Doğal Destanlara İhtiyacımız Var

Merhaba Hüseyin Avni Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1974 Karasu / Sakarya doğumluyum. Ankara, Gazi üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları(Türkoloji) mezunuyum. Kocaeli’de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışıyorum.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazar olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazar mıyım? Bilmiyorum. Yazar olmak eğer bir şeyler yazmaksa evet yazıyorum, bazen yayımlıyorum bazen yırtıp atıyorum yazdıklarımı. Düşündüklerinizi yazmaya değer bulmuyorsanız yazmayın, diyor Tolstoy. İşin bir de bu yanı var tabii. En toplumcu konuları dahi işlediğim şiirlerimi aslında kendimi tatmin için yazıyorum, desem yalan olmaz. Yazıyorum, rahatlıyorum. Yoksa kafamın içinde vızıltısı bitmiyor o ilham mısraın. Zaten şiiri bana yazdıran iki ya da üç mısra oluveriyor. Gerisi ustalığımıza kalıyor. Ben şiirin, bir davanın aracı ya da silahı olabileceğini düşünmüyorum. Örneğin bana göre İslamcı şiir olmaz Müslüman(Dindar ya da dinî hassasiyetleri yüksek) şair olabilir. Milliyetçi ya da sosyalist şiir de olmaz; milliyetçi ya da sosyalist şair olabilir. Ve bazen bir sosyalist şairin en milliyetçi şairden daha fazla hizmeti olabilir o dile.

Hüseyin Avni Cengiz,

Yalnız, her şairin mutlaka bir derdi olmalı. Belirgin bir dünya görüşü olmalı. Bir ya da birkaç bilince sahip olmalı bir şair. Bilinç derken neyi kastediyorum? İster sınıf bilinci olsun, ister bir inanç bilinci olsun ister millet(ulus) bilinci olsun isterse insanlık bilinci olsun. Mutlaka bir bilince ulaşmış olmalı şair. İnsan olabilmek en zor ulaşılan bilinçtir bana göre. Bu başta şiir olmak üzere kurgusal metinler için böyle. Deneme gibi düşünce yazıları farklı tabii. Deneme Günlüğü adında bir çalışmam var. Onu kesinlikle toplumuma olan borcumu ödemek için yazdığımı söyleyebilirim. Ne var o denemelerde? Ülke olarak, millet olarak neden böyleyiz? İşte bu sorunun cevabını arayan yazılar yazıyorum.  Bir eğitimci gözüyle tespit ettiğim yaralarımıza kalemle neşter atmaya çalışıyorum. Kendimce ulusal kronik sorunlarımızın tarihi köklerini irdeliyorum. En büyük idealim milletçe bir ahlak toplumu olabilmek ve çağdaş uygarlık seviyesinin de üstüne çıkabilmek. Evet, en büyük ülküm bu.

Peki, yazdıklarımı yazmaya değer buluyor muyum? Tolstoy’un bu konudaki ihtarını duyduktan sonra dahi yazmaya devam edebiliyorsam demek ki yazdıklarımı yazmaya değer buluyorum.

“İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.” şeklinde bir mısraı vardı bir şairimizin. Zannederim İsmet Özel’indi bu mısra. Bunu bugün çok daha net anlayabiliyorum. Gerçekten kendisinden çok faydalandığım düşünür, siyasetçi ya da gazetecilerimizin birçoğunun mensubu olmadığı mahallenin kültür mirasına karşı cehalet derecesinde lakayt olduklarını görüyorum. Hele bazıları bunu marifet sayıyor adeta.  Oysa benim her mahalleye bir aşinalığım var. Bu durum beni yazmak için cesaretlendiriyor. Yazma serüvenim her liseli genç gibi başladı. Günlük tutarak. Gerçi günümüzde gençler pek yazmıyorlar. Okumuyorlar ki yazmayı bir ihtiyaç olarak hissetsinler. Bu alışkanlığım üniversitede de devam etti. Şiir, deneme, “Hadi dergi çıkaralım.”…  Böyle devam etti işte.  

Zor günlerden geçiyoruz. Belki toplum olarak doğal destanlara gerçekten ihtiyacımız var.

Üniversitede öğrencisi olduğum Yeni Türk edebiyatı öğretmenimiz Mehmet Önal Bey’in şiirlerimi kritik etmesi benim için çok faydalı oldu. Ki kendisi akademik çalışmalarının yanında roman ve hikâye gibi sanatsal metinler de yayımlıyordu.

Dede Korkut Hikâyelerinden Kam Büre'nin Oğlu Bamsı Beyrek Destanını nazım türünde anlattığınız eseriniz Bamsı Beyrek kitabınız okuyucuyla buluştu. Sizi destan metinlerine yönlendiren sebep nedir?

Beni asıl cezbeden doğal destanlardaki dilin mucizevî gücü. Musiki… Örneğin  Yunan Homeros’un destanlarını, İranlı Firdevs’inin Şehnamesini, Gürcü şair Şota Rustaveli’nin Kaplan Postlu Şövalye’sini,  -bu dilleri bilmiyorsanız dahi- sosyal medya araçlarından dinleyin. Dildeki mucizeye eminim tanık olacaksınız. Moda tabirle var oluşun nabzının destanlarda attığını göreceksiniz. Zor günlerden geçiyoruz. Belki toplum olarak doğal destanlara gerçekten ihtiyacımız var. Aslında bu konuda kitabın Sebebi Telif bölümünde gerekli açıklamayı yaptım. Daha fazla söze hacet yok, diye düşünüyorum.

Hüseyin Avni Cengiz, Bamsı Beyrek, Alaska Yayınevi

Dede Korkut Hikâyelerinden Bamsı Beyrek Destanını seçmenizdeki sebep neydi?

Şüphesiz biz Türkler tarihte Arap ve Fars kültüründen çok faydalandık. Faydalandık ve kendi yolumuza devam ettik. Bir anlamda İslam’ın kabulüyle dönemin en medeni ulusları arasına katıldık hatta o medeniyetin yüzyıllarca bayrağını taşıdık. Hani şöyle bir sınıflandırma vardır: İslamlık Öncesi ve İslamlık Sonrası Destanlarımız. Zannımca Türk ve İslam kültürünün kesiştiği;  İslam’ın en saf haliyle yaşandığı devreyi en iyi temsil eden hikâye buydu.  

Klasik Edebiyatımızda Yusuf ile Züleyha, Leyla ile Mecnun ya da Ferhat ile Şirin neden defalarca işlenmiş mesela. Edebi eserlerde önemli olan konu değil üsluptur da ondan. Ben de bu hikâyeyi nazma çekerek bir anlamda bu geleneği sürdürmek istedim belki. Farkı aruzla değil milli vezin olan heceyle yazmam. Aruza hâkimim, diyebilirim. Aruzla da yazabilirdim ama destanların milli olduğu aşikâr. Bu nedenle hece ölçüsü daha uygun geldi bana. Peki, neden dörtlük değil de beyit? Olay anlatan manzumelerde dörtlük çok uygun düşmüyor bana göre. Yer yer duygu ve heyecanın dile getirilmesi gerektiği yerlerde beyit dışında nazım birimleri de denedim. Ayrıca bu hikâyede zaten saydığım klasik mesnevilerdeki birçok motif mevcut.

Destan metinlerini günümüz diline çevirirken ne tür bir yöntem izlediniz?

Bu çalışmada mümkün olduğunca metnin aslına sadık kaldım.  Metnin ruhuna uygun olmak şartıyla çok az dolgu mısra ekledim. Muhakkak ki metnin aslını yüzde yüz taklit etmemiz mümkün değil. Onu başarabilseydik zaten aynısını yazmış olurduk. Kaldı ki aynı hikâyenin istinsah edilmiş başka varyantlarında dahi birçok farklar ortaya çıkıyor. Haddim olmayarak yer yer telif şiirlere de yer verdim. Düzyazı bir metnin aslına sadık kalarak manzumeye çevrilmesi kolay bir iş değil. Onun için kelime seçiminde hiç seçici davranmadım. Örneğin “savaş”ı da kullandım “harp”i de kullandım. İkisi de bizim sonuçta. Eminim, kitabı okuyanlar hem şiir hem destan tadı alacaklar, hem de olay örgüsünün aslını eksiksiz anlamış olacaklar.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Çok zor bir soru bu. Ama şunu söyleyebilirim. Seyit Ahmet Arvasi’nin Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz adlı eserinin lise yıllarımda dünya görüşümü oluşturduğunu söyleyebilirim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, birkaç kitap çalışmam var ama hiç acelem yok. Bir iddiam da yok zaten. Sadece şiirlerimi toparlamak istiyorum. İlk şiirimi 1998 yılında Hece dergisinde yayımladım.  Zaman zaman edebiyat dergilerine şiir yolladım. Bir dergi çalışmasına katkı verdim.  Ama dediğim gibi hep arkadaş çevresiyle oldu bu. Şiirlerimi toplu olarak basmayı düşünüyorum. Bir arayışın şiiri olacak bu. Her yönden arayışın şiiri... Dört ya da beş bölümden oluşacak kitap. Örneğin kitabın “Divan” bölümünde aruz ölçüsüyle yazılmış şiirlerim olacak. Aruzla modern şiir yazılabilir mi? Buna okuyucu karar verecek. Bu kitaba şiir eskizlerini dahi koymayı düşünüyorum. Örneğin klasik tarzda yazdığım gazeller var. Bu çağda gazel mi yazılır? Dedim ya eskiz sadece.  Mesela bir Divan şairi günümüzde yaşasaydı nasıl bir gazel yazardı? Ben merak ediyorum mesela. Merakımı yenmek için de oturup yazıyorum. Belki benim gibi merak eden vardır diye birkaç örneği de yayımlayacağım. Örneğin aruzla yazdığım şöyle bir şiir var kitabın “Divan” bölümünde:  

AŞKIMIZ DİVAN EDEBİYATI

devri geçmiş gibi ağlar gece tenhadaki gül

güle hoş kafiye olsun diye yanmaz ya gönül

nicedir farklı ışıktan beslenir gözlerimiz

nicedir soylu şiirden çekilen sözlerimiz

yatağından soğumuş kötü nehirler gibidir

taşıyor, vezni kakıp attığımızdan beridir

yürü ey servi revanım gidelim haydi eve

kubbeler habbe olurken pire olmuştu deve

iğnenin kör deliğinden geçirirdik deveyi

gülü ettikti gelin bülbülü kösnül güveyi

günümüzden geçelim şimdi ko divanı yere

yeniden biz iki mısra olalım saf şiire

belki bunlar bize aşkın cici halleri gülüm

son şafaktan geri dönsün gece koynunda ölüm

(Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün)

Peki, neden arayışın şiiri? Maalesef şiirimizin geldiği nokta ortada. Yeni bir Yahya Kemal şiiri okumak istiyorum, yeni bir Ahmet Haşim şiiri okumak istiyorum, yeni bir Ahmet Muhip Dıranas şiiri okumak istiyorum ama yok. Bir Cemal Süreya, bir Sezai Karakoç da yok. Garip ve II. Yeni şiiri modern şiir olarak -Cumhuriyet öncesi ya da sonrası fark etmez- klasik şiirimizi de tüketti maalesef. Okunası şairler 60 kuşağı şairleri galiba. 1980’den önce şiire başlamış şairlerimizi hâlâ zevkle okuyorum. Fakat, fakatı şu: 80 sonrası şiirimizle çok fazla ünsiyet kuramıyorum. Hele ki 2000’ler sonrası okuduklarımdan şiir tadı alamıyorum. Süleyman Çobanoğlu gibi bazı şairlerin bazı hoşuma giden şiirleri yok değil ama inanın çok az.

Şiir yıllıkları yayımlanıyor, okuyorum; okumasam da olurmuş diyorum. Neo-Epik dedikleri şiirlerin çoğunlukta olduğu bir şiir yıllığıydı. Kitapçıda gördüm, aldım. Kitaba verdiğim paraya asla acımam ama bu kitaba verdiğim para için çok üzüldüm. Emekliliğe merdiven dayamış bir edebiyat öğretmeni olsam da ben bu yazılanları şiire benzetemiyorsam belki de sorun bendedir. Benim sevdiğim başka bir türdür belki de.

Bu böyle süremez. İşte onun için arayışın şiiri. Ne demişti Hannibal:” Aut viam inveniam aut faciam.” ("Ya bir yol bulacağız ya da bir yol yapacağız.") Biraz iddialı oldu galiba.

Eğer günümüzde şiirimiz zirveleri aşıyorsa demek ki ben kaçırmışım o treni. Belki de bu yayınlayacağım kitabımdan sonra küçürek öyküye yönelirim. Bunu zaman gösterecek. Bu konuda biraz daha düşünmeye ihtiyacım var.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bir şairin şiirleri kitabından okunmalı. Düşünürlerinse toplu eserleri…  Ve eserlerini okuduğumuz yazar ya da şairleri zaman zaman aşmalı ve yetersiz görmeli; zaman zaman da yine aşılmaz bir zirve olarak görmeli. Herkese bol kitaplı bir yaz diliyorum. Bana bu fırsatı verdiğiniz için size de çok teşekkür ederim.

Umut Özkan Yazdı: Kuş Diliyle

Şair Attila İlhan’ın “Adını mıh gibi aklımda tutuyorum” dizeleri unutulmazdır. Unutulamayan her şey yaşama  “mıh” ile tutturulmuştur. Bunu fakültede vize sınavı olarak gören de olur, tecrübedir diyen de olur. “Güneş değil inandım serçeler başlatıyor sabahı” diyen Şair Şükrü Erbaş haklı çıktı. Bir sabah uyanıyorsunuz, ağaçlara tünemiş tüm kuşlar size “kuş diliyle” bir şeyler söylüyor. Hem de Güneş’ten önce. Aslında o meşhur dizeyi ‘‘kuşların sofrasındayız dostların arasındayız” şeklinde gür bir sesle ile dile getirmek lazım, tabii “Nazım Usta’dan” izin alarak… ”Kuş diliyle” diye başlayan her anlatı masumiyetin, içtenliğin ve sevginin yoğun olduğu, geleneği içinde barındıran unutulmaz bir eserin ipuçlarını verir bize. Cemal Süreya’nın annemden duyduğum dediği sözlü gelenektir o işte. Şair Süreya’nın dizeleriyle “Yunus’un süt dişleridir.” Gelin onlardan birini size aklımızda “mıh” gibi tutmak için anlatayım. Hiç unutmayalım.

Kuş Dili, Umut Özkan

Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler.

Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır.

Ve ona sorar:

“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”

Derviş kendini savunur:

“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.”

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki:

“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun.”

Kuş kendini savunur:

“Efendim, ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah'tan korkarlar, diye düşündüm ve kaçmadım.”

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.

“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın.” diye emreder.

Kuş o anda:

“Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın.” diyerek öne atılır.

“Neden?” diye sorar Hz. Süleyman.

Kuş sebebini şöyle açıklar:

“Efendim, dervişin kolunu kırarsanız kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi mi bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın. Çıkartın ki benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.”

Anadolu halk hikâyeleri karşımıza kimi zaman bir menkıbe şeklinde kimi zaman da bir fıkraya dönüşerek çıkar. Olay örgülerinde, zaman ve yer tanımlamalarında tam benzerlikler olmasa da hepsi birbirleriyle sözlü kültür kardeşi olmuşlardır. Geçenlerde okuduğum “Derviş ile Kuş” öyküsü de bu özellikleri taşımaktadır. İçinde fabl özellikleri de var. Öykünün bitiminde büyük insanlık ailesine unutulmaz ders var. Tıpkı Bektaşi fıkralarında olduğu gibi. Hikâyenin bitiminde “Üstünden derviş elbisesini de çıkarın ki bir daha kimseye zarar vermesin. Ben onu, üstünde derviş elbisesi var kimseye zarar vermez diye düşündüm, Allah’tan korkar diye düşündüm.” sözleriyle Hz. Süleyman’a yalvaran bir beyaz güvercin ortaya çıkar. Başlangıçta bu topraklarda özgürce gezen, pınarlarında su içen, insanların ellerine konup avuçlarındaki buğday tanelerini korkusuzca atıştıran tüm kuşlar gözümün önünden film şeridi gibi geçti, hem de rengârenk… Hikâyede kuşu yakalamaya çalışan derviş olayın asıl kahramanıdır. Beyaz güvercin ise “bu derviştir, bana zarar vermez” diye ortaya çıkan bir masumiyet abidesidir.  

Halk hikâyelerimizde ve menkıbelerimizde Süleyman, kuşların dilinden anlayan ve onlardan sorumlu peygamber olarak karşımıza çıkar. Hikâye, gerçek ya da gerçeğe yakın bir olayın yer zaman, olay ve kahraman örgüsüyle ortaya çıkmasıdır. Buna hikâye haritası da diyoruz.

Sonuçta  ‘’Derviş ve Kuş’’ hikâyesi bugüne kadar gelmiş bir hazin öyküdür… Bu topraklarda iyi ile kötünün mücadelesinde dervişler, Süleymanlar, kuşlar hep var oldu. İnsanlık tarihi bu karanlık hikâyelerle doludur. Bu hikâyeyi sadece bir kuşa bir dervişe ile sınırlı tutmamalıyız.  Hangi elbiseyi giyersek giyelim üstümüze vicdanımız kılavuzumuz olmalı, bunları kullanarak hiç kimseye zarar vermemeliyiz. Bu topraklar Yunus’un, Hacıbektaş’ın, Mevlana’nın, Pir Sultan’ın kadim toprakları olarak bilinir. 13 yy. aydınlanmasından ders alınsaydı, o günden bugüne bu öyküdeki gibi dervişler yani kötüyü sembolize edenler kuşlara yani masumiyete, iyiliği, doğruluğu simgeleyenlere zarar verebilir miydi? Günümüz dervişleri daha da farklı. Onlar sadece kuş kanadı kırmıyor, öldürüyor da. Dervişliğin ve hırkasının gücüyle yaptıkları saymakla bitmez. Zaman zaman övgüyle bahsettikleri bin yıllık devlet geleneği ve ortak akıl, liyakat, beceri bu anlayış yüzünden tuz buz olmuştur. Bu anlatı aslında herkesedir. Kim hangi hırkayı giyerse giysin Tolstoy’un “İçimizdeki Tanrı” olarak adlandırdığı vicdanı unutmayacak

Yunus Emre’nin Taptuk’un dergâhında odun taşırken “Oğlum, bu kapıdan içeri eğri odun sokma” anlayışı yüzyılın dervişlerince yok edilmiştir. Örneğin, çalıyorlar ama çalışıyorlar diyerek… Birçok olayı derviş hırkasıyla temize çıkarmaya çalıştılar. Tabii hepsi değil. Güvercinlerin dostu olanları hariç. Hacı Bektaş’ın “İyiler iyidir” olarak aktardığı bin yıllık öğreti, Mevlana’nın affedici “ne olursan ol” fikri, Yunus’un “Kamu âlem birdir bize” diye başlayan daha sonra “Sevelim, sevilelim, dünya bize kalmaz” düşüncesi derviş giysilerine feda edilmiştir. Bu yüzden, bu topraklarda derviş ile kuş hikâyesini her zaman dinleriz. Kahraman değişir, olay değişir, yer değişir ama biz bunu hep dinleriz. İnsanlar şu etnik kökenden değil, bu mezhepten değil ya da benim gibi düşünmüyor, diye öldürülürler. Orta Çağ karanlığı gibi yakıldılar da… O gün, burası Bosna Hersek mi, Hitler Almanya’sı mı dedik. Eğitimsiz insanlar, eğitimli bir hâle getirilmedikçe biz Hacı Bektaş’ın, Yunus’un, Mevlana’nın kadim topraklarında bu filmi sürekli seyreder, “Biz bu filmi daha önce görmüştük” deriz. Derviş’in fikri ne ise zikri de odur, unutmayalım!

Halk Tiyatrosu Üzerine

Halk Tiyatrosu, halkın günlük yaşam alışkanlıkları içinde ortaya çıkmış geleneksel tiyatroların toplamına verilen isimdir. Kukla, Köy Seyirlik Oyunları, Karagöz, Meddah, Ortaoyunu, Tuluat tiyatrosu örnekleri bir araya gelerek Halk Tiyatrosunu oluştururlar. Orta Asya’dan Anadolu’nun içlerine kadar yayılan bu oyun türleri, köylerde yakın zamana kadar varlığını sürdürdü.

Türk Halk Tiyatrosu, Meddah, Fırat Kasap

Sözünü ettiğimiz türler sözlü kültür ürünleridir. Yazılı metinleri icracıları tarafından ortaya konmamıştır. Yazılı metin olarak ortaya konmaları araştırmacılar tarafından Cumhuriyet dönemine denk gelmektedir. Özellikle Meddah, Ortaoyunu ve Karagöz oyunlarının yaygınlık kazanması Osmanlı Devleti dönemindedir. Halka açık yerlerde, parklarda, bahçelerde, kahvelerde, köylerde oynanırken sözlü oyun olarak oynanır. Divan Edebiyatı’nın ve Osmanlıca adını verdiğimiz dilin bu oyunlarla bir ilgisi yoktur. Bu oyunlar halkın günlük konuşma dili kullanılarak oynanır. Çoğunlukla okuma yazma bilmeyen halkın hem eğitim hem eğlence ihtiyacı bu oyunlarda karşılanır. Karagöz’de, Ortaoyununda okumuş aydın insanlarla okuma bilmeyen cahil halk karşı karşıya gelir. Bu insanların birbirlerinin dillerini anlamamasından gülmece ortaya çıkar. Karagöz Hacivat’ı anlamaz, Pişekâr Kavuklu’yu anlamaz, insanlar da onlara güler. 

Karagöz’ün tarihi Osmanlı’da resmi kaynaklarda Yavuz Sultan Selim dönemine kadar gitmektedir. Rivayetlere göre ise Orhan Bey döneminde ortaya çıkmıştır. Bursa’nın alınması ile birlikte yapılmaya başlanan cami inşaatı, demirci ve duvarcı ustalarının kavgaları yüzünden sekteye uğrar. Duruma sinirlenen Orhan Bey ikisinin asılmasını emreder. Asılan ustalara halk çok üzülür. Şeyh Küşteri isimli bir kişi kuklalarını yaparak onları her gece canlandırır. Böylece Karagöz oyunu ortaya çıkar. Karagöz ile Hacivat’ın canlı halleri olan Kavuklu ile Pişekâr ise tarih olarak Gölge oyunundan daha yenidir. 19.yy’da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Ortaoyunu halka açık yerlerde oynanır. Dekoru oldukça sade, taşınabilir dekordur. Adına Yeni Dünya denir. Müzik ve diyaloglar oyunun önemli unsurlarıdır. Oyunun sonunda bahşiş toplanır ve sonraki oyunun nerde oynanacağı duyurulur.

Sözün en önemli olduğu oyun türü Meddah türüdür. En az sözü olan oyunlar ise köy seyirlik oyunlarıdır. Meddah türü daha çok İstanbul’da kahvehanelerde oynanan oyundur. Meddah dediğimiz kişi hikâye anlatıcısıdır. Elinde bastonu, sandalyesi, mendili ve diğer aksesuarlarıyla taklitler yaparak insanları güldürür. Sıradan insanların hikâyelerini anlatır. Çöpçü, hamal, hizmetçi, Ermeni, Rum, Arnavut azınlıklar, akla gelebilecek herkes taklit malzemesi olabilir.  

Meddah ustası halkın günlük konuşma dilini iyi bilir, konuşma diliyle halka onların hikâyelerini anlatır.

Yerine göre küfür, argo, atasözleri, deyimler, bel altı fıkralar dinleyenleri güldürecek, eğlendirecek her türlü söz Meddahın ağzından çıkar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Meddahlar İstanbul’da oldukça yaygındı. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanındaki kahramanlardan biri Meddah Kız Tevfik’tir. Bu romanda meddahlık geleneği hakkında ayrıntılı bilgi mevcuttur. Atatürk’ün döneminde kurulan Halkevlerinin dergi ve gazetelerinde halk tiyatrosu türleri hakkında bilgiler bulunmaktadır. Köylere kadar giden halkevleri üyeleri köy seyirlik oyunları, ortaoyunu, karagöz ve meddahlık hakkında bilgiler edinip bu bilgileri topluma aktardılar.

Halk tiyatrosu konusunda önemli çalışmaları olan bilim insanımız Metin And’dır. Halk tiyatrosu alanındaki çalışmalarını Forum dergisindeki tiyatro eleştirilerinde ve kitaplarında sunmuştur. Üniversite Öğretim Üyeliği döneminde Kültür Tarihi derslerinde Halk Tiyatrosu hakkında bilgiler verdi. Türk Tiyatro Tarihi, Oyun ve Bügü isimli kitapları tanınmış eserleridir. Birçok araştırmacı ve tiyatro oyuncusu yetiştiren Metin And aynı zamanda yazar Nazlı Eray’ın kocasıdır.

Halk tiyatrosu araştırmasına emek vermiş bir başka bilim adamımız Prof. Dr. Nurhan Karadağ’dır. D.T.C.F Tiyatro Bölüm Başkanı olan Nurhan Karadağ Anadolu’yu karış karış dolaşmış ve Köy Seyirlik Oyunlarını tespit etmiştir. 70’li yıllarda kaydettiği Köy Seyirlik Oyunlarını TRT’nin yeni ortaya çıktığı yıllarda izleyicilerle buluşturdu. Yaptığı araştırmaları yazılı metinler haline getirdi. Fakültede öğrencilerine Halk tiyatrosu hakkında bilgiler verdi. Kurulmasına önayak olduğu amatör ve profesyonel tiyatrolarda halk tiyatrosu örneklerinin sunulmasını sağladı. Birçok tiyatro oyuncusu ve araştırmacı yetiştirdi. Dil Tarih Tiyatro Bölümü onun adıyla özdeşleşti. Oğulları Umut ve Ulaş Karadağ babalarının izinden gidip tiyatro sanatını icra etmektedirler. Hocamızın önemli eserleri şunlardır: Halk Tiyatrosu, Çağdaş Tiyatro ve Söyleşi, Ticaret Oyunu.

Sözlü kültür ürünleri olan halk tiyatrosu örnekleri yapılan araştırmalar sayesinde yazıya geçirilmiş ve unutulması önlenmiştir. Halk Tiyatrosu ürünleri yazarlarımızı etkilemiş ve eserlerinde bu metinlere benzer metinler yazmışlardır. Haldun Taner’in ünlü oyunu Keşanlı Ali Destanı halk tiyatrosundan esinlenerek yazılmıştır. Tuluat tiyatrosundan etkilenen Haldun Taner Devekuşu Kabare adını verdiği tiyatroda Halk Tiyatrosu ürünlerini yaşattı. Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular Tiyatrosu Halk Tiyatrosu geleneğine uygun oyunlar sergiledi. Ferhan Şensoy ünlü Ortaoyunu sanatçısı İsmail Dümbüllü’den kalan kavuğu Münir Özkul’dan devraldı. Halk Tiyatrosu geleneği az da olsa günümüzde devam etmektedir.

Ortaoyunu ve Karagöz’den iki metin örneğiyle yazımıza devam edelim.

Karagöz-(Kendi evinin kapısını çalar) Abla, aç kapıyı!

Karagöz’ün Karısı-(Makam ile) kapıyı açamam ninni

Uyusun oğlum ninni

Büyüsün de oğlum ninni

Karagöz-Şimdi ninninin sırası mı? Aç kapıyı!

Karagöz’ün Karısı-( makam ile)

Ben şimdi çocuğu yeni yatırdım ninni

Ben kapıyı açamam ninni

Karagöz-Çocuğun babasından başlatma. Aç kapıyı!

Karagöz’ün Karısı-(makam ile)

Herif defol oradan ninni

Şimdi başına su dökerim ninni

Ortaoyunu örneği;

Kavuklu: Sorma Tosuncuğum, bir felaket atlattım ki tarif kabul etmez…

Pişekâr: Aman, geçmiş olsun Hamdiciğim!

Kavuklu: Geçmiş olsun ki geçmiş olsun…

Pişekâr: Naklet bakayım, merak ettim.

Kavuklu: Canım, geçende fırtına çıkmadı mıydı?

Pişekâr: Evet, hatta ben korkudan evin bodrumuna kaçmıştım; sen nerede idin?

Kavuklu: Ben göklerde…

Pişekâr: Deme!

Kavuklu: Nasıl deme! Hâlâ tir tir titriyorum… Hasım hasım yanıyorum…

Pişekâr: Sakın sıtma olmasın?

Kavuklu: Sıtma kaç para eder!

Pişekâr: Vah vah Hamdiciğim, anlat bakayım

Kavuklu: İşte o fırtına sabahı idi. Rüzgâr daha pek o kadar esmiyor, yağmur azar azar çiseliyordu. Evden şemsiyeyi aldım, açtım: Fatih meydanına geldim, rüzgâr ziyadeleşti.

Pişekâr: Açık, yüksek yerde öyledir.

Kavuklu: Baktım ki şemsiye dikilmeğe başladı, nerede ise elimden kurtulacak… Sıkı sıkı sapına sarıldım.

Pişekâr: Allah vere de bocalamayaydın!

Kavuklu: Bocalamak nerede? Rüzgâr sertleştikçe sertleşti, şemsiye dikildikçe dikildi.

Pişekâr: Aman!

Kavuklu: Amanı zamanı yok… Bir aralık vücudumda bir hafiflik duydum. Dikkat ettim ki Fatih Camiinin kapısının üstü ile bir hizaya gelmişim. Kubbe kurşunları bana doğru…

Halk Tiyatrosu metinleri hem edebiyatımızın hem tiyatromuzun kaynak metinleridir. İçinde yaşadığı toplumu tanımak ve eserleriyle topluma tanıtmak isteyen yazarlarımız ve tiyatrocularımız Halk tiyatrosu metinlerini çok iyi incelemeli, metinlerdeki kişileri, kişilerin içinde bulundukları ortamı iyi tanımalı, metinlerin dilini doğru bir şekilde çözümlemeliler. Karagöz de Kavuklu da Meddahlar da bizim tarihimizdir. Tarih kitaplarında adı geçmeyen sıradan insanlar bu metinlerde yaşarlar. Türk toplumunu tanımak istiyorsak onun geçmişini iyi bilmeliyiz.

Öykülerimi Yazarken Çocuk Oldum

Merhaba Ali Bey, çoğu okurumuz sizi kitaplarınızdan tanıyor ama yine de okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

İzmir doğumluyum. Tüm öğrenimimi İzmir’de tamamladım. Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu mezunuyum. Çocukluğumda kitap okumayı çok seviyordum. Bir gazetede gördüğüm çocuk sayfasındaki şiir ve öykülere özenerek yazmaya başladım. Gazeteye gönderdim. Yayımlanınca çok mutlu oldum. Okuma ve yazma hevesim daha da arttı. Yine ortaokul yıllarında, TRT İzmir Radyosu’nun çocuklar arasında düzenlediği “Atatürk ve İnkîlapları” adlı kompozisyon yarışmasına katıldım ve 1. oldum. 

soylesi,Yazar S. Ali Ellikci,yeni,

Gazetecilikte geçen yoğun çalışma ortamında öykü yazmaya vakit olmadı. Ancak emekli olduktan sonra yazmaya başladım. Yayımlanan kitaplarım sayesinde çocuklarla buluştuk. Yaşamımda yeni bir dönem başlamıştı. Onlarla söyleşmek ve kitaplarımı imzalamak bana inanılmaz bir keyif veriyordu. Bu arada kendimi sınamak için öykü yarışmalarına katıldım. 2010 yılında, “Sihirli Güneş” adlı öykümle katıldığım, Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda mansiyon aldım. 2011 yılında yine aynı yarışmada, “Anne Ben Geldim” adlı öykümle yine mansiyon aldım. Yazmak ve çocuklarla buluşup söyleşmek bana inanılmaz bir keyif veriyor.

Bir eğitimci olarak yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazar olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

İlk sorunuzun yanıtında söz ettiğim gibi yazarlık benim için bir yaşam biçimi oldu. Dikkatle okursanız, özellikle Alaska Yayınevi’nden çıkan kitaplarımdaki öykülerim 8 yaşından 80 yaşına kadar her okuyucunun sıkılmadan ve ilgiyle okuyabileceği konulardan oluşuyor. 

Atalarımız, “Üzüm, üzüme baka baka kararır.” sözünü boşa söylememişler.

Yazar olma yolculuğum, ilk torunum Efe’nin doğumuyla başladı. Annesiyle babası çalıştıkları için Efe bizde kalıyordu. Yürümeye başladığı günden itibaren birlikte oyun parkına gitmeye başladık. Park dönüşü ben Efe ile o gün yaşadığımız ilginç olayları günlük şeklinde kaleme almaya başladım. Amacım Efe’nin çocukluğunu kayıt altına almaktı. Yazdıklarımdan iki dosya oluştu. Arada bir açıp Efe’ye okuyordum. Onun çok ilgisini çektiğini görünce kitap hâline getirmeye karar verdim. Yaz Yayınları’na gönderdim. Çok beğendiklerini söylediler ve bu günlüklerimi iki kitap olarak yayımladılar. Kedili Park ve Havada Bulut bu şekilde doğdu.  

Messi’nin Bez Topu kitabınız Alaska Yayınevi’nden çıktı. Genç okurlarımıza kitabınızın konusundan kısaca bahseder misiniz?

Öykünün kahramanı Bora futbola karşı yetenekli bir çocuk. Okul dönüşü her gün arkadaşlarıyla toprak sahada buluşup futbol oynuyor. Hâliyle üstü başı ve ayakkabıları toz içinde eve dönüyor. Bu durum annesinin hiç hoşuna gitmiyor. Babası Bora’yı tanınmış bir futbol okuluna yazdırıyor. Bora’nın yeteneğiyle ve attığı gollerle antrenörünün ilgisini çekiyor ve ona “Messi Bora” diye seslenmeye başlıyor. Bu şekilde onda bir Messi hayranlığı başlıyor. Bora, katıldığı uluslararası bir turnuvanın bitiminde kendisini Messi’nin karşısında buluyor.

Messi'nin Bez Topu, S. Ali Ellikci, Alaska Yayınevi

Sizi çocuk edebiyatına yönlendiren sebepler nelerdir?

Elbette torunum Efe. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanlarda çocukları gözlemleme fırsatım oldu. Öykülerimi yazarken ben de çocuk oldum ve onlar gibi düşünmeye başladım. Bir anlamda çocukluğumu yeniden yaşamaya başladım.

Türkiye’de okuma oranları çocuklar haricinde maalesef çok düşük. Her geçen gün de okuma oranları azalıyor. Yeni nesle kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için bir eğitimci olarak önerileriniz nelerdir?

Büyükler, çocuklarının yanında cep telefonlarını bırakıp ellerine kitap almalıdır. Çocuğuna da bir kitap vererek, “Hadi yavrum, şimdi okuma zamanı.” demeleri gerekir. Atalarımız, “Üzüm, üzüme baka baka kararır.” sözünü boşa söylememişler.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Çocuk kitapları yazarı olarak genellikle aynı kategorideki kitapları okuyorum. Şu aralar Feyza Hepçilingirler’in “Türkü Çocuk” adlı kitabı başucumda.  Miyase Sertbarut’un, “Tuna’nın Büyülü Gemisi” adlı kitabı sırasını bekliyor. Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” ve “Arafatta Bir Çocuk” zevkle okuduğum kitaplardır. Ayrıca kuzenim, şair-yazar Ahmet Günbaş’ın “Yitik Göl” adlı gençlik kitabını okudum ve herkese  de öneririm.

Şimdiye kadar yayımlanmış kitaplarınızdan okur ve eleştirmenlerden aldığınız dönüşlerden bahseder misiniz?

Kitaplarım okuyucuyla buluştukça beni mutlu eden mesajlar almaya başladım. 2009 yılının şubat ayıydı. Bir öğretmen arkadaşım aradı: “Eğitimhane.com adlı sitenin 113. sayfasına gir, bak ne göreceksin,” dedi ve telefonu kapattı.  Merak edip girdim. 2. Sınıf öğretmenlerinin günlüğü, adlı bir sayfaydı. Bursa’dan ÖNCÜL rumuzlu bir öğretmen şunları yazmıştı:

“Günaydın arkadaşlar. Size bir kitap tavsiye etmek istiyorum. Öğrencim ara tatilde okumuş. Arkadaşlarına da okumamı istedi. Kırılmasın diye kitaptan bir hikaye okudum. Sınıfım çok sevdi. Her gün ne zaman bu kitaptan hikaye okuyacağımı soruyorlar. Kitabın adı: Kedili Park. Yazarı: S. Ali Ellikci” Bir yazar için bundan daha anlamlı bir ödül olabilir mi?

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

2011 yılında Ömer Seyfettin Hikâye Yarışmasında mansiyon alan, “Anne Ben Geldim” adlı öykümü sandıktan çıkardım. Cumhuriyetin ilk yıllarında, köy enstitülerinin olduğu dönemde geçen yaşanmış bir çocuk öyküsü… Üzerinde çalışarak güncelleme yapıyorum. Bu öykümü de kitap olarak yayımlatmayı düşünüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son yıllarda kitaba olan ilginin azaldığını üzülerek gözlemliyorum. Bunda elbette yaşam koşullarının giderek zorlaşmasının da etkisi var. Yaşamsal gereksinimlerin ön planda olduğu günümüzde aileler kitaba para ayıramaz oldu. Kitabı oluşturan her türlü girdinin dışarıdan ithal edildiği bir dönemde kitabın ucuz olmasını beklemek hayal olur. Her türlü olumsuzluğa karşın ümidimizi yitirmememiz gerektiğine inanıyorum. Çocuklar için özveriyle çalışmamız şart.

Yazar Olduğumu Rüyamda Gördüm

Merhaba Enes Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1971 yılının 1 Eylül dünya Barış gününde doğdum. Bu beni mutlu eden çok özel bir durumdur. Çünkü savaşa karşıyım ve barış taraftarıyım. Tüm sorunlar yasalar çerçevesinde, güzel ahlak ile merhametle, anlayışlı olarak, herkes birbirinin haklarına saygı göstererek çözülmeli. Çünkü savaşın en çok kaybedeni çocuklar ve kadınlar oluyor. Ve ben buna kesinlikle razı değilim. 

Yazar Enes Muhammed, Ahşap Tren, Alaska Yayınevi

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazar olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Ortaokulda Türkçe öğretmenim yazdığım bir şiiri çok beğenmişti. Ve tüm sınıfa şair olayım ve bu alanda çok başarılı olayım diye özel dua ettirdi. Ve bir gün rüya gördüm. Rüyamda yazar ve şair olarak uzun bir hayat yaşamıştım. Uyandığımda aynı hâl üzerimde devam ediyordu. Ondan sonra roman yazmayı, şiir yazmayı daha çok sevmeye başladım. Babam odama gelip sayfalar dolusu yazılar yazdığımı gördüğünde kızardı bana. Bu işi yapanlar hep açlıktan öldü. Öldükten sonra meşhur olup çok para kazanıyor yazarlar. Aklını başına topla derdi. Bu işi yaparken en büyük desteğim Tasavvuf Mürşidim Naci Efendi oldu. Bu işi yaparken nelerle karşılaşacağımı anlattı ve neler yapmam gerektiğini öğretti. Ve Ömer arkadaşım. Sonra Mehmet Ali ağabeyim, Abdurrahman Hocam ve günümüzde dünyanın en ünlü adamı Reis. Onlar da bana her konuda çok büyük destek oldu. Vede kitabımı yayınlayan Alaska Yayınevi. Sonsuza dek onları unutmayacağım.

Yazarlık benim için tek bir bedende pek çok hayatı yaşamayı ifade ediyor. Hayal kurmayı çok seviyorum. Hayallerimden gerçekmiş gibi çok büyük lezzet duyuyor ve çok mutlu oluyorum. Yazdıklarımı, okuduğum kitapları gerçekten yaşıyorum. Yazarken okurlarımı görüyorum adeta. Onlarla konuşuyorum. Onların hayatlarını paylaşıyorum. Onlarla bir bütün oluyorum. Bu müthiş çok muhteşem güzel bir şey!

Ahşap Tren, Alaska Yayınevi

İlk kitabınız Ahşap Tren okuyucuyla buluştu. Okurlarımıza kitabınızla ilgili neler söylemek istersiniz?

Öncelikle çok sevindim. Ahşap Tren’in yayınlanması benim için bir dönüm noktası oldu. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Level atladım yani. Eserlerimi Yüce Rabb’imin herkes için hayırlı nurlu ve mübarek eylemesini istiyorum. Sonsuzluğa uzanan hayat yolların aydınlanmasına vesile etmesini istiyorum. Okurlarım Ahşap Tren ile başka alemlere, boyutlara gidecekler. Zamanda yolculuk yapacaklar. Herkes kendince bir yorum katacak ve farklı bir şekilde anlayacak kitabımı. Herkes aradığını bulacak yani!

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Necip Fazıl ile aramızda manevi bir bağ var. Çile isimli şiir kitabı başucu kitabım sayılır. Ve dünyadaki insanların içinde en çok sevdiğim kişi olan Mürşidim Naci Efendim. İkisinin eserleri gönül dünyamı aydınlattı. Bana sonsuzlukları gösterdi. Ve Kuran’ı Kerim de bunlara dahil. Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Aleyhisselam, onun nurlu ilahi aşk dolu hayatı ve sevgili Ashabı Kiram’ı. Dünya klasiklerinden Victor Hugo’nun Deniz İşçileri,  Frank McCourt’un Angela’nın Külleri, Orhan Pamuk ‘un Beyaz Kale’si, Charles Dickens’in Büyük Umutlar’ı ve R.T.E’nin Daha Adil Bir Dünya Mümkün eserleri hayatıma çok şeyler kattı.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Hawaii isimli bir çalışmam var. Tatilde Cumhurbaşkanı Kemal Beyin kızı Melis ile tanışıp evlenen Ahmet’in tatilleri sürecinde İslami ziyaret mekânlarını ziyaret ederlerken İslam ile bağlarının çok güçlenmesini, Hawaii de yanardağ patlamasına yakalanmalarını ve Melis ile Ahmet’in aralarındaki gizemli önemli bir sırrı anlatıyor.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sonsuzluğa uzanan hayat yolları başarılarla mutluluklarla dopdolu olsun. Canı gönülden sevgi ve saygılarımı sunuyorum her birine tek tek, ayrı ayrı!

Doğru Konseptleri Doğru Zamanda Yapmak Gerekir

Merhaba Metin Bey, çoğu okurumuz sizi tüm dünyada ses getiren organizasyonlarınızdan tanıyor ama yine de okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Organizasyon olayına küçük de olsa 1976’da lise yıllarında bulaştım. O zamanlar çeşitli tiyatro evlerinden konsinye bilet alarak mensubu bulunduğum lise ve komşu lisede satıyordum. Toplu gruplar halinde tiyatro oyunlarını seyretmekle başladı her şey. Bu birazda İstanbul gibi bir şehirde maddi durumumu ikame etme amacı içeriyordu. 1978 yılında üniversite eğitimi için gittiğim Almanya’da öğrenim esnasında amatör olarak başlayan Konser, Tiyatro, şov gibi etkinliklerim daha sonra MC Entertainment adlı bir kurum bünyesinde daha da büyüyerek profesyonel bir karaktere büründü. Büyük başarılara imza atarak her gün daha büyüyen ve Avrupa’daki Türk seyircisinin beğenisine mazhar olan bu işe 30 yılın sonunda son vererek yetiştirdiğimiz gençlere bayrağı teslim ettim. 

Metin Gökalp

Avrupa’da kültür sanat kervanına katılma hikâyenizden kısaca bahseder misiniz? 

Yıl 1986. Daha önce “Gurbet Kervanı Halk Konserleri” adı altında birkaç yıldır organize edilen bir turnenin Frankfurt şehri konserini organize etmekle başladı Avrupa Turneleri serüveni. Turnenin en başarılı şehri olmuştu. Buradan aldı yürüdü olay. Daha sonraları kendim özgün Turneler organize etmeye başladım. İlk Turnem rahmetli Barış Manço ile başladı. Süreç içerisinde tiyatro oyunlarına ve Güldürü şovlarına ağırlık vermeye başladım. Konser olarak da özel kişilere ve farklı konseptlere yöneldim. Sağlanan başarılar sonucunda birçok Alman ve Türk kuruluşları tarafından ödüllere layık görüldük. 30 yılın sonunda bize layık görülen Avrupa’nın en başarılı organizasyon şirketi ödülü, bir anlamda emeğimize biçilen değeri ifade etmekteydi.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazar olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Bu yolculukta hiç kimseden destek almadım. Turne sürecinde hep bir gün yazmayı hayal etmiştim. Ancak hiç not almadım. 30 yılın sonunda jübile yapma kararı alınca turne anılarını yazmaya karar verdim nihayet. Bu çok kolay olmadı. Önce yazacağım konuları ana başlıklarıyla tespit ettim. Sonra hafızamı zorlayarak olayları yazdım. 30 yıl zarfında yaşananları hep yakın çevreme anlatageldim. Bu da olayları anımsamama yardımcı oldu elbet.  Bu bir denemeydi belki de. Hâlihazırda yazdığım bir de roman var. Onun basım çalışmaları devam ediyor. Yazarlık benim için bir iddia olmaktan çok, duygu ve düşüncelerimi ifade etmek anlamı taşıyor. Biraz olsun takdir görürse bu serüven devam edecek diye düşünüyorum.

Tavsiyem; doğru konseptleri doğru zamanda yapsınlar. Bilet fiyatlarını abartmasınlar.

Sahne ArkasıBackstage kitabınızda 30 Yıllık Avrupa turneleri ve anılarınızı akıcı bir şekilde okuyucuya başarıyla aktarmışsınız. Kitabınızı okuma fırsatı bulamayanlar için sormak istiyorum. Meslek hayatınızda sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen birer olaydan kısaca bahseder misiniz?

Beni en çok mutlu eden şey, sahneyi bırakmış olan Zülfü Livaneli’yi ikna ederek “Avrupa Veda Konserleri” adı altında Avrupa’da yeniden sahneye çıkmaya ikna etmekti. Bu vesile ile Zülfü Livaneli kendi hayatında önemli yeri edinen Avrupalı Türk hayranlarına teşekkür etme fırsatı bulmuş oldu.

Beni en çok üzen olaysa, “Pir Sultan Abdal” Avrupa turnesi idi. Anadolu’da gelmiş geçmiş en büyük halk ozanlarından olan Pir Sultan Abdal’a yakışır bir cast ve oyun olmamasıydı. Bu konuyu detaylıca kitabımda yazdım. Bir iki cümleyle ifade etmek pek de olası değil. Kitaptan etraflıca okumak daha doğru olur.

Avrupa’da bir nevi kültür elçisi olarak çalışmaktan en çok zevk aldığınız sanatçılar kimlerdi?

Biz zaten genelde duruşu olan, benimsediğimiz kişiler ile çalıştık. Bu anlamda bütün sanatçılarımızla çalışmaktan zevk aldık. Burada birini veya ötekini öne çıkarmak etik olmaz. Ancak bazı sanatçılarımızla iş dışında da dost olduk. Levent Kırca, Ferhan Şensoy, Genco Erkal, Ferhat Göçer ve Barış Manço bunların başında gelir.

Organizasyon sektörüne ilgi duyan gençler için önerileriniz nelerdir?

Onlara tavsiyem; doğru konseptleri doğru zamanda yapsınlar. Bilet fiyatlarını abartmasınlar. Aşırı ticari olmaktan çok, kültür-sanat ve eğlence faktörlerini önde tutsunlar.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Bir roman yazdım. Şu anda baskı çalışmaları aşamasında. 1400’lü yılların bir destanı ve seferberlik dönemi bir hikâye ile günümüzün bir hikâyesini harmanlayan bir roman olacak bu. “Üç Memo” adlı bu kitapta yer yer tarihe ve felsefeye dair notlar da yer alacaktır.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Onlara “Sahne Arkası”nı okumayı tavsiye ediyorum. İçinde güzel anılar ve sanatçılarımızın farklı dünyalarına dair notlar var. Yer yer trajikomik olaylara da yer verdim. Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık döneminde bir gösteride kendisi ile ilgili yaşanan olay bunlardan biri. Kitabı okuyanlardan aynı zamanda web sayfama (www.metingokalp.com) yorumlarını yazmalarını önemsiyorum. Bu gelecekteki projelerimde bana ışık tutacaktır.

Konuşan: İlhan Kılıç / Almanya

Edebiyat Gazetesi’nin Altıncı Sayısı Yayında

Genel Yayın Yönetmenliğini Yücel Aydın’ın yaptığı Edebiyat Gazetesi’nin manşetinde Fırat Kasap’ın “Halk Tiyatrosu Üzerine” başlıklı yazısı yer alıyor. Söyleşi bölümünde, tüm dünyada ses getiren organizasyonlarından tanınan Sahne Arkası-Backstage kitabının yazarı Metin Gökalp ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirildi.

Edebiyat Gazetesi

Editörlüğünü Veysel Altunbay’ın üstlendiği Edebiyat Gazetesi’nin temmuz sayısında Kuş Diliyle isimli öyküsüyle Umut Özkan, Üç Kaada Geldik isimli öyküsüyle Hüseyin Avni Cengiz, Sadakat isimli öyküsüyle Hazım Gökçen, Merhaba isimli yazısıyla İsmail Hilal ve Kalemi Pusat Bilmek isimli kitap değerlendirme yazısıyla İlkay Coşkun yer aldı. Çıktı alınıp okunabilen Edebiyat Gazetesi’ni edebiyatseverler çevrimiçi olarak Magzter, Dergilik, Google Play Kitaplar ve edebiyatgazetesi.com üzerinden de ücretsiz okuyabilirler. Gazeteyi cihazınıza indirip okumak için tıklayınız.

Her İnsanın Hayatı Bir Kitap Duyguları Birer Şiirdir

Merhaba Ali Bey, çoğu okurumuz sizi tanıyor ama yine de okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

İstiklalin başkenti Kahramanmaraş merkez doğumluyum. Kahramanmaraş’ta yaşıyorum. Evli bir kız babasıyım. Kuyumcu imalat sektöründe çalışıyorum.

yazar ali portakal

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazar olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazarlık benim için duyguları ve düşünceleri sakin ve sessiz bir biçimde ifade etme arzusu demek.          Yazarlık süreci eskiyen zamanlara dayanıyor geçmişten bu yana bir şeyleri yazma arzusu taşıyordum. Bizim çocukluğumuzda her şeyi her yerde konuşamazdık o sebeple  yoğun duygular içerisine girdiğim zaman kalem ve kağıt dostum oluveriyordu. Bu sebeple bir sakinleştirici olarak görüyordum. Yazdıkça bunları paylaşma ihtiyacı hissettim. Ve bu his bugün bu eserin yayınlanmış olmasının en büyük sebebi. Başta kıymetli eşim, ailem bu konuda hep bir motivasyon sağladılar. Dostlarımızın da desteğiyle bu yola çıktık. Bu vesileyle hepsine teşekkür ediyorum.

Alaska Yayınevi’nden çıkan özdeyiş türündeki Tutunmak isimli kitabınızda yaşamla ilgili çeşitli konulardaki duygu ve düşüncelerinizi kendinize özgün üslubunuza okuyucuya aktarmışsınız. Henüz kitabınızı edinemeyen okurlar için kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Kitabımızın ana teması her insanın hayatta başına gelebilecek olayları ya da duyguları aktarma çabasından ibaret. Okuyucularımı birer dost olarak görüyorum ve onlarla da paylaşım içerisinde olduğumuz bir kitap yayınladık. İçerisinde şiirlerimin ve özlü sözlerimin olduğu bu eseri okurken onlarda benimle birlikte hissedecekler. Okurken keyif alacak ve bizleri anacaklar. Bu sebeple mutluyum. Kitabımın gelirini depremde anne babasız kalan çocuklara bağışlayacağım. Bu mutluluğuma vesile olan ve bize bu heyecanı yaşatan Alaska Yayınevi'ne de teşekkür ederim.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Attila İlhan, Cemal Süreya okurken keyif aldığım yazarlar. Yine bu yazarlara ait olan Sisler Bulvarı, Ben Sana Mecburum,  Sevda Sözleri ve Üvercinka gibi eserleri okurken yaşıyorum bu sebeple sevdiğim eserlerden kendine yer bulanların birkaçı. Okuduğum eserlerle yazma yetimi hep geliştirdim. Ve başkalarının yaşadığı duygulara empati yapma yeteneğimi hep daha üst seviyeye taşıdım..

Her insanın hayatı bir kitap, duyguları birer şiirdir. Kendilerine hitap edecek ve okurken yaşayıp, hissedecekleri eserleri tercih etmeliler.

Yeni çıkan kitabınızla ilgili okurlarınızdan aldığınız dönüşlerden bahseder misiniz?

Okuyucularımız genel itibariyle çok olumlu geri dönüşlerde bulundular. Bazen yazdığım eserlerin üzerine sohbet etme imkanı bulduğumuz okuyucular oldu. Okurken empati yaptıklarını ve benimle dertleştiklerini bile söylediler. Ve benim cesaretimden cesaret bulan genç arkadaşlarım oldu. Yeni yazar olabilecek arkadaşlarımıza yol arkadaşlığı yapacak olmaktan ziyadesiyle memnun olduk tabi. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Okuyucularımın yeni kitabımızı heyecanla beklediklerini biliyorum. Emin olsunlar onları yanıltmayacak kalitede kitabımızla tekrar birlikte olacağız. Şimdilik bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. Gerisi sürpriz olsun.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Okuyucularımıza tavsiyem okudukları eserleri iyi seçmeleri, onları sıkacak ya da okumaktan geri koyacak eserleri sonraya saklamaları olur. Ve bazen bir şeyler yazmayı denemeleri de okudukları her eseri daha iyi deneyimleme fırsatı sunacaktır. Her insanın hayatı bir kitap, duyguları birer şiirdir. Kendilerine hitap edecek ve okurken yaşayıp, hissedecekleri eserleri tercih etmeliler. Tabii ki yeni çıkacak kitabımızı da takip etmelerini rica ediyorum.

Yazar Samet Koca: Aşk İçin Zaman Kavramının Olduğunu Düşünmüyorum

Merhaba Samet Bey, çoğu okurumuz sizi O’nun Bebeği kitabınızdan tanıyor ama yine de okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar. Denizli’de yaşıyorum. Evliyim bir kızım ve bir oğlum var. Eğitimini aldığım tekstil sektöründe gömleklik kumaşlar üzerine üretim yapan bir firmada ürün tasarım ve geliştirme sorumlusu olarak çalışıyorum. Kitaplar hayatımın olmazsa olmaz parçalarından birisi. Kitaplığımda beklemeleri, çantamda taşımam bile benim kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Yazmak benim için bir terapi gibi. Mümkün olan her düşüncemi not almaya ve onları değerlendirmeye çalışıyorum. Bunun yanı sıra günlük hayatımda edebiyat, sinema ve müzik dünyasını takip etmeyi, film-dizi izlemeyi, şarkı dinlemeyi, yeni yerler keşfetmeyi, gezmeyi çok seviyorum.

Yazar Samet Koca, Alaska Yayınevi, Benim Aşktan Anladığım

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? Yazar olma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Babamın işi dolayısıyla ve kendi ilgimin çok olması sebebiyle çocukluğum kütüphane salonlarında geçti. Bizim çocukluğumuzda internet yaygın olmadığı için merak ettiğim her konuyu ansiklopedilerden araştırır, öğrenirdim. Günlük gazeteleri hiç aksatmadan her akşam okurdum. Hikayeler, romanlar derken okumak bir süre sonra anlatmak olarak da yer edinmeye başladı benliğimde. Okuduğum romanlarda yazarların zekasına ve yarattıkları dünyalara hayran kalırken ben olsam nasıl anlatırdım düşünceleri küçük tohumlar serpiştirdi zamanla içime. Sonrasında şiirler, kısa öyküler derken gerçek bir roman yazmaya karar verdiğimde O’nun Bebeği oluştu zihnimde ve okuyucular ile ilk buluşmamız gerçekleşti böylece. Bu yolculukta bana en çok kendi inancım yardımcı oldu, hayallerim yol gösterdi.

Son kitabınız Benim Aşktan Anladığım kitabınızda yıllar sonra farklı konumlarda ve şartlarda karşılaşan aşıkları çarpıcı bir sonuçla okuyucuya başarıyla aktarmışsınız. Okuyucuya aktardığınız bu hikâye yaşanmış gerçek bir olay mı?

Teşekkür ederim. Yaşanmış gerçek bir gönül ilişkisini kurgulayarak, gerçek kahramanlarını açık etmeden yazdığım duygu yüklü bir hikâye oldu “Benim Aşktan Anladığım.” Pandemi döneminde duyduğum bir ayrılık hikayesi beni çok üzdü ve kitabın çıkış noktasını ateşleyen unsur oldu. Üç günlük dünyada gerçek sevgiyi bulmanın ne kadar güçlü bir şans gerektirdiğini bilmeden, sıradan bir şeymiş gibi başlayıp bitirebilen modern dünyanın cömert insanları arasında sevgisine sıkı sıkıya sarılmış kişilerin de olabileceğini üzülerek yazıp, anlatmaya çalıştım okuyuculara.

Ticari olarak bu gerekli belki de ama “aşk” için zaman kavramının olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye’de aşk romanlarına eskiye nazaran ilginin azaldığını görüyorum. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Gündeme göre dünyada ve ülkemizde bazı guruplar tarafından dizi-film veya kitap sektörü rağbet gören veya rağbet gösterilmesi istenen konular üzerine yönlendiriliyor. Ticari olarak bu gerekli belki de ama “aşk” için zaman kavramının olduğunu düşünmüyorum. Sevgiler de nefretler de sonsuza kadar sürebilen en temel insani duygulardır. Herkesin en az bir kere hayatında deneyimlediği ve unutamadığı bir yaşanmışlığı illa ki kalıyor aklında, yüreğinde. Kim diyebilir ki ben hiç âşık olmadım!

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

İsveçli yazar Stieg Larsson’ın Milenyum serisine hayranım. Keşke hayatta olsa ve seriyi kendisi genişletebilseydi. Dan Brown’un tüm kitaplarını severek okudum. Araştırma gerektiren onlarca bilgiyi toparlayıp, konu, yer, zaman olarak harmanladığı eserlerini okurken olayın içinde yer aldığımı hissettiriyor olması beni her zaman etkilemeyi başarmıştır. Sadece son kitaplarında aynı karaktere farklı hikayeler yazıyor olması beni bir okuyucu olarak mutlu etmiyor. O’nun Bebeği’ni yazarken Dan Brown’un anlatım tekniğinden esinlenmiş olabilirim. Okurken keyif aldığım bir anlatım biçimini kullanıyor Benim Aşktan Anladığım kitabımı ise tamamen “anlatım anına” uygun bir biçimde oluşturdum.

Yazar Samet Koca, Alaska Yayınevi, Benim Aşktan Anladığım

Şimdiye kadar yayımlanmış kitaplarınızdan okur ve eleştirmenlerden aldığınız dönüşlerden bahseder misiniz?

İlk kitabım O’nun Bebeği konu ve anlatım tekniğiyle farklı bulunup okuyanlar tarafından beğeni ile karşılandı. Ülkemizde taşıyıcı anneliğin yasak olması ve kitapta bu olayın mecburiyetten gizli bir şekilde gerçekleştirilmesini anlatmıştım. Gerek kurgusu gerek konusu gerek okuyucuda oluşturduğu merak ve gerilimin etkisiyle gerçekten “Sıra dışı bir taşıyıcı annelik hikayesi” oldu, pozitif bir izi kaldı kitapseverlerde.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Yeni kitabımın yorgunluğunu attıktan sonra daha önce yazmaya başladığım dram/fantastik bir kurguma devam etmek istiyorum. Çok farklı ve şaşırtıcı bir kitap olacak tamamlandığında. O’nun Bebeği’nin devamını isteyen inanılmaz bir kitle var. Oğuzhan bebek ve Aylin’e daha sonra ne oldu, neler yaşadılar diye beni sorgularken bende yeni fikirler oluşmasını sağladılar okuyanlar. Dolayısıyla devam kitabını yazmaya başladığımı buradan bildirmek isterim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Pandemi ve sonrasında yaşanan olumsuzluklar nedeniyle çoğu insan kendi yaşamının derdine düştü. Hepimiz hayatlarımız için kaygılanır olduk dolayısıyla yaşamımız için gerekli olan çalışmalarımızı keyfi amaçlarımızın önünde tutar olduk. Fakat içimizde beslenmesi gereken benliği hor görmek hiç de sağlıklı değildi. Hayat bir şekilde devam ediyor ve bunu kendimizi iyi hissederek yaşamak için elimizden gelen çabayı göstermeliyiz. Şartlar daha iyi olsun derken beş yıllık bir ara oluştu iki kitabımın arasında. Bundan sonraki çalışmalarımın arasını daha kısa tutmak için elimden geleni yapacağım. Siz de hayalleriniz için kendinizi beklemeye almayın, yola çıkın. Son olarak beni takip eden, kitaplarıma bir emanet gibi sahip çıkan tüm okuyucularıma çok teşekkür ediyorum. Eserler kıymetli ellere düşünce daha değerli oluyor. Yeni hikâyelerle tekrar görüşmek üzere, takipte kalın.

Minyatür Tanrılar Kitabı Üzerine

Minyatür Tanrılar Şair İsmail Delihasan'ın, İnsancıl Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu, “Ateşlerle Top Oynamak” şiir kitabı sonrası ikinci şiir kitabıdır. Seksen sayfa hacmindeki kitapta kırk şiir yer almaktadır. Kitaba önsöz yazan Afşar Timuçin gibi söylersek; kısa ve kırık şiirlerle şair, toplumsal düzeyde eleştirici ve düşünen bir aydın gerçekçiliğini taşıyan bir tutumla şiirlerini yazar. Düşünceye ağırlık verilen, estetiğini bulmuş güzel şiirler bunlar. İki defa pürdikkat okuduğum kitapta künhüne eremediğin noktalar olmuştur elbet. Kavramam ölçüsünde kitabın bir cihetine de olsa değinmek istiyorum izninizle.

Minyatür Tanrılar,İlkay Coşkun, yeni, kitap,

Dervişane bir dokunuşla, hissiyatta şiirler ruhunu buluyor. Diyebilirim ki hem Derviş Yunus gibi hem de Asaf Halet Çelebi gibi, felsefi bakışları çağrıştıran, izlerini taşıyan şiirler okudum. Şöyle ki “…yaşamadın/ gerçekte düştü güneş/ sende bir sen vardı/ zamanı mekânı ölümsüzleştiren…” (sayfa 41) veya “…ben ol da gel…” (sayfa 14) gibi ifadeler ne kadar Yunusça bir bakış ve bir felsefi yaklaşım değil midir? Şair; şiirlerine ve şairliğine dair öz bir açıklamayı da “Andan Göklere” şiirine adeta eklemlendirerek yapmaktadır. İlgili şiirinin son bölümünde şair şöyle seslenir; “zamanın ve göklerin şairi diyecekler bana/ hoşuma gider desinler/ gökleri çok sevdim/ ölünce beni andan göklere gömsünler” (sayfa 70) Şiirlerin ana fikri; iyiye, doğruya, güzele gidiştir. Şair; kötülere ilenerek, iyilere övgülerde bulunur bir taraftan.

Şiirlerin daha çok zaman, deniz, gök ve adam perspektifi ve kavramları üzerinden yol aldığını söyleyebilirim. Bir nevi bu kavramlar üzerinden doğruya ve iyiliğe gidiş portreleniyor. Bir nevi zamana, deniz ve göğe ruh biçen mahir bir terzi hüviyetinde görevini ifa ediyor. Bunlarla birlikte şairin içsel yolculuğunda mecz ettiği başka birçok kavram da yok değil. “düş, aşk, ateş” gibi başkaca kavramlar üzerinden de konu muhteviyatına çok geniş bir perspektiften yaklaşılmaktadır. 

Zamanı saatle, ateşle; gökyüzünü güneşle, yıldızlarla, kuşlarla ve denizi de gemiyle, rüzgârla, yelkenle, rıhtımla betimleniyor bir nevi.

Adaleti kıble ile bilgiyi ateş ile sevgiyi çocuk ile Ay’ı sakallı dede ile kıbleyi de insan ile simgeleştirildiğini söyleyebilirim. Zaman olgusunu şiirlerde başat bir tema olarak bolca ele alır ve nakış nakış işler adeta. Zamanı elbette ki çıplak tek başına ele almaz. Zamanın akışı, saat üzerinden serimlenirken, zamanın durması ve zamansızlık gibi birçok olgu şiirlerine yeni birer pencere olur. “Mağarada uyumuşum/ zaman ölmüş/ kalbimin sesinde/ birine gitmişim/ dönen ben değilim/ bıraktıklarım da kendi değil” (sayfa 47) “Zamansızlık” isimli bu şiirin ilk bölümünde anlaşıldığı gibi zamana vurgu ve hatta yedi uyurlara bir göndermede de bulunulur. Zamanı ayrıştıran ve ayıran olarak da telakki eder şair, zamansızlığı ayrılıkların yerine de koyar başka bir taraftan. Zamana önem atfeder şair. “zaman insan onurunundur/ zamanın zenginleri cömert anlarda” (sayfa 58) Zaman olgusu, özellikle canlı varlık âleminde olan biz insanlar için, ölen ve diri olan bir canlı gibi görülür. Zaman geçiyor denilir. Belki de zaman duruyor, biz geçiyoruzdur kim bilir.

Göğü; sevdası, hayali ve umudu olarak görmektedir şair. Göğü hep düşle hayalle bir tutar. “Gökler, denizler kaş çatar mı/ toprağa özgüdür kavga/ kötülüktür paylaşılamayan” (sayfa 73) Diyerek bu tezini kuvvetlendirir ve kavgayı, toprağa özgü olduğunu söyler. Bir taraftan insanı denizde yolculuğa çıkarsa da başka bir taraftan da boğulma korkusunu insanın ense kökünde hissetmesini ister. Denizle ilişkili olarak, kötüler artarken insan azalıyor tespitiyle beraber, iyileri gökte ve denizlerde arar hep. Yine de umutsuz değildir elbette. “…ne gökten ne insandan keserim umudumu…” (sayfa 71) Diyerek bakış açısını serimler bir taraftan.

Konumuz muhteviyatında en çok beğendiğim birkaç mısra, şiir bölümünü buraya taşıyacak olursam; “…sende öleyim sen yaşa/ bir gökyüzü masalında” (sayfa 12), “…bukalemunluğa reddir adam/ sevgi iyilik kendiydi tanrı/ gökler avuçlarına sığar adamın” (sayfa 13) “…ne bulduk ne bulacağız/ nedendir bilmeye açlığımız” (sayfa 33) “…tükenmek için yaşamaktır kötülük” (sayfa 50), “…körebeyiz zamanda kim saklamış yarını…” (sayfa 63) Kısa kısa alsa da bu bölümler, büyük resmin birer küçük parçaları olarak kitaba dair bazı ipuçlarını vermektedir.

Varlık, var olma ve etkileşim; insanlığın çokça cevaplar aradığı alanlardan birisidir. Bu durum felsefenin, düşünürlerin, şair ve yazarların elbette ki ilgi alanlarındadır. Bu meyanda “Adamlar” şiirinin son bölümünü buraya taşımak istiyorum. “…izm sürmeyen adamların/ özünde yıldızlar vardı/ kitap ve Kâbe kendileriydi/ doğruldular insan kıblesine/ okuyarak insan ve evren kitabını/ kurban oldular/ adları gökadamlar oldu” (sayfa 57) Burada ki “adam” ifadesi -iyi insan- ve -adam gibi adam- yaklaşımıdır. Bu da bir adlandırmayla mümkün olacaktır bir taraftan. İlhan Berk’in dediği gibi “Adlandırılmayan yoktur” tespitindeki bir anlama taşıyacaktır. Buradaki adlandırma bir sıfattan ziyade öze ve gerçekliğe bir vurgudur daha çok. Şair, “adlar başkaları için” şiirinde bu duruma farklı bir boyut getirir. “adların ne önemi var/ kendinsin kendin/ resmini coğrafyalara çizdim güzel kızların/ adının ne önemi var/ kendidir kendi// sildim sözcüklerden ne varsa/ gözlere gönüllere şenliktir kendin/ adlar başkaları için/ benim için kendinsin kendin” (sayfa 45) Aynı bu şiirde olduğu gibi çoğu şiir, bir kan akışı misali yolunu alsa da bu şiirde olduğu gibi gerçek şiirler bu yol alışı kendine özgü bir damar güzergâhında sürdürmektedir.

Yalın ve derinlikli bir anlatımda, imgenin az kullanılmış olduğunu söyleyebilirim. Dilimizin imkânlarıyla ve felsefi yaklaşımlarla beslenen derinlikli bu şiirler, okuru düşünmeye sevk etmektedir. Bir nevi derinlikli önermelerde de bulunur şair. Şiirlerde geçen olgular ve semboller tüme gidişin dalları gibi inşa olur. Gerek mistisizm gerekse de metafizik yaklaşımlarla; var olma, insan olma metodolojisinin içeriği doldurulur. Şiirlerin derinliğini anlayanlar ve sezinleyenler için çok farklı ve çok boyutlu pencereler barındırmaktadır. Özgünlüğü, derinlikli olan bu güzel şiirlerden müstefid oldum. Okunmasını şiddetle tavsiye ederim. İyi okumalar…

Barış Bozdağlı Yazdı: Orman

Çam ormanının derinliklerindeki ölü ağaçların kesilip sağa sola devrildiği o uğursuz boşluğun ortasındaydı Basri. Reçine, talaş ve çürük kokuyordu. Sanki Allah’ı görmek için sınırları zorlarcasına göğe uzanan ağaçların ucundaki yaz sıcağı güneşinin ışınları çuvaldız gibi batmıştı ormana. Basri, bir köpek gibi aramış, bulmuştu kan kokusunu. Sonra göğe, çoğu insanın en sıkıntılı anlarında yüzünü çevirdiği o mavi küreye bakmıştı. Bağırmış, ulumuştu adeta. Kargalar, ispinozlar, kumrular susmuştu ve ağustos böcekleri dahi. Hatta geceleri şu sık ağaçların arasından süzülüp geçen, gündüzleri saklanan ruhları, cadıları ve kurtları ürkütmüştü belki bu ses. Ormanın kıyısındaki taşradan daha dışta olan evine gidecekti biraz sonra. Babası Kamuran ve kardeşi Fazıl önden gitmişti.

barış bozdağlı, orman

Kamuran ve oğlu Fazıl’ın üstü başı toz, talaş. Birinin elinde hızar, diğerinin körelmiş bir baltası vardı. İnsana sanrılar gördüren bunaltıcı ağustos sıcağı altında adımlıyorlar. Dümdüz, sapsarı, biçilmiş arpa tarlasında. İkisi de suskun. Ağustos böcekleri onları bunaltıyor. O titrek sıcaklık yükseliyor zeminden. Ara sıra arkasına dönüp bakıyor Fazıl. Sarı tarlanın sonunda karanlık bir orman sadece. Abisinin hâlâ ormandan çıkmadığını söyledi. Ancak derin bir boşluğa söylemişti sanki. Kamuran’ın zayıf gözleri sarı saplarda, ayaklarının dibinden uçuşan çekirgelerde. Düşünüyor, düşünceler akıyor alnındaki derin çizgilerden. Belki hiç duymamıştı Fazıl’ı. Ve belki de duymak istememişti.

Ormana bakan evin kapısına yığıldılar. Yığdılar ellerindeki eşyaları. Yaprak kıpırdamıyor. Su getiriyor Fazıl, ılık. Kamuran’ın aklı, ormanda gördüğü ancak fark ettirmemeye çalıştığı sanrılarda. En az bir aydır görüyordu ve daha görecekti de. Taş evin salonunun ortasına koyulmuş el yapımı masaya kuruldu Kamuran. Diğer köşeye oğlu oturdu. Hiç olmadığı kadar sessizdi ev. Sanki bir yas evi. Kamuran, karşısındaki duvara asılı, bir zamanlar avladığı kızıl bir tilkinin gür kuyruğuna bakıyordu ara sıra, avlanmayı severdi. Geçmiş ve gelecek birer su baloncuğu gibi zihninde bir an belirip patlıyordu. Saatin tik takları bastırıyordu sessizliği. 

“Sen iyi bir babasın, bakma sen o kindar abime, ben sana inanıyorum. Hem Kumru’yu alacağız diyorsun, ben onu sevmiyorum.” demek geçiyor Fazıl’ın aklından.

Küçük, yeşil bir tepenin üzerinde, ilkbaharda yenebilecek şifalı bitkilerin ve beyaz, sarı, mor kır çiçeklerinin bittiği o tepededir Terekeme kızı Kumru’nun evi. İşi gücü şifalı bitkilerle ilaç yapmaktı. Çilli ve çirkin bir kızdı. Ve de beyaz tenli. Sarı dişlerini göstererek sırıtırdı hayvan teni kokan ağzıyla, Kamuran’ı uzaktan görünce sarı kirpikleri yapışırdı birbirine. Evin etrafını saran çitin içinde gider gelir, çapa yapar, oraya buraya çamaşır sererdi. O sefil evdeki küfürbaz, yatalak adam çağırdığında yanı başında bitiriverirdi sonra.

Karanlık çökmek üzereydi. Basri, eve ulaştığında çoktan çökmüş olacaktı. Babası, oğlunun eve ulaşmaması için her zamanki gibi beddua edecekti muhtemelen. En azından bir kurt ya da ayıya yem olmasını dilemişti aylarca. Bu dileğinin bir gün gerçekleşeceğine inanıyordu. Hem gerçekleşmese de niye onu öldürmesindi ki? Pek âlâ öldürebilirdi. Ama bunu her düşündüğünde, şurasında bir sızı. Her düşlediğinde kahroluyordu sonra. Bir yastık bile yetebilirdi Kamuran’a göre. İnsanı merhamete sürükleyen o acı dolu bakışları örtmek için en idealiymiş bir yastık -atalarından öğrenmişti-. Mesela birini boğazlarken o sıcak ten, patlak gözler ve kırmızı surat bir ömür boyu insanı pişman edip kahredebilirdi. 

Basri’nin gözleri ormanın karanlık boşluklarındaydı. Buradan evi görmesi imkânsızdı. Bugün, baltasıyla en az üç ağaç kesmişti. O ağaçlardan birinin üzerine oturuyordu. Dişli endişeler kemiriyordu içini. Sağ elinde baltası. Baltasının kenarlarında hâlâ kan var mı diye kokluyordu. Kan kokuyordu baltanın kuytu köşeleri. Aniden bir pişmanlık gelip sinsice içine oturdu. Bunca aydır bu anı beklemişti ancak şimdi pişman mıydı? Kendine inanamıyordu. Yüreği daralıyor, bir canavar sıkıyordu sanki. Tuhaf. Ne kadar tuhaftı. Bunu her gece rüyalarında, düşlerinde tekrar etmiş, yaşamıştı hâlbuki. Defalarca bu ormanda her şey olup bitmişti. Provası yapılmıştı her şeyin. Her an her dakika. Ancak tek bir gün bile bir pişmanlık gelip işlememişti. Dün hayat nasıl devam ediyorsa bugün de aynısı olacaktı. Anlaşılan yanılmıştı. Her şey gerçekleştikten sonra başlamıştı aslında. Basri, gerçekle düş arasındaki farkı anlayamamıştı anlaşılan. Elinde silik siyah beyaz bir fotoğraf. Uçsuz bucaksız ve nefretle bakıyordu.

Kamuran kapı önünde, bir lambanın ışığında hızarın kör dişlerini kan ter içinde eğeliyordu. Kıvılcımlar saçılıp kayboluyordu bungun karanlıkta. Bir yandan mırıldanıyordu. Beddua ediyordu belki de. Sanki buraya ait değildi, kendini bir boşlukta hissediyordu. Gözleri lambaya dalmıştı, etrafında uçuşan güveler, böcekler ona yabancı gelmişti. Üzerine sürekli sinekler konuyordu. Elleri ona ait değildi sanki. Bir tuhaftı. Çürümüş hissediyordu kendini. Sanki unutmuş, unutuyordu ya da unutulacak hiçbir şey kalmamıştı hafızasında. Karısını düşünmek istedi, düşünemedi. Bir nokta bile canlanmadı zihninde. Her şey bir tuhaftı. Eşini özlemişti. Bir yanı da çoktan unutmuş gitmişti sanki. Hatta çok iyi oldu ölmesi diyordu aklının kuytu köşesindeki şeytan. Ama Kamuran tövbe ediyordu sonra. Hem Kumru var, 30 yaşında, yeşil tepede, işte orada diye düşündü. Baktı uzağa, çitin içindeki köhne, yıllanmış eve, hiçbir şey belli olmuyordu, kapkaranlık ve sessiz. Belki de hiçbir şey yoktu orada diye düşündü. Ne bir ışık ne küfürbaz adamın sesi ne de bir hayat belirtisi. Zaman orada durmuştu sanki. Sadece dolunay ışığının altında belli belirsiz gözüken, ılık bir meltemin salladığı çitin üzerindeki yıllardan kalma beyaz çamaşırlar ve çatlak pencerede ay ışığı. 

Bulanık, küçük bir yağmur suyu gölü. Oraya yaklaşmaya çalışıyor ama geri geri gidiyor. Ve sanki peşinde birileri var, öyle hisleniyor. Gölde kırmızı balıklar çırpınıyor, sonra o gölde kendi yansımasını görüyor aniden. Kara bir surat. Uyanıyor sonra Kamuran. Bir gece yarısı. Cırcır böcekleri ötüyor. Kan ter içinde soluk soluğa kalmış halde aralıyor perdeyi. Terli et kokuyor yatak, dilindeki pası yutuyor. Odadaki nemle her taraf yapış yapış. Kır saçlarının arasından geçiriyor parmaklarını, alnına dayıyor elini sonra. Ay ışığı. Onun kızarmış gözleri pencerede, öylece bakıyor karanlığa. Yine aynı rüya. Sigara yakıyor. Artık onun hayatına hiç uğramayacakmış gibi apar topar uzaklaşıyor uyku. Şimdi ezan sesi bir yaklaşıyor bir uzaklaşıyor, bir an hiç duyulmuyordu. Geceden beri yan odada uyuyan babalarının hakkında sabah saatlerine kadar o sıcak, nemli salonda tartışmalarına rağmen bir türlü bir karara varamamışlardı. Sigara üstüne sigara içmişti ikisi de. Basri, babasının suçlu olduğunu söylemişti ısrarla, pencereden ormana bakarak. Kardeşini ikna etmeye çalışıp kendini haklı çıkarmaya ve bu aylardır çektiği vicdan azabından kurtulmaya çalışmıştı. Ancak Fazıl, reddetmişti. Günahın en büyüğünü işlediğini söylemişti. Zavallının tekisin diye de eklemişti, dar salonu baştan sona adımlayarak. Basri’nin bu sözler üzerine sesi sinirden titreyip tizleşmişti. Ağzından sigara dumanı saçılmıştı konuşurken. Fısıltılı konuşma hararetlenmişti sonlara doğru. 

Hiçbir zaman bu vicdan azabından kurtulmayacaksın. Sen bir katilsin!

Uzun, upuzun bir sessizlik inmişti salona. Basri, pencereye dayamıştı alnını. Sen bir katilsin tümcesi zihninin kanyonlarında yankılanmıştı. Öylece beklemişti dakikalarca. Salonun ortasındaki sefil masaya kafasını gömmüştü Fazıl. Küçüklüğünü düşünmeye çalışmıştı, en mutlu anlarını. Ancak bir türlü başaramamıştı. Kaçamamıştı hiçbir yere ne zihninin derinliklerindeki küçüklüğüne ne de başını alıp tanımadığı bir yere. Gerçeklerle iç içeydi. Bir kurt düşmüştü Fazıl’ın içine, acaba olabilir miydi? Basri haklı mıydı? Basri’nin de beynini düşünceler kemirmişti. Katil olduğu kesindi. Bunu biliyordu. Ama boş yere mi katil olmuştu? Böyle bir öç alınır mıydı hem? Hayır, demişti içinden sonra. Babam bunu bilerek yaptı, buna eminim, bunu aylar önce hissetmiştim. Ben öcümü aldım. Ona hiç acımadım. Çünkü o acımasız, gaddar biriydi. Sabah erken bir saatte üçü de peş peşe sessizce yola çıktı. Sarı tarlada üç asker gibi belli mesafelerde, bir çizgi takip ediliyordu sanki. Basri en geride. Omuzlarında birer balta. Kamuran’ın gres yağlı elinde hızar. Üçü de boyunlarına sararmış, beyaz birer bez dolamıştı ve kafalarında birer kirli, yırtık şapka. Yükselen kızıl güneş gözlerini kamaştırıyordu. Yeşil tepenin üzerindeki evin çiğ düşmüş penceresinden Kumru’nun uykulu, kanlı nazarları onları takip ediyordu. Belli belirsiz üç kızıl siluet, adımlıyor sarı tarlanın sonundaki kara ormana. Biraz sonra, işaretlenmiş dev ağaçlar birer birer devriliyordu yine. Arzı titretiyor bu yaşlı, ağır ağaçlar. Yerle bir oluyor bazı yuvalar, gökte daireler çizerek uçuşuyor kuşlar. Basri, nazarlarını o çığlık atan kuşlara kaldırıyor, kendi içinden de çığlık atmak geliyor bir an. Kamuran, gördüğü sanrılara rağmen hiç dinlenmeden, sağından solundan kanlı kadın başlarının belirdiği ağaçların dibine dayıyor hızarın o çark eden keskin dişlerini. Benzin kokusu hızarın homurtusuna karışıyor. Toz talaş uçuşuyor. Ağaçlar her devrildiğinde bir çığlık kopuyor Basri’nin içinden, zihninde birtakım görüntüler beliriyor, kan kokusu yürüyor burnuna. 

Düşen ağaçların dallarını, kollarını baltalıyordu Fazıl. Basri, babasına nefretle bakıyordu sonra, gözü seğiriyordu. Kamuran’ın kızıl ensesindeki eti üst üste birikmişti. Baltayı kaptığı gibi babasına doğru seğirtmek geçiyordu içinden. Aniden bitiveriyordu babasının arkasında. Baltayı olanca hızıyla indiriyordu. Sanki şakaklarında çarpıyordu yüreği. Baltayı al, yürü, indir ensesine diye içinden sayıklıyordu. Sonra geçmiş ve gelecek iniyordu aniden gözlerinin önüne. Kararsızdı. Kamuran yaşlı, hasta bir ağacı daha devirmek üzereydi. Devrildi, devrilecek. Az sonra gümbürtüyle devrilirken ağaç, Kamuran da sırt üstü yıkıldı. Buna son anda şahit olan Fazıl koştu. Kör balta ense köküne inmişti. Ancak tereddütle, hissiz kollarla inen balta Kamuran’ın oracıkta canını almamış fakat hareketsiz bırakmıştı. Yarı kanlı, mor, iri bir çizgi ensesinden geçiyordu. Basri, hissiz, dalgın bakışlarla boşluğa bakarak diz üstü çökmüştü.

Kumru ansızın ormanın derinliklerinde belirdi. Bütün bu olan bitene şahit olmuş, Fazıl’ın arkasından bağırıyordu. Fazıl, Kumru’yu takip ederek tek odalı evin sefil salonundan geçti, pencerenin önündeki pejmürde bir çekyatın üzerine yavaşça babasını sırtından indirdi. İçeride kimse yoktu. Sessiz ve nemli bir oda. “Buradaki küfürbaz adam nerede?” diye sormak geçti Fazıl’ın içinden. Kamuran’ın sadece gözleri oynuyor, ayak parmaklarını bile kıpırdatamıyordu. Birer küfür mırıldanıyordu ara sıra. Kumru, adamın başının altına bir yastık koydu, oturdu. Sonra Fazıl’ın sulu gözlerinin içine bakarak annesinin ormanda öldüğü günden söze girdi ansızın. Ağaç devrildiği sırada Kamuran öylece bakıp beklemişti. Bir defa bile seslenmediğinden, uyarmadığından söz etti. Fazıl, kaçırıyordu irileşmiş gözlerini. Ne dinlemek ne de inanmak istiyordu. 

Bir ses duydu. Pencereden baktı. Fırladı oturduğu yerden. Basri’nin koşarak eve girdiğini gördü. Fazıl hızla çıktı ardından, tepeden aşağı eve doğru koştu. İçeri girdiğinde Basri’yi ayakta donmuş, bir mumya gibi salonun ortasında buldu. O da bir an dondu. Gözlerine inanamadı. Kanı çekildi. Orada, evet, köşedeki şöminenin önündeki iskemlede öylece oturuyordu Kamuran. Gözleri tilkinin kuyruğuna takılmıştı. Abisinin kolundan tutup sarstı. Donmuştu. Bakışları babasındaydı. Basri, elindeki babasından kalan silik siyah beyaz fotoğrafa bakıyordu. Fazıl’ın bakışları tepedeki eve kaydı. Çatlak pencerenin önünde Kumru’nun çirkin suratı. Ayrık dişleriyle sırıtarak bakıyordu. Tepeden aşağı iniyordu küfürlü, yaşlı bir ses. Fazıl, bu olanların defalarca tekrar ettiğinin farkına varmış, bir döngünün içinde olduklarını biliyordu. Ormanın derinliklerindeki kadının ürkütücü çığlıkları işitiliyordu şimdi.

Fırat Kasap Yazdı: Edebiyatımızda Türküler

Türküler, Orta Asya’dan Anadolu’ya getirdiğimiz kültürel mirasımızdır. Sözlü kültür ürünlerimizin temeli olan sav, sagu, koşuk ve destanlar dörtlüklerle, hece ölçüsüyle, kafiye sıralanışıyla, şekil bakımından günümüzde türkülerde hayat bulmaktadır. Yüzlerce yıl hayatımızın içinde yer alan türküler Cumhuriyet döneminde bilimsel araştırmaların konusu oldu. Türkülerin şekil özellikleri, konuları, hangi ortamda söylenip nasıl kayda geçirildikleri bilimsel çalışmaların sonunda ortaya çıktı.

edebiyat, türkü

Cumhuriyet’in ilanından sonra radyonun hayatımıza girmesiyle türküler radyoda çalınmaya başladı. Muzaffer Sarısözen ve arkadaşları her yaz Anadolu’nun bir bölgesine giderek türkü derlemeleri yaptılar. Derleme konusunda Türkiye’de ilk önemli isim Macar Besteci Béla Bartók’tur . Macar kültürü ile Türk kültürünün benzer yönlerini araştırmak amacıyla Türkiye’ye gelen sanatçı, Anadolu’da birçok türkü derledi. Derleme tekniklerini gençlere öğretmesi ve derlediği türküler geniş bir arşiv oluşmasını sağladı.

Atatürk’ün müziğe verdiği önem etkisini türküler üstünde gösterdi. Atatürk’ün türküleri istemediği, yasakladığı türünden görüşler yaygın olmakla birlikte dönemin önemli bestecilerinden Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu ya da Diyarbakırlı Celal Güzelses’in Atatürk ile olan anıları bu görüşleri çürütür niteliktedir.

Evlerinin önü iğde / İğdenin dalları yerde / Benim yârim kara yerde / Uyan Ali’m, uyan da bir tanem sar beni

Radyoda Yurttan Sesler korosu kurulması, türkü kültürünün gelişmesinde oldukça etkili oldu. Bu koro adeta bir türkü okulu oldu. Koroya sınavla giren öğrencilere bir tür akademi eğitimi verildi. Anadolu’nun değişik bölgelerinden gelen gençlerin yöresel müzik kültürünü aşıp, ulusal müzik kültürüne geçmeleri sağlandı. Ege türkülerinden başka türkü bilmeyen genç, buradaki eğitimden sonra Karadeniz türküsü de çalıp söylemeye başlıyordu. Mademki radyoyu her yöreden insan dinliyor, hepsine hitap edecek türküler çalıp söylemek gerekiyordu. Halkın duygularını, düşüncelerini, hayallerini umutlarını, özlemlerini, nefretlerini sazla, sözle dile getiren türküler uzun yıllar radyolarda, televizyonlarda, eğlence mekânlarında, konserlerde günümüze kadar çalındı, söylendi.

Urfalı Bedii, Celal Güzelses, Muharrem Ertaş, Âşık Veysel, Mahsuni Şerif, Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu, Neşet Ertaş, Şekip Şahadoğru gibi adını burada saymaya imkân olmayan, birbirinden değerli binlerce âşık türküleriyle halk kültürünü bugünlere kadar getirdiler. Âşıklar türküleriyle hem kendileri gibi müzik yapan diğer türlerdeki müzisyenleri etkilediler hem de bir yazı kültürü olan modern edebiyatı etkilediler. Yazımızın konusu olan edebi ürünlerdeki türkülere gelmeden önce türkülerin sınıflandırılmasına gelelim. Bu konuda en başarılı isimlerden biri Pertev Naili Boratav’dır. Halk Edebiyatı ve Halkbilim alanlarında birçok çalışması bulunan Prof. Dr . Pertev Naili Boratav hocamızın türküler konusunda birçok araştırması bulunmaktadır. 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı başlıklı çalışmasında türküleri değişik yönlerden şu şekilde sınıflandırmıştır: Lirik türküler, Taşlama, yergi ve güldürü türküleri, Anlatı türküleri, İş türküleri, tören türküleri, oyun ve dans türküleri.

Sınıflandırılan bu bölümlerin de kendi alt bölümleri bulunmaktadır. Şekillerine, konularına, ezgilerine, söylenilen yöreye göre sınıflandırılan türküler bulunmaktadır. Adı geçen kitaptan bir türkü örneği vermek istiyorum.

Evlerinin önü çardak/ Sol böğrümden girdi bıçak / Beni vuran benden alçak / Uyan Ali’m, uyan da bir tanem sar beni

Meşeler gövermiş varsın göversin / Söyleyin yavruya durmasın gelsin / Kötüye varmasın, gebersin ölsün / Kötü adamın var ömrünü yok eder.

Türküler üstüne araştırma yapan bir başka bilim insanımız yakın zamanda vefat eden İlhan Başgöz’dür. Âşıklar üstüne yaptığı araştırmalarda birçok türkünün tanınmasını sağladı. Karacaoğlan isimli çalışmasından bir türkü örneği:

Dinle sana bir nasihat edeyim / Hatırdan gönülden geçici olma  / Yiğidin başına bir iş gelende

Anı yâd illere açıcı olma  / Karac’oğlan söyler sözün başarır  / Aşkın deryasını boydan aşırır

Seni bir mecliste hacil düşürür / Kötülerle konup göçücü olma

Modern edebiyatımızda, edebi metinlerimizde metin içinde yer alan türküler saymakla bitmez. Burada edebi eserlerdeki türkülerden çok azına yer verebiliriz. Sultan Su Esen’in 2009 yılında basılmış Keje Maria adlı öykü kitabında geçen bir türkü:

Denizlerin kumuyum, kumuyum  / Balıkların puluyum  / Kıyma bana Cevriye’m  /  Ben de Allah kuluyum  / Moriye de Fosforlum 

Battal Pehlivan’ın Pir Sultan Abdal isimli romanından bir türkü: Uyur idik uyardılar / Diriye saydılar bizi  / Koyun olduk ses anladık  / Sürüye saydılar bizi

Ünlü roman yazarımız Yaşar Kemal’in Bugünlerde Bahar İndi isimli kitabından bir türkü örneği: Ben derbeder bir dervişim  / Abasızım abasızım  / Gezeceğim dünya dünya  / Dinsin sızım , dinsin sızım

Vedat Türkali’nin son romanı Bitti Bitti Bitmedi adlı eserden bir türkü: Küçüksu’da gördüm seni  / Gözlerinden bildim seni  / İnkâr etmem sevdim seni  / Ne kadar cefa edersen  / Gönül ayrılmıyor senden 

Selim İleri’nin Cehennem Kraliçesi romanından bir türkü: Seher vakti göremedim  / Yıldız gibi aktı geçti

Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’den bir türkü örneği: Duvarlarda kilimler / Nakışları türkülü  / Köşede tahta masa  / Üstü keten örtülü

Şair Ülkü Tamer’den bir türkü örneği: Kilis’e haber saldım  / Hekim gelecek bildim  / Kanı bir yana bırak  / Revan içinde kaldım  / Haber saldım kuş ile  / Gagasında yaş ile  / Selam gönderdim yârime  / Bir sevdalı düş ile

Her şair, yazar metninin bir yerinde türkülere yer vermektedir. Metnimizi Nazım Hikmet’in Kuvâ’yı  Milliye adlı eserinden bir türküyle bitirelim.

Karayılan der ki: Harbe oturak  / Kilis yollarından kelle getirek  / Nerde düşman varsa orda bitirek  / Vurun ha yiğitler namus günüdür
1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447