Mezarlığın Kıyısında

Yorgun bir bedeni tarif edemezsiniz. Her an kötü bir haber alma korkusuyla yaşayan, tedirginliğin ince ipinde yürüyen, insanların alınganlıklarını idare etmekten kendi kalbini susturan bir bedenin yorgunluğunu kelimeler taşımaz. O da bunun farkına varmıştı artık; yorgundu ama tarif edemiyordu.

Mezarlığın Kıyısında

Toprağa dokundu. Ellediği, altında bir ölünün yattığı soğuk, buz gibi topraktı. Mezarlığın kenarına oturdu. Kendi bedeninin cansız hâlini düşündü. Bugün, yakın arkadaşına içindeki durumu açıklamak isterken aldığı şiddetli tepkinin şaşkınlığıyla ağlamıştı; ama gözyaşlarını bile akıtamamıştı. Ağlamak bile lüks gelmişti sanki. Anlamsızdı her şey. Yılların ahı içinde betonlaşmıştı kalbi. Hangi tarafa dönse bir çıkmaz tünel, hangi yöne baksa ışığın karanlığa yenildiği bir manzara. Ailesine bile yabancıydı artık. Hırpalanmış kalbi, en küçük yüke tahammülsüzdü. Mezarlığa yeni ekilmiş fideye baktı.

Kim bilir, belki kendisi de hiç yeşermeseydi kuruyan, dökülen yaprakları olmayacaktı. Bilemiyordu. Birden baharın esintisini hissetti. Ne güzeldi oysa… Ama o, hep sonbaharı yaşıyordu; hep yaprak döküyordu. Kendine sitem etti: Neden baharı yaşamıyordu? Ayağa kalktı. Ayakları ileri gitmiyordu. Her adımında görünmez bir el kolundan tutup geri çekiyor gibiydi. Etrafında insanlar konuşuyor, sohbet ediyor, kahkaha atıyordu. Onun kulakları tıkalıydı; yüzü ifadesizdi. Aralarından geçip gitti. Gideceği güzergahtan sapmıştı; bunun farkında mıydı, yoksa farkında olup da umursamıyor muydu, bilmiyordu.

Yıllardır sabahların akşamına, akşamların gecesine çeki düzen vermek için çabalıyordu. Sorun çıkmasın diye kendini törpülemekten körelmişti. “Şimdi bu mezarlıktaki ölüden ne farkım var?” diye fısıldadı. “Sadece nefes alıyorum.” Mecburi bir uzaklaşma isteği baskınlaşıyordu içinde. O görünmez el kolundan çekse de, vedasız, ansızın, sonunu bilmediği uçsuz bucaksız bir yöne gitmek istiyordu. Merak bile edilmek istemiyordu. Zaten kimse merak etmiyordu. Yerdeki kurumuş, savrulmuş yaprağı eline aldı. Mezar taşıyla vedalaşır gibi mırıldandı: “Elveda güzel kadın… Elveda küskün yüreğim… Elveda bilinmezlerim…” Ve yürüdü.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

İnsan Kimdir?

İnsan… Bu kelime basit gibi görünür, ama içinde bütün bir evren saklıdır. İnsan, zıtlıkların toplamıdır; sevgi ve kötülük, cömertlik ve kıskançlık, sadakat ve ihanet bir vücutta yaşayan olağanüstü bir varlıktır. Dünyadaki en akıllı, en duygulu ve en iradeli varlık olmasına rağmen, bu özellikleri onu en karmaşık ve bazen en tehlikeli varlık hâline getirir. İnsan yaratır, ama aynı zamanda yıkar da. Yardım eder, ama bazen zarar verir. Gülümsemesinin ardında hüzün, hüznün ardında bir maske saklar. İkiyüzlülüğü sanata dönüştürmüş tek varlıktır. Bir an merhametli ve şefkatli, bir başka an ise soğuk ve kayıtsız olabilir.

Shoxijahon Urunov

Bazıları insanı “iyiliğin simgesi” olarak adlandırır. Ama tarih, hayat ve günlük gözlemler başka bir şey söyler. İnsan, başkalarının başarısını kaldıramayan, içten içe kıskançlık ateşiyle yanan bir varlıktır. Birinin başarısını “tebrik ederim” derken, içten içe “neden ben değilim?” diye kendi kendini yer. Bazı insanlar başkalarının emeğini kendine yazmaktan çekinmez. Hazır olanı sahiplenmeyi tercih eder, kendi emeğiyle değil, başkasının emeğiyle yükselmeyi ister. Bu, insanlığın olumsuz özelliklerinden biridir.

İnsan, işe düşkün olduğunda sevgi dolu, sadık ve yumuşak karakterli görünür; ama amacına ulaştıktan sonra soğuk, ilgisiz, hatta unutur gibi olabilir. İlişkiler onun için araçtır, kazanç ise nihai hedeftir. Arkadaşlık kuran kişi zamanla insanın diğer yüzünü görür: ilgisizlik, unutuluş, yüzsüzlük. Ama insanı yalnızca karanlık tarafından görmek de yeterli değildir. Çünkü onda ışık da vardır — fakat bu ışık çoğu zaman unutulmuş bir lamba gibi titrer. İnsan kalbiyle “aydınlık”tır, ama bu kalp hızla “karanlığa” sürükleyebilir. Küçük bir söz, bir eleştiri, ilgisizlik ve hemen donar. Bazen başkalarına sevgi verir, ama aynı zamanda kendisi de sevgiye muhtaçtır.

İnsan, en kolay incinen varlıktır. Küçük şeyler için kalbi kırılır, ama büyükleri göze alabilir. Bu yüzden mutluluğu sürekli değildir; ruh hali rüzgâr gibi değişkendir. Bugün güler, yarın sessiz kalır. Bugün “arkadaş”, yarın “yabancı”dır. Bu değişkenlik en büyük zayıflığıdır. İnsan, kendini kandıran varlıktır. “Ben iyiyim” der ama her gün içindeki karanlık niyetlerle yaşar. “Ben dürüstüm” der, ama dürüstlüğünü göstermek için başkasının hatasını arar. “Ben merhametliyim” der, ama sevgiyi sadece kendi çıkarına uygun olduğunda gösterir.

İnsan, kendini aklamada usta, kendini anlamada acizdir. Kötülüğünü “hayat koşulları”, “zorunluluk” veya “adalet” olarak adlandırır. Fitnesini “doğruluk”, ihanetini “koruma”, kıskançlığını “rekabet” olarak isimlendirir. Böylece kendini aklar, ama aslında kötülüğüne katkıda bulunur. Gerçekte insan — gizemli bir varlıktır. İçinde iki güç yaşar: ışık ve gölge. Mücadeleleri asla durmaz. Bazen ışık kazanır — insan yardım eder, affeder, sever. Bazen gölge üstün gelir — insan aldatır, kıskanır, kaybeder. Bu mücadele, insanlık tarihinin özüdür.

İnsan güvenilmezdir. Bugün sırrını dinler, yarın onu araç olarak kullanır. Bugün yanındadır, yarın karşı taraftadır. Ama insan aynı zamanda güvenilirdir — kalpten verdiği sözü kabriyle birlikte götürür. İnsan, bir bedende ihanet ve sadakat, nefret ve sevgi, kıskançlık ve hayranlığın birleştiği paradokstur. Dünyada öyle insanlar vardır ki, onlara yaklaşmak cesaret ister. Bakışlarında soğukluk, kalbinde karanlık, dilinde tatlı sözler vardır, ama arkasında fitne gizlidir. Onlarla muamele eden kalp çoğu zaman kırık kalır. Ama yine öyle insanlar da vardır ki — onlarla tanışmak hayatın en büyük armağanıdır. Samimi, temiz ve sevgi doludurlar. Başkasının sırrını korur, başkasının başarısından sevinç duyarlar.

Demek ki, insan tamamen kötü veya tamamen iyi değildir. O — aradaki dengesizliktir. Bazen melek gibi, bazen yırtıcı gibi olur. Bazen sever, bazen sevdiğini yok eder. Bazen affeder, bazen affedemez. Bu yüzden insanı anlamak en karmaşık süreçlerden biridir. İnsanın en büyük trajedisi — kendini bilmemesidir. Kalbindeki karanlığı kabul etmekten korkar. Kötülüğünü gördüğünde yüzünü çevirir ve başkasının hatalarını aramaya başlar. Böylece kötülükten kurtulmak yerine, onu artırır. Ama yine de, insan — tüm bu hâliyle değerli. Çünkü kusurlarını bilerek yaşar. Kötülüğe meyilli olsa da iyiliği ister. Kıskanç olsa da sevgiyi arar. İkiyüzlü olsa da doğruluğu arzular. İnsan özü — mücadeledir. Kalbindeki karanlık ve ışık arasında hep yürür.

İnsan kimdir?

• İnsan — kalbinde fitne, dilinde gülümseme, bakışında sır taşıyan varlıktır.

• İnsan — başkalarını göremeyen, ama kendi ilgisini bekleyen varlıktır.

• İnsan — hem kötü, hem iyi, hem zayıf, hem güçlüdür.

• İnsan — hayat kadar karmaşıktır.

Ve tüm bunlara rağmen, insan — hayatın en güzel trajedisidir. Çünkü onda hem yıkım, hem de kurtuluş vardır.

Shoxijahon Urunov / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39


Kayısı Ağacı: Toprağın Sözü

Ayşe yaz tatillerini, anneannesinin içinde kayısı ağaçları olan bahçeli, mütevazi, iki katlı evinde geçiriyordu. Ayşe için bu ağaçlar sadece meyve demek değildi; onlar birer oyun arkadaşı, güneşten kaçtığı dev şemsiyelerdi. Ancak o yaz bahçeye girdiğinde, her zamanki o nemli toprak ve meyve kokusunu bulamadı. Anneannesinin kapısını çaldıklarında, yaşlı kadının yüzünde her zamankinden farklı bir hüzün vardı. Ayşe hemen bahçeye koştu, fakat duraksadı. Bahçenin en yaşlı kayısı ağacı, o çocukluğunun "Dev Dostu", artık o canlı yeşil elbiselerini giymemişti.

Kayısı Ağacı: Toprağın Sözü

Dallar, esnekliğini kaybetmiş, grileşmiş ve kupkuru kalmıştı. Yaprakları ise  avuç içinde ezildiğinde toz olan, cansız kahverengi pullara dönüşmüştü. Toprak adeta çatlamış ve sanki ağacın susuzluğunu haykırırcasına yarılmıştı.

"Anneanne, neden uyanmamış bu? Üzerinde neden hiç meyvesi yok?" diye sordu Ayşe, sesi titreyerek.

Anneannesi yanına gelip ağacın çatlamış gövdesine elini koydu. "Canı yoruldu kızım," dedi usulca. "Toprak küstü mü, su mu yetmedi, yoksa zamanı mı geldi bilmem... Ama bu yaz bize meyve değil, veda verecek."Ayşe o gün akşama kadar ağacın altında oturdu. Eskiden üzerine tırmandığı o sağlam dalların şimdi en ufak bir rüzgarda "çatırt" diye kırılacak kadar kırılgan olması kalbini sızlatıyordu.

 Anneannesi içeriden eski bir testere ve kireç kovasıyla çıktı.

"Bir ağaç kururken bile cömerttir Ayşe. Şimdi bu dalları keseceğiz ki, belki kökünde hala bir can varsa oraya nefes gitsin. Kestiğimiz odunlar kışın sobamızda bizi ısıtacak."

Ayşe, kuruyan bir şeyin nasıl hala faydalı olabileceğini o gün anladı. Dalları toplarken ağacın sertleşmiş reçinelerini buldu; kehribar gibi parlayan o küçük "ağaç gözyaşlarını". Onları bir kutuya topladı. Onlar, ağacın Ayşe’ye bıraktığı son takılardı.

Ayşe, avucundaki sertleşmiş reçinelere bakarken, veda etmenin sadece eksilmek olmadığını ilk kez hissetti. Ağaç, canı çekilirken bile ardında bir ışık, bir nişan bırakmıştı. O parıltılı "gözyaşlarını" kutusuna yerleştirip kapağını usulca kapattı; sanki geçmişin hatırasını mühürler gibi. 

Tam o sırada arkasında bir gölge belirdi. Toprağın kokusunu üzerinde taşıyan, bilge bir el omzuna dokundu. Ayşe'nin gözleri yerdeki kurumuş kütükten, az ötede toprağa açılmış taze bir çukura kaydı. Orada, henüz cılız ama inatçı bir fidan, rüzgârda hafifçe titriyordu.

Bu geçişle birlikte, Ayşe’nin bulduğu reçineler birer "vasiyet" niteliği kazanıyor ve ardından gelen şu cümlelerle döngü tamamlanıyordu. 

Anneannesi, "Bak," dedi. "Eski ağaç yerini hazırlar. Toprağına veda ederken, içindeki özü toprağa bırakır ki yenisi yetişsin. Hadi, can suyunu sen ver."

Ayşe, kuruyan dev ağacın hemen birkaç metre uzağına o taze fidanı dikti. Gözyaşları toprağa karışırken, aslında gidenin sadece bir ağaç olmadığını, bir dönemin kapandığını ama tabiatın döngüsünün asla durmadığını fark etti.

Şimdi bütün sokağı meyvesiyle doyuran o dev ağaç, bir anıt gibi sessizdi. Ancak hemen yanında, boynu incecik olan o taze fidan, rüzgârın en hafif dokunuşunda bile titreyerek hayata tutunuyordu.Ayşe içini çekti; gözyaşları artık kederden değil, kabullenişin huzurundan akıyordu. Anladı ki: Toprak hiçbir şeyi unutmaz. Eski ağaç çürüyüp toprağa karışırken, aslında bu yeni fidana can verecek özü sunuyordu. 

Hüzün, umudun gübresidir. Kalbindeki o sızı olmasa, yeni bir hayatın başlangıcını bu kadar derinden hissedemez.

Zaman durmazdı. Bir mevsim biterken, bir diğeri kucağında binlerce tohumla bekliyordu.

Güneş ufukta, Ayşe ayağa kalktı ve üzerine yapışan toprakları silkeledi. Yeni fidanın en tepesindeki o küçücük, parlak yeşil yaprağa dokundu. Henüz bir serçenin ağırlığını bile taşıyamayacak kadar narindi ama içinde koca bir ormanın cesaretini barındırıyordu.

"Sıra sende," diye fısıldadı rüzgâra doğru. "Sen büyüyeceksin, senin gölgende başka çocuklar hayal kuracak."

Eski ağacın kurumuş dalları arasından süzülen son ışık hüzmesi, yeni fidanın yaprağındaki su damlasını bir elmas gibi parlattı. Ayşe eve doğru yürürken, arkasında bıraktığı sadece bir bahçe değil; ölümü yaşamla, geçmişi gelecekle barıştıran kutsal bir döngüydü.

Ayşe’nin zihninde zaman bir anda geriye, henüz o koca kayısı ağacının dallarının gökyüzünü bir şemsiye gibi kapladığı o sıcak Temmuz öğleden sonrasına döndü.

Henüz yedi yaşındaydı. Dizlerindeki kabuk bağlamış yaralar, mahalledeki oyunların nişanı gibiydi. O gün, bahçenin en yaşlı sakini olan kayısı ağacının altında, babasının onun için kurduğu derme çatma tahta salıncakta sallanıyordu.

Dedesinin büyük, nasırlı elleri ağacın gövdesine sevgiyle dokunmuştu. Ayşe’ye dönüp gülümseyerek şöyle demişti:

"Bak kızım, bu ağaç seninle beraber büyüyor. Sen boy attıkça, o da dallarını göğe uzatıyor. Sen ne zaman üzülsen, sırtını bu gövdeye yasla; o senin anlatamadıklarını dinler, kederini toprağa akıtır."

Ayşe, diktiği fidan incitmeden dokunurken ağaca bir söz vermişti: "Seni hiç bırakmayacağım." Gerçekten de öyle olmuştu.

Hatta hayata dair ilk büyük hayal kırıklığını yaşadığında, babasının dediği gibi sırtını o sert kabuğa yaslayıp saatlerce ağlamıştı.

Yıllar, bir nehrin sessizce akışı gibi bahçenin içinden geçip gitti. Ayşe’nin saçlarındaki siyah teller yerini gümüşi pırıltılara bırakırken, o incecik fidan da toprağın derinliklerine kök salmış, gövdesi bir yetişkinin kollarının kavrayamayacağı kadar güçlenmişti.

Artık bahçenin ortasında kuruyan o eski dev ağaçtan eser kalmamıştı; o, çoktan toprağa karışıp bu yeni can'ın damarlarında yürüyen bir öze dönüşmüştü.

O bahar, ağaç bembeyaz çiçeklerle donandığında Ayşe kalbinin farklı çarptığını hissetti. Ve nihayet, Temmuz güneşinin altında, en uçtaki dalda ilk meyve belirdi. Güneşi kucaklayan yanı kızıla çalan, kadife dokulu, kehribar rengi bir kayısı...

Ayşe, titreyen elleriyle dalı kendine doğru eğdi. Bu, sadece bir meyve değildi; bu, tutulan bir sözün, geçen bir ömrün ve asla bitmeyen o döngünün mührüydü.

Ayşe meyveyi kopardığında, hemen yanında küçük bir el belirdi. Torunu, tıpkı yıllar önceki Ayşe gibi dizleri toz içinde, meraklı gözlerle ona bakıyordu.

Ayşe, meyveyi ikiye bölüp çekirdeğini ayırdı ve o bal süzülen dilimi torununa uzattı. Torunu, Meyvenin tadına gözleri parladı. "Anneanne, bu hayatımda yediğim en tatlı şey!" dedi. Sanki toprakta bile o an, sanki yerin altındaki tüm kökler bu sevinçle hafifçe titredi.

Ayşe, torununun saçlarını okşarken ağaca fısıldadı: "Bak, anneannemin bana verdiğini ben de ona veriyorum. senin gölgen baki kalıyor."

Ayşe, avucunda kalan o sert çekirdeğe baktı. İçinde koca bir ağacın şifresini taşıyan o küçük mucizeye... Torununa dönüp gülümsedi:

"Hadi bakalım küçük hanım, şimdi bu çekirdeği bahçenin öbür ucuna gömeceğiz. Senin de bir sözün olsun bu toprağa."

Güneş batarken, bahçede iki gölge vardı: Biri yaşlı ve huzurlu, diğeri genç ve heyecanlı. Ama ikisinin de kalbi o taze yaprağın yeşilinde ve toprağın kadim sadakatinde birleşmişti. Hayat, bir kayısı tadında yeniden ve yeniden başlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Bilgi Biriktirmek mi, Anlamak mı?

Kitap okumanın önemini, “Kitaplar en iyi dosttur, kitap okuyan kişi yalnız değildir, okumak ruhu besler, bir insanın dünyası okuduğu kitaplar kadardır.” gibi klişe laflarla pek çok kez duymuşuzdur. Bunları klişe diye pek önemsemesek de aslında bunlar yüzyılların birikiminin ürünüdür. Doğrulukları da kolaylıkla ortadan kaldırılamaz; bu yüzden onları anlamalı ve bir kenara atmamalıyız.

Bilgi Biriktirmek mi, Anlamak mı?

Tabii, kafamıza takılan bazı durumlar olur. Mesela hiç kitap okumayan birinin çok bilgili ve zeki olarak ön plana çıkması ya da çok okuyan birinin bu özelliklerle ön plana çıkmaması gibi. Ancak bu düşünce, kitap okuma meselesinin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanır. Okumanın amacı insanı sadece bilgili ve zeki göstermek değildir. O hâlde şu soruyu sorabiliriz: Neden az kitap okuyan ya da hiç kitap okumayan bazı kişiler, okuyanlara nazaran bilgi ve zekâlarıyla ön plana çıkarlar?

Bu durumun arka planında, hayatın pratik alanında kurulan farklı bir bağ vardır. Böyle şahısların gözlem yeteneklerinin gelişmiş olması ve tecrübe odaklı yaşamaları, hayatı adeta kitap gibi okumalarını sağlar. Bu durum pratik zekâyı geliştirir; az bilgiyi sentezleyerek teorik bilgi kalabalığına boğulmadan, eldeki bilgiyi doğrudan hayatın pratik ihtiyaçlarına uyarlayıp hızlı çözümler üretebilirler. Sözlü kültürden beslenmeleri ve usta-çırak ilişkisi gibi yollarla bilgiyi kullanabilmeleri de bu kişilerin öne çıkmasının nedenlerindendir.

Ancak unutulmamalıdır ki kitap okumayanlar için tecrübe büyük bir öğretmen olsa da kısıtlıdır ve bazen şahıslara bedelleri ağır ödenen bilgiler vermektedir. İnsan ömrü her şeyi bizzat öğrenecek kadar uzun değildir ve kişiyi sadece kendi çevresiyle kısıtlar. İşte burada devreye kitaplar girer ve faydalarını tam olarak burada görürüz. Kitap okumak, zamanı ve mekânı aşarak kendi hayatımızda tanıma imkânımız bulunmayan dehaları bize tanıtır; adeta o dehalara bizi misafir eder. Çevremizde müşahede edemeyeceğimiz olayları ve başkalarının ömürlerini adadığı tecrübeleri bize “bedelsiz” sunarak zaman kazandırır.

Çok okuyan ama bununla ön plana çıkmayan kişilere baktığımızda ise kitapları sadece tüketen ve bilgiyi istifleyen fakat harekete geçmeyen bir tutum görürüz. Bu durum, bilginin obezitesine yol açar. Nasıl ki bir insan çok yemek yer de hiç hareket etmezse bedensel fazlalıklar oluşur, aynı şekilde bu kişiler de bilginin obezleridir. Oysa bilgi, ancak hayatın süzgecinden geçip bir davranışa ve üretime dönüştüğünde zihinsel bir yük olmaktan çıkar, bir kuvvete dönüşür. Düşünmeyen ve üretmeyen biri için kitaplar, kullanılmayan ve fazlalıktan ibaret raflardan farksız hâle gelir.

Ayrıca kitaplar odaklanmayı öğretir. Günümüz dünyası yüzeysel bilgilerle doludur. Kısa videolar ve kısa sohbetler sabrımızı ve derin düşünme yetimizi köreltir. Kısa içerikler ve sohbetler bir noktadır; bilgiye dokunur ve orada sonlandırır. Kitaplar ise çemberdir; o konuyla bizi baş başa bırakır, tartıştırır ve sonunda konuyu çevreler. Kitaplar hem sabrı hem de düşünme yetimizi geliştirir.

Kelime dağarcığımızı da geliştirerek düşünce dünyamızdaki kavramları çoğaltır ve karmaşık durumları analiz edebilmemizi sağlar.

Bu açıklamalar sayesinde kitap okumanın bir yarış hâli olmadığını daha iyi anlarız ve klişe lafların da aslında duyup geçtiğimiz sözlerden daha değerli olduğunu fark ederiz. Kitap okumanın değeri, yüzeysel bir alışkanlık olmasında değil; bilinçli, seçici ve düşünerek yapılmasındadır. Asıl mesele, hayatın sunduğu ham tecrübeyi kitapların sunduğu derinliklerle yoğurabilmektir. Bilinçli ve derinlikli okuma, bizi gerçekten okuyan ve şuurlu bireyler hâline getirir.

Elanur Demirel / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Baş harfi “-”

“-” – umut dolu gençliğimin boşa çıkan hayallerinin katili. Ömrümün en tatlı anlarını acıya çeviren yılanların en zehirlisi. Alfabenin içinde en çok bana seni hatırlatan, baş harfi “-” olan acımasız sevgilim. Ne söylesem azdır sana, ey merhametsizler, merhametsizi.

Baş harfi “-”

Belki de hiç okumayacaksın sana yazdıklarımı, ömür boyu giley dolu hikayemi. Ya da varlığımdan, yazılarımdan habersiz yaşayacaksın geleceğini. Bir kez bile hatırlamayacağımı düşünüyorum, çünkü senin karakterini iyi bildiğimden söylüyorum bunları. Bağırırsam duymayacak, yazarsam okumayacak, ağlarsam duymayacak, ölsem ağlamayacaksın. Biliyorum ki tüm bunların sana hiçbir değeri yok, çünkü sen, sana değer verenlerin değerini anlamayacak kadar bencil birisin. Yedi yıl önce nasılsan öyle kalmışsın, acıyorum sana, hayat arkadaşım dediğim (rakibim olmasına rağmen) o insanın gününe. Belki de yanıldım burada, bilmiyorum, belki o senden de beter bencildir, sen onun yanında birine katılmak zorunda kalmışsın. Her halükarda varsayımlar çok olabilir, ama bir gerçek var ki, sen herhangi bir erkeğin karısı, kadınısın. Sana yalnızca ve yalnızca mutluluk dileyecek gücüm var. Ben lanet için değil, alkış için yaratıldım, benden ancak bunu bekleyebilirsin.

“-” – biliyorum yazdıklarımı okumayacaksın (Ama unutma ki ben bir yazarım, dertlerimin yazarı. Sensiz yaşayabildiysem de, yazmasam yaşayabileceğime inanma. Hayatta en güvenilir dostum ilhamımdır, çünkü o, tam da kederimde ve sevincimde benimle yürür, asla beni terk etmez, yanımdan uzaklaşmaz). Sen okumasan bile binlerce, belki de milyonlarca insan okuyacak yazdıklarımı, çünkü herkes kendini bulacak yazdıklarımda. Belki de çoğu kendi vefasız sevgilisinin baş harfini yazacak, senin baş harfin olan “-” yerine. Tek sen okumayacaksın, habersiz kalacaksın yazdıklarımdan. Garip değil mi? Çünkü bir zamanlar ilk okuyucusu sen idin, ne yazdıysam. Gazete okumayan sen bile, tamamen bana özel olarak edebi yayınları takip ediyordun (filoloji okumana rağmen). İnsafla söylemeliyim, “Sen mükemmeldin, gerçekten mükemmeldin. Sınıf arkadaşlarım senin çalışkanlığına imrenirken, ben sana kavuşmak için yanıyordum”).

Benim sayemde ilk kez Yazarlar Birliği’ne adım atmıştın, çünkü o gün benim ikinci kitabım “Beni Sevgi Yarattı” kitabımın tanıtımıydı. Tek gözüm seni arıyordu, onlarca insan arasında, saygın yazarlar, şairler, akrabalar ve dostlar arasında, sadece senin için heyecanlıydım. Eleştirilseydim utanacak, kızaracaktım, şükür ki o gün yanında fazla acizleşmedim. Eleştirilerle birlikte övüldüm de. Belki de sen gururlandın, çünkü sevgilinin kitabının tanıtımıydı. Her gün seni bekletmeme rağmen, o, senden bir an bile ayrılmak istemeyen bir aşıktı. Belki de seni şikâyet ederken kendimi biraz övdüm de. Pek iyi olmadı. Yoksa son yıllarda ben de bencil mi oldum? Hayır, bu olamaz, çünkü bir şair asla bencil olamaz, kim ne derse desin, şairlerin bencil olabileceğine inanmıyorum.

Neyse, senin atmosferinden uzaklaşmayayım. Her ne olursa olsun, senin havanın güzelliği inkar edilemez. Çünkü senin havan bana ilham verdi, derin düşünmeme sebep oldu. Ama sonuçta hiçbir şey seni geri getiremez. Sen sensin. Üzerime düşen seni yazılarımda yaşatmak ve inanıyorum ki sen o yazılarda sonsuza kadar yaşayacaksın. Çünkü her şeyde biraz sen varsın ve senin varlığın her şeyi güzel ve eşsiz kılıyor. Sana ait “başyapıt”ımı ne zaman yazacağımı bir yüce Tanrıdan başka hiç kimse bilmez, bilemez…

Baş harfi “-”, şimdi bilmiyorum nerelerdesin. Biraz kulak dolgunla duydum. Evlendiğini, bir kızın olduğunu, çalışmadığını duydum (maalesef çok okumana rağmen sonunda işsizsin. Belki eşin çalışmana razı değil, ya da çalışmaya ihtiyacın yok. Birçok şey düşünülebilir, ama sonuçta işsizsin). Mutlu musun yoksa tam tersi mi bilmiyorum. Ne olursan ol, hayatta her şey nispeten görecelidir, Einstein örneği gibi.

Baş harfi “-”, aradan yedi yıl geçti. Düşünüyorsun 7 yıl, şaka değil, bir adamın ömrü der atalarımız. Hayatımda neler oldu geçti saymakla bitmez “-”. Başarılarım oldu, kayıplarım da. En önemlisi seni kaybettim, bundan sonra kaybedilecek ne olabilir ki… Ne kaybedersem kaybedeyim, senin yokluğunun yanında hiçbir şey. Yakın zamanda üçüncü kitabımın yayınlanmasına hazırlanıyorum, hayal edemiyorum sensiz gerçekleşecek kitap tanıtımını. İnanmazsın belki de yazarken neler hissettiğimi. Kalemle yazmıyorum, mürekkep yerine kanımla yazıyorum. Şimdi birçok kişi bilgisayarda yazmaya alıştı, biz yazarlar da zamanla uyum sağlamalıyız (ama bana göre kalemle yazmak daha güzeldir). Ah, sen benim kanatları kırılmış hayatımın sebebi. Biliyor musun, biri sana haber verirse bile o tanıtıma gelirsin, ya da rüyanda gizlice sana tanıtımın yeri ve tarihinden bahsedilir. Ne olur, bilmiyorum neler olacak, neler yaşanacak. Tek bildiğim o olursa, hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hayatım 180 derece değişecek. Ah, bir gelsen… Yine yedi yıl önceki gibi seni düşünecek kalbim, seni arayacak gözlerim. Seni, seni, seni, baş harfi “-” olan sevgilim. Gelirsen gölgeden bile varlığını tanırım, saçlarının kokusundan varlığını anlarım… Ah hayaller, bir gerçek olsa, olsa da olsa.

Baş harfi “-”, sonunda sana yedi yıl önce yazdığım şiirin iki dizesini hatırlatıyorum ve bunu ömür boyu hatırlayacaksın:

Beni istesen de, istemesen de,

Benim olacaksın şiirlerimde.

Evet sevgilim, benim olacaksın. Bedenen kavuşamasak da sana, ruhen sonsuza kadar benim olacaksın, benim olarak kalacaksın. Bu ruhu hiç kimse benden alamaz, hatta ölüm bile. Çünkü bütün ruhumla sana bağlıyım, sen benim içimde görünmeyen bir varlıksın. Tüm benliğimle sen benim, benimsin…

Habil Yaşar / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Kelimeler Yetmez “A Thousand Words”

Genellikle ucu açık bırakılmış ayakları yere basmayanlar yerine, yaşanmış hikayelerden uyarlananlar yahut kompozisyonu itibariyle iyi insan olmak yolunda mesajlar veren filmleri tercih ederim. Sanatın toplumun farkındalığını arttıracak şekilde olması gerekliliğine inanlardanım. İşte bu tarz filmlerden birisi henüz izleme fırsatı bulabildiğim bir filmden ve onunla birlikte gelişen düşüncelerimden bahsetmek isterim. 

2012 yılında seyirciye çıkmış “A Thousand Words” Türkçeye çevrildiği başlığıyla “Kelimeler Yetmez” adlı film. Başrolünde ünlü aktör Eddie Murphy, kitap yayıncısı Jack rolünü üstleniyor. Jack, hayat standartları oldukça yüksek bir yaşam sürüyor. Bunu da mükemmel ikna kabiliyeti sayesinde yapıyor. Tabi ki bir çok söz sarfederek. Çoğu anlamlı ama bir o kadarı da anlamsız. Ancak bir gün, kitabını yayınlamak istediği bir medyumun peşine düşüyor. Medyumun bahçeden oluşan terapihanesinde dokunduğu bir ağacın, kendi evinde birden bitivermesi ile işler değişiyor. Jack konuştukça ağaç, her kelimesinde bir yaprak döküyor ve yapraklar bittiğinde ölümün geleceği belirtiliyor. (Bu arada bariz ki Türk mitolojisinde de büyük anlama sahip hayat ağacı imgesine gönderme yapılmış.) Film, Jack’in konuşmakla susmak arasında gidip gelen serüveni ile devam ediyor ve sonu elbette tatlıya bağlanıyor. Süreçte, Jack’in çevresinden kendi içine dönen yolculuğu ve aydınlanması ile ekran başında siz de bazı düşüncelere sevk oluyorsunuz. Filmi, belki başta sadece çok konuşmanın ve sonunda susmanın erdemine erişeceğine dair yavan bir öğüt verecek zannedebilirsiniz. Ancak bence vurgulanmak istenen, çok konuşmanın altında yatan nedenler ile nasıl konuştuğumuz ve kelimelerimizi nasıl yönlendirdiğimiz ile ilgili. Çünkü insanoğlu bazen kabullenemediği bazı gerçeklerin üzerini örtmek için çeşitli maskeler üretebiliyor. Jack de bunu yapıyor. Susmanın, durup düşünmek olduğunu ve farkındalıkla kabullenmek gerekliliğinden kaçmak demek olduğunu içten içe biliyor. 

Sıradaki cümlelerin aynı anafikirdekilerinin, farklı ya da belki de birebirini bir yerlerde okumuş ya da duymuş olabilirsiniz. Fakat aynı filmdeki gibi herkesin öğrenme süresi ve öğrendiklerini uygulamaya geçmek için kafasına gerçekten dank ediş zamanı değişebiliyor. Bu yazı da benim bunu itirafımdır. Son zamanlarda hayatımda gerçekleşmesini dilediğim pek çok isteğim var. Filmi tam da baharın geldiği ve bayramın yaklaştığı bu dönemde izledikten sonra sonunda şunu farkettim ki, herhalde bazı gerçekleri kabullenip bırakmam gerekenleri bırakamadığım için isteklerim gerçekleşmiyor. Benim de ağacım ağırlaşıyor ve Jack gibi her kelimemde değil belki ama, her şikayetimde yaprak döküyor. Ve bunun da baş sebebi benim. Belki de siz de kendinizsiniz. Kısaca, güzellikleri kucaklayabilmek için kucağımızda şikayetlerle daha da ağırlaştırdığımız yüklerimizi bırakabilmemiz gerekiyor. Sonuçta hep kışların olmadığı, baharların ve yazların da döngüsündeki şu yaşam, bize umudumuzu kesmeden hayat ağacımızın yeniden yeşereceğine inanmamız için yeterli bir kanıt değil mi?

Lütfiye Hacı Hüseyin / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Büyük İnsanlık

Bir gün gelecek...

Barış, yeryüzünde filizlenecek,

insanların kalplerinde kök salacak

ve sevgi, yaşamın yönüne hükmedecek...


Bir gün gelecek ki

tüm insanlar yaşayacak

kardeşler gibi, kız kardeşler gibi

ve her biri sonsuzlukta kendi büyüklüğünü bulacak...


Bir gün gelecek ki

yeryüzünde doğan her çocuk

tüm insanlığın evladı olacak...


İşte o gün...

yeryüzünde tek bir halk olacak:

insanlık.

Ve o gün doğacak...

Büyük İnsanlık.


Nicola Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Benim İçin

Bir akşam vakti 

Deniz kıyısında oturuyorum 

Yanıma gelen birkaç kedi 

Anlasam onların aç olduğunu yanımdaki 

Yiyeceklerden versem kedilere şimdi 

Onların tek derdi 

Karınlarını doyurmak baksam 

Denize hissetsem havanın serinliğini 

Kulağıma gelen birkaç motor sesini 

Takip etsem gözlerimle aniden sen gelsen 

Otursan gözlerimin içine tam 

Orta yerine o sırada gördüğüm 

Motorlar biraz daha 

Uzaklaşmış olsalar sen gibi 

Hava biraz daha soğumuş olsa 

Veya tam tersi 

Terlemeye başlasam 

Baktığım yerde yani 

Denizin tam ortasında seni 

Görsem koşsan 

Bana doğru düşünsem 

Sen denizin ortasında 

Ve koşuyorsun bana doğru bunlar 

Nasıl oluyor 

Demeye kalmadan 

Sıçrayarak uyanmasam uykumdan 

Belki hayat daha güzel olabilecekti 

Benim için

Ahmet Yılmaz Tuncer / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Nevruz Bayramı

Nevruz baharın gelişinin ilk habercisi kabul edilir. Türk kültüründe baharla birlikte doğadaki dengenin değişmesiyle yeryüzünün yeşile boyanması, sıcaklığın yerküreyi ısıtmasıyla birlikte doğa daha güzel bir hâle gelir. Güneş tepededir. İşte biz 21 Mart günü barışın, kardeşliğin ve sevginin gönüllerdeki anlamı olan bu günü bayram olarak kutlarız. Adı Nevruz Bayramıdır. Nevruz ilk kaynak olarak Orta Asya steplerinden Türklerin yerleşmiş olduğu coğrafyalara bugün baharı bir bayram olarak müjdeler.

Nevruz Bayramı

Nevruzun bizim kültürümüzde şöyle bir anlamı vardır. Türklerin destanlaşan, abideleşen Ergenekon’dan çıkış günü olarak kabul edilir. Orada kurulan kırk körükle demir dağlar eritilmiş ve Türkler özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu özgürlük günü kaynaklarda bahar bayramı yani Nevruz adıyla kutlanır. Bu bayram Türklerin ve diğer Asya toplumlarının yaşadığı her yerde kutlanır. Bu günde farklı etkinlikler yapılır. Yoksullara yardım edilir. Dilek ağacına çaput bağlanır. Ateşin üstünden atlanır. Gül ağacına dilek dilenir. Ergenekon’dan çıkışı temsilen örsle demir dövülür. Osmanlı Devleti döneminde şairlerin o günü övmek için yazdığı Nevruziyeler okunur. Bu nevruziyelere iki beyit örneği verelim.

Çün çemen Firdevs olup sağra irem bostanıdur

Gür ü gılman ile işret et ki dünya fanidür

Ravza i Revan olupdur sagat ı gülzarı gör

Şahlar kah ı zeberced gonceler vildanıdur

Bir zümürrüd soffadıur güya ki Sağn ı büstan

Laleler ol soffanun yakut şadırvanıdur

Iyd ı nevruz oldı vü alnında sıfl ı goncenün

Şol kızıl ben kim görinür taze kurban kanıdur

Nevruzda dilek ağacına rengârenk çaputlarla bağladığımız her dilek ülkemizin birliğini, kardeşliğini, dostluğunu daha çok pekiştirsin. Bu nevruz tüm Türk topluluklarında ve ülkemizde barış içinde bir ve bütün olmamızı sağlasın. Bu nevruz hayatın kışla birlikte bitip baharla birlikte yeniden canlanmasını sembolize eder. Nevruz İran dilinde yeni gün demektir. Kışın ölen tabiat yeni güne uyanır. İnsanlar da tabiatla birlikte yeniden canlanırlar. Umutları, istekleri, sevgileri kış uykusundan uyanır. Nevruz Dede Korkut’un boy boyladığı soy soyladığı, Yunus Emre’nin “sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz”, Mevlana’nın “ne olursan ol yine de gel”, Hacı Bektaş Veli’nin “bir olalım, iri olalım, diri olalım” dediği bir coğrafyada bize aydınlık yarınların habercisidir.

Bu güzel günde savaşların barışa, kinin sevgiye bahar çiçekleri gibi dönüşmesini diliyor, tüm okurlarıma mutlu Nevruzlar diliyorum.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Her Duygunun Anlatılmaya Değer Bir Tarafı Vardır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Öznur Karakoç. 1994 yılında İzmir’de doğdum. Evliyim ve iki çocuk annesiyim. Hayatım, bir yandan evin içindeki seslerle, kahkahalarla ve telaşlarla akarken; diğer yandan içimde sessizce büyüyen kelimelerle şekilleniyor. Annelik bana sabrı, sevgiyi ve derin bir duyarlılığı öğretti. Yazmak ise bu duyguların ses bulduğu, kendimle en sahici şekilde buluştuğum yer oldu.

Yazar Öznur Karakoç

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazmak benim için bir karar değil, zamanla fark edilen bir ihtiyaçtı. Yıllarca içimde biriken duygular, söylenemeyen cümleler ve yarım kalan hikâyeler vardı. Kimi zaman bir gecenin sessizliğinde, kimi zaman hayatın tam ortasında kelimeler beni buldu. Kitap yazmaya yönelmemin temel nedeni, insanın içinden geçen ama çoğu zaman dile getiremediği duygulara tercüman olabilme isteğiydi. “Bunu yaşayan sadece ben değilim” dedirtebilmek, yazma yolculuğumun en güçlü motivasyonu oldu.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Yazarlık benim için bir unvan değil; bir hâl, bir duruş. Kendime dürüst olabildiğim, kalbimin sesini saklamadan dinleyebildiğim bir alan. Yazarken bazen kırılıyorum, bazen iyileşiyorum ama her defasında biraz daha kendim oluyorum. Kelimelerle kurduğum bu bağ, beni hayata daha dikkatli, daha şefkatli bakmaya davet ediyor.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Çok teşekkür ederim. Kitabımda okurları büyük iddialar değil, gerçek ve tanıdık duygular bekliyor. Hayatın içinden, belki de herkesin kalbine bir kez uğramış hisler… Bazen bir satırda durup derin bir nefes almak, bazen “ben de böyle hissetmiştim” diyerek gülümsemek mümkün. En büyük sürpriz, okurun satırlar arasında kendisiyle karşılaşması olacak.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Hayatımda iz bırakan kitaplar ve yazarlar çok oldu. Doğan Cüceloğlu’nun eserleri kendimi ve insan ilişkilerini daha derinlemesine sorgulamama vesile oldu. Ayşe Kulin’in Kördüğüm’ü, insan ruhunun karmaşıklığını sade ama etkileyici bir dille anlatışıyla beni çok etkiledi. Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel’i zaman, insan ve vicdan üzerine uzun uzun düşündürdü. Mümin Sekman’ın Her Şey Seninle Başlar kitabı ise sorumluluğu ve değişimi hatırlattı. Elbette daha pek çok kitap var ama bunlar ilk aklıma gelen, beni hem okur hem yazar olarak besleyen eserler oldu. Kitaplar sayesinde yalnız olmadığımı hissettim ve yazma cesaretim güçlendi. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, yeni bir çalışmam var. Bu kez yolum çocuklara çıkıyor. Çünkü çocukları çok seviyorum ve onların dünyasının ne kadar saf, ne kadar derin olduğunu biliyorum. Hayal gücünü besleyen, kalbi incitmeyen, umutla örülmüş bir çalışma olacak. Şimdilik detay vermek istemem; sürprizi kaçırmak istemiyorum ama şunu söyleyebilirim: Bu kitap, içindeki çocuğu unutmamış herkes için.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kendinizi susturmayın. Hissettiklerinizi küçümsemeyin. Hayat bazen yorucu, bazen karmaşık olabilir ama her duygunun anlatılmaya değer bir tarafı vardır. Okuyan, düşünen, hisseden ve kalbiyle temas eden herkese gönülden teşekkür ederim. Kelimeler bir yerde buluşuyorsa, orada umut vardır.

Yazmak Anlamaya Çalışmanın Bir Yoludur

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Semiha Baysal. 1972 Osmaniye doğumluyum. Küçüklüğüm birdeniz şehri olan Mersin’de geçti. Üniversiteyi kazandığımda  Ankara’ya geldim. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Birkaç şehir gezdikten sonra Ankara’ya döndüm ve hala Ankara’da bir lisede öğretmenlik yapmaya devam ediyorum. Mesleğimi çok seviyorum tekrar dünyaya gelsem yine öğretmen olurdum.

Yazar Semiha Baysal

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Türkiye’nin kıymetli üniversitelerinden Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. Çok değerli hocalar tarafından yetiştirildik. Bu vesile ile hocalarıma da çok teşekkür ederim. 

Çocukken doğum günümde aldığım en güzel hediye bir hatıra defteriydi. Üzeri sarı yaldızlıydı ve elinde piknik sepeti olan gamzeli yanaklarıyla gülümseyen bir kız vardı kapağında. İlk kitabım belki de bu defterin içine yazdıklarımdı. Yalnız kaldığımda ki bu genellikle yatmadan önce olurdu zihnimden cümleler kurardım. Günün özeti gibi düşünebilirsiniz. Unutmak istemediğim, beni mutlu eden anları tekrarlayıp dururdum bununla da yetinmez üşenmeden kalkıp notlar alırdım. Eğer yazarsam rahat uyuyabilirdim. Bu alışkanlığım zamanla kırıldı ve sonradan fark ettim ki huzursuzluklarımın derinde yatan sebebi yazmayı yani notlar almayı bırakmış olmamdı. Tekrar başladım yazmaya bu kez okuduğum kitapları özetliyor cümleler çıkarıyordum. Yaşadığım bir an ya da gördüğüm bir nesne ile ilgili yazıyordum. Sonra öykülerimi ve denemelerimi yazmaya başladım. Anlatmakta zorlandığım, hatta kimi zaman kendime bile açıklayamadığım duyguları somutlaştırmanın en güzel yoluydu yazmak. Bazı hikâyelerin yaşanabilir olduğunu, bunun hayatın olağan akışının bir parçası sayılabileceğini göstermek istedim. Çünkü insan, kimi zaman hissettiklerini ifade edecek kelimeyi bulamaz; ben de o kelimeleri öyküler aracılığıyla kurmaya çalıştım.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için hem bir arayış, hem bir ifade biçimi, hem de insanın kendine ve dünyaya bıraktığı izdir.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Kitabım çıkarken Alaska Yayınları ile tam da istediğim gibi bir çalışma gerçekleştirdik. Kitabımda okurları bekleyen en güzel sürprizlerden biri, çok tanıdık buldukları sözlerin ve duyguların ardında bulunan edebî izleri yeniden fark etmeler olacak. Günlük hayatımızda severek söylediğimiz pek çok şarkının sözlerinin, belleğimize kazınmış cümlelerin ve en yoğun duygularımızı ifade ederken başvurduğumuz o “tek cümlelerin” ardında, Türk edebiyatının usta kalemlerinin izleri olduğunu hatırlatmak istedim. 

Okur, bu kitapta yalnızca yazarların biyografileriyle karşılaşmayacak; aynı zamanda onların hayat hikâyelerinin, eserlerine ve dolayısıyla bizim hayatlarımıza nasıl dokunduğunu da görecek. En mutlu anlarımızda bir cümleyle duygumuzu özetlerken ya da en kırgın anımızda bir dizeye sığınırken aslında o büyük ustaların kelimeleriyle konuştuğumuzu fark etmek, kitabın sunduğu en özel keşiflerden biri. Belki de bu kitabı okuduktan sonra onların gölgeleri olan eserlerini okumak isteyecekler, arştırıp okudukça mutlu olacaklar. Ya da tıpkı benim gibi ustalarımızın yaşadıkları mekânlara gidip zamanın o dilimine girerek kitapta okudukları satırları, aldıkları tadı arayacaklar… Bir eseri okurken bundan daha iyi bir okuma olabilir mi? Bir başka sürpriz ise şu: Okur, belki de hiç fark etmeden yıllardır içinde taşıdığı bir cümlenin, bir duygunun kaynağıyla karşılaşacak. Çünkü bu kitap, yalnızca edebiyatı anlatmıyor; aynı zamanda edebiyatın hayatımızın en gerçek, en kırılgan ve en güçlü anlarına nasıl eşlik ettiğini de hissettiriyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü, Oruç Aruoba Sayıklamalar, Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Suat Derviş Fosforlu Cevriye, Sait Faik Abasıyanık Son Kuşlar, Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan. Bu yazarların ve burada sayamadığım edebiyatımızın diğer yapı taşlarının kurdukları cümleler, dünyaya bakışları, olaylara gösterdikleri hassasiyet ve hayatla verdikleri mücadele, yazarlık yolculuğumda beni en çok besleyen unsurlar oldu. Onların en zor anlarda bile yılmadan yazmaya ve üretmeye devam etmeleri, kendi yolumu bulurken bana cesaret verdi. Onlar benim için bir yol arkadaşıydı. Üniversite yıllarında okulumuzun kütüphanesinde sarı yapraklı orijinal kitaplardan ustaların eserlerini okurken büyülenirdim. Yazın dünyamın temelleri da atılıyordu kanımca.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aslında “Edebiyatımıza İz Bırakan Kalemler” adlı kitabımdan önce bir öykü dosyam vardı. Kısmet edebiyatımızın ustalarını anlatan kitabımın daha önce çıkmasıymış. Edebiyatımıza İz Bırakan Kalemler, uzun yılların birikimiydi. Kitabın İçinde yer alan çizimlerle eser tamamlandı. Sevgili okurlar için raflarda yerini aldı. Umarım güzel dönüşler alırım. Kitaba mail adresimi eklemek istememin en önemli sebebi okuyucularımın değerli yorumlarını öğrenmek ve ulaşamadıklarımla paylaşım yapabilmektir.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yazmak anlamaya çalışmanın bir yolu. İnsanoğlu anladıkça aydınlanacak ve dünyanın ne kadar kirlendiğini fark edecektir. Bu hikâye hepimizin. Ortak duygular, kırılmalar, sevinçler… Eğer bir okur bile okurken yalnız olmadığını hissederse benim için kitap anlamını bulmuş demektir. Yaşanılacak bir dünya için biz insanların arınması gerektiğini fark etmek en büyük kazanımdır.

Anlam ve Umudun Yenilmez Hikâyesi

Viktor E. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı eseri, okurunu yalnızca bir kitapla değil, insan varoluşunun en temel sorularıyla karşı karşıya bırakan nadir metinlerden biridir. Bazı kitaplar vardır; bittiğinde yalnızca bir hikâye anlatmış olmaz, okurun hayata bakışında sessiz ama kalıcı bir değişim yaratır. Frankl’ın eseri de tam olarak böyle bir etkiye sahiptir. Ne yalnızca bir anı kitabıdır ne de salt bir psikoloji metni. Daha çok, insanın en karanlık koşullar altında bile içindeki anlam arayışını, umudunu ve ahlaki pusulasını nasıl koruyabildiğini gösteren güçlü bir insanlık belgesidir.

Anlam ve Umudun Yenilmez Hikâyesi

Yüzyılın en büyük trajedilerinden biri olan Holokost sırasında Nazi toplama kamplarında yaşanan deneyimler bu kitabın çıkış noktasıdır. Frankl, Auschwitz ve Dachau gibi kamplarda yaşadıklarını anlatırken yaşanan vahşeti sergilemekten çok daha farklı bir amaç güder. Onun asıl sorusu şudur: İnsan her şeyini kaybettiğinde geriye ne kalır? Açlık, aşağılanma, ölüm korkusu ve umutsuzlukla çevrili bir dünyada insanı insan yapan şey nedir? Frankl’ın cevabı dış dünyada değil, insanın iç dünyasında saklıdır. Ona göre insanın elinden alınamayan son şey, yaşamın anlamına dair içsel tutumudur. Frankl’ın düşüncesinin merkezinde anlam ile kavram arasındaki ilişki bulunur. Anlam, onun için soyut bir fikir değil, insanın varoluşunu yönlendiren yaşamsal bir gerçekliktir. Kavramlar düşünceyi düzenler; fakat anlam, insanın hayatına yön verir. İnsan, hayatı yalnızca açıklamak için kavramlara başvurmaz; aynı zamanda yaşamak için bir anlam bulmaya ihtiyaç duyar. Frankl’a göre insanın temel motivasyonu haz ya da güç değildir. Bu görüşüyle o, klasik psikanalizin temsilcileri olan Sigmund Freud ve Alfred Adler’den ayrılır. Freud insan davranışının temelinde haz arayışını, Adler ise güç ve üstünlük isteğini görürken Frankl insanın özünde anlam aradığını savunur. Onun geliştirdiği psikoterapi yaklaşımı olan Logoterapi de bu düşünce üzerine kuruludur. “Logos” yani anlam, insan ruhunun yönünü belirleyen en temel unsurdur.

Toplama kamplarında yaptığı gözlemler bu düşüncenin en çarpıcı kanıtlarını sunar. Frankl, kampa yeni getirilen mahkûmların ilk aşamada derin bir şok yaşadığını anlatır. İnsan zihni karşı karşıya kaldığı bu aşırı gerçekliği kabul etmekte zorlanır. Ardından duygusal bir uyuşma dönemi başlar. Sürekli açlık, dayak ve ölüm tehdidi altında yaşayan insanlar, hayatta kalabilmek için duygularını bastırmaya başlarlar. Acıya alışmak bir savunma mekanizmasına dönüşür. Fakat Frankl’ın gözlemlerine göre bu durum insanlığın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. En ağır koşullar altında bile umut, vicdan ve ahlaki seçimler kendini göstermeye devam eder. Kamplarda bazı mahkûmların son lokmalarını başkalarıyla paylaştığını, bazı insanların ölümün gölgesinde bile birbirlerini teselli etmeye çalıştıklarını anlatır. Bu küçük gibi görünen davranışlar aslında insanın ahlaki özünün hâlâ var olduğunu gösterir. Frankl’a göre vicdan, insanın içsel pusulasıdır ve en ağır koşullarda bile tamamen susmaz. İnsan her şeyi kaybedebilir; fakat doğru ile yanlış arasındaki seçimi yapma kapasitesi bütünüyle ortadan kalkmaz. İşte bu noktada ahlak ve anlam birbirine bağlanır. Çünkü insanın ahlaki kararları, çoğu zaman hayatın anlamına dair inancıyla yakından ilişkilidir.

Frankl’ın en dikkat çekici gözlemlerinden biri, kamplarda hayatta kalma ihtimalinin en yüksek olduğu kişilerin fiziksel olarak en güçlü olanlar değil, yaşamlarında bir anlam görebilenler olmasıdır. Dışarıda kendisini bekleyen bir eş, tamamlanmamış bir bilimsel çalışma, yazılmayı bekleyen bir kitap ya da gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluk… Bu tür hedefler insanın içsel direncini güçlendirir. Yaşamın kendisinden beklediği bir görev olduğunu hisseden insanlar, en zor koşullarda bile yaşama tutunabilir. Frankl bu düşünceyi sık sık Friedrich Nietzsche’ye atfedilen şu sözle ifade eder: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, neredeyse her nasıla dayanabilir.”

Bu noktada umut kavramı da anlam düşüncesiyle iç içe geçer. Umut, Frankl’a göre iyimser bir hayalden ibaret değildir. Umut, insanın gelecekte gerçekleştirmesi gereken bir anlamın var olduğuna inanmasıdır. İnsan geleceğe doğru bir yön hissedebildiğinde, bugünün zorluklarına dayanma gücü bulur. Bu yüzden Frankl’ın yaklaşımı basit bir iyimserlik değil, varoluşsal bir sorumluluk düşüncesidir. Frankl’ın en güçlü vurgularından biri özgürlük meselesi üzerinedir. Ona göre insanın özgürlüğü dış koşullardan tamamen bağımsız değildir; fakat yine de tamamen ortadan kaldırılamaz. İnsan bir başkasının kendisine nasıl davranacağını kontrol edemez. Başkalarının zulmünü, adaletsizliğini ya da sertliğini engellemek her zaman mümkün değildir. Ancak insanın elinden alınamayan bir alan vardır: Bu davranışlara nasıl tepki vereceğini seçme özgürlüğü. İşte Frankl’ın ünlü düşüncesi burada ortaya çıkar: İnsan, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, onlara karşı takınacağı tutumu seçme özgürlüğüne sahiptir.

Bu düşünce, ahlak ve vicdan kavramlarını daha da önemli hale getirir. Çünkü insanın verdiği tepkiler yalnızca psikolojik değil aynı zamanda ahlaki kararlardır. Bir insan zulüm karşısında umudunu kaybedebilir ya da onurunu koruyabilir. Kendi acısına kapanabilir ya da başkasına yardım etmeyi seçebilir. Frankl’ın anlatısında insanın büyüklüğü tam da bu noktada ortaya çıkar: İnsan, koşulların ürünü olmak zorunda değildir; aynı zamanda kendi tutumunun da yaratıcısıdır. Frankl’ın anlam anlayışı yalnızca acı karşısındaki tutumla sınırlı değildir. Ona göre hayatın anlamı üç temel yolla keşfedilebilir. Birincisi üretim ve yaratım yoludur. İnsan bir eser ortaya koyduğunda, bir iş yaptığında ya da dünyaya katkıda bulunduğunda yaşamının anlamını hisseder. Üretkenlik, yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir; insanın varoluşuna değer katan bir eylemdir. Bir hedefe yönelmek, bir şey üretmek ve bir iz bırakmak insanın içsel boşluk duygusunu azaltır.

İkinci yol sevgidir. Frankl’a göre sevgi, bir insanın özünü görme yeteneğidir. Birini gerçekten sevmek, onun potansiyelini ve değerini kabul etmektir. Sevgi insanın en zor anlarda bile hayata bağlanmasını sağlayabilir. Üçüncü yol ise kaçınılmaz acıya karşı takınılan tutumdur. İnsan her acıyı engelleyemez; fakat acı karşısında nasıl bir insan olacağını seçebilir. Frankl’ın düşüncesinin en güçlü yönlerinden biri budur: Acıyı romantize etmez, fakat kaçınılmaz olduğunda onun insanın içsel gelişimine katkıda bulunabileceğini kabul eder.

Bu yaklaşım modern dünyanın konfor odaklı yaşam anlayışına güçlü bir eleştiri içerir. Günümüz kültürü çoğu zaman mutluluğu doğrudan hedef olarak sunar. Oysa Frankl’a göre mutluluk doğrudan hedeflenebilecek bir şey değildir. Mutluluk, anlamlı bir yaşamın yan ürünüdür. İnsan yalnızca mutlu olmak için yaşadığında boşluk hisseder; fakat kendisinden daha büyük bir amaca yöneldiğinde yaşamı derinlik kazanır. Frankl’ın anlatımı son derece yalın ve ölçülüdür. Süslü metaforlar ya da dramatik anlatımlar kullanmaz. Yaşadığı acıları abartmaz; okuru etkilemek için duygusal bir dil kurmaz. Bu sade üslup metnin etkisini daha da güçlendirir. Bir yandan bir psikiyatrist titizliğiyle gözlem yapar, diğer yandan bir insan olarak acıyı, umudu ve çaresizliği dile getirir. Bu nedenle eser hem bilimsel hem de derinden insani bir karakter taşır.

Bu kitap klasik anlamda bir roman değildir. Olay örgüsü, karakter gelişimi ya da kurmaca bir yapı arayan okur için alışılmış bir edebi deneyim sunmaz. Ancak metnin gücü başka bir yerde yatar: okuru kendi hayatıyla yüzleştirmesinde. Frankl’ın yazma amacı estetik bir başarıdan çok bir tanıklık ve sorumluluktur. Bu nedenle metin, edebi süslerden uzak ama düşünsel açıdan son derece zengindir. Bugün bu eseri yeniden değerlendirdiğimizde onun yalnızca bir kamp anısı olmadığını daha açık biçimde görürüz. İnsanın Anlam Arayışı modern insanın yaşadığı varoluşsal boşluğu anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Hız, tüketim ve konforun merkezde olduğu çağımızda insanlar çoğu zaman “nasıl yaşayacaklarını” öğrenirken “neden yaşayacaklarını” unuturlar. Frankl’ın eseri bu soruyu yeniden gündeme getirir.

Kitap, okura kolay bir teselli sunmaz. “Her şey iyi olacak” gibi basit bir iyimserlik önermez. Bunun yerine daha gerçekçi ve daha güçlü bir düşünce ortaya koyar: Hayat bazen acı dolu, adaletsiz ve zor olabilir. Ancak insan bu koşullar karşısında nasıl bir insan olacağını seçebilir. Bu seçim, insanın ahlakını, vicdanını ve umudunu belirler. Belki de eserin kalıcı etkisi tam olarak burada yatar. Okur kendi hayatındaki zorluklara farklı bir gözle bakmaya başlar. “Neden ben?” sorusu yerini “Bu durumda nasıl bir tutum seçebilirim?” sorusuna bırakır. Böylece anlam, soyut bir düşünce olmaktan çıkar ve insanın varoluşunu yönlendiren bir sorumluluğa dönüşür.

Frankl’ın kamp karanlığından çıkardığı bu düşünce bugün hâlâ güçlüdür. Çünkü insanın anlam arayışı tarihsel koşullardan bağımsız, evrensel bir deneyimdir. İnsan mutluluğun peşinden koşarak değil, anlamın çağrısına kulak vererek daha derin bir yaşam kurabilir. Ve anlam bulunduğunda, en karanlık gecelerde bile insanın içinde küçük de olsa bir ışık yanmaya devam eder.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Uzaktan Bakış

Hayata bir kenara çekilip uzaktan bakıyorum; içine girmeden, kaybolmadan, olabildiği kadar sakin bir biçimde. Herkesin hayatı ayrı bir biçimde, kendi doğrularıyla yaşadığını görüyorsunuz. İnsanların hayat tarzları da birbirinden farklıdır. Bunun sebebi; yetişme şartları, aile yapıları, aldıkları eğitim ve yetiştikleri coğrafyanın hayata bakış açılarını şekillendirmesidir. Özellikle büyük şehirlerde bu durumun çok daha belirgin olduğuna şahit olmak mümkün.

Uzaktan Bakış

İnsanların yürüyüşleri bile aslında hayat tarzlarını çok iyi anlatıyor. Elinde tespih ile gezen bir insanın hayata bakış açısıyla, yırtık pantolon giyen birinin bakış açısının farklı olması gayet normal karşılanmalıdır. Elinde tespih olan kişinin daha çok köy kültürüyle yetiştiğini görebilirsiniz; köyde biriktirdiklerini şehirde de devam ettirmeye çalıştığı ve çevresine bilmeyerek hayatına dair bir mesaj verdiği bir gerçektir. O insana yırtık bir pantolon giydirmeniz veya vücudunun herhangi bir yerine dövme yaptırmanız pek mümkün değildir. Onun genlerine yerleşmiş doğrular arasında böyle bir yapı yoktur; o sadece köyden aldığı değerleri taşımaya devam eder. Tabii şehrin popüler kültüründen de aldıkları vardır fakat bunları kendisi için bir yaşam tarzı haline getirmesi imkânsız gibidir. Onu kontrol eden yaşantıları vardır; aslında daha önce yaşadığı yerdeki birileri, onu görmelerine gerek kalmadan hayat tarzını aynen korumasını sağlamaktadır.

Şehirde büyümüş, ailesinden ve okuldan aldıklarının yanı sıra çevresinden edindiği kültürel değerleri harmanlayarak yaşayanlar ise temel bir kültür yapısına bağlı kalmaksızın hayatlarını devam ettirirler. Bir şekilde "arabesk" bir hayat sürmektedirler; bu hayatı okullarda ve sokaklarda görmek mümkündür. Herkesin doğruları kendilerine göre farklılıklar oluşturmaktadır. Bu durum, toplumların kısmen gelişmesine ama temel olarak bozulmalarına sebep olmaktadır.

Bir de ailenin çocuklar üzerindeki etkisine bakmak gerekir. Artık çocuklar çekirdek ailelerde yetişmektedir; o büyükanne ve dedelerden müteşekkil geniş aileler yok artık. Kültürel aktarımlar ve örnek davranışlar sadece anne babanın verdikleri ve okuldan aldıklarıyla gerçekleşmektedir. Bu durumun iyi tarafı, eğitimli ailelerin çocuklarının daha iyi yetişme şansına sahip olmasıdır. Fakat aile kültürünü büyükanne ve büyükbabadan almaları da önemlidir. Geçmişin kültür aktarımı, ailenin yıllarca daha sağlıklı bir biçimde devam etmesini sağlayan bir gerçektir.

Şehir hayatına yeni gelmiş ailelerin çocuk yetiştirme süreçleri ise başlı başına bir zorluktur. Çocukluğunuzun geçmediği, sokaklarında oynamadığınız bir şehirde hayata tutunmaya çalışmak kolay değildir. Geldiğiniz yer sizi sıkı sıkıya koruyan bir yerken, şimdi kimsenin sizi tanımadığı bir yerdesiniz. Üzerinizdeki çevre kontrolünün kalkması başlangıçta özgürlük gibi görünse de, şehir hayatının bu kontrolsüzlüğü ailenin yanlış yapma ihtimalini artırmaktadır. Geçim problemleri ve ailedeki herkesin çalışmak zorunda olması, evi sadece "otel" niyetine kullanılan bir mekâna dönüştürmektedir.

Peki, bu çocukların eğitimi ne olacak? Anne ve babanın sürekli işte olduğu bir düzende çocuğu okula kim götürecek, derslerini kim takip edecek? Çocuk gerçekten okula gidiyor mu yoksa sokaklarda yalnız mı kalıyor? Hafta sonunda sadece bir gün gördüğünüz çocuğa ne verebilirsiniz? Maalesef hiçbir şey. Öğrenciler ortaokul ve liseye geçtiklerinde devamsızlıklar artacak, çocuk kendine kontrolsüz yeni arkadaşlar bulacaktır. Şehir hayatı, yeni yetişen nesilleri birer birer yutacak ve bu nesiller kaybolacaktır.

Toplum inşası; okumuşlar, elitler ve yeterli aile kültürü alamayan bireylerin karmasıyla oluşuyor. Sokakta karşılaştığınız insanın kim olduğunu bilmediğiniz, can güvenliğinin sorgulandığı bir yapı bu. Ailenin çekirdek yapısının bozulması, geçim sıkıntıları ve kontrolsüz göçler, zamanla toplumun tamamını rahatsız eden bir hayat biçimine dönüşüyor. Bir de sosyal medya gerçeği var; herkesin birbirine benzeme isteği ve renkli hayatlara duyulan özlem, toplum yapısını daha da bozuyor.

Bu problemlere kısa vadede çözüm bulmak mümkün görünmemektedir. Düzelebilmek için şehre yeni gelenlerin yerleşik hale gelmesi, şehir kültürünü kavraması ve ekonomik problemlerin çözülmesi gerekecektir. Toplumu ileriye taşıyacak olan o "bir avuç" eğitimli insanın yetiştirdiği değerler, toplumun geneline yayılmadıkça şehir kültürünün iyileşmesinden söz etmek mümkün olmayacaktır. 

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

İnsan Nereye Gider

İnsan Nereye Gider

öpmeden çiçeğini koklamadan

bağrına basmadan henüz 

için için tutuşup yanarak 

insan nereye gider

canının yarısını bırakarak 


ölümün kutsal çağında

kısalır ayakların

dönüp uzun uzun bakarsın

bıraksalar darmadağın aşkını

yeniden yaratacaksın 

insan nereye gider 

hasret kurşunu ile yaşayarak 


sarılmak istersin delice 

güzeller güzeli zeytin ağacına 

kurban olursun havasına suyuna 

yememiş içmemişsindir hani

var etmişsindir yokluktan

sonra yer yerinden oynar 

sökülürsün kökünden 

insan nereye gider 

aziz toprağından koparak


kıpır kıpır 

bir özgürlüğe uyanırsın

güller açmıştır yüzünde 

gökyüzü 

her zamankinden daha afilidir

türküler söylersin geleceğe dair 

çoğalır sevginin dili

birleşir umutla eller

insan nereye gider 

barış tohumları ekilmişken henüz 


koparsın birer birer dalından 

meçhule mültecidir ömrün

sığamazsın yeryüzüne

insan nereye gider 

bombalar ve savaşlar içinde


Fazlı Humar / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Minik İzler

Bazen ilham gizlenir en küçük şeyde,

Küçük kanatlarda saklı tüm gökyüzü belki de.

Uğurböceği taşır dünyayı sessiz, minik,

Ama hassas, derin, ince bir çizgi gibi tek.


Büyük işaretleri ararız gürültüde,

Oysa fısıldar her an, her minik izde.

Küçük varlıklarda, neredeyse görünmez çizgide,

Gizli kalan güzellik bekler sessizce bizde.


Dikkat et, bak, dünya büyür küçüklükte,

Durmak yeter bazen, gör güzelliği basitlikte.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447