın şu ana kadar. Yediğim en lezzetli yemek, bir baba ve dört kız kardeşin paylaştığı bir ekmek ve beş cevizdi. Nerede olursan ol, paylaşmayı ve adil olmayı unutma! Hayatta en büyük zenginlik de, servette budur. Evet babam iflas etti, arabalarımızı, konağımızı, fabrikamızı, her şeyimizi kaybettik. Dışarıdan bakanlar beni büyük bir servet kaybetmiş bir ailenin talihsiz küçük kızı gibi görmüştür belki de. Bana sorarsan, ben dünyanın en şanslı, en zengin insanıydım; çünkü ben ailemde mutluluğun koşullara bağlı olmadığını, her şeyde bir güzellik görmeyi, çok az bir şeyim dahi olsa bunları paylaşacak tek bir insan dahi varsa etrafımda bunun çok büyük zenginlik olduğunu öğrendim. Beş ceviz ve bir ekmek ile ilgili sana anlatmış olduğum bu hatıram da benden sana miras kalsın. Hayatta neyin önemli, neyin kıymetli olduğu konusunda kafan karışırsa, koy masaya beş ceviz ve bir ekmek, dedeni, teyzelerini ve beni hatırla. Hayatta gönüller bir ve insanın sağlığı yerinde ise her türlü zorluk aşılır.“ Selena, bu bakış açısı ve yaşam felsefesine sahip bir annenin kızı olduğu için ne kadar şanslı ve zengin olduğunu, o an bir kez daha düşündü tebessüm ederek. 

Selana’nın annesinden miras aldığı beş ceviz, bir ekmeklik öğreti, duymaya ihtiyacı olan gönüllere benden hediye olsun. Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Kasım 2026 / Sayı 46

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447