Vural Ergin: Yazmasaydım Ölürdüm

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba. Vural Ergin ben. 1994 yılında Erzurum’da doğdum. Üniversiteye kadar Erzurum’da okuduktan sonra üniversite eğitimim için İzmir’e gittim. Ege Üniversitesi Radyo, Tv ve Sinema bölümünden mezun oldum.

Yazar Vural Ergin

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Klişe olacak ama şiirle başladım sanırım. Fakat bunları bir yere göndermiyor, sadece arkadaşlarımla paylaşıyordum. Kendi çapımda yazmaya devam ettim ama bununla kaldı. 2020 yılında Sinek adlı bir kitap yazmaya başladım ve kitap 2025’in başında basıldı.  Ondan ayrı olarak senaryolar yazdım. Yazı yazmaya ne zaman başladım, hangi motivasyonlar etkili oldu çok emin değilim. Yazmayı çok seviyorum ama dediğim gibi özellikle bir nedeni yok. Kaçma isteğimden kaynaklanmıştır belki, belki kendimi ya da gördüklerimi anlatma arzusu etkili olmuştur bunda; ne oldu bilmiyorum ama yazı yazmadan duramaz hale geldim. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Sait Faik’in sözüyle cevap vereceğim sanırım buna: “Yazmasaydım ölürdüm”. Hani klişe olacak ama yazmak bir mecburiyet haline geldi. Bir de sanırım gerçekliğe inanmak istemememin etkisi var yazarlık yapmamda. Gerçekliğin karşıtı değilim, hayalci olduğumu söyleyemem fakat önüme gerçeklik diye sunulan şeylere ikna olamıyorum. Gerçeklik diye diye düşünme sistemimizi, hayal gücümüzü kısır, kupkuru bir çöle dönüştürdüler. İnsanlar da buna çok kolay inandı ve gerçekliğin -belki de yanlıştı bu- savunucusu haline geldiler. Bize sunulanların hakikat olduğuna nasıl ikna olduk? Belki benim yazmamdaki motivasyon budur. Bana hakikat diye sunulan şeyleri kabul etmememden kaynaklanıyordur. 

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim öncelikle. Kitapta herkesin sahte olduğunu bildiği ama kimsenin lezzetinden vazgeçemediği bir dünyayı, bu dünyada yaşarken nasıl içten içe azaldıklarını, zeminsizliğin insanları nasıl kaygılandırdığını, güvensizliğin ne kadar büyük bir yük olduğunu anlatmaya çalıştım. Umarım becerebilmişimdir. 

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

İlk okuduğum kitabı ve o zaman ne hissettiğimi çok net hatırlıyorum. Nasıl elime geçti bilmiyorum ama Oliver Twist’ti ilk okuduğum kitap. Elimden bırakamadan okumuştum. Knut Hamsun, özellikle onun Pan adlı kitabı bende çok büyük tesir bıraktı. Defalarca okudum. Yine Charles Dickens’tan Büyük Umutlar’ı, tabii ki Aylak Adam’ı; Sessiz Ev’i en sevdiğim romanı olan Orhan Pamuk’u, elbette Dostoyevski’yi, Turgut Uyar’ı, Marcel Proust’u, Yaşar Kemal’i sayabilirim. Ne zaman elime güçlü bir edebiyat eseri alsam, insanlığın gerçekten başarılı olduğu bir konu var, diye düşünürüm. Bilmiyorum, edebiyatın akılla ölçülemeyen bir tılsımı var. Ne yapıyor insana böyle? İyi bir roman okuduğumda onun üstümde bunca etki bırakabiliyor olması beni dehşete düşürüyor; ne ki yüzyıllar önce yazılmış olsun. Bundan iki bin beş yüz yıl önce yazılmış olan Kral Oidipus’u düşünelim. İki bin beş yüz yıl önce yazılmış Oidipus’la nasıl bir benzerliğimiz olabilir? Nasıl oluyor da bugün hala yaşayabiliyor? Belki de sandığımız kadar farklı değilizdir: Ama öfken geçtikten sonra pişmanlık duyacaksın. Senin yaradılışındaki insanlar kendi kendilerini kahrederler, bu da onların cezasıdır. Herkesin tanıdığı insan değil mi bu? Sorunun dışına çok taşmamışımdır umarım. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, var. İki kardeş ve onlarla beraber büyüyen kuzenlerinin hikayesini yazmaya çalışıyorum bugünlerde. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Teşekkür ederim buraya kadar okudukları için. 

Yel ve Sevda

Serin suda yüzen kadın

Çiçekler serilsin suskun yellere

Denizin dalgaları alsın

Esen yelkenler çoğalsın

Avuçların gibi eşsiz

Bir hayat diliyorum tanrıdan

Kokunda cennet var

Bırak cenneti tadayım

Yıllardır süregelen bu sevda

Bembeyaz bir sayfa daha açtırdı

Kalbimin sesini dinledim

Oda sana şiir yazdırdı

Efe Efdal / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Neden Mutlu Olamıyoruz?

Psikolojik Danışmanlık yaptığım için bazen insanlara ve bilhassa gençlere ‘’Mutlumusun?’’ diye sorduğumda hep onların mutsuz olduğunu duyuyorum. Haline şükredip ‘’ Hamdolsun’’ diyen neredeyse yok denecek kadar az. Bence mutsuzluğun en önemli sebeplerinden birincisi şükürsüzlük ve nankörlüktür. Çevremizde kendi sahip olduğu değerleri görmeyen ve kıymet bilmeyen insanlar dolu. 

Neden Mutlu Olamıyoruz?

Neredeyse ‘’Nasılsın?’’ diye korkar hale geldik. Hemen hastalıklarını saymaya başlıyorlar. Belki de bu hastalıkları biz kendimize davet ediyoruz. Hatta kendisiyle daha fazla ilgilenilmesini istediği için Hastalık icat edenleri bile tanıyorum. İnsanların mutsuz olmalarındaki en önemli faktörlerden biri de rekabet ve kıskançlığa  varan yarışlardır. Daha küçük yaştan itibaren etrafımızdaki diğer insanlarla bir yarışa giriyoruz. ‘’Komşunun oğlu ne kadar çalışkan! ‘’ ‘’Fatma hanımın kızı okulda birinciymiş’’ ‘’ Ayşe hanımın oğlu o kadar uysal o kadar efendi ki!’’ diye veya buna benzer kıyaslamaları duymayanınız yoktur. 

Bu kıyaslamalar bizi ve hayatımızı o kadar etkiliyor ki, büyüyünce de bilinçaltımız bizi diğer insanlarla bir yarışa sokuyor. Bilinçaltımız bu yaşananları kayıt altına aldığı için ilerki yaşlarda kendi kendimizi yarışa sokuyoruz. ‘’ Sibel benden daha iyi bir işe girdi!’’ ‘’Faruk ne kadar çok para kazanıyor?’’ ‘’Akranlarımın hepsi son model arabalarla geziyor!’’ ‘’ Ahmetin karısından daha güzel’’ gibi veya buna benzer kıyaslamalarla yarışı devam ettiriyoruz. Sanki hayatımızı başkaları için yaşıyoruz. Halbuki hayatta her istediğimizin olması mümkün değildir.  Başkalarında olan herşeyin bizde de olması gerekmez. 

Sürekli Rekabet Mutsuzluk Kaynağıdır. Daima olarak başkalarıyla yarış halinde olmak, kişinin hayatını tükenmez bir tatminsizlik döngüsüne sokar. Kendinizi veya çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslama Tuzağı, öz Değerin ve kendine güvenin aşınmasına sebep olur. Bunun neticesinde olacaklar:

Sürekli Yetersizlik Hissi: Yarış, kaçınılmaz olarak sürekli kıyaslamayı beraberinde getirir. Daha iyi bir işe, daha lüks bir eve, daha popüler bir sosyal çevreye sahip olan birini gördüğünüzde, kendi başarılarınız ve sahip olduklarınız otomatik olarak değer kaybeder. Bu, kişide sürekli bir yetersizlik ve kaygı durumu yaratır. Koşullu Öz Değer: Mutluluk, dışsal başarı ve onaylanmaya bağlı hale gelir. Kişi, kendini ancak başkalarını geçtiği sürece değerli hisseder. Bu, öz değerin sağlam temeller üzerine kurulu olmasını engeller ve en ufak bir başarısızlıkta yıkılma tehlikesi yaratır.

Hedefin Değişmesi: Amaç, kendi potansiyeline ulaşmak veya kendi standartlarını aşmak yerine, başkalarının ulaştığı noktayı yakalamak veya onları geçmek olur. Bu dışsal hedef, kişisel anlam ve tatmini gölgeler. Materyalist Tuzak: Reklamlarla abartılan Modern rekabet kültürü, genellikle maddiyata ve tüketime odaklanır. En yeni telefona, en pahalı arabaya veya en gösterişli tatile sahip olma yarışı, "tüketerek mutlu olma çabası" yanılgısını besler. Ancak bu tür mutluluklar anlık ve geçicidir.

İkili İlişkilere Zarar: Rekabet, sadece kariyer veya maddiyatla sınırlı kalmaz; sosyal ilişkilere de sızar. Partnerler, arkadaşlar veya aile üyeleri arasında bile bir üstünlük kurma çabası, bağlantı ve karşılıklı destek yerine güç mücadelesi yaratır. Bilhassa kadınlar kadın olduğunu hatırlamalı ve bilmelidir. 

Yarışı bırakmak, temelde odağı dışarıdan içeriye çevirmek anlamına gelir. Kişinin kendi yoluna odaklanması, daha sahici ve kalıcı bir mutluluk kaynağı yaratır. Bunun için de öncelikle,kişi Kendi Kendiyle Yarışmalıdır. Yani Kıyaslamanın tek sağlıklı yolu, kendinizi dününüzle kıyaslamaktır. Dışarıdaki insanlarla yarışmak yerine, odak noktanızı kendi kişisel gelişiminize, becerilerinizi ilerletmeye ve kendinize bir şeyler katmaya yönlendirirsiniz.

Başarı, dışsal övgü veya birini geçme isteğinden değil, kişisel ustalık ve ilerleme arzusundan doğar. Bu tür bir motivasyon daha sürdürülebilir ve tatmin edicidir. Kendi gücünü, zayıf yanlarını ve hızını kabul eden kişi, kendine karşı daha şefkatli olur. Herkesin kendine özgü bir zaman çizelgesi olduğunu fark eder ve bu durum, anksiyeteyi azaltır. 

Kişisel Değerlere Bağlanma: Yarışı bırakmak, hayatınızı size gerçekten anlam katan değerlere göre düzenlemenizi sağlar. Bu, lüks bir eşya almak yerine yardımseverlik olabilir, kariyer basamaklarını tırmanmak yerine sanatsal bir tutkuyu geliştirmek olabilir. Bu değerlere uygun yaşamak, iç huzurun anahtarıdır. Mükemmeliyetçilikten Vazgeçiş: Rekabet sıklıkla mükemmeliyetçilik baskısını doğurur. Yarışı bıraktığınızda, her şeyin "en iyisi" olma zorunluluğu ortadan kalkar ve yeterli olmanın getirdiği rahatlamayı hissedebilirsiniz.

Bağlantı Kurmayı Seçmek: Rekabet yerine bağlantı kurmayı seçmek, ilişkilerin kalitesini artırır. Başkalarının başarısını tehdit olarak görmek yerine, onlarla ortaklık kurma, onları destekleme ve başarılarını kutlama yolu açılır. Bu da kişiyi sosyal olarak daha zenginleştirir.

Sonuç olarak Mutluluk, başkalarını yenmek için girilen bitmek bilmeyen bir maraton değil; kendi iç dünyamızla barışık, kendi değerlerimize uygun ve kendi hızımızda ilerlediğimiz bir iç yolculuktur. Başkalarıyla olan yarışı bırakmak, kendi potansiyelimize odaklanmamızı, sağlıklı sınırlar çizmemizi ve hayatın kontrolünü elimize almamızı sağlar. Bu dönüşüm, dışsal onaylanma ihtiyacını azaltır ve gerçek, derin bir iç huzura kapı açar. İnsanlar için en büyük zenginlik kanaattir. Sahip olduklarının değerini bilerek v, insanlara teşekkür edip, yaradanımıza şükür etmek 

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Diri Diri Gömülen Çocuk

Sevilmiyordum, bunun farkındaydım. İnsanın istenmediğini bilip yine de ısrarla, yüzsüzce “buradayım” oynaması ne aşağılıkça… Babamı sadece gür sesiyle tanırdım; anneme hakaretleri, saldırıları, gücü kutsayışıyla. Ondan nefret ederdim. Babam olduğunu ilkokula yazılınca öğrenmiştim. Okula gitmeme karşı çıkıyordu; ayağımda ayakkabı bile yoktu, terlikle gidecektim. Annem her daim ağlardı. Hakaretini, küfrünü, dayağını yer; yine de babamın sözünden asla çıkmazdı. Evde et pişse kocaman tabak ona konur, iki küçük parça beş kişi bölüşülürdü. Annem kendisini sevmeyen adamı neden severdi, bizim “böyle baba olmaz olsun” kızgınlığımıza kızar, “terbiyesizler” derdi. Buna bir türlü anlam veremiyor, annemi de artık sevmiyordum.

Diri Diri Gömülen Çocuk

Beni babam istemiyordu ama ben annem gibi olmayacaktım. “Onursuz olmayacağım, ölsem de ölürüm,” diyerek yemin ediyordum. Kardeşlerim bunun hayal olduğunu, benim deli olduğumu söylerdi. Özel kavga günlerimiz vardı; pazara çıkılmışsa, eve kış öncesi yıllık erzak alınmışsa, bayramlarda… Gür sesiyle kükrerdi. Ben ve kardeşlerim doğduğumuz için kendimizi suçlardık. Yıllar geçti. Ablalarım, abilerim istemedikleri bir hayata, ekmek davasına kurban oldular; sağlıklarından bile oldular. Ben ise her zaman dik kafamla, zıtlığımla, hırçınlığımla direndim. Zaman geçtikçe öfkem daha da arttı. Babamın bana olan nefreti de…

Sonra tesadüfen tanıştığım bir öğretmen abinin teşvikiyle eğitimime yöneldim. Binbir zorluk ve baskıyla, bugün olduğum yeri rüyamda bile görsem insanlar inanmazken başarmıştım. Ama zaman bazı duyguların dermanı olmuyordu. Bir tarafım “evet”, bir tarafım korkunç yalnızdı; tıpkı doğduğum an gibi. Onu aşamıyordum. Kabuslarımı… Bir gün kahkaha atan, deli dolu olan bendim; ertesi gün bıkkın, gözünü zor açan, ölümü bir an önce kucaklamak isteyen ben.

Evet, anneme benzememiştim; başarmıştım. Yine de bir tarafımda bir şey kayıptı ve biliyordum: O kaybı hep arayacaktım. Ulaşınca belki vazgeçecektim; bu yüzden bulmak da istemiyordum. Özel hayatımı da bir türlü tutturamıyordum. Babamın bende açtığı yara sanki devam ediyordu. Bir erkeğin sevgisine duyulan muhtaçlığı acziyet sayıyordum. Babam beni sevmemişti; sevilmemiştim. Güvenilmemiş, güvenmemiştim. Yalnız günlerin, kabusların insanıydım. Tüm bu gelgitlerle uğraşırken belki de en büyük acı, insanların istediği, görmek istediği kişi olmamdı. Evet baba, seni yıllardır görmüyorum. Özlemiyorum, özlemeyeceğim. Ölsen mezarına gelip kendime ağlayacağım; çünkü sen beni diri diri gömen, karşıdan kahkaha atansın. Ve ben, toprağın altından suskunluğun içinden yürüyerek çıktım hayata. Beni gömen babam'a inat.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Biri Sana Biri Bana

Biri Sana Biri Bana

Bağda ektim iki fidan,

Biri sana biri bana.

Ne bulsam ki denk bölürüm,

Biri sana biri bana.


Arı duru niyet olsun,

En değerli ziynet olsun,

İki kuruş kıymet olsun,

Biri sana biri bana.


Kurban oldum servetine,

Ekle beni devletine,

Yerin var mı? Yüreğine,

Biri sana biri bana,


Nerde yarım? Söyle baldız,

Olalım gel tek bir ildiz,

Rüya gördüm iki yıldız,

Biri sana biri bana.


Çiçek gibi hemen söldüm,

Göremedim yarım öldüm,

Yüreğimi iki böldüm,

Biri sana biri bana.


Abdulaziz Rahim / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Edebiyat ve Müze Kültürü

Ülkemiz, tarihî ve doğal zenginliklerinden dolayı doğal bir müze kabul edilmektedir. Geçmişte yaşamış uygarlıklar, insanlar unutulup gitmesin, tarih kitaplarına hapsolmasın diye Batılılar müze kültürünü geliştirdiler. Geçmiş uygarlıkların ürünlerini daha çok kapalı mekânlarda, eserin yapısını bozmayacak steril ortamlarda koruyarak insanların görmesini sağladılar. Resimler, heykeller, gravürler, yazılar, paralar, elbiseler, süs eşyaları, insanların ürettiği ne varsa müzelerde sergilenebilir. Müzeciliğin tarihi Avrupa’da çok eskilere gitmektedir. Bir İngiliz koleksiyoncunun topladığı eserleri Oxford Üniversitesi’ne bağışlaması ile 1683 yılında İngiltere’de modern anlamda ilk müze (Ashmolean Müzesi) kurulmuş oldu. 

Edebiyat ve Müze Kültürü

Bizde ilk müzeyi Kaplumbağa Terbiyecisi resmini yapan Osman Hamdi Bey İstanbul’da açtı. 1842’de İstanbul’da doğan Osman Hamdi Bey, Sanayi-i Nefise Mektebi ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusudur. Cumhuriyet Dönemi’nde müzeciliğe önem verildi ve yurdun her tarafına, değişik temalarda müzeler kuruldu. Arkeoloji müzeleri, tarihî müzeler, sanat müzeleri ve daha birçok disiplinin eserlerini sergileyen müzeler Anadolu’nun içlerine kadar yayılmış durumdadır. İstanbul için müze kenti diyebiliriz. Dünyanın eski kentlerinden biri olan İstanbul, müze yönünden zengin olduğu için müze turizmi bu kentte yaygındır. Sırf müzeleri gezmek için İstanbul’a gelen milyonlarca ziyaretçi bulunmaktadır. Başkent Ankara ise Cumhuriyet Dönemi’nde gelişti ve dönemin yöneticileri müzeciliğe önem vererek Ankara’da önemli müzeler kurulmasına önayak oldular. Devletin çabalarıyla kurulan Anadolu Medeniyetleri Müzesi yanında, özel sektörün çabasıyla kurulan Rahmi Koç Müzesi, kalede kurulan ve topluma hizmet veren kurumlardır. Eski Türk Ocağı, zaman içinde Etnografya Müzesi’ne ve Resim Heykel Müzesi’ne dönüştü.

Biz toplum olarak müze kültürünü Avrupa’dan aldığımız için ancak son otuz kırk yılda kültür hâline gelebildi. Yine de bu konuda Avrupa’nın çok gerisindeyiz. Bu konuda devlet kurumlarına ve özel sektöre çok iş düşmektedir. Müzeciliğimizin yerleşmediği dönemlerde tarihî ve sanatsal eserlerimizi koruyamadığımız için uyanık Batılı tüccarlar, değerini bildikleri eserleri yasa dışı yollardan yurt dışına kaçırdılar. Ege Bölgesi’ndeki eserlerimizin birçoğu bugün Avrupa’daki müzelerde sergilenmektedir. Alman arkeolog Heinrich Schliemann, bulduğu eserleri karısının takısı hâline getirerek yurt dışına kaçırmıştır. Götürdüğü eserlerin çoğu iade edilmemiştir. Günümüzde tarihî eser kaçakçılığı konusunda büyük başarılar elde edilmektedir. Artık tarihî eserlerimizi yurt dışına kaçırmak o kadar kolay değil.

Edebiyat konusuna gelince, edebî eserleri okuyanlar bu eserin yazarını, nasıl bir ortamda yaşayıp eserlerini ürettiğini merak ediyorlar. Bu merakı gidermek amacıyla dünyanın her yerinde ünlü yazarların evleri müze hâline getirilmektedir. Bizde de son yıllarda bu alışkanlık oluşmaya başladı. Sait Faik, Orhan Kemal, Ahmet Arif gibi topluma mal olmuş sanatçıların evleri, ailelerinin çabası ve devlet desteğiyle müze hâline getirildi. Toplumda olumsuz etki etmiş cezaevleri de kullanımdan çıktıktan sonra müze hâline getirilmektedir. Burada yatan yazar ve şairlerin hangi ortamda üretimde bulundukları gözler önüne serilmektedir. Ulucanlar Cezaevi’ni görünce Nazım Hikmet’i, Necip Fazıl’ı; Sinop Cezaevi’ni görünce Sabahattin Ali’yi anmadan edemiyoruz. Tarih bilinci gelişmemiş toplumlarda müze kültürünü geliştirmek de zor oluyor. Müze kültürü, toplumların gelişmişlik düzeyinin ölçütlerinden biridir. Şair Nazım Hikmet, Jokond ile Si-Ya-U isimli şiir kitabında Louvre Müzesi’ni mekân olarak kullanmıştır. Yazımızı bu kitaptan bir bölümle bitirelim.

JOKOND’UN HATIRA DEFTERİNDEN PARÇALAR

Paris, 13 Mart 1924

Louvre Müzesi

Louvre Müzesinde artık canım sıkılıyor

Can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor.

Bıktım artık canımın sıkıntısından

İçimdeki bu ruh yıkıntısından

Aldı fikrim şu hisseyi:

Müzeyi gezmek iyi,

Müzelik olmak fena!


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

İlham

İlham

Müthiş bir hayat tecrübesi:

Görmek ve anlamak,

Bunu kendi hayatına yansıtmak,

Dinlemek ve yorumlamak.


Yaşamadan hissetmek, yaşarcasına;

Hissetmeden duymak acıyı ruhunda,

Kaybetmeden, elindeyken bazı şeyler,

Hayalinde tecrübe etmek hepsini bir anda.


Okurken duyumsarsın kendi hayatında, 

Yaşarken okuduklarını anlarsın ruhunda, 

Sığmazken dünyaya ve hayata,

Birkaç on yılı sığdırdın tüm yaşanmışlıklara. 


Her şeye rağmen,

Nasipsiz kalmasın diye insanlık,

İlham diye bir makam yaratılmıştır.

O makamla hissedersin kâinatı,

Hissederken kâinat olduğunu.


Kemal Taşdemir / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Kalem ve Kâğıt

Kalem, kâğıda kavuşur bazı ellerde, ortaya yüzlerce yıl kalplere şifa olacak tınılar dökülür. Kimi ellerde ise, asırlar sonra geliştirilecek olan teknolojinin temelini oluşturan matematiksel denklemler dökülür kâğıda. Bir başka elde ise sırrı halen çözülemeyen çizimler, tablolar ortaya çıkar. Bu eserlerin sırrını, detaylarını anlamak için nükleer teknoloji bile kullanılır.

Kalem ve Kâğıt

Kuşlar için de barınma imkânı sunmayı ihmal etmeyen, nice depremlerden bir çatlak dahi almadan çıkan sarayların, camilerin, medreselerin planları, çizimleri, statik ve mukavemet hesaplamaları çıkar ortaya ustalığının zirvesindeki mimarlara yârenlik edince kalem ve kâğıt. Yine aynı kalem ve kâğıt, şifa dolu reçetelere de ev sahipliği yapar işin ehli bir hekimin elinde. Bazı ellerde ise tehdit dolu mektuplara, karşı tarafı suistimal eden sahtekârlık dolu anlaşmalara, savaş planlarına ev sahipliği yapar aynı kalem ve kâğıt. Bir başka elde ise, daha önce var olmayan ülkelerin bir gecede oluşturulan haritalarına ev sahipliği yapar buldu kendini kalem ve kâğıt. 

Bazı ülkelerin desteğiyle, bir gecede tasarlanan haritalarda bölüştürülen kıymetli toprakların, nasıl bazı aşiretler tarafından gasp edilip, sözde ülkelere dönüştüğü gerçeğini aktarmadı mı gelecek kuşaklara, bazı tarihçilerin ellerinde kalem ve kâğıt? Suç kalemde mi, kâğıtta mı? Aynı kalem ve kâğıt bazen şifaya aracılık ediyor bütünün hayrına, bazen ise zehir oluyor hayatlara. Herkes kalbinde, küpünde taşıdığını yansıtıyor işine, eylemine, sözüne, duruşuna, dışarıya. Sonsuza kadar, gizli kalmıyor insanın kalbinde pişirdiğinin kokusu…

Bu bazen bir kitapla, bazen bir mısralık şiirle, bazen iki parametreli bir matematiksel denklemle, bazen bir şarkı ile, bazen şifa dolu bir ilaçla paylaşılıyor dünyayla. Kimi zamansa, kısa bir sohbetle, küçük bir tebessümle, sessiz bir bakış ile, uzatılan karanfil kokulu bir çayla, küçük ama sevgiyle hazırlanmış bir hediye ile, özenle hazırlanan bir sofra ile, sadakat, aidiyet ve bağlılıkla akıyor dışarıya. O nedenle, yılı kapatırken, önümüzdeki yıl için, yüksek getiri garantili bir yatırım tavsiyesi gelsin benden.  “Kalbe, akla ve bedene yatırım yapalım.” derim ben. Bu üçlünün harmoni içinde, sağlık ve mutlulukla bütünün ve kendimizin yüksek hayrına parlayıp, çalışıp, ışıldaması dileğimle.  Aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Nisyan

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Nisyan

Geç kaldım

geç …

Işıkların

hiç kimsenin adına yanmadığı yere

Gidiş sesinin

sokaklarda

sustuğu yere

Bin penceresiz kışın ardından

eller hâlâ selâm vermek için açık

ama daha soğuk dünya

cevap vermez artık

Tüm vaatler

birer birer

unutuluşun karına dönüştü

eskimiş yılların omuzlarında

Ben, umudun

son nefesinde

son tohumunda

söndüğü bir yerden geliyorum

Ve gölgeler

ışıktan şüphe duyar

Karanlığa hoş geldin

ışığı hiç hatırlamayan gözlerle

ve dudaklarında bir isimle

hangi sese yaşamalı olduğunu bilmeyen

Benim içimde

zaman öldü

sen henüz gelmeden önce …


Sophia Jamali Soufi / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Austen’ın Asıl Meselesi Aşk Değil Yargıdır

Değerli okuyucularım, bu ayki yazımda her zamankinden oldukça farklı bir metinle karşınızdayım. Jane Austen’ın Aşk ve Gurur adlı romanının, üzerinden iki yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, eser zaman aşımına uğramamış; aksine, günümüz dünyasında daha da anlamlı hâle gelmiştir. Jane Austen’ın Aşk ve Gurur’u, ilk bakışta tanıdık bir aşk anlatısı gibi açılır; fakat satırlar ilerledikçe, okur kendini romantik bir hikâyeden çok daha fazlasının içinde bulur. Bu roman, insanların birbirini nasıl yanlış okuduğunu, toplumun bireyleri hangi kalıplara hapsettiğini ve özellikle kadınların bu kalıplar içinde nasıl akıl yürütmek zorunda bırakıldığını anlatır. Austen’ın asıl meselesi aşk değil, yargıdır; aşk ise bu yargıların sınandığı bir alandır.

Austen’ın Asıl Meselesi Aşk Değil Yargıdır

Elizabeth Bennet, bu sınamanın merkezinde duran karakterdir. Onu döneminin pek çok kadın kahramanından ayıran şey, duygularından önce düşünmesidir. Elizabeth konuşur, tartışır, karşı çıkar. Erkek egemen bir toplumda sessizce uyum sağlamayı değil, anlamayı ve sorgulamayı seçer. Darcy ile ilk karşılaşmalarından birinde, onun kendisi hakkında sarf ettiği şu söz, Elizabeth’in zihninde uzun süre yankılanır: "Katlanılabilir biri , ama beni etkileyecek kadar güzel değil."

Bu cümle yalnızca kişisel bir kabalık değildir; kadının değerinin erkek bakışıyla ölçülmesine dair köklü bir toplumsal refleksi açığa çıkarır. Elizabeth’in Darcy’ye duyduğu öfke, bir aşkın gecikmesinden çok, onurunun zedelenmesinden kaynaklanır. Austen’ın feminizmi tam da burada görünür hâle gelir: Kadın karakter, beğenilmediği için değil, haksız yere yargılandığı için incinir.

Roman boyunca Elizabeth’in karşısına çıkan evlilik teklifleri, aşkın değil, ekonominin ürünüdür. Bay Collins’in teklifinde romantizm yoktur; yalnızca “makul olan” vardır. Elizabeth’in bu teklifi reddederken söyledikleri, Austen’ın kadınlara verdiği ahlaki sesi açıkça duyurur

"Mutluluğumu feda ederek sizinle evlenemem."

Bu cümle, dönemi için neredeyse radikaldir. Çünkü Elizabeth, evliliği bir zorunluluk değil, bilinçli bir seçim olarak görür. Charlotte Lucas’ın evliliğe daha gerçekçi, hatta kaderci yaklaşımı ise Austen’ın meseleyi tek boyutlu ele almadığını gösterir. Charlotte haklıdır; ama Elizabeth de. Austen bu iki kadın arasında hüküm vermez, yalnızca soruyu açık bırakır: Bir kadının güvenliği mi, yoksa kendisi olarak kalabilmesi mi daha değerlidir? Darcy karakteri ise sınıf meselesinin vücut bulmuş hâlidir. Onun kibri kişisel olmaktan çok yapısaldır. Toplum ona üstünlüğü öğretmiştir. Ancak Darcy, roman boyunca öğrenir; geri adım atar, hatasını kabul eder, susmayı ve dinlemeyi becerir. Elizabeth’e yazdığı mektup, erkek otoritesinin ilk kez kendini savunmak zorunda kaldığı bir andır. Bu mektup, aşkın değil, eşitliğin başlangıcıdır.

Austen’ın sınıf eleştirisi, yan karakterlerde daha da keskinleşir. Lady Catherine’in buyurgan dili, aristokrasinin sesidir; yüksek sesle konuşur ama ikna edemez. Elizabeth’in ona verdiği sakin cevaplar, sınıf karşısında eğilmeyen bireyin gücünü gösterir. Austen burada şunu ima eder: Asalet, soydan değil, davranıştan gelir. Bu romanı bugün okurken, İngiliz toplumundaki sınıf meselesinin hâlâ kapanmamış bir dosya olduğunu fark etmemek mümkün değildir. Biçimler değişmiş, dil yumuşamış olabilir; ama katmanlar hâlâ vardır. Bu nedenle Aşk ve Gurur’u modern İngiltere ile birlikte düşünmek anlamlıdır. Lady Diana’nın aristokrasiyle yaşadığı gerilim, halk tarafından sahiplenilip sistem tarafından yalnız bırakılması, Austen’ın dünyasındaki sınıf çatışmasının çağdaş bir yankısı gibidir. Elizabeth Bennet hayatta kalır; çünkü kurmacanın içindedir. Diana ise gerçeğin içinde, bu gerilimin bedelini öder.

Jane Austen’ın başarısı, bu ağır meseleleri hafif bir dille taşıyabilmesindedir. İroni, onun en keskin silahıdır. Okuru güldürürken düşündürür; yargılamaz ama açık eder. Diyaloglar canlıdır, karakterler konuşurken kendilerini ele verir. Bu akıcılık, romanı iki yüz yıl sonra bile diri tutar. Aşk ve Gurur, aşkın değil, insanın romanıdır. Yanılmanın, öğrenmenin, geri dönmenin ve değişmenin hikâyesidir. Jane Austen, kadınların susmadığı, sınıfların sorgulandığı ve aklın duyguyla eşit söz hakkına sahip olduğu bir dünya kurar. Bu dünya kusursuz değildir; ama gerçektir. Ve belki de bu yüzden, bu roman hâlâ bugün günceldir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Evin Işıkla

Evin Işıkla

Evin ışıkla dolardı,

yüreğin sıcak kalırdı.

Ben her soruna yanıtken,

sen aynama can olurdun ben.

Yükünü senden alırdım,

omzuna kanat sarardım.

“Bırakmam” derdim içten —

bu söz değil, kalbimden.

Sahip olduğun her şeyi

sevgiyle korurdum seni.

Kaderleri bir öze dizer,

mutluluğa yol açardım — yeter.

Hangi yoldan geçsem senle,

elini tutar yürürdüm zevkle.

Tek bildiğim: yanımda olman —

bir bakışla doğan aşkın anlamı olan.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Ocak 2026 / Sayı 36

Ne Tuhaf Bir Hismiş

Ne tuhaf bir hismiş… Sayısız defter almışım meğer; onları fark etmeden dost edinmişim. Kendini deftere dökenleri kınarken, bir gün kendimi elimde kalemle aynı sessizliğe sığınırken bulmuşum. Sıra bana gelmişti; böyle bir zaafımın olabileceğini, defterlerimle sırdaş olacağımı hiç düşünmemiştim. Her sayfasına bir sırrımı, bir sessizliğimi, bir gülüşümü, hatta koca bir dünyayı sığdırabileceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Ne Tuhaf Bir Hismiş

Defterlerim bir yol gibiydi; sayfalarında yürüdükçe içimde tuhaf bir ferahlık uyanıyor, yazdıkça kendi duygularımdan daha çok emin oluyordum. Sanki her satır, içimde karanlıkta dolaşan bir düşüncenin yolunu aydınlatıyordu.

Yumuşak sandığım bu iş, aslında ince ve zor bir meslekmiş. Hayatımın içinde fark etmeden icra ederken zaman zaman tökezlediğimi anlıyordum. O anlarda bir cümleye fazla anlam yükleyip beklentiye giriyor, karşılık alamayınca hayal kırıklığını yine kendimden topluyordum. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemeyişimin altında belki de kendi kırılganlığımdan duyduğum şaşkınlık vardı.

Ve bütün bunların sessiz tanığı yine defterlerimdi; çünkü insanın saklamaya çalıştığı her şey, en önce kâğıda sızar.


Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Aralık 2025 / Sayı 35

Şiir Bir İç Sestir Bir Haykırıştır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Ben Ömer Osman Çeliker. Düzce Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Üniversite yıllarında kaleme aldığım şiirler; aşk, yalnızlık, isyan ve melankoli ekseninde şekillendi. Kimi şiirlerim doğrudan bir kişiye hitap ederken, kimileri sessizce ama derin bir yankıyla okurun iç dünyasına seslenir. Kalabalıkların içinden sıyrılıp halkın arasında var olan, kendini şiire adamış bir nefer olarak görüyorum kendimi. Yazdığım şiir kitabında, her okurun kendinden bir parça bulacağına inanıyorum. Aşk acısı çekenlere, yalnızlığın yükünü omuzlarında taşıyanlara, içindekileri haykırmak isteyip kelimeleri bulamayanlara ve kalbinin sesini dinlemeye cesaret edenlere adanmış şiirler bunlar. Bu kitap; suskun duygulara tercüman olmak, yarım kalmış cümlelere ses vermek için kaleme alındı.

Şair Ömer Osman Çeliker

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir bir iç sestir; bir haykırıştır. İnsanın bir dış sesi vardır, bir de iç sesi. İşte şiir, bu iç sesin kelimelere dönüşmüş hâlidir. Şiir yazanlara dikkat edin; onlar içten yanmıştır. Şiir, içteki yanışın küllerinden doğuştur. Şiirde olmazsa olmaz dediğim tek şey, yazılma nedenidir. Eğer bir şiir yazılmışsa, mutlaka bir sebebi vardır. Şiiri yazan kişi ya çok sevmiştir ya da çok yanmıştır. Bu yüzden şiirde duygu son derece önemlidir. İç sesin, duyguyla birlikte kâğıda dökülmesi gerekir. Bu öğeler bir araya geldiğinde, şiir yazan kişi gerçekten iç sesini konuşturmuş olur.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik, insanların yaşadığı duyguları anlatabilme, hissedebilme ve onları satırlarda, cümlelerde var edebilme sanatıdır. Şairlik hiçbir payeye benzemez; her insanın harcı da değildir. Ben bile hâlâ kendimi tam anlamıyla bir şair olarak nitelendirmiyorum. Şairlik bir meslek değildir; şairlik, sanatın ta kendisidir. Geçen seneden beri kaleme aldığım bir roman var ve hâlâ yazmaya devam ediyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Lise yıllarımda kaleme ve kâğıda karşı özel bir ilgim vardı. Hep bir şeyler karalamak, yazmak isterdim. Kitap okur; beğendiğim bir cümleye, bir kelimeye rastladığımda onları not alırdım. Belki ileride bir şeyler yazarsam kullanırım diye düşünürdüm. Üniversitede Edebiyat Fakültesini tercih etmem de kâğıda, kaleme ve okumaya duyduğum bu düşkünlükten kaynaklandı. Farklı edebiyatlara, farklı kültürlere ve yazılmış eserlere her zaman merak duydum. İçimdeki duyguları ve insanlara söylemek istediklerimi sözle değil, yazarak anlatmayı tercih ettim. Ben de bir gün bir şeyler kaleme alabilme umuduyla hep yazdım, karaladım; içimde biriken duyguları şiirlerle ifade etmeye çalıştım.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Yazdığım “Muhteriz” adlı şiir kitabı; insanları incitmeden, çekingen ama derin bir başkaldırıyı dile getirir. Şiirlerimde şiirseverlerin aşka, ayrılığa, yalnızlığa ve haykırışa dair beklentilerine karşılık bulabilecek duygular yer alır.Bazı şiirlerimi divan ve tasavvufî üslupta kaleme aldım. Bu şiirler, ilahî aşka yönelen; sevgiliye bir çağrı, bir niyaz ve içsel yolculuk tadı taşıyan metinlerdir.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Bütün şairlerimizi severim ve şiirlerini okurum; ancak toplumcu gerçekliği iç sesiyle şiirlerine yansıtan İsmet Özel ve Nazım Hikmet, şiirlerindeki yalınlıkla; kapalı anlatımı ve sözcük oyunlarıyla bezediği soyut şiir anlayışıyla kendine özgü bir tarz oluşturan Özdemir Asaf, melankoli, aşk, ayrılık ve özlem temaları ekseninde şiirlerini çoğaltan Ümit Yaşar Oğuzcan, metafizik şiir anlayışlarıyla Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç benim için ayrı bir yerde durur. İsmet Özel’in Erbain’i, Nazım Hikmet’in Bütün şiirleri, Özdemir Asaf’ın Lavinia ve Aşk Şiirleri, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Şiir Denizi, Necip Fazıl Kısakürek’in Çile’si ile Sezai Karakoç’un Mona Rosa ve Diriliş Neslinin Amentüsü adlı eserleri benim için başucu niteliğindedir.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, var. İki ülke arasında geçen bir aşkı ele aldım. Yazmakta olduğum romanda aşkın en saf hâlini; sevdiği uğruna hayatını, ailesini ve ülkesini geride bırakmayı göze alan birinin, onu bulmak için çıktığı zorlu yolculuğu anlatıyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okurlara şu sözlerle veda etmek istiyorum: Daima okusunlar, daima yazsınlar. İçlerinde yanan ateşin külleri, elbet bir gün yazdıklarında vücut bulacaktır. Okumayı asla bırakmasınlar. Yazdığım bu şiir kitabının, sevenlere ve yalnızlık çekenlere bir parça umut olmasını diliyorum. Kâğıt ve kalemle çıktığım bu yolculukta, şairlik ve yazarlık serüvenimde bana eşlik eden tüm okurlarıma müteşekkirim.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447