Bir Çin efsanesinde ressam, özenerek karşısına kurulduğu tuvalden uçuncaya kadar aynı kelebeği resmeder. Kanatlanarak uçan sadece bir kelebek değildir. Sabır gerektiren, belki de bir ömür sürecek bu uğraş sırasında; ressamın ışık ile gölgeyi hesap ederek gerçek kıldığı kelebek, yalnızca bir yaratı olmanın ötesinde, o güç işi yapanın da izdüşümü, yansımasıdır. Nasıl koşullanmış, nasıl baskılanmış, hangi sınırları aşmak istemişse… Kelebeği kanatlandırarak aynı ânda yaratıcısını da uçuranın, sınırlarını aştıranın kendi "zihin kuşları" olduğuna şüphe yok. Ayak basıp deneyimlediği, kendisine ruh taşıyan doğasından kalkıp havalanmıştır. Kendinden…
Yazmak da böyle değil midir?
Benzer bir biçimde, fakat her seferinde yenileyip yenilenerek, âdeta bir füg gibi adım adım yol alan bir akışla örülmez mi bir yapıt? Kendinle çelişerek, kendinle çatışıp hesaplaşarak… Yapıtını var ederken, tıpkı gerçek gibi, zamanla mekânı da eğip bükerek sil baştan kurar; yeni anlamlar üretirken her seferinde dönüp kendisini de var etmez mi? Yazmanın, ortaya bir yapıt koymanın ardı sıra yazarın, şairin, genel anlamıyla sanatçının hâlini Enis Batur ne de güzel betimler: "Döndüm ki, döndüğüm yerde değilim..." Yazıp üretirken görmenin, çözüp anlamanın, anlayarak değişmenin, dönüşüp başkalaşmanın ifadesidir bu satır. Kaybetmenin, tam da bu nedenle kazanıp yenilenmenin ifadesi… Eh, yazarken kaçınılmaz bir biçimde kımıldıyoruz! Bu kımıldanış hâlini Ahmet Hamdi Tanpınar bakın nasıl anlatıyor:
"Kımıldandıkça kanatlarımızın altından unutulmuş hareketler, hatırası silinmiş vakalar, geçmiş teessürler birer birer canlanır. Kimimiz bir hâkimin sert çehresiyle günlerimize eğilir, benliğimizin en gizli taraflarına kadar insafsız aynasını tutar, bize ömrümüzü yapan çirkinlikleri sayar.”
Yazmanın ön avlusunda, çoğumuzun ne bu kımıldanışlardan ne de ardı sıra beliren ayrıntılardan haberi olur. Ancak yazmanın arka avlusu, işte böyle hareketlidir. İnsafsız…
"Yoruldum beyler. Romancı olmak çok güçmüş.”
Oğuz Atay'a ait bu cümleyi okuduğumda durmuş, düşünmüştüm: Romancı olmak neden çok güçtür? Sorun anlatılan hikâyenin uzunluğu, deyim yerindeyse "sonsuzluğu" mudur? Romanlara özgü katmanlı anlatıdır belki de güç olan. Öyle midir? Karakter çokluğu, buna koşut olarak ele alınması gereken alt hikâyeler ve elbette bütün bunların ana izlekle kurulacak bağları mıdır yoksa? Temanın, derinleşerek ilerleyen izleğin odağından sapmamak, kimi maddi hatalardan uzak durmaktır belki de. Ya da güç olan, başlı başına dildir, örneğin. Üsluptur yahut o yapıta özgü inşa edilmeye uğraşılan yeni tiptir, kurgu arayışıdır. Peki, acaba "çok güç" denilerek altı çizilen, romanla birlikte içine dalınan hesaplaşmalar mıdır? "Yaratıcı yazı” dediğimiz, önü sonu “yaralayan bir şeyden doğar," önermesi yanlış değilse yazarı yaralayıp huzursuz eden ve onu yazmaya yönlendiren hakikat tam olarak nedir?
Kuşkusuzdur ki bu sorulara pek çok soru daha eklenebilir ve tartışmasızdır ki tamamının muhatabı sadece romancılar değil; şairler, sanatçılardır.
Zira edebiyatla sınırlı tutarak belirtmeliyim ki bu büyülü işçiliğe gönül verenler; eninde sonunda döner, dolaşır, yarattıkları yapıtların üretim süreçlerinde metne bir biçimde süzülüp sızan gölgeleriyle baş başa kalır, boğuşup hesaplaşır. Büyülü bir işçiliğin sonucunda bir hayal, kurgusal bir ürün olarak ortaya konulan yapıt; başta yazarının bireysel, tam da bu nedenle toplumsal hakikatlerinden bağımsız düşünülemez. Güç olan şey budur. Yazarı burgacına alan, onu sarsıp yoran, zorlayıp hırpalayan şey… Çünkü yazmak; huzursuz edenden yola çıkmak, buradan hareketle sırtlanılan derdi "muhayyel arkadaşlar"ına yükleyip zaman ile mekânın içine sızmak; onlarla çıkılan o özgün yolun sonunda hikâyenin kendisi olmak, her yapıtta yeniden var olmaktır. Sait Faik'in sözünü hatırlayalım: "Edebiyat bir iç ihtilal fışkırmasıdır." Dolayısıyla edebiyat; yazar ve şairlerin bir biçimde gölgesini düşürdüğü aynadır.
Ahmet Erhan'ın, "Burada Gömülüdür" başlığıyla yayımlanan toplu şiirlerini okurken, "Önsöz Niyetiyle" yazılmış bir sayfada şairin şu cümlesiyle karşılaşmıştım:
"Bir şairin hayatı boyunca aslında 'tek bir şiiri' yazdığına inananlardanım."
Sadece şairleri değil; öykücü ve romancıları, yaratım süreçlerini, yapıtlarının yayımlandığı dönem ve koşulları, bunları karakterize eden çelişkilerle çatışmaları, şüphesizdir ki ortaya çıkan sonuçlar gibi pek çok ayrıntıyı düşününce Ahmet Erhan'ın bu fikrine katılmamak mümkün değildir. Zira edebiyatçılar içine doğdukları ev, aile, toplumsal çevre ile o çevreye hâkim ilişki ve iletişim biçimleri, tanığı olunup deneyimlenen çelişkilerle çatışmalar yumağının içinde soluk alır, yoğrulur, adım adım kişilik kazanırlar. Olaylar ve insanlarla etkileşim hâlinde bir karakter inşa ederler. Çocukluktan yetişkinliğe; iyi ya da kötünün, güzel ya da çirkinin, adil ve haklı olanla olmayanın sayısız örneğine maruz bırakılarak… Sonrası aramaktır. Bir edebiyatçı olarak kendini aramak ve mümkünse (!) bulmak serüvenidir. Bu güç, kabul edilmelidir ki sonsuz oluş serüveninde onlara "can suyu" taşıyan, kalemlerinin ucuna düş damlatan, ruhsal/düşünsel yapılarıyla duyup hissedişlerine yön veren bireysel ve toplumsal hakikatleridir. Ki bunlar; edebiyatçıların "hayatları boyunca" yazdığı o "tek bir roman", "tek bir öykü" ya da "tek bir şiir"in, ne yapıp edilse de uzağında durulamayan odağını, bir anlamda teslisini belirler. Ahmet Erhan'ın şiirlerindeki "baba, çocuk, alkol" teslisi gibi…
Halûk Sunat, bir yapıtın yaratan-yaratılan paralelliğinde ele alınmasıyla ilgili şunları söyler:
"Hangi türden bir hayat, ne türden çelişki ve çatışmaları aldı ve yazarın önüne koydu, onu huzursuz etti ve kaçamadığı hesaplaşmaların peşine düşürdü? Hangi derin izler, hangi hikâyelerde hayat buldu?”
Yazarın, ân gelip de kalemine uzanarak boş bir kâğıdın önüne oturduğunda öylece durduğunu, kendisine az sonra gelecek bir ilhamı beklediğini sanırım hiç kimse iddia edemez. Yazarın hakikatleri onu alır ve kalemini, somut bir dert edinişin doğurduğu huzursuzlukla harekete geçirerek yazdırır. Yani hayal edişi bizzat onun hakikatleri ile bağlantılıdır. Hayal ile hakikat, kaçınılmaz bir biçimde birbirini koşullar. Şüphesizdir ki bazen bir ses, bir koku, bir renk, bir yüz, bir bakış, bir mimik; sadece bir söz ya da bir cümle, bir durum, bir olay, özetle bir "münasebetsiz çağrışımı" tetikler. Duramaz, kaleme çoktan uzanıvermiş elinizin önüne geçemezsiniz. İşte o ânda kapıyı açan ve yazarı yapıtın eşiğinden içeri sokan; esir edilmiş ilham perisini serbest bırakan bir sihirli el değil, yazarın gerçekleridir. Dünden bugüne içinde yoğrulduğu ruhsal, düşünsel hamura mayasını katan görme, duyma, sezip anlama ve anlatma biçimine hayat veren gerçekler… İzler, kıymıklar, yaralar mutlaka "kımıldanır", harekete geçer. "Ütopyalar bile ayak bastığı bir yer ister," değil mi ya! Yapıtlarını "boş bir arazide" üretmeyen yazar, her birini gerçekleriyle besler ve yaratıcılığını konuşturarak önünde serili duran gerçeklerin boyuna bosuna teslim olmaz; hakikati muhayyilesinde sil baştan kurup üretir.
Enis Batur, "Tutunamayanlar"ın "Önsöz"ünde, bu yapıt için; "Cumhuriyet döneminde yetişkin aydın kuşakların biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, trajikomik tarihini, 32 kısım tekmili birden kucaklar," der ve devam eder: "Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir 'edebiyat ortamı'na okulsuz ve alaysız, onun için de okursuz ve alaycı bir konuk gibi geldi sanılmış." Oğuz Atay'a, "Yoruldum beyler. Romancı olmak güçmüş," cümlesini kurduran kişisel ve toplumsal atmosferin hakikati, sanırım ancak böyle özetlenebilirdi. 1977'de aramızdan ayrılan Oğuz Atay'ın dile getirdiğim "Tutunamayanlar" adlı yapıtına hayat veren atmosferin hakikatini unutmadan, şu soruya cevap verilmeli: Oğuz Atay'ın yayımlanmamış son notlarının başlığı neden "Geleceği Elinden Alınan Adam"dır? Benim cevabım şudur: Oğuz Atay, tıpkı diğer edebiyatçılarda olduğu gibi kendine dayatılanı, kendine yaşatılanı buradan hareketle kendinde olanı süzdü, damıttı ve giderek birikime dönüşen bir görme, anlama biçimiyle aslında bize "tek bir roman", "tek bir öykü" yazdı: "Geleceği Elinden Alınan Adam."
Farkında olunsun ya da olunmasın, yazarın "kâğıdın beyaz ekranı"na sözcüklerle düşürdüğü resimde; kısa veya uzun bir ömre, hayatı boyunca sığan/sığdırılan hakikatlerin ayrıntıları vardır. Anlatısını kendinden yola çıkarak kurar ve metnin aynasına kendi gölgesini düşürerek dünden bugüne içinde olup edebiyatla dışına çıkabildiği gerçeğini anlatır. Bu nedenle, yapıtlarda karşılaştığımız olaylar, durumlar, insanlar; çelişki ve çatışmalar, buluşmalar, yüzleşmeler kadar ayrılıklarla ölümler, doğumlar, düğünler veya mekânlar, eşyalar, bütün konumlandırmalar; içinden geçilen zamanlar gibi birçok detayda, aranan izlerin hiçbiri rastlantısal değildir.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ı mektupları, fotoğrafları, günlüğü ile birlikte sadece "bir insan" olarak ele alalım. Ardı sıra, bu kez aynı materyallere şiir, öykü ve romanlarına; onu "bir yazar" olarak ele alıp bakalım. Kişiliği, yaşamı, ruhsal yapısı, yapıp ettikleri; tanığı olup deneyimledikleri, pasif kalarak seyrettikleri; arzuları, heves ve tutkularıyla yapıtları arasında bulunacak paralellikler, izdüşümler bizi şaşırtacaktır. Bir çocuk, bir öksüz, bir erkek, bir öğretmen, bir yazar ve şair olarak Ahmet Hamdi Tanpınar... Erken anne kaybının, güçlü karakteriyle baskın bir babanın gölgesinde yetişmenin onu nasıl da soluksuz bıraktığını, yazarın, tıpkı hayatındaki gibi, dizeleriyle satırlarında sürekli bazı kapıları zorladığını görürüz. Kapıları âdeta boşluğa açılmaktadır. Huzur'u, Mahur Beste'yi, Sahnenin Dışındakiler'le Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü düşünüp ardından da Ahmet Hamdi Tanpınar’a kulak verelim:
"Hatırlamadığımız ve hafızamızda bulamadığımız taraflar haberimiz olmadan şahsiyetimizi ve eserlerimizi hazırlıyor, hatırladığımız ve bulduğumuz taraflarsa bize kendi kendimizi bulduruyor."
"Çileli" hayatını, bir bütün olarak acılarını dikkate alırsak sanırım baştan sona her ayrıntı onu üretken kılmış; kendi ifadesiyle "bir istidat", kuvvetli bir tutku hâline getirdiği edebiyat uğraşı ile kendisini sağaltmaya, arayıp bulmaya soyunmuştur.
Tam bu noktada bir pencere açmalı, Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın şu değerli pasajını paylaşmalıyım:
"Olduğum şey ile olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şey ile hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum."
Bir boşluğun farkında olma hâli, galiba o boşluğa yuvarlanarak kaybolmaktan ziyade, bizzat oraya, boşluğa tutunarak kendi varoluşsal zeminini yaratmak anlamını taşır. Bu nedenle, bir dizesinde "Açılmış bir kapı ümit boşluğa..." diyen Ahmet Hamdi Tanpınar için sıkça dillendirdiği boşluğun, belki de aynı zamanda onun varoluşsal zemini olabileceğini belirtmek isterim.
A. Kadir’i düşünüyorum. Acaba hapishaneyi yaşamamış; duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların, ezcümle kapatılmanın dehşetini farklı biçimleriyle deneyimlememiş olsa şu çarpıcı dizeleri yazabilir miydi: "Hani bir dışarda olsam / hep yürürüm, durmam / benimle beraber yürür / gökyüzü, toprak / özgürlük benimle beraber..." Hapishanenin penceresinden bakıp "...ne güzel şeyler..." dediği gökyüzü, toprak ve özgürlük tutkusunu bu denli etkileyici bir dille kaleme alabilir miydi? Esareti, ardında durulan demir parmaklıklı pencereden hayata bakmak cesaretini, üstelik korkusuyla harmanlayarak betimleyebilir miydi?
Bu kez Nazım Hikmet’i, hapislik hayatını, uzun süreli "yatış"ı sırasında kendisiyle birlikte başka, bambaşka insanları tanıyışını düşünüyorum. Ülkesi ile insanlarının hâl-i pürmelalini görüp yaşamamış, çözüp anlamamış olsa acaba “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı yazabilir miydi? Sürgünlüğün dehşetini yaşarken hissedilen hasretin derinliğini; o duyguyla dokunulan eşyaları, temas edince el yakan bir fotoğrafı, bir ses ya da kokuyla içine dalınan geçmişi ele alalım. Hesap edilmesi güç bir incelikli duyuşla Nazım Hikmet, o sürgünlük ânlarında uzanabilir ve Boğaz’a doğru geçen bir vapuru Varna önlerinde okşayabilir; usulcacık dokunduğu ân ellerini yakar mıydı?
Yazmak elbette gözleme, bilinçli duyuş ile duyumsayışa, sezgiye, hissedişe, empatiye, ayrıntıyı fark edişe dayanır. Bunlar ve çok daha fazlasını yüklenir, sonsuz diyebileceğim bir edebî yolculuğa koyulursunuz. Önemli bir detayı atlamayarak... Çünkü "Yazmak, insanın gönüllü bir şekilde başladığı gibi bitmeyeceğini bildiği bir iç kazıdır." Henri Michaux’nun cümlesini hatırlayalım:
"Kendimi katetmek için yazıyorum."
Dolayısıyla yazmak, aynı zamanda ket vuramayarak kendine dönmek; bireysel sorunlarını, sorun edişlerini kovalayıp yakalayarak derinine inmek, bunların izdüşümlerini farklı biçimlerde sözcüklere serpmektir. Yeni bir yordamla hem asıl hikâyeye varmak hem de kendini bulmaktır.
Dostoyevski düşüyor aklıma. Yargılanıp sürgün edilişinin ardından aldığı idam cezasına, bir süre geçtikten sonra idam mangasının önüne konuluşuna kafa yoruyorum. O ânlardaki hâline... Sibirya’nın ücra bir köşesinde, hapisliği sırasında, âdeta gölgesiz bırakılmış onca mahkûmun arasında bir gölge gibi gezinişini hayal ediyorum. Üstüne epilepsi hastalığını ekliyorum bu arada, kumarbazlığını da... Bu türden bir yaşam deneyimine sığdırdıklarını dikkate alınca; yaşam ve ölüm, suç ve ceza, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi sayısız olgu üzerine yazdığı ustalıklı yapıtlarına şaşırmıyorum. “Ölü Evinden Anılar”, “Suç ve Ceza” ya da “Karamazov Kardeşler” gibi şaheserler sanırım ancak böyle, tam da bu hâllerdeyken yazılabilirdi. Yaşamla ölümün arasındaki o bıçak sırtı hatta...
Kafka’yı ele alalım; babasına yazdığı mektuplarını... Onun ifadesiyle "içimizin korkunç sıkıntılarını" ortaya koyan mektuplarında babasıyla birlikte kendisini de ortaya serer, bir nevi soyunur. Mahremiyetini bir kenara koyarak çocukluğunu, yetişkinliğini; evine, ailesine, giderek içine, hatta odasına bir gölge gibi çöken babasının otoriterliğini, kendisinde doğurduğu ruhsal ve düşünsel fırtınalar eşliğinde anlatır. “Dava”, “Dönüşüm” gibi muhteşem yapıtların yazarı olan Kafka’nın bireysel olarak hayatına nüfuz eden baskının, denetim, kontrol ve tahakkümün; bunların yol açtığı çelişki ve çatışmaların aynı ânda onu da içine alan dönemsel zorbalık ile toplumsal tahakkümle bağını unutmadan diyebilirim ki Kafka da kendinden, yaşantısından yola çıkmıştır. Ona “Dönüşüm”ü yazdıranın, dönüşüme duyduğu iştahla bağlarının olduğu kuşku götürmez.
J. Conrad, "...diğer yazarların bir başlangıç noktası var," diyordu. Bir dil, bir gelenek, bir tarih ya da ânlık bir önyargı ya da modaya yaslandıklarından söz ediyor; konuyu sürgünlüğüne taşıyarak devamını şöyle getiriyordu: "...diğerlerinin her hâlükârda başlayacak bir şeyleri var, benimse yok."
Bana kalırsa bir yazar veya şair için bir başlangıçsızlık hâli de sağlam bir başlangıçtır; yazmak için çetrefilli olsa da harekete geçirebilecek, sözcükleri kanatlandırabilecek bir "arazi"dir. Bu durumun, misal yersiz-yurtsuz oluş ile yarattığı ruhsal, düşünsel fırtınaların, bana mevcut "edebiyat ortamı"nı, ona atfedilen görünür ve görünmez sınırları, o sınırların dışına itilip sürülenleri, inşa edilen "edebiyat adası"na kendi özgünlükleriyle çıkmalarına izin verilmeyip engellenen, ötelenen ve ne iyidir ki (!) bu nedenle ısrarcı olup kendi "ada"larını var edenleri hatırlattığını belirtmeliyim. Oğuz Atay, Vüs'at O. Bener, Sevim Burak... Aklıma ilk gelen isimler...
Sevim Burak, "anlaşılmamanın üzüntüsü"nü şöyle ifade ediyordu: "Bir sanat eserinin anlaşılması şart mı? (...) Homurdanıyorlar, 'ne biçim edebiyat' diye; ama işte, ben onlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım. Çok zor bir ortamla karşı karşıyayım."
Mesafeli davranılan, "kıdem esasına göre" planlanmış "edebiyat ortamı"ndan uzak tutulan, tek başına bırakılan; sadece bu alanda değil, kimliği nedeniyle toplumsal olarak da itilip ötelenen Sevim Burak; dili, üslubu, edebî cesareti, yaratıcı zekâsı, üretkenliği ile ısrarcı oldu ve büyük harflerle, âdeta bağırıp çığlık atar gibi resimli cümleler kurarak kendi edebiyat bahçesini yarattı:
"...ben de kendimi anlatıyorum hikâyelerimde; başka kılıklara girerek, bütün özlemlerimi harekete geçirerek, ne olduğumu, ne olacağımı hissettirmeye çalışarak evhamlarımı, korkularımı körükleyerek yangına koşarcasına..."
Aslında o, deyim yerindeyse, bir "edebî getto"ya sürülenlerdendir. Buna rağmen kalemine küsmez, sırtını dönmez ve o da Michaux gibi kendini kat eder. Yazdıklarını hakikatinden yola çıkıp kendini kazıyarak yapılandırır. Edebiyatla kol kola girer ve "ikinci bir yaşama biçimi"ni bulmaya çalışır: "Baş aşağı ve dikine inerek kendime saplanıyorum."
Yazarların hayalleriyle hakikatleri, dolayısıyla ürettikleri arasındaki paralellik ancak böylesi bir çarpıcı cümleyle ifade edilebilir.
Buradan hareketle diyebilirim ki bazı yazar ve şairler için edebiyat, sadece basamaktır! Birilerinin inşa ettiği türden bir "tapınak" değildir onlar için! Ne kendini ne hayal ve hakikatlerini ne de yaratılarını "kurban" eder ya da edilmesine izin verir. Derinine doğru kendisini kazar, yazarak sağaltmaya çalışır. Kâğıtların, sözcük ve cümlelerin labirentinde; hem sağalıp hem yaralanarak bir ömür boyunca "tek bir roman", "tek bir öykü" ya da "tek bir şiir" yazarak kendini arama ve bulma serüvenini devam ettirir.
Arjantinli yazar Alejandro Zambra, insan için, "Sonsuz bir metindir," diyordu.
Hayatı boyunca "tek bir metni" yazmanın gayretinde olan bir yazar ya da şair için, kendisi bir "sonsuz metin"ler toplamıyken bunu başarmanın zorluğunu bir düşünün!
Ne diyordu Oğuz Atay:
"Yoruldum beyler. Romancı olmak çok güçmüş."
M. Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Eylül 2026 / Sayı 44

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder