Hayat Bir Okul Herkes Hem Öğretmen Hem de Öğrencidir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba Sayın Okurlar, 1974 yılında Konya’ da dünyaya geldim, aslen Elazığ’ lıyım. Ancak Babamın görevi sebebi ile güzel yurdumuzun dört bir yanında geçti hayatım. Belirli süreler sonrasında şehir değiştirmek, yeni kültürlere ve ortamlara alışmaya çalışmak ne kadar zor olsa da bardağın dolu tarafından bakarak bu değişikliklerin bana kazandırdıklarının hayatımda çok etkili olduğuna inanıyorum. Özellikle insanları tanıma ve yeni ortamlara, değişikliklere adapte olma kabiliyetimi geliştirdiğini düşünüyorum. Elektrik Mühendisliği okudum, 51 yaşındayım, 25 yıl çok uluslu ve sektörünün dünyada lideri olan bir firmada üst düzey yöneticilik yaptım. Evliyim ve 2 tane dünya tatlısı üniversite öğrencisi çocuğum var. Her zaman öğrenmeye çalışan, öğrendiklerini ve bildiklerini diğer insanlara aktarmayı seven biriyim. 

Yazar Atakan Ogan

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Kitap yazmak aslında hep hayalimdi. Ancak bana çok uzak bir hayal gibi geliyordu. Ön hazırlığı ve planları yapmak, akabinde yazmak, yayınlamak vs gibi süreçler bana çok zor geliyordu. Ve bu sebeplerle hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi düşünüyordum. Kitabımda da bahsettiğim üzere fikrimi bahsettiğim ve fikirlerine çok önem verdiğim kişilerin, hemen başla, sen yaparsın diyerek destek vermeleri üzerine çalışmaya başladım. Yazdıkça arkası geldi ve bu eser ortaya çıktı. Eğitimin hayatın her anında devam ettiğine inanan biri olarak kendimi devamlı geliştirmeye gayret ettim. Bu süreçte bir çok şey öğrendim. Bu öğrendiklerimi de bayrağı devrettiğimiz ve devredeceğimiz gençlere aktarmak istedim. Bilgi siz de kalırsa hiçbir kıymeti yok bence, bilgi paylaşınca kıymetlidir. İşte bu sebeple yazdım kitabımı, umarım birilerine ilham olurum, o zaman ne mutlu bana…

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık… Evet gerçekten yetenek gerektiren bir meslek. Kolay ulaşılabilecek bir unvan olmasa gerek. Bu sebeple kendimi bir Yazar olarak gördüğümü söyleyemem. Çünkü henüz emeklemeye başlayan bir bebek bile değilim, çok başındayım. Onlarca kitabı yayınlanmış, birçok baskı yapmış kitapların Yazarları ile kendimi aynı kefeye koyamam. Ama henüz çok başında olmak bile bana keyif, mutluluk ve gurur verdi…

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Mümkün olduğu kadar samimi ve rahat ifadeler ile yazmaya gayret ettiğim kitabımda, okudukça hayatınızdan kesitler bulacağınız ve doğrularınızla yanlışlarınızla yüzleşip olması gerekenlere karar vereceğiniz hususlar ile karşılaşacağınızı ve keyif alacağınızı düşünüyorum…

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Özellikle tarih, siyaset, ekonomi ve iş hayatı içerikli kitapları okumaktan hoşlanırım. Turgut Özakman, Sinan Meydan, Soner Yalçın, Yılmaz Özdil son yıllarda sık okuduğum yazarlardır. Özellikle etkilendiğim kitapların bazıları ise Lord Kinross’ un Atatürk, Buket Uzuner’ in Gelibolu ve Ali Türkşen’ in Asla Vazgeçme Asla’ dır. Hayatta elde etmek istediğiniz şeylere, başarıya ve hedefe ulaşmak için karşınıza çıkan engelleri, aksaklıkları, problemleri aşmak için mücadele edin, vazgeçmeyin, işte bu kitaplarda farklı hedefleri olan kişilerin vazgeçmeden sonuca hedefe gitmelerini okudum. Hedefe ve sonuca gitmekten vazgeçmeyin, devamlı kendinizi geliştirin.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Açıkçası kafamda birkaç proje var. Ama önce planlarımı yapıp öncelik sırası belirleyeceğim. Akabinde de sırayla çalışmaya başlamak istiyorum. Rahmetli Babamın yıllarca üzerinde çalıştığı ve bir gün kitap olarak yazmak istediği notlarını derleyip onun anısına bir kitap yayınlamak düşüncem var. Bir de yine iş hayatıyla ilgili olarak gençlere rehber olabilecek yeni bir çalışma düşüncem var. Bakalım zaman ne gösterecek…

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yeni fikirlere devamlı açık olun, öğrenmekten vazgeçmeyin, hayat bir okul ve herkes de hem öğretmen hem de öğrencidir. Bunu unutmayın. Öğrendiklerinizi de paylaşmaktan, aktarmaktan çekinmeyin, bilgi paylaştıkça güzeldir…

Atiye Mektup ve Radde Kitapları Hakkında

“Mehmet Memdoğlu” mahlasını kullanan Mehmet Feti Ceylan’ın okuduğum ilk çalışması “Radde” adlı şiir kitabı. Esasında kitabı oluşturan parçalar yazıcının babasını anlattığı satırlarla, oğula verilen nasihatle, aşkın tanımına uzanmaya çalışan arayış motifleriyle, dost ve dostluğu tasvir eden soluğuyla; zaman tanımıyla temalı çalışmalar ve yer yer özdeyiş, bazen de nesre yakın bir mektup edasında. Şehitlerin, İstanbul’un, insanın, yağmurun, annenin ele alındığı ürünlerde Filistin de var. Çalışmalar içinde “Ah Neyim!” kurgusu ve eş sesli yapısıyla dikkat çeken bir yerde. 

Radde Atiye Mektup

“Usulca!/Aşk diyerek üfledim./Neva vermedi, inledi Ney’im/Öyle kederliydi ki tarif edebilecek/Anlatacak söz bulamadım, ney’le(ye)yim.” (s. 65)”

“Yeryüzünün en adil mahkemesiydi vicdan. (…) Ruh akla hükmederse aklıselim, vicdan ruha hükmederse kalbi selim hâli oluşur insanda”  (Atiye Mektup, s. 16)

“Atiye Mektup” ise 112 sayfasıyla on bir öyküye ev sahipliği yapıyor. Mesajı olan, zaman zaman mesajın kurgunun önüne geçtiği çalışmalar bunlar… 

İlk öykü “Muhalif Dostlar” İbrahim ile Muhammet Ali’nin yoksul bir köyde doğup büyüyen arkadaşlığını konu alıyor.  Köyden şehre gidip dönüş sürecinde başlarına gelenleri, dostların hayatın içinde nasıl konumlandıklarını, zaman zaman “deneme paragrafları” diyebileceğimiz mesaj yüklü cümlelerle ele alıyor yazar. Başlangıçta genç zannedilen bu iki arkadaşın, ömürlerinin ilerleyen dönemlerinde olduğu ise Muhammet Ali’nin hastalığıyla ortaya çıkıyor. 

“Merhamet” de anne ve babası çalışan, ilgisiz kalan Yakup’un Enes’in evine konuk olmasıyla değişen yaşamı işleniyor. Burada, birbirini çok seven bu iki arkadaşın gönül bağlarını pekiştiren bir dizi hadisenin (Enes’in annesi Sultan Hanım’ın yaklaşımları, kurduğu sofra, çocuklarla birlikte iyileştirdikleri güvercin ve yapılan sohbetler) Yakup’un annesine sirayet etmesiyle hâlin geçiciliği gözler önüne seriliyor. 

“Atiye Mektup” ismiyle müsemma, adı istikametinde ilerliyor. Bir terzi dükkânında Seyfettin amca karakterinin tanınmasıyla başlayan ve Cemanur’dan Zahit öğretmene intikal eden hâl yolculuğu “Düğüm.”  

On beş yaşındaki Süleyman’ın evinden Sivas’a kaçmasının ve sağ-sol kavgalarının zirve yaptığı bir dönemde başına gelen bir dizi hadiseyle ocağına sığınarak, seneler sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir neferi olarak Sivas’a tayin olmasının anlatıldığı “Delikanlı Süleyman.” 

Yine geriye dönüş tekniğiyle anarşi ve terörün ülke gündeminden düşmediği bir zamanın, evinden kaçan İsmail’in İstanbul’da tutunma macerasının ve bir mektupla değişen hayatının kaleme alındığı “Mektup”, hep o büyük mesajın parçaları. 

“Ömür ile Bir Ömür” ise altmış yıllık hayat arkadaşlığının taşıdığı huzuru betimliyor. Ömer dede ile Elif ananın saygı ve özveri ile inşa edilmiş yuvalarında torunlarına taşıdığı dört mevsim ahengini… (Yalnız burada yazı dili ile örülmüş bir sohbet havası mevcut, zira eski toprağın dili babaannenin “bebeğim” diye hitap ettiği torununa edebî bir üslûpla mukabelede bulunması kanaatimce akışı sekteye uğratıyor.)

“Yusuf’un Fabrikası” adlı metinde Fatih’le Yusuf’un boya sandığının sırrına uzanan hikmetli arkadaşlığı işlenirken, “Çerçi Sadık ve Ebubekir Dayı”da yine  -Anadolu’nun özellikle kırsal kesimlerini dolanan çerçiliğin önemine vurgu yapan-  dokunaklı bir yol arkadaşlığı karşımıza çıkıyor. 

Kitabın son öyküsü, “Firdevs” ismiyle müsemma bir şehit kızının, 107 yaşında toprağa dönme yolculuğunu konu alırken, onun gönüllere dokunan elini işliyor.


Radde: Alaska Yayınları, 80 sayfa

Atiye Mektup: Alaska Yayınları, 112 sayfa

“Büyüdükçe küçülür içimdeki dünya (Radde, s. 22)”


Nuray Alper / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Yolların Kalbi

Hüseyin, mutfak masasının üzerinde duran soğumuş çay bardağına bakarken, içindeki o garip hafifliği anlamlandırmaya çalışıyordu. Yıllardır üzerine bir yorgan gibi serilen o ağır aidiyet duygusu, son bir haftadır köşelerinden sökülmeye başlamıştı. Evini değil, içindeki sessizliği terk ediyordu. Valizi kapının eşiğinde bekliyordu. İçine sığdırdıkları, yirmi beş yıllık bir ömürden geriye kalan "mutlaka lazım olur" parçalarıydı. Oysa gitmek, aslında geride bıraktıklarınla ölçülürdü. Tozlu kitaplar, hiç bitmemiş mektuplar ve mutfak duvarındaki o küçük çatlak... Gitmek, o çatlağı artık tamir etmeyeceğini kabul etmekti.

Yolların Kalbi

İstasyon binasına girdiğinde burnuna çarpan o keskin demir ve mazot kokusu, ona çocukluğunu hatırlattı. İstasyonlar, dünyanın en dürüst yerleridir; kimse orada kalmak için bulunmaz. Herkes bir yerin yabancısı olmaya ya da bir yabancılıktan kaçmaya gelmiştir. Hüseyin için ise 4. peron, rayların sonsuza uzanan paralel çizgileri gibiydi. Saatin 22.15 olması, akreple yelkovanın vedalaştığı andı. Trene binerek başını cama yasladı. Cama yansıyan yüzünü gördü. Kim olduğunu bilmediği ama yeni tanışacağı o adam!

Tren ağır bir gürültüyle hareket ettiğinde, şehrin ışıkları birer birer silinirken cebindeki anahtarın ağırlığını hissetti. Artık hiçbir kapıyı açmayacak olan o metal parçası, sadece eski bir alışkanlıktı.

Yol ilerledikçe, sadece mesafe artmıyordu; Hüseyin’in zihnindeki gürültü de azalıyordu. Gitmek, bir kaçış değil, bir sadeleşme provasıydı. İnsan, her şeyi yanında götüremezdi. Hafiflemek için eşyaların yanı sıra bazı anıları rayların kenarına, ağaçların altına bırakmak gerekiyordu.

Güneş ilk ışıklarını vagonun camına vurduğunda, Hüseyin içinde tarif edemediği bir mutluluk hissetti. Gülümsedi. Gitmek nihayete ermişti; şimdi sıra varmaktaydı. Hüseyin’in pencereden gördüğü bu küçük şehir, aslında zihninde kurduğu son durak değildi. O sadece bir nefeslik mola, bir arınma durağıydı. Asıl büyük "gitmek", yıllar önce bıraktığı o topraklara, köklerine doğru geri sarmaya başladığında anlam kazanacaktı.

Münih Garı’nın o disiplinli sessizliğinden, Kapıkule’nin karmaşık ve telaşlı kalabalığına geçmek, Hüseyin için sadece bir coğrafya değişikliği değil, bir zaman yolculuğuydu. Yirmi beş yıl boyunca Almancanın sert ünsüzleri arasında şekillenen hayatı, sınırın ötesinden gelen o ilk Türkçe sesle yumuşayıverdi. "Hoş geldin hemşerim, pasaport lütfen."

Hüseyin, pasaportunu uzatırken memurun yüzündeki yorgun ama aşina gülümsemeye baktı. Almanya’daki düzenli, saati saatine işleyen hayatı bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Orada bir "misafir işçi" olarak başlamış, bir "beyaz yakalı" olarak kariyer yapmıştı. Ama ruhu her zaman o bavulun içinde mahkûm kalmıştı. Ömrünün en verimli yıllarını geçirdiği ülkeden sadece evrakları ve diplomalarını getirmek istemiş, gereksiz hiçbir eşyayı yanına almadığı için tren yolculuğunu tercih etmişti. Bundan sonra otobüsle yoluna devam edecekti.

Uzun bir yolculuktan sonra eski mahallesine vardığında, binaların boyları kısalmış, renkleri solmuş gibi geldi ona. Ya da kendisi çok büyük dünyalar görmüştü. Çocukken devasa görünen o yokuş, şimdi birkaç adımda bitiveriyordu.

Eski evinin önünde durdu. Cebinden, yıllardır bir hatıra gibi sakladığı, paslanmış ama hâlâ çalışan o eski pirinç anahtarı çıkardı.

"İnsan, dünyanın öbür ucuna da gitse, aslında sadece kendi çocukluğuna dönmek istiyormuş." diye mırıldandı.

Kilidi çevirdiğinde gıcırdayan kapı sesi, ona yirmi beş yıllık bir sessizliğin son bulduğunu fısıldadı. İçerisi tozluydu, rutubet kokuyordu ama Hüseyin için burası dünyanın en taze havasına sahipti. Camı açtı, sokağın gürültüsünü içeri buyur etti. Artık gitmiyordu. Artık sadece buradaydı.

Hüseyin, tozlu panjurları aralayıp içeriye sızan ikindi güneşine yol verdiğinde, odanın ortasında asılı kalan toz zerreleri sanki otuz yıllık bir uykudan uyanmışçasına dans etmeye başladı. Ev, bıraktığı gibi değildi; eşyalar zamanın altında ezilmiş, renkler birbirine karışmıştı.

Hüseyin odanın ortasında dikilmiş, işe nereden başlayacağını düşünürken açık bıraktığı dış kapının eşiğinde bir gölge belirdi. Adım sesleri tok ve ağırdı. Hüseyin başını kaldırdığında, karşısında saçı sakalı birbirine karışmış ama gözleri hâlâ o eski çakmak çakmak bakışını koruyan birini gördü.

"Kapıyı açık görünce 'tamam' dedim, 'bizim Almanya seyyahı vatanına iltica etmiş.'"

Bu, çocukluk arkadaşı Nihat’tı. Mahallenin en kavgacı ama en vefalı çocuğu. Nihat, kapı pervazına yaslanıp Hüseyin’i uzun uzun süzdü. "Gözlerindeki o yabancı bakışı silmen biraz vakit alacak, Hüseyin. Berlin'in o gri gökyüzünü taşımışsın buraya." "Ağır geldi Nihat. Taşırken fark etmedim ama bırakınca omuzlarım sızladı." dedi.

Nihat içeri girdi, tozlu bir sandalyeyi ters çevirip oturdu. Cebinden bir paket çıkardı ama yakmadı; sadece elinde çevirdi. "Gittiğin gün mahalleli arkandan 'kurtardı kendini' demişti," dedi sesi hafifçe kısılarak. "Ama ben biliyordum. İnsan buralardan ancak yarısını götürebilir. Diğer yarın burada, bu rutubetli duvarların arasında bizi bekledi yirmi beş sene."

Nihat Hüseyin’e yaklaşarak gülümsedi. "Önce o Berlinli elbiselerinden kurtulacağız. Sonra çarşıya çıkıp o eski esnaf lokantasında bir kuru pilav yiyeceğiz. İnsan, karnı kendi toprağının tuzuyla doyunca hatırlar kim olduğunu."

Hüseyin’in dönüşü sadece bir kaçış değil, bir borç ödeme isteğiydi. Berlin’in steril hastane koridorlarında, en modern tıbbi cihazların arasında geçen onca yıldan sonra Hüseyin artık uzmanlığını ve tecrübesini yanına alarak, çocukluğunun geçtiği o sert rüzgârlı şehre, Kayseri’ye dönmüştü.

Nihat ile birlikte akşam serinliğinde dışarı çıktıklarında, ufukta Erciyes’in o heybetli, başı dumanlı zirvesi belirdi. Hüseyin derin bir nefes aldı. Berlin’in rutubetli havasından sonra bu kuru ve keskin ayaz, ciğerlerine bir bayram hediyesi gibi doldu.

"Üniversite hastanesinde başlayacağım Nihat," dedi Hüseyin, gözlerini dağın zirvesinden ayırmadan. "Cerrahpaşa’dan sonra Almanya’ya gittiğimde herkes 'dönmez' demişti. Ama o neşteri her elime aldığımda, aklımda hep buranın insanı vardı. O az konuşan ama gözleriyle çok şey anlatan Anadolu insanı..."

Nihat gülümsedi, omzuna vurdu arkadaşının. "Doktor bey, burada işin zor. Berlinli hastaya benzemez bizimkiler. 'Ağrın nerede?' dersin, 'Yüreğim daralıyor evladım' der. Senin o Alman kitaplarında yazmaz bu."

Ertesi sabah hastaneye geçtiğinde, Hüseyin üzerindeki o şık Alman kesimi ceketini çıkarıp beyaz önlüğünü giydi. Önlüğün düğmelerini iliklerken, otuz yıl önceki heyecanının aynısını hissetti. Odasının kapısında "Prof. Dr. Hüseyin Aksoy - Genel Cerrahi" yazıyordu.

Hüseyin akşam eski bir sandıkta babasına ait bir defter bulmuştu. Titreyen ellerle defteri açıp ilk sayfasını okumaya başladı. Babası bu satırları, Hüseyin’in Almanya’ya gittiği o ilk kış kaleme almıştı:

"Oğlum Hüseyin, sen giderken sana 'kurtar kendini' demiştim ama asıl gerçeği söylemeye dilim varmamıştı. Bizim ailemizin bu topraklara olan borcu sadece bir ekmek davası değildir. Dedeni hatırla... O, bu köylerde derman ararken ömrünü vermişti ama bir yarım kalmışlığı vardı. Erciyes'in arka yüzünde, kimsenin uğramadığı o 'Kayıp Vadi'de bir şifalı su kaynağı ve terk edilmiş bir sağlık ocağı var. Ben orayı ihya etmeye niyetlendim ama ömrüm vefa etmedi. Eğer bu satırları okuyorsan, o anahtarın neden cebinde olduğunu anlamışsındır."

Defterin arasından bir zarf düştü yere. Zarfın içinden, Hüseyin’in çocukken ev anahtarı sandığı o paslı, eski pirinç anahtarın aynısından bir tane daha çıktı. Ama bu kez üzerinde bir koordinat ve bir yer ismi yazılıydı: "Melikgazi, Gesi."

Hüseyin, ertesi gün hastaneden çıkınca defterdeki tarifi izleyerek Gesi bağlarının çok daha ötelerine, sarp kayalıkların arasına sürdü minibüsünü. Yol bittiğinde yürümeye devam etti. Kayalıkların arasından geçtiğinde karşısına kartal yuvası gibi bir vadi çıktı. Orada, taş duvarları hâlâ sapasağlam duran ama camları kırılmış, üzeri sarmaşıklarla kaplı eski bir yapı vardı.

Kapının üzerindeki tabelada silik bir yazı okunuyordu: "Halkın Şifahanesi - 1948".

Hüseyin, cebindeki o ikinci anahtarı kilide soktu. Anahtar, sanki otuz yıldır bu anı beklermiş gibi tek bir hamlede döndü. İçeri girdiğinde tozlu raflar, eski ecza dolapları ve babasının gençlik yıllarına ait yarım kalmış bir tadilatın izlerini gördü.

Büyük sır şuydu: Babası, Hüseyin’i Almanya’ya sadece okuması için değil, bu şifahaneyi modern tıpla birleştirip yeniden hayata döndürecek bilgi birikimini alması için göndermişti. Gitmek, bir kaçış değil; bu eski taş binaya ruh verecek olan o "büyük bilgiyi" getirme yolculuğuydu.

İnsan, en uzağa gittiğini sandığında bile aslında yalnızca kendi çocukluğunun etrafında büyük bir daire çizer. Hüseyin, Berlin’in soğuk betonlarından Erciyes’in keskin ayazına dönerken anlamıştı ki; bir şehri terk etmekle bir dertten kurtulunmuyor, bir neşter tutmakla her yara kapanmıyordu.

Babasının bıraktığı o son karede saklı olan sır, aslında tüm insanlığın kadim arayışıydı: Bir yere ait olmak, bir yaraya merhem olmak ve en önemlisi; kapısını eski bir anahtarla açabileceğin bir "ev" sahibi olmak. Hüseyin artık ne gurbetteki bir yabancı ne de evindeki bir misafirdi. O, rüzgârın taşıdığı tohumun, düştüğü toprağı tanıyıp ona kök salması gibiydi. Çünkü şifa, sadece ilaçlarda değil; bir insanın başka bir insana "Hoş geldin" diyebildiği o en samimi boşlukta saklıydı. Hüseyin’in yolculuğu bitmedi, sadece kalp atışını dinlediği yollarda yürüyor, yeni açılan kapıdan içeriye giren dünyayı selamlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Gönül Zenginliği

İslam dininde kutsal sayılan, 11 ayın sultanı adını verdiğimiz Ramazan ayı içindeyiz. Bu ayda oruç tutar, teravih namazlarında ibadet ederiz. Oruç tutmak demek sadece günün belli saatlerinde aç kalmak değildir. Nefsin terbiye edilmesidir. İftarda zengin sofralar kurmak değil gönül zenginliğine ulaşmak demektir.

Gönül Zenginliği

Halk şiirinde sıkça dile gelen gönül sözcüğü günlük yaşantımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biridir. Kimi şiirde yürek anlamına gelir, kimi deyimde istek anlamına gelir. Bu işe başlarken çok gönülsüz davrandım derken aslında isteksizim demek isteriz. Gönlümden geçenleri söyledim derken içimden geçenleri söyledim demek isteriz. Gönül sözcüğü değişik anlamlara gelecek şekilde kullanılan bir sözdür. Kimi insanlar yaşamlarını aklın, mantığın kurallarına göre düzenlerken kimi insanlar da duygularına, hayallerine göre hareket ederler. Bu yollardan biri doğru biri yanlış diyemeyiz.

Toplumda bazı insanlar diğerlerinden gönül zenginliği ölçüsüyle ayrılırlar. Hoşgörüsü fazla, yardımsever, alçakgönüllü insanlar çevrelerinde hemen fark edilirler. Örnek alınan, sevilip sayılan bu insanlar aynı zamanda zorluklara göğüs geren, sıkıntı çeken kişilerdir. Lafta sözde yardımsever olmak, iyilik yapmak kolaydır fakat öyle bir zaman gelir ki iyilik yapmak, fedakâr olmak cesaret gerektiren bir durum haline gelir. Kimi insanları farklı kılan işte bu zor zamandaki tavırlarıdır. Herkesin iyilik yapabileceği bir durumda iyiliksever olmak kolaydır, zor olan tehlikeli durumlarda iyiliksever olmaktır.

Aydınlar, sanatçılar, şairler, yazarlar her zaman bize yüce gönüllü olmayı öğütlerler. İyiden, doğrudan, güzelden yana olalım diye çaba sarf ederler. Daha iyi insanlar olalım, daha iyi bir toplumda yaşayalım diye sanat eserleri üretirler. Bu eserleri toplumda kabul gören sanatçılar gelecek kuşaklara örnek olurlar. Ahmet Yesevi’den Dede Korkut’a, Yunus Emre’den Karacaoğlan’a yüzlerce sanatçı gönlünden geçenleri insanlara aktararak günümüze geldiler. Kalplerinde kötülük olmayan bu insanlar insanlara verdikleri öğütlerle bugün de yaşamaya devam ediyorlar.

İnsan hayatı ortalama 70- 80 yıllık bir süre. Öldükten sonra çok az insan geride kalanlar tarafından hatırlanıyor. Dedesinin dedesinin kim olduğunu bilen çok az insan var. Bu kadar kısa kaldığımız şu dünyada kimseyi kırıp incitmeye gerek yok. İnsanları eleştirmemiz gerekiyorsa, gördüğümüz yanlışları varsa, bunları kırmadan, incitmeden ifade etmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Küfre, argoya başvurmadan, sert ifadeler kullanmadan karşımızdakine yanlışlarını gösterebiliriz. Edebiyat bize yeterince malzeme sunuyor.

Hoca Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet adlı eserinde Allah sevgisinden, insan sevgisinden bahsetmektedir. Bir dörtlüğünde dervişleri övüyor:

 Hakikati özlerler

 Kerameti gizlerler

 Aşkla can gözlerler

 Rengi sarı dervişler

Dervişlik geleneğini Anadolu’da sürdüren Yunus Emre, yaradılanı severiz yaradandan ötürü demektedir. Yine sevilen bir dörtlüğü: Aşkın aldı benden beni

 Bana seni gerek seni

 Ben yanarım dün ü günü

 Bana seni gerek seni

Moğolların istilası sonucu Anadolu’ya göç edip Konya’ya yerleşen Mevlâna Celaleddin i Rumi İslam tasavvufunun en önemli temsilcilerinden biridir. Ne olursan ol gel, bin kere tövbeni bozmuş olsan da gel demektedir. Mevlana’nın sevgi dolu dörtlüklerinden birisi de şudur:

 Ölmekten korkmamak gerek sevgi için

 Can vermekten çekinmemek gerek sevgi için

 Aşk, bengisu içmek pınarından yaşamın

 Derler ya bu boş laf, gerçek sevgi için


Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, yakınlarımızı sevmek kolaydır. Önemli olan bizden farklı olanları da bizden uzakta olanları da sevebilmektir.Sadece yakınlarımızı sevip başkalarını sevmiyorsak bu sevgi değil bencilliktir.Yardıma muhtaç olanları,zor durumda olanları sevmiyorsak biz yüce gönüllü değiliz demektir.Hayvanlara zarar veriyorsak,ağaçları kesip çevreye zarar veriyorsak bizim gönlümüz yüce değil cücedir.Sevebiliyorsak çokça sevelim,sevgimize sınır koymayalım.Az değil çok sevelim.Yunus Emre diyor ki:sevelim sevilelim,bu dünya kimseye kalmaz.

 Yazımızı günümüz sanatçılarından Yılmaz Erdoğan’ın bir şiiriyle bitirelim:

 Sana bakmak

 Suya bakmaktır

 Sana bakmak 

 Bir mucizeyi anlamaktır

 Bir tek söz kalır

 Dişlerimin arasından

 Ben sana gülüm derim

 Gülün ömrü uzamaya başlar

 Sana bakmak

 Bir beyaz kâğıda bakmaktır

 Her şey olmaya hazır

 Sana bakmak 

 Suya bakmaktır

 Gördüğün suretten utanmak

 Sana bakmak

 Bütün rastlantıları reddedip

 Bir mucizeyi anlamaktır

 Sana bakmak 

 Allaha inanmaktır


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatır. Bazıları ise insanın zihnine bir düşünce yerleştirir ve orada kalır. Milan Kundera’nın en çok tartışılan eseri Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, tam da bu ikinci türdendir: Okuru yalnızca aşkın değil, tarihin ve ideolojinin de tanığı yapar.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Roman, 1968’in kırılgan umudunu ve sonrasında gelen ağır baskıyı arka planına alırken, bireyin varoluşunu politik bir iklim içinde tartışır. Çünkü Kundera’ya göre insan, yalnızca aşklarından değil, yaşadığı çağın baskısından da şekillenir. Romanın tarihsel zemini, Prag Baharı’dır. Reform umudunun Sovyet tanklarıyla bastırılması, yalnızca bir ülkenin değil, bireylerin iç dünyasının da işgalidir. Tankların sesi, karakterlerin ruhunda yankılanan görünmez bir ağırlığa dönüşür.

İşte bu atmosferde karşımıza çıkan Tomas, özgürlüğü “hafiflik” olarak yaşayan bir cerrahtır. Bağlanmadan, kök salmadan, iz bırakmadan var olmayı seçer. Onun için hayat, tekrar edilmeyecek bir deneydir; bu yüzden seçimlerin ağırlığı yoktur. Buna karşılık Tereza, aşkın ağırlığını taşır. Sevgi onun için bir yük değil, varoluşun anlamıdır. Tomas’ın hafifliği karşısında o, bağlanmanın, sadakatin ve sorumluluğun temsilidir. Bu iki karakter yalnızca bir ilişkinin tarafları değil, iki ayrı yaşam felsefesidir.

Kundera’nın politik düşüncesi tam da burada devreye girer. O, totaliter ideolojilerin insanı nasıl sadeleştirdiğini, karmaşıklığı nasıl tehdit olarak gördüğünü anlatır. En önemli kavramlarından biri olan “kitsch”, gerçeğin çelişkilerini silen, insanı tek bir duyguya ve tek bir doğruya mahkûm eden sahte bir estetik ve ideolojik rahatlıktır. Totaliter rejimler bu kitsch üzerinden işler; acıyı, çelişkiyi ve bireysel farklılığı yok eder. Romanın arka planındaki sansür, meslek yasakları ve sürgünler yalnızca tarihsel ayrıntılar değil; bireyin iç sesine yönelen baskının sembolleridir.

Sabina bu baskıya karşı “ihanet”i seçer. Onun ihaneti bir ahlaksızlık değil, tek tipleşmeye başkaldırıdır. Her terk ediş, bir özgürleşme hamlesidir. Franz ise büyük ideallerin peşinde koşan romantik bir entelektüeldir; ancak onun politik duyarlılığı bile zaman zaman duygusal bir kitsch’e yaklaşır. Kundera, karakterleri aracılığıyla büyük ideallerin çoğu zaman bireyin karmaşık gerçeğini ezdiğini gösterir.

Roman 1984’te yayımlandı; fakat bugün, sosyal medyanın hızla hüküm veren dili, ideolojik kamplaşmalar ve “tek doğru”ya duyulan iştah düşünüldüğünde Kundera’nın soruları hâlâ günceldir. Günümüzde de hafiflik ve ağırlık arasında gidip gelmiyor muyuz? Seçimlerimizi hızla tüketirken, onları gerçekten taşıyor muyuz? Özgürlük dediğimiz şey bağsızlık mı, yoksa bilinçli sorumluluk mu? Kundera’nın metni slogan atmaz; bireyin iç dünyasını göstererek ideolojinin nasıl sızdığını anlatır. Tankların sesi kadar, sessiz korkunun da politik olduğunu hatırlatır.

Kundera klasik bir anlatıcı değildir. Metne müdahale eder, sorular sorar, düşünce akışını keser. Romanı yalnızca bir hikâye değil, bir düşünme alanı olarak kurar. Dili sade ama yoğun; duygusal ama mesafelidir. Okuru manipüle etmez, hazır bir duygu sunmaz. Tam tersine, okuru düşünmeye ve kendi cevabını üretmeye zorlar. Bu entelektüel cesaret, onu çağdaşları arasında ayrı bir yere koyar.

Hayat yalnızca bir kez yaşanıyorsa, her şey önemsiz midir? Yoksa telafisi olmadığı için mi her şey ağırdır? Romanın adı bir paradokstur. Hafiflik rahatlatıcıdır; ama anlamı yok ederse dayanılmazdır. Ağırlık zorlayıcıdır; ama insanı köklendirir. Tomas ile Tereza’nın ilişkisi, bu felsefi gerilimin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, okuru rahatlatan değil, sarsan bir romandır. Aşkı romantik bir kurtuluş olarak değil, bir sınav olarak gösterir. Özgürlüğün bazen yalnızlıkla eş anlamlı olabileceğini, politik baskının yalnızca kamusal değil, kişisel bir yara açtığını hissettirir. Kitap bittiğinde hikâye sona erer; ama zihinde başlayan tartışma devam eder.

Ve belki de romanın asıl başarısı burada yatar. Okura kendi hayatını tarttırır: Ne kadar hafifiz, ne kadar ağır? Neye bağlanıyoruz, nelerden kaçıyoruz? Milan Kundera, edebiyatın yalnızca estetik değil, etik ve politik bir alan olduğunu hatırlatır. Onun romanı, yıllar geçse de hafiflemeyen bir sorudur: Özgürlüğümüzün ağırlığını gerçekten taşıyabiliyor muyuz?

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Modern Azerbaycan edebiyatı savaşın, savaş sonrası dönemin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal etkilerini de ele alır. Edebiyatımıza atfedilen örnekler, bir insanın içindeki iyileşmeyen yaraları, savaş sonrası toplumun durumunu, şehitlerin ve gazilerin yakınlarının yaşadığı travmaları anlatır. İkinci Karabağ Savaşı'na katılmış, gazi, şair Emin Piri'nin yazdığı hikayeler, şiirler dikkat çekici örneklerdir. Savaş sonrası dönemin sonuçlarını, kendi deneyimlerini, acılarını, kederlerini, hayallerini ve duygularını bizlerle paylaşan Azerbaycanlı savaş gazisinin yarattığı örnekler savaş sonrası edebiyatın manevi yükünün bir “edebi kroniği”dir. Savaşın ön cephesinde yer almış, “canlı şehit” olarak isimlendirdiğimiz gazinin ruhundan akan şiirlerini okumak, insana hem mutluluk hem de hüzün veriyor. Şair “27 Ekim”, “Nahçıvan rüyaları”, “Şuşa, sen özgürsün!”, “İsmi Orta Doğu”, “Tarih öğretmeni”, “Sessiz siper”, “Şehit oğlunun söyledikleri”, “Meleklere fırlatılan füzeler” gibi bir çok şiirlerin, aynı zamanda “Savaş Sonrası Aşk” (2023) adlı hikaye ve “Savaş Günlüğü” (2021) adlı belgesel-sanatsal koleksiyonun yazarıdır. Sanatsal yaratıcılığında ateş ve isyan, sessizliğin içinde gizlenmiş savaşın çığlığı, yaralı ruhların feryadını bizlere aktarır. Makalede  Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesini ele alacağız.

Modern Azerbaycan Savaş Sonrası Dönem Edebiyatı

Gazi şair Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” (2023) hikayesi, savaş sonrası dönemde bir insanın psikolojik durumu, halüsinasyonları, paranoyak düşünceleri, bölünmüş bir toplumun karmaşık ruh halini, fiziksel ve ruhsal travmaların birleşerek bir insan üzerinde yarattığı etkiyi (psikolojik dönüşüm) anlatmaktadır. Eser, öykü-deneme türünde yazılmıştır. Yazar, bu türde kişisel deneyimlerini ve gözlemlerini bize daha kolay aktarabilir. Öykü-deneme türünde yazılan edebi metinlerde kişisellik, felsefi düşünce ve psikolojik analiz gibi özellikler görülür. Kısacası, bu türde yazılmış bir örnekte, yazarın hayata bakışı, gözlemleri, deneyimleri ve hem düşünmesi hem de düşündürmesi, en önemli unsurlardır.

Savaş ve savaşın yarattığı travmalar insan ruhunda ne gibi izler bırakır? “Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin isimsiz kahramanı, dönemin ruhunu açığa çıkararak bu izleri sorguluyor. Hikaye geçmişin ağır yükleriyle yalnız kalan insanların içsel mücadelelerinin ifadesidir. Öykünün kahramanı olan savaş gazisi, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olur ve bu aşk onu yavaş yavaş zehirler. (“ruh zehirlenmesi”) Gazi, savaştan sonra hayatına devam etmeye, yaşadığı travmayla başa çıkmaya çalışır. Savaşın izleri ruhundan silinmemiştir ve aldığı travmalarla yüzleşmekte zorlanır.

“Sahte ruh” ve “illüzyon” kavramları öyküde önemli bir yer tutmaktadır. Öykü boyunca, ana karakter savaş sonrası dönemde oluşan kişiliklerin yapaylığını, sahteliğini ve yaşamlarını ortaya koymaktadır. Yaşadığı aşk denilen duygunun yalanlarla karışık olduğunu ve sevdiği kişiye karşı hislerinin doğal olmadığını fark eder. Sevdiği “kızın” hem bedeni hem de ruhu sahtedir. Sahte ruh, öyküde mecaz olarak, bir insanın içsel boşluğu, yalanları ve yapaylığını sembolize eder. “Savaştan sonra... Dünyanın en çıplak gerçeklerini yüzüme çarpsa da, gerçeğin ta kendisini savaştan sonra iliklerime kadar derinden hissettim...Savaşın gerçekleri beni o kadar yakmasa da, cepheden sonra insanların vahşi ruhlarından doğan yüzler ve sahte ruhlar içimi acıtıyordu”.  

Başkahraman, Tanrı'nın cezası olarak gördüğü davranışlarını ve duygularını daha derinlemesine analiz eder ve suçu kendinde arar. Bu sırada, isimsiz kahraman, kendi ruhunu ve duygularını analiz ederken, Tanrı ile olan bağını ve hayatın anlamını sorgular. Kızı “vampir” olarak adlandırarak içindeki öfke ve nefret duygularını ifade eder. “Vampir” metaforiktir, toplumun sembolüdür; “kız” başkalarının hayatını ve ruhunu alır, travmalarından ve acılarından “beslenir”. Tıpkı bir “vampir” gibi. “Ne yapabilirdim? Tüm gerçeği bilmeme rağmen onu seviyorken, onu boğarak mı öldüreyim? Yoksa kendimle beraber bir el bombasına mı kurban edeyim? Tek yapmam gereken, masum insanları, ah ve kandan beslenen bu vampir kızdan kurtarmak...”. 

Hikaye ilerledikçe, gazimizin yalnız olmadığını, “Sargılı” adında bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. “Duygularını” ilk kez onunla paylaşan gazimiz, bizi arkadaşıyla tanıştırıyor. Sargılı kim acaba? Kahramanımız onunla savaşta tanışmış, kendisi subay. Lakabı “Sargılı”. Bu lakabı ona kahramanımız vermiş. Hayır, yaralı değildi, yani bandajı yokdu. (En azından vücudunda) Gazi onu her zaman “yaralı” bir kişi olarak tanımlıyor, yani öyle görüyor. Subayın kalbi ve ruhu yaralanmış, ruhu sargılıydı. Bu yara, ona savaşta aldığı travmaların ve acı hatıraların bir anısını bırakmışdı. Daha sonra, Sargılı'nın sevgilisinin onu para karşılığında “takas ettiğini” öğreniriz. Onun başına gelen bu olay, düşüncelerini değiştirir ve vicdanını yaralar. Sevdiği kızın evini yakan subay, özellikle kızın evde olmadığı bir günü seçiyor; yani kızı her gün “öldürüyor”. “Böylece hayatta kalarak kaybetmenin acısını doyasıya yaşayaması için. Hayatının geri kalanını keder içinde kıvrınsın diye...Vicdan azabı, gözlerinin derinliklerinde, intikam zevkinin yanında belirgindi”.

Peki, baş kahramanla “deneyimli, gururu kırılmış ve sonradan intikam almış” arkadaşı Sargılı, aşklarını nasıl yaşıyor? Bu iki “aşık” arasındaki fark nedir? Gazi için aşk, kendini bulmakla ilgilidir. Gazi'nin aksine, Sargılı'nın intikam duygusu daha güçlüdür, baskındır. Evet, ikisinin de ruhlarının yaralı olduğu doğrudur, fakat Sargılı gördüğü ihaneti hâlâ sindirememiş ve kabullenememiştir. Gazi ve Sargılı'nın aşkı travmalar ve geçmişin etkisiyle şekillenmiş, ikisi de gerçek aşkı yaşamamıştır. 

 “Çocukluğun zorluklarından başkalarının şemsiyesi altına sığınarak yükselen bu varlık” aslında aynı zamanda “yokluktur”, manevi olarak var olmaz, “sarıldığı maneviyat edebiyatı”, “sahte parmaklarıyla piyanoda çaldığı besteler” ona yardımcı olmaz, çünkü gerçek sanat ve gerçek duygular onu açığa çıkarır. Burada savaş sonrası dönemde yaratılan sahte değerler ve bu değerlerle yaşayan bir toplum veya düşünce biçimi yansıtılmaktadır. Sanata ihanet, Tanrı'ya ihanettir. “Sanki Tanrı, kendisine adanmış şiir için beni yeteneğime ihanet etmekle suçluyordu.”.

Emin Piri, öyküde toplumun ikiyüzlülüğünü, “hayırseverlik” adına yapılan manipülasyonları ve perde arkası olayları ortaya koyuyor. Yarattığı kahraman mide bulantısı ve baş ağrılarından acı çekiyor, beden hafızası başına gelenlere ve gördüklerine bu şekilde tepki veriyor (psikosomatik). Hani beden kayıt tutar ya. Kahraman, hayatı yalanlardan ve iç çekişlerden ibaret olan bu sahte imajdan baya tiksiniyor. “Ona olan aşkım beni zehirledi. Onu her gördüğümde kusuyordum çünkü sahte imajlarından, varlığından, ruhundan iğrenmişdim.”.

Kahramanın aşık olduğu “kız”, savaş sonrası yaşamın paradoksal bir tezahürüdür. “Kız”, gazinin içsel boşluğunu doldurmaya çalışırken aynı zamanda onun ruh haliyle de mücadele eder. “Kız”, gazinin savaşın bıraktığı “izleri” takip etmesini sağlamaya çalışır. Kahraman “kızı” seviyor mu? Aslında hayır, sadece içsel boşluğunu doldurmaya, travmalarıyla başa çıkmaya ve onlarla yüzleşmeye çalışıyor. “Kız”, belki de gazinin yüzleşmek istemediği korkularıdır (“gölge” arketipi). Böyle bir “ilişki” kurarak, acı dolu anılarını hafızasından silmeye ve acısından kurtulmaya çalışır. Bizim görüşümüze göre, öyküdeki “kız”, bir cinsiyet kimliği değil, kahramanın kurgusal, idealize etdiyi bir “değeri”dir. Bu “kadın”, gazinin travmalarının sonucu olarak bilinçaltında yarattığı bir karakterdir. Büyük olasılıkla, ana karakterimiz travma sonrası stres bozukluğundan muzdariptir.

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan hastalar, çevreye ve topluma uyum sağlamakta zorlanırlar, sürekli endişelidirler ve kaygı duyarlar. Bu psikolojik bozukluk en sık savaş katılımcılarında, gazilerde görülür. Olayları tekrar tekrar yaşama, hatırlarken boğulma hissi, geçmişe gidip gelme, sık sık ruh hali değişimleri, korku, uyku ve hafıza sorunları, intihar düşünceleri, içsel boşluk hissi, gerçek ile rüyayı ayırt edememe, gerçek ve gerçek dışı dünyaların birbirine karışması travma sonrası stres bozukluğunun belirtileridir. Gazi ayrıca, zihninde yarattığı “kadın” ile hayatındaki içsel boşluğu doldurur, “ona aşık olur”. “Bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla...zarif bir soylu imajını benimsemiş, “uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”. 

Ölümden, ermenilerden ve kurşunlardan bahseden kahraman, okuyucuya “kızın” toplumda yarattığı zararı hissettiriyor. Yürürken kullanılan “topuklarının altından fışkıran şehit kanı”, “koridorun kana boyanmış sütunlarından yükselen ahlar”  ifadeleri metaforik anlamda kullanılıyor ve toplumdaki zehirli ilişkileri, yapaylığı ve korkuyu sembolize ediyor. Gazi, sevdiği “kızı” kendi iç çelişkilerini, geçmişteki acı dolu deneyimlerini, ağır travmalarını ve psikolojik sorunlarını ifade eden bir varlık olarak görüyor. O sadece bir insan değil, savaştan henüz “çıkamayan” bir savaş gazisinin karanlık ve zayıf yönlerinin bir sembolüdür. Bu imge, adamın ruhundaki “kadın” mı? Kahramanımız kendi içindeki “kadına” mı aşık oldu? (“anima” arketipi) Eğer bu şekilde düşünürsek, erkekler ve kadınlar arasındaki sınırlar bulanıklaşacak. Gazi kimi “seviyor”? O “soylu kız” kim? Başka bir deyişle, ana karakterin aşık olduğu kişi, içindeki “kadın” imajı mı? Yoksa toplumun genel bir kalıbı mı? “Beni buna inandıran, daha doğrusu mecbur eden kişi, başkalarının şemsiyesi altında kendi “başarı öyküsünü” yazan o kız oldu.”.

“Kadın”, sahte değerlerin ve duyguların sembolüdür. Dış görünüşü ne kadar güzel olursa olsun, içi çürük ve “ahlaksız”dır. Gazinin ruhsal boşluğunu, deforme olmuş değerlerini ve insanın bu boşluğa duyduğu tutkuyu temsil eder. Gazi ona aşık olsa da, “kız” aslında gazi için bir tür “engel” ve “itici” bir imgedir.

Gazi psikolojik travma yaşıyor; savaş sırasında duyduğu acılar, gördüğü kanlar, tanık olduğu kayıplar, yaşadığı travmaların sonucudur. (Düşünme hali - tekrarlayan, olumsuz düşünceler) Şehitlerin kanının “duvarlara sıçraması” ve “kan lekeli sütunlardan yükselen ahlar”, savaşın kalıcı izlerini, gazinin acı ve sancılı deneyimlerini temsil eder. Fiziksel savaş bitti, ancak içsel savaş hala devam ediyor. “Kız”, içsel mücadelenin, travmatik olaylar tarafından “yoğurulan” duyguların sembolüdür. “Yanından geçerken hakkı yenmiş, çocuk, masum, işçi, yarım can gazilerin ahları kulaklarımı batırdı.”.

“Kız”, aynı zamanda gazinin içindeki ağır yükün ve arzularının da bir sembolüdür; geçmişle yüzleşmek, geçmişi kabullenmek (fiziksel ve ruhsal mücadelenin birliyi). O, travmalarının, geçmişte çektiği acıların ve karşılaştığı haksızlıkların bir tür somutlaşmış halidir (kişileştirme). “Kız”ın varlığı (savaşın neden olduğu travmalar), gazinin ruhunda derin izler bırakmıştır. Ana karakter “kızı” takip eder. Paralel olarak, kendini “kızdan” saklar. “Kızı” unutmak istemez, çünkü “kız” ona absürt görünen hayatını hatırlatır. (Sisyphus gibi) Bir gazinin hayatındaki engeller onun, duygularının ve içsel mücadelesinin “ölmesine” neden olur. Ölümü hem   fiziksel hem de ruhsal ölümdür. Gazinin hem hayatı hem de ruhu paramparça olur, cam gibi kırılır. “Kaburgalarımın arabasının lastiklerinin altında çıtırdadığını duyabiliyorum. Ağzımdan akan kan, arabasının lastiklerinin altında son nefesimi vermemi engelliyor. Buna rağmen bedeni masum çocuk ahlarıyla yoğrulmuş, damarlarında şehitlerin ve gazilerin ezilmiş haklarıyla dolu kanıyla, hakkı yenmiş...“uzun saçlı, koyu gözlü, zeki bir oyuncak bebeğe” aşık olmuşdum...”.

Savaş cephede başlar ama cephede bitmez, gazinin kişisel hayatında ve iç dünyasında derin ve iyileşmeyen yaralar bırakır. Gazi, savaştan sonra bile hayatıyla “savaşmaya” devam eder ve asıl cephe onun “kalbidir”. Savaş sonrası dönemde bir insanın duygusal ve manevi çöküşü, kişisel hayatında yaşadığı travmalar ve toplumun gazi üzerindeki etkileri, hikayenin ana odak noktasıdır. Hikayede “aşk”, sahte ve gerçek dışı bir duygu olarak tanımlanır. Aşık olduğu “kız”, ahlaki boşluk ve sahtekarlığa boğulmuş bir toplumun yansımasıdır. Bu “kız”, savaş sonrası dönemi yaratan toplumun bir deformasyonu, toplumdaki aldatmacanın, sahtekar ve ikiyüzlü insanların sembolüdür. Asaletin ardında büyük bir ahlaki boşluk gizlenmiştir. Ana karakterin aşık olduğu “soylu” imajı bir yanılsamadır, fakat kahramanımız gerçeği kabul etmek istemez, duygularına kapılır.

Çağdaş Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden biri olan Emin Piri'nin “Savaş Sonrası Aşk” hikayesi, bizim görüşümüze göre postmodernist akım içinde yazılmıştır. Savaş sonrası dönemin ortamını betimleyen yazar, semboller ve küçük detaylarla toplumun çöküşünü, insan ruhunun insanlıktan uzaklaşmasını (insanlığın inkarı) ve karakterlerin toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalırken yaşadıkları içsel mücadeleyi bilinç akışı biçiminde anlatır. Eser, postmodernist akımın birçok özelliğini taşır: ironi (“soylu” imgesi, “muhteşem” alkış, “hayırsever aile” vb.), gerçek ile yalan, gerçeklik ile yanılsama arasındaki bulanık sınırlar, iç içe geçmiş duygular, zaman geçişleri, yapaylık ve simülasyon, geleneksel yapıların yıkımı.

“Savaş Sonrası Aşk” hikayesinin başlığı semboliktir. Hikaye, kahramanın iç monologları aracılığıyla, savaş sonrası dönemde insan ruhunun toparlanma çabasını ve bu sürecin ne kadar zor ve acı verici olduğunu bize aktarır. Olayları anlatan birinci şahısdır, mekan açıkça belirtilmez, olaylar savaş sonrası dönemde geçer, ancak karakterin geçmişi ve yaşadığı travmalar doğrudan cepheyle ilişkilidir, gerçek savaş sahneleriyle karşılaşmayız. Duygularını okuyucuyla paylaşır, deneyimlerini anılar olarak anlatır, başına gelenlere yeni bir anlam ve değer kazandırmaya çalışır, duygularını anlamaya çalışır ve okuyucunun onunla empati kurmasını ister. O, hem itiraf ediyor hem de suçluyor. Hikayede olaylar, farklı zaman dilimlerinden gelen anılar ve düşüncelerdir, kahraman deneyimlerini yeniden değerlendirir. Hikayeyi okurken zamanı hissederiz, ancak kronolojik sıra bozulur, geçmiş ve bugün iç içe geçer, geçmişte yaşananlar bugün değerlendirilir ve zamanın geçişini hissederiz. Birleşik bir olay örgüsü yoktur; anılar, duygular ve düşünceler metne hakimdir, sanki olay örgüsündeki fikirler parçalanmış gibidir.

Gaziler fiziksel olarak savaştan sağ kurtulmuş olsa da, içsel olarak başka bir savaşın içindedirler; aşkla ihanet kalbinde savaşır. Savaştan sağ çıkan, “ayakları mayınlardan kurtulan”  kahramanın kalbi ve ruhu nasıl? Bedeni gibi canlımı?!

Savaş sonrası edebiyatta savaş sadece cephede değil, insanın ruhunda da yaşanır. Gazi şair Emin Piri'nin sanatsal yaratıcılığı, savaşın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal travmalar da getirdiğini belirtir. Hikayeleri ve şiirleri, toplumdaki iyileşme sürecini ve savaş sonrası içsel durumu anlatır. Emin Piri'nin yaratıcılığı, edebiyatta savaşın sanatsal bir yansımasıdır. Gazi şair Emin Piri'nin kaleminden çıkan kurgu örneklerinde, savaşın acı deneyimleri olduğu kadar, getirdiği sosyo-psikolojik travmaların ifadesi de etkili ve mükemmel bir şekilde yansıtılmıştır. Şair kalbinde taşıdığı savaşın ağırlığını ve savaş sonrası toplumun psikolojik durumunu, tereddüt etmeden sanatsal bir dille ifade eder.

Kaynakça

1. Piri, E. (2023). “Müharibə sonrası eşq” hekayə-essesi. https://kulis.az/xeber/emin-piri/nesr/muharibe-sonrasi-esq-emin-pirinin-ilk-hekayesi-46020 

2. Piri, E. (2021).  Müharibə gündəliyi. Torpağı Vətənə çevirənlər.

3. Piri, E. 2021). Şeirlər. https://kulis.az/xeber/emin-piri/media/mina-ustunde-centlmenlik-emin-piriden-yeni-muharibe-seirleri-39754 


Servane Dagtumas / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Aşkın Yıldızı

Aşkın Yıldızı

Sevinçle giyin ruhum..

Ve hayatın berrak sularına in...

Sonsuzlukla ıslan

Gece vakti bir güneş gibi ebedi doğ

Maviyle yıldızlanmış bir gökyüzünde...

Ve masumiyetle

Kokunun çiçeklenmiş notaları arasında

Yıldızlar çiçek açtı

Aşıkların şarkısında...

Gözlerin gözleri

Ruhun içindeki ruh

Aynı toprakta yalınayak yürüyoruz...

Aynı gökyüzünü soluyoruz...

Aynı düşle...

Aynı arzuyla...

Sevmek ve sevilmek için

Ve büyüyle ve sonsuzlukla

Her kalpte parlıyor...

Yaşayan yıldız

Ebedi aşkın


Nico Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Ey Yâr

Ey Yâr

Kârânî yandı da söndü;

Yanılsamalarından bir tek gerçek seni gördü.

Gönlüm harâbede kaldı,

Bir bakışınla gülistânı ördü.

Sensiz felek neyleyip

Mihnet-i aşk ile serzâr olur?

Her lahza adını andıkça dil,

Firkatinle bîkarâr olur.

Gamzende kevser içen

Bülbül-i aşk ağlar perîşan;

Sâye-i zülfün olur her gece

Rûhumda bir feryâdân.

Gittin, Cemâlin süzülüp aktı

Hayâl-i gözlerimden;

Bir âh düşer her gece

Hânumân-ı sözlerimden.

Mihr-i visâlinle yanar hâlâ

Gönül denizlerim;

Sensiz bahâr olmaz,

Sensiz yaz kışa döner.

Solmuş gülde hep hazân izlerim.

Ey yâr! Vefâ kimde kaldı?

Sen giden, ben bekleyen…

Zamanın gerdâbında yitik bir âşık

Sâde ben.


Faruk Karapınar / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

Fırtına Gecesi

Ekaterina Skar

Penceremde kopar sert bir fırtına,

Deniz dalga dalga döver kıyıya.

Yıldızlara bakarım gecenin koynunda,

Rüzgâr tenime değince yanar içim

usul usul, dalga dalga.

Yağmur damlaları düşer yüzüme,

Dalga sesi karışır gece hüznüne.

O derin sesi severim dalgaların,

Fırtınalı gece ve sabahın serin rüzgârların.

Perdeleri çekerim akşam olunca,

Yalnız dolaşırım odada sessizce.

Şarkılar söylerim, müziğe bırakırım kendimi,

Bazen durur, dinlerim içimdeki sessizliği derince.

Düşlerime dalarım, kaybolurum kendi dünyamda,

İpek sabahlığım tenimde yavaşça dolaşır.

Üşürüm, battaniyeye sarılırım sonunda,

Geceyle baş başa, yalnızlıkla buluşur kalbim ağır.

Yorgun bedenim sessizce uykuya varır,

Gözlerim kapanır, karanlık sarar dört bir yanımı.

Ruhum fark etmeden süzülür rüyaların kollarına,

Bir gün daha sessizce sönüp gider,

Beni rüya diyarına taşır, dalga dalga.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Mart 2026 / Sayı 38

BUDEP 2025 “Bursa’dan Edebiyata Katkı Ödülleri” Sahiplerini Buldu

Bursa’da yayımlanan Çinikitap Dergisi, Eliz Edebiyat Dergisi ve Sarmal Çevrim Dergisi tarafından oluşturulan BUDEP (Bursa Dergiler Platformu) çatısı altında düzenlenen “Kış Buluşması” etkinliğinde, 2025 yılı “Bursa’dan Edebiyata Katkı Ödülleri” sahiplerini buldu.

BUDEP 2025 “Bursa’dan Edebiyata Katkı Ödülleri” Sahiplerini Buldu

2015 yılından bu yana verilen ve bu yıl 11’incisi gerçekleştirilen ödüller, yarışmasız ve başvurusuz olarak, BUDEP’in ortak değerlendirmesiyle belirleniyor. Bursa’da yayımlanan dergilerin yanı sıra Türkiye genelinde yayın hayatını sürdüren edebiyat dergileri ve yayımlanmış eserler de dikkate alınarak yapılan değerlendirme sonucunda, edebiyata emek veren isimler onurlandırılıyor.

Yapılan değerlendirme sonucunda 2025 yılı ödüllerine layık görülen isimler şöyle açıklandı:

2025 Yılı Bursa’dan Şiire Katkı Ödülü: Yusuf Ferhat

2025 Yılı Bursa’dan Öyküye Katkı Ödülü: Berrin Akarsu

2025 Yılı Bursa’dan Romana Katkı Ödülü: Ertuğrul Erdoğan

2025 Yılı Bursa’dan Deneme / İncelemeye Katkı Ödülü: Polat Onat

2025 Yılı Bursa’dan Çocuk Edebiyatına Katkı Ödülü: Sona Polat Bilgin

2025 Yılı Bursa’dan Araştırma / Tanıtmaya Katkı Ödülü: Nuri Taner

2025 Yılı Bursa’dan Kent Sanatına ve Kültürüne Katkı Ödülü: Alper Can

BUDEP tarafından yapılan açıklamada, ödüllerin; edebiyata zamanını, birikimini, düşüncesini ve emeğini adamış, özgün yapıtlar üretmiş kişi ve kurumlara verildiği vurgulandı.

Açıklama, dergilerin sahip ve sorumluları olan Fehmi Enginalp, Hilmi Haşal ve Bülent Elitok imzasıyla kamuoyuna duyuruldu.

Ödül töreninin yeri ve tarihi ise ilerleyen günlerde kamuoyuyla paylaşılacak.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447