Tenet: Dünyayı Değiştirecek Gerçek Güç Bilgidir

Yönetmen ve senaryo yazarlığını Christopher Nolan’ın yaptığı filmin,  ana karakterlerini Robbert Pattionson, John David Washington, Dimple Kapadia, Michael Caine, Elizabeth Debicki, Juhan Ulfsak, Jefferson Hall ve Kennet Branagh canlandırmaktadır.  Tenet filmi en iyi film dalında 3 ödül almış ve 6 ödüle aday olmuştur.

tenet filmi,

Tenet filmi, dünyanın düzenine meydan okuyarak insanlığı felakete sürükleyen bir “kötü adam” ile bu durumu bertaraf etmek isteyen bir kahramanın olduğu iyi-kötü savaşından oluşan bir aksiyon filmi. Her Nolan filmi gibi masraftan, zamandan ve senaryonun derinliğinden kaçılmadan çekilen film açıkçası Nolan filmografisinde en iyiler arasına girebilecek bir film olmasa da, 150 dakikalık süresi boyunca temponun neredeyse hiç düşmediği, hikayenin yersiz sıçramalarla ve sıkıcı tekrarlarla değerini düşürmeyen bir yapıya sahip oldukça iyi bir film olduğunu düşünüyorum. 

Ajan filmleri genel yapısı itibariyle düşünsel derinlik bakımından zayıf müzikal ve görsel şölen açısından doyurucu, vurdulu- kırdılı filmlerdir. Bu filmlerin büyük çoğunluğu farklı oyuncular tarafından oynanmış aynı senaryolar gibidir. Cristopher Nolan  sıradan bir aksiyon filmi hikayesini alıp onu kendi dokunuşlarıyla yeniden yaratmış. Nolan'ın zaman konusundaki fütüristik teorileri onun hemen her filmini heyecan verici kılan müthiş bir özellik. Tenet filmini de içindeki tüm bilindik klişelere (Kahraman ajan, derinliksiz saf kötü adam, kurtarılacak kişiler vs. vs...) rağmen incelenmeye değer kılan onun zaman algısıdır.  Tenet filmini anlayabilmek için Young'un çift yarık deneyini ve Einstein'ın zaman konusundaki düşüncelerini bilmemiz gerekiyor. Aksi taktirde film bizi o kadar da heyecanlandırmayacaktır. Öyleyse önce  Young'un deneyinden bahsedelim

Çift Yarık Deneyi ve Elde Edilen Sonuçlar:

Young'un deneyini anlamak için, öncelikle aşina olduğumuz boyutlardaki cisimlerin davranışlarını, sonrasındaysa kuantum ölçekteki parçacıkların davranışlarını anlamak gerekmektedir. Bunun için, Young tarafından geliştirilen deney düzeneğini kurarak işe başlayabiliriz. Bir duvar düşünelim bu duvarın önüne bir başka cisim koyalım ve bu cisimde iki adet çizgi şeklinde yarık olsun. Şimdi duvarın önündeki çift yarıklı cisme bir alet ile  bilyeler fırlatalım. Bilye ya sağdan ya da soldan geçecektir değil mi? Eğer bildiğimiz boyutlarda düşünürsek evet. Ancak duvara bir ışık parçası gönderirsek ne olacaktır? Işığın parçacık şeklinde davranmasını bekleriz yani tek bir yarıktan geçmesi ve o yarığın hizasında duvarda bir noktaya denk gelmesini bekleriz. Ancak Young deneyinde çok ilginç bir sonuçla karşılaşır. Olağan bir şekilde parçaçık şeklinde davranmasını ve tek bir yarıktan geçmesini beklediğimiz ışık parçası tıpkı bir dalgaymış(radyo dalgası ya da su dalgası) gibi davranmaktadır. Yani kuantum düzeyinde ışığı incelediğimizde ışık sanki her iki delikten de geçmiş gibi duvarda iz bırakmaktadır. 

 Peki Young'un deneyi ne anlama gelmektedir ve Tenet filmi ile alakası nedir? 

Paralel evrenler teorisi: Young'un deneyi ışığın bir yarıktan her geçişinde bir diğer yarıktan da geçtiğini yani her bir çarpışma ya da geçiş bir başka ihtimali de gerçekleştirmektedir. Bunun anlamı ışık sağdan da geçse soldan da geçse aslında hem sağdan hem de soldan geçecektir. Yani her bir tercih paralel bir evren oluşturacaktır. İşte biz tenet filminde tüm bu paralel evrenlerin aynı zamanda bir bütün olduğunu görüyoruz. Geçmiş, gelecek ve şimdi bir arada. Hatta film boyunca bu üç zamanı tahmin etmeye çalışıyoruz ve sonunda bunların bir bütün olduğunu kavramamız gerekiyor. Filmden bir örnek vermek gerekirse. Kahramanımızın kendisiyle kavga ettiği sahneyi düşünelim. Gelecekten gelen kendisi geçmişindeki kendisiyle kavga etmektedir. Geçmişteki kahramanımızı merkeze alırken şimdinin zamanında gelecekteki kendisiyle kavga ediyor. Peki bunu algılamakta neden zorlanıyoruz? 

Biz insanlar zamanı çizgiymiş gibi algılıyoruz. Dün bugün ve yarını düşündüğümüz zaman sanki onların üçünün bir doğrusal çizgi oluşturduğunu ve bizim onun üzerinde ilerlediğimizi düşünüyoruz. Çünkü zamanı algılayış biçimimiz bu. Tıpkı her gün gün doğumunu ve gün batımını görmemiz gibi. Oysa güneş ne batıyor ne de doğuyor. Yalnızca dünya kendi etrafında ve güneşin ekseninde dönüyor. Bu sırada güneş ışınları bize ulaşıyor veya ulaşmıyor. Biz buna günün doğması ve batması adını veriyoruz. Halbuki bu bile bütünsel olarak döngüsel bir hareket. Fiziksel algılarımızın ötesine çıktığımız anda ise bambaşka bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Tenet filmi bu gerçekliğin fütüristik bir anlatısı.  Bildiğiniz gibi Einstein zamanın düzgüsel Bir çizgi olarak ilerlemediğini söylemiştir. Uzayda zamanın bizim yeryüzünde onu doğrudan algılayış biçiminden çok daha farklı olduğundan bahsetmiştir çünkü Uzayda zaman bükülmektedir. Dört kenarından tutulmuş bir örtü düşünelim. Bu örtünün orasına bir bilye bırakırsak ne olur?  O bilye örtüde bir göçük oluşturur. Dümdüz gergin duran örtüde bir göçük ne anlama gelir? 

Bilye örtünün iki noktasını birbirine yakınlaştırır. Yani uzay zamanda hacmi olan her cisim zamanı bükmektedir. Onu etkilemektedir. Dolayısıyla zaman bükülmeyen bir doğrusal çizgi değil tam tersine bükülen ve hatta bir çizgi olmayandır.  Yani tenet filmi bir yönüyle fantastik bir film olsa da meşhur fizik problemleri ve teorileriyle harmanlanmış bir filmdir.  Kuantum fiziği ölçeğinden değerlendirildiğinde henüz aydınlatılmamış bir sürü fütüristik problemin klasik bir ajan filmine eklemlendiğini görüyoruz. Henüz aydınlatılmamış diyoruz ve filmde de bu tam olarak böyle anlatılıyor. Tenet yani geçmişle geleceği birbirine bağlayan zamanı ileri geri yönlü hareket ettirebilen teknoloji filmin geçtiği zamanda bulunmuyor. Filmden bir replikle anlatalım: Tenet geçmişte bulunmadı. Gelecekte bulundu ve bu teknoloji insanlardan saklanmak için geçmişe saklandı. 

Tenet filminde gelecek kuşaklar geçmişe dönüp geçmişi yok etmek istiyorlar.  Peki neden? Yine bir replikle anlatalım: …çünkü okyanuslar taştı ve nehirler kurudu. Görmüyor musun geçmişe dönmekten başka çareleri yok. Yani filmde gelecektekilerin geçmişi yok etme sebebi iklim krizi. Nolan dünyanın bir numaralı problemine tam olarak böyle değiniyor. Okyanusların taşması buzulların erimesi demek, küresel ölçekte kuraklığın yaşanmasıyla nehirler kurumuş. O noktadan sonra geçmişe dönüp düzeltmekten başka hiçbir çare kalmamış. Bizi yok etmek isteyen gelecek kuşakların bizi yok etme sebebi bizim onlara bir gelecek bırakmamış olmamız. Eğer zamanda yolculuğu ve geçmişe müdahale etmeyi tamamen bir fantezi olarak görüyorsak geleceğimizi korumak zorundayız aksi taktirde yok olup gideceğiz. Geçmişe gitmek teorik olarak mümkün. Eğer ışıktan daha hızlı hareket edebilirsek  geçmişi görebiliriz ama ona müdahale etmek teorik olarak bile mümkün değil. Filmde de bunun vurgusunu Neil karakterinin olan olmuştur" repliği ile bunu sık sık göreceğiz. Filmde kıyamet senaryosunun bir nükleer savaştan, silahtan dolayı olduğunu düşünüyoruz oysa tam tersi küresel ısınma ve iklim krizinden kaynaklı bir kıyamet senaryosu izliyoruz. Dünyayı umursamadan harcayan ve geri dönülemez hatalar yapan insanlığı gelecekten ziyaret eden ve yok olma riskini göze alarak bu kör kuşağı yok etmeye çalışan geleceğimizin çocuklarının hikayesi eşittir Tenet filmi....

BİLMEK YETMEZ HİSSETMEK DE GEREK

Nolan  filmleri, onun hayal ettiği  yaşam ve zamanla ilgili deneylerdir. Çekilen sahneler ve ortamlar ise Nolan için birer laboratuvardır. Tarihi kazıyıp gerçekleri bilimle gün yüzüne çıkarıyor. Zamanları bir anda buluşturup pozitif bir  değişim yaratıyor.  Nolan, toplumsal bir çok probleme filmlerinde bilimsel çözümler arıyor. 

Birinci ekip,  ikinci ekip yok. Soruna aynı anda her iki grup müdahale edecek....

Yani "İyi ekipler ve iyi bir yönetimler  olmalı" Mesajı veriliyor. Bilgi hissetmeyle mi  anlam buluyor Zamanda Yolculuk  mümkün mü? Ters Silahlar üretmek mümkün mü: Bomba Patlatma  yerine bombayı etikisiz hale getirmek. Özsavunma sisteminin geliştirilmesi, kurşun atma yerine kurşunu yakalama tekniği nasıl bir fikir sizce? Başlangıç ve çıkış Aynı mı? En büyük sorun çevre sorunu mu? Dünyamızı kendi ellerimizle, egolarımız için mi yok ediyoruz? Tenet filminde Bu gibi soruların cevaplarına bizi yönelten, zaman konusundaki takıntısını her filminde seyirciyle buluşturan Cristopher Nolan’ı biraz tanıyalım. 

Christopher Edward Nolan, 30 Temmuz 1970’te Londra, İngiltere‘de doğdu ve kuşağının en çok beğenilen film yapımcılarından biri olmanın yanı sıra tüm zamanların en çok hasılat yapan yönetmenlerinden biri olarak tanındı. 1998’de İngiliz neo-suç draması Following ile ilk yönetmenlik denemesinden bu yana, Nolan‘ın 11 filmi toplamda dünya çapında 4,9 milyar doların üzerinde hasılat ve 7’si galibiyet olmak üzere toplam 26 Oscar adaylığı elde etti.

Nolan‘ın film yapımcılığına olan tutkusu oyuncak aksiyon figürleriyle ilkel filmler çekmek için, babasının Super 8 fotoğraf makinesini ödünç aldığı 7 yaşında başladı. 11 yaşından itibaren isteğinin profesyonel olarak film yapmak olduğunu röportajlarda belirtti. 1978’de Star Wars‘tan etkilenerek Stae Wars (uzay savaşları) adı verilen bir stop-motion (3 boyutlu bir animasyon türü) çekmiştir, hatta Apollo roketleri için yönlendirme sistemleri kurulmasına yardımcı olan amcası sayesinde Nasa görüntülerini bile kullanabilmiştir.....

Sizce Kullanılmayan Enerjiler nereye gidiyor acaba? Kendinize bunun gibi sorular. sorun ve cevap arayışına girin, hadi size kolay gelsin. İyi seyirler. 

Deniz Boyraci 

denizboyraci@gmail.com

https://www.dr.com.tr/Kitap/Denizin-Gozu-ile-Film-Dunyasi/Edebiyat/Deneme-Yazin/urunno=0001994844001

Çocuklar Hep Doğruyu Söyler Belgeselinin Galası Yapıldı

Alfa kuşağına dair ülkemizde çekilen ilk belgesel olan “Çocuklar Hep Doğruyu Söyler” 6-13 yaş arası farklı şehirlerde yaşayan çocukların arkadaşlarına, iklim krizine, teknolojiye ve daha birçok güncel konuya dair düşüncelerini ekranlara taşıyor.

Çocuklar Hep Doğruyu Söyler, belgesel,sinema,sanat,axa sigorta

AXA Sigorta, “İnsanlığın gelişimi adına insanlık için değerli olanı korumak” marka amacına yönelik çalışmalarını sanat alanında yeni bir proje ile sürdürüyor. Türkiye’nin öncü sigorta şirketi AXA Sigorta, ödüllü belgeselci Tuluhan Tekelioğlu’nun yeni belgeseli “Çocuklar Hep Doğruyu Söyler”projesinin hayata geçmesine katkıda bulundu. Alfa kuşağından çocukların hayata bakışını ve algılayışını, taleplerini, kaygılarını ve hayallerini ortaya koyan belgesel Türkiye’de alfa kuşağını konu alan ilk çalışma oldu. “Çocuklar Hep Doğruyu Söyler”in 26 Ocak’ta Kanyon’da gerçekleştirilen galasına AXA Sigorta CEO’su Yavuz Ölken, yönetmen Tuluhan Tekelioğlu, şirket yöneticileri, sigorta ve sanat camiasından davetlilerin yanında belgeselde görüşlerini paylaşan çocuklar ve aileleri de katıldı.  “Çocuklar Hep Doğruyu Söyler” belgeselinin yönetmeni Tuluhan Tekelioğlu, şunları söyledi: “Alfa kuşağını kendisinden tanıyacağımız Türkiye’deki ilk belgeseli hayata geçirmiş olmak çok heyecan verici. Antakya’dan Zonguldak’a, Mardin’den İstanbul’a 6-13 yaş arası 20 çocuk, aşk, siyaset, para, iklim krizi, gelecek planları, eğitim, sosyal medya, dijitalleşme ve çözüm önerileri gibi birçok konuda düşüncelerini filtresiz, olanca doğallığında paylaştılar. Çocukların beklentileri yetişkinlerden çok başka çünkü dünyanın geleceği tüm sorumluluklarıyla üzerlerine yığılacak. Bu belgeselle Anadolu’ya, Alfa kuşağı bireylerine doğru bir yolculuğa çıktım. Belgeseldeki çocuklarla aramızda çok kuvvetli bir bağ oldu. Bu akşam da kendilerini sinema perdesinde izlediler, bazıları ilk kez sinema gördü. Bu filmde söylenen her şeyi yetişkinler dikkatle izlesinler, çünkü çocuklar hep doğruyu söyler. Bu yolculukta katkılarından ötürü AXA Sigorta’ya da teşekkür etmek istiyorum.” 

AXA Sigorta CEO’su ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Yavuz Ölken ise şu açıklamalarda bulundu: “AXA Sigorta olarak, insanlığın gelişimi adına insanlık için değerli olanı korumak anlayışıyla hareket ediyor ve bu anlayışla sağlık, spor, gençler, girişimcilik ve sanat gibi birçok farklı alandaki gelişmelere de katkı sağlıyoruz. “Çocuklar Hep Doğruyu Söyler”, henüz çok tanımadığımız bir jenerasyona, Alfa Kuşağı’na dair de bir pencere açıyor. Alfa Kuşağı’yla ilgili gelecekte hem sanat alanında hem de iş dünyasında daha çok konuşacağız. Bu yeni jenerasyona dair bilgimiz ve perspektifimiz her geçen yıl daha da genişleyecek. AXA Sigorta olarak, geleceği şekillendirecek kuşakları daha iyi anlamayı ve onların hayallerine katkıda bulunmayı önemsiyoruz.  Cumhuriyetimizin 100. yılında, bizlere umut ve ilham veren çocuklarımıza daha çok kulak vererek kendimizi geleceğe hazırlayacağız. Bu ülkede yetişen çocuklarımızın geleceğimizin güvencesi olacağından eminiz. Tuluhan Tekelioğlu’nun hayata geçirdiği bu önemli belgeselimizi Cumhuriyetimizin 100. yılının bu ilk günlerinde çocuklarımıza armağan ediyoruz.”

Mesut Varlık Nuri Bilge Ceylan'ın Davasında Sessizliğini Bozdu

Yazar Polat Onat'ın, Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filminde “Su Katılmamış Taşralı” metninin izinsiz kullanılması gerekçesiyle açtığı davayı kazanmasıyla yaptığı açıklamanın ardından Mesut Varlık sessizliğini bozdu.

Mesut Varlık, Polat Onat, Nuri Bilge Ceylan

Yazar Polat Onat tarafından, Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filminde “Su Katılmamış Taşralı” metninin izinsiz kullanılması gerekçesiyle açılan dava sonuçlanmıştı. Yönetmen ve senarist Nuri Bilge Ceylan, Ahlat Ağacı filminde yer verdiği mektupta Polat Onat’a ait metni izinsiz kullandığı gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Medyada geniş yer bulan konuyla ilgili konunun uzaktan muhataplarından Mesut Varlık'tan da açıklama geldi.

Mesut Varlık K24'ten yayınladığı yazısında şu ifadelere yer verdi:"... Nihayet, önceleri tehdit olarak masaya konan, hikâyenin en başından beri sahnede tutulan dava, “amacı her ne ise ona beni alet etmeden” NBC’ye ve Zeyno Film’e yönelik açıldı.Avukat Betal Özay’la görüştük, zaten yazışmalar, yazılar, yayınlar ikimizin de elindeydi, konuyu fazla uzatmadan durumu değerlendirdik ve olaysız dağıldık. Bir daha da görüşme ihtiyacı duyulmadı.Zaten davanın açılmasıyla birlikte ortalık dindi, tweet’lerin, haberlerin arkası kesildi, hukuki süreç işlemeye başladı.Dava açıldıktan üç yıl sonra Polat Onat’ın yeni bir kitabı daha yayımlandı: Taşra Mektubu Olayı ve Yazarın Yayımlanmamış Tüm Yazıları kitabı, “yazarın” bloğunda yayınladığı yazıları, yayımlanmamış diğer yazılarıyla birlikte, Ağustos 2021’de, “yazarın” önsözünde söylediği gibi, Kırmızı Leylek Yayınları’nın editörünün ısrarıyla. 

Neredeyse beş yıllık dava süreci boyunca NBC ile görüşmelerimizde, “Nasıl gidiyor dava-Devam ediyor, bakalım”dan öte bir yer edinmedi.Çünkü en başından beri bu talebin mesnetsiz olduğunu düşünüyordum. Ortada istinaf kapısı açık olsa da sonuçlanmış bir dava olduğu için kelimeleri seçerek kullanmaya çalışıyorum ama bence konumuz hâlâ mesnetsiz bir talepten öte değil. Aşağıda açıklamasına gireceğim, şimdi konuyu dağıtmadan hikâyemize devam edelim.

İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2022/210 Karar No’lu, 15/11/2018’de açılan ve 13/12/2022’de karara bağlanan “Esere tecavüz” ve “maddi ve manevi tazminat” davası, istinaf kapısı açık olmak kaydıyla 16/12/2022’de yazılan Gerekçeli Karar ile sonuçlandı.Ve evet, vaat edilen sıfırlar eklenmiş, 30.000 TL maddi, 10.000 TL manevi tazminat talep edilmiş.Dava sürecinde, beklendiği gibi, bilirkişi raporları alınmış. Üçer kişiden oluşan üç heyetten alınan üç rapor da benzer sonuçlara varmış. (Her üç raporun da ödenmesini uygun gördüğü rakamların, talep edilen toplamın çok daha düşük bir seviyesinde olduğunu not düşeyim, telif konusunun Türkiye’deki düzeyini siz anlayın ama bu, konumuzun çok dışında olsa da.) Bilirkişi raporlarının hepsinde benzer sonuçlar gelince, mahkeme de hepimizin bildiği karara hükmetmiş.Gerekçeli karar metninden birkaç cümleyi işaret etmekle yetinmek isterim. Örneğin; “Bu mektubun senaryoda zikredilmesi esnasında davacı isminin zikredilmemesi sebebiyle eser sahibinin manevi haklarından ‘adın belirtilmesi yetkisi’nin ihlal edilmiş olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı”... Oysa “adın belirtilmesi”nin, filmin “alıntılar” ve/ya “teşekkürler” kısmında adın belirtilmesiyle karşılandığı değerlendirilebilir. Yoksa her “olmak ya da olmamak” dendiğinde “Shakespeare” de denmesi gerekecektir “X’in dediği gibi” demeden hiçbir yazarın, düşünürün, sanatçının sözü alıntılanamayacaktır.

Davanın sonuçlanmasının ardından sosyal medyada yapılan yorumlarda da karşımıza çıktığı gibi, ortada bir sözleşme bulunmuyor – çünkü bunu gerektirecek bir durum söz konusu değil. Yine de karar metninde “Davalı yan mali hakları izinle kullandığına dair belge sunamamıştır” diye ifade edilmiş.Bu olay bazında baktığımızda, daha en başından sözleşme yapılmış olsaydı sonucu ne kadar değiştirirdi, emin değilim. Zira bu eksiklik de gerekçeli kararda maddi karşılığın tespitinde yaşanan zorluk bağlamında dile getiriliyor, buna gerek olup olmadığı açısından değil. Tespit için sorulan meslek birliklerinden de dişe dokunur bir yanıt alınamamış: “Davacı ile davalı taraf arasında imzalanmış bir sözleşme dosya kapsamında bulunmadığı gibi, emsal telif bedelinin sorulduğu meslek birliklerinden de olumlu bir yanıt verilmemiştir.” “[E]serlerin film içinde kullanımında nasıl fiyatlandırılacağı konusunda herhangi bir somut ölçü ve maktu bir bedel biçme yöntemi bulunmamaktadır. Bu durumda her eserin popülarite, kullanım alanı, konusunda uzman bilirkişi heyetince incelenip rayiç belirlenmiştir.”

Üçüncü bilirkişi raporunda, diğerlerinde yer almayan bir ayrıntı var: “Davacının dava dışı Mesut Varlık’a hitaben yazdığı mektubun...” Yayıncılığın en karmaşık, bitmeyen tartışmalı konularından biridir; mektup. Hukuki çerçevede, “eser niteliğindeki mektup” diye anılan ama eser niteliğinde olmanın veya olmamanın sınırının çizilemediği bir durum. Konunun dehlizlerinde kaybolmadan, odağımız olan olay bağlamında konuşayım: Ben eğer Polat Onat’ın sadece bana gönderdiği mektubu “ona haber etmeden” birine verseydim ve o kişi de o mektuptan sözleri bir mecrada “kendi malı gibi” kullansaydı, Polat Onat yerden göğe kadar haklı olurdu. Önceki cümlede tırnak içine aldığım iki şeyden biri dahi olsaydı: Özel alanda gönderilen bir mesaj, izinsiz yollarla, kamusal alana taşınmış olurdu ve bu bir suçtur. Oysa yayımlanması için yazılı izin alınmış bir metinden hiçbir şekilde izin gerektirmeyecek bir boyutta alıntı yapılmıştır. Yapılma şeklini, üslubunu beğenirsin beğenmezsin, hoşuna gider gitmez ama telefonla, e-postayla, yazıyla, kitapla... dilediğin iletişim alanı neyse onunla tepkini gösterirsin. Şahsen bunun da yapılmaması gerektiği, eserin kamusal alana ulaşmasıyla birlikte kamusal etkileşime açıldığının anlaşılması gerektiği kanaatindeyim ama verilmek istenen bir tepki varsa, buna da kimse engel olamaz. Ancak dava açmak, konuyu hukuk alanına taşımak, benim metnimi kimin nasıl değerlendireceğine de ben karar veririm, deme iddiasını taşır, ki...

Yine bağlantılı olarak, bir tartışmalı kısım da şurası aslında: Dava, yönetmene ve yapımcıya açılıyor. Anlaşılır. Ortada bir film var ve o filmin de hukuken tüm sorumluluğunu üstlenen iki isim var. Oysa bir adım daha içeri girelim; söz konusu alıntıların yapıldığı yer senaryo metni ve onu kaleme alan üç kişi var: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve Akın Aksu. Yapılan alıntı haricinde filmde söylenen sözlerin mahiyeti de davaya konu olduğuna göre, NBC ve yapımcı haricindeki isimlerin de davaya dahil edilmesi gerekmez mi? Hayır, gerekmez. Kendi aralarında konuşacaklardır, esprisini mi yaparlar kavga mı ederler bilinmez ama senaryonun hakları, yönetmen ve yapımcı tarafından alınmış, üstlenilmiştir. (Oysa söz konusu davanın gerekçeli kararında, hükmedilecek telif için hesaplama yapılırken filmin bütçesi içerisinde senaryoya ayrıldığı öngörülen kısım üzerinden hesaplama yapılıyor. Garip değil mi?)

Disiplin farklarından kaynaklanan, sinema ile yayıncılık açısından bazı nüanslar var elbette ama o ayrıntılara burada girmeyeceğim. Çünkü konumuz temelde şu: Bu iki disiplinin hak alanları, hak alan tanımları çarpıştığında neye göre, nasıl karar vereceğiz? Sinema sektöründe olduğunun aksine, maalesef Türkiye’deki yayıncılık piyasasında üretim zincirinin halkaları arasında sözleşme zinciri “henüz” böyle işlemiyor. Yıllardır, söylediğim için işitmediğim söz kalmayan, “Türkiye’de henüz yayıncılık bir sektör haline gelmedi” cümlesinin kaynaklarından biri de tam burası işte. Hiç kimseyle ve hiçbir kurumla ilgili bir şey ima dahi etmek için değil; lütfen sadece birer saptama olarak dile getirebilmek istiyorum bütün bu sözlerimi. Sosyal medya hesabından sessizliği bozan Mesut Varlık, ilgililerin bilgisine sunarım diyerek Yazar Polat Onat ile aralarındaki yazışmayı tekrar paylaştı. Mesut Varlık yaptığı açıklamada "Türkiye'nin yazarları ve yönetmenleri için emsal olacak bu dava ve sonucu baştan sona cevaplanmamış sorunlarla dolu. NBC dedikodusu yapmak keyifli olabilir ama olay bundan çok daha fazlası. Yakında ayrıntıları yazacağım." ifadelerine yer verdi. Tüm edebiyat ve sinemaseverler Mesut Varlık'ın yapacağı açıklamayı merakla bekliyor..."

Açıklamanın tamamına linki tıklayarak okuyabilirsiniz.

Zeytin Filmi İzleyiciyle Buluşuyor

Film, Mardin, Marmara ve Muğla olmak üzere, her bölgeden 2 kadın çiftçinin katılımıyla toplamda 6 kadın çiftçinin hayatına yer veriyor. MILKist yapımcılığında, Kıvılcım Akay yönetmenliğinde ve Tolgahan Tombaş’ın görüntü yönetmenliğinde hazırlanan film, bir sosyal tasarım projesi olarak konumlandırılıyor.

Zeytin filmi

Doğal ve kültürel değerleri, zeytin çiftçiliği yapan kadınları merkeze alarak anlatan Zeytin filmi; Koç Üniversitesi, Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KOÇ-KAM), UNESCO Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilir Kalkınma Kürsüsü ve UN WOMEN Türkiye’nin destekleriyle hayata geçirildi.

Nuri Bilge Ceylan Yazar Polat Onat'a Tazminat Ödeyecek

Yönetmen ve senarist Nuri Bilge Ceylan, Ahlat Ağacı filminde yer verdiği mektupta Polat Onat’a ait metni izinsiz kullandığı gerekçesiyle tazminat ödeyecek.

nuri bilge ceylan, polat onat, ahlat ağacı

2018'de vizyona giren Ahlat Ağacı filminin en önemli ve unutulmaz sahnelerinden biri, Serkan Keskin'in ve Doğu Demirkol'un karakterlerinin Taşra ve Edebiyat sempozyumuna katılmak isteyen bir yazarın mektubu hakkında konuştuğu sahnedeki diyaloglar, Yazar Polat Onat'ın Varlık dergisinin 1271. sayısında ve Edebiyatın Taşradan Mektubu kitabında yer alan “Su Katılmamış Taşralı” yazısından alıntıydı. Filmin bitiş jeneriğinde alıntı yapılan kişiler listesinde yaşayan tek kişi olan Yazar Polat Onat'tan izin almayan Nuri Bilge Ceylan ile filmin yapım şirketi Zeyno Film'e 40 bin TL’lik dava açılmıştı. Üç yıl önce açılan ve İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nde görülen dava, 13 Aralık 2022’de sonuçlandı. Mahkeme, yazar Polat Onat’a ait metnin filmde izinsiz kullanıldığına ve “esere tecavüzün tespitine” kararı vererek eser sahibine “maddi-manevi tazminat” ödenmesine hükmetti. Yazar Polat Onat ve avukatı Yasemin Arpa, konuyla ilgili görüşlerini gerekçeli karar açıklandıktan sonra paylaşacaklarını belirttiler.

Operation Fortune (Servet Operasyonu) Özel Gösterimi Antalya'da Gerçekleşti

Başrollerini Jason Statham, Hugh Grant, Aubrey Plaza ve Josh Hartnett’ın paylaştığı filmin oyuncu kadrosunda; Cary Elwes, Bugzy Malone gibi isimlerin yanı sıra, ünlü Türk oyuncular Kaan Urgancıoğlu, Tim Seyfi, Bestemsu Özdemir, Ozan Ayhan, Ergun Kuyucu ve Aksel Üstün yer alıyor.

Operation Fortune (Servet Operasyonu)

Çekimleri Antalya’da tamamlanan ve şehre ait muhteşem görüntülerin yer aldığı filme Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın öncülüğünde Antalya Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi de tüm süreçte büyük katkı sağladı. Filmin ilk özel gösterimi Antalya Regnum Carya Otel’ de kutlama havasında gerçekleşti. Set süresince de Türk ve Hollywood yıldızı oyuncular Regnum Carya Hotel’de konaklamıştı.

Oyuncu kadrosundan Bestemsu Özdemir, Tim Seyfi, Ergun Kuyucu ve Aksel Üstün’ün katıldığı özel gösterimde, filmde Jason Statham ve Hugh Grant’la  karşılıklı sahneleri olan Tim Seyfi filmi ilk kez izleyeceğini söyleyerek “Muhteşem insanlarla çalıştık böyle bir kadroda olduğum için çok mutluyum” dedi. 

TİM SEYFİ “NİYE BU KADAR BAŞARILI OLDUKLARI BELLİ”

Hollywood starları ile aynı filmde oynamanın nasıl bir duygu olduğu sorulan Tim Seyfi “Ben normalde yönetmen veya oyunculardan dolayı heyecanlanmam. Ama Guy Ritchie benim hayran olduğum bir yönetmen. Jason Statham ve Hugh Grant gibi büyük yıldızlarla oynamak da ayrıca mutluluk verici. Çok mütevazı ve çok kibarlar. Sette bir çay isterken bile beş kere rica ediyorlar. Hugh Grant’la bir sahnemiz vardı. Karşılıklı oynayacağımız yerde ben bir an seyirci olarak buldum kendimi. Oyunculuğundan dolayı büyülendim resmen” dedi. Filmin çekildiği yer olan Antalya için de övgülerde bulunan oyuncu “Bu filmden sonra herkes Antalya’da film çekmek isteyecek çünkü ülkemiz büyülü bir yer. Ben yurt dışında yaşıyorum o yüzden ülkemin çok özlemini çekiyorum” dedi. 

BESTEMSU ÖZDEMİR AJAN VİVİEN’LE GELİYOR

Yeni yıla girerken aldığı evlilik teklifi ile konuşulan başarılı oyuncu Bestemsu Özdemir’in de katıldığı Operation Fortune (Servet Operasyonu) filminin özel gösteriminde Özdemir “Bu projede çok önemli isimlerle çalıştım. Bir Bridget Jones hayranı olarak sette Hugh Grant’ı görmek çok isterdim ama göremedim, üzgünüm” dedi. Filmde “Ajan Vivien” rolü ile göreceğimiz Bestemsu Özdemir “Yurt dışı projeleri için benim açımdan çok güzel bir başlangıç oldu. Özellikle bu başlangıcı Guy Ritchie gibi bir yönetmenle yapmak çok önemli. Aslında uzun yıllar öncesinde Türk oyuncular yurt dışına açılabilmeliydi. Oyunculuk olarak bir eksiğimiz yok. İlerleyen dönemler için umarım bu bir başlangıç olur ve Haluk Bilginer gibi biz de büyük projelerde yer alabiliriz.” dedi. Aldığı evlilik teklifi ile ilgili de “Yeni yıla çok güzel girdim. Evleneceğimiz tarih henüz belli değil. Şu an sadece heyecanını yaşıyoruz.” şeklinde açıklama yaptı. 

SET DÜNYA KUPASI GİBİYDİ

Operation Fortune (Servet Operasyonu) filminde Jason Statham ve Hugh Grant’ın oynadığı karakterlere rakip ajan rolünde izleyeceğimiz Türk oyuncu Aksel Üstün ise böyle bir kadro ve Guy Ritchie gibi bir yönetmenle çalışmanın hayali olduğunu belirtti. Türk ve Amerikalı oyuncuların bir araya gelmesini “Dünya Kupası gibiydi. Biz nasıl onlara hayransak, onlar da bizim kültürümüze hayran oldular.” şeklinde yorumladı. Özel gösterime katılan oyuncu Ergun Kuyucu ise “Çok keyifli ve profesyonel bir iş oldu. Oyunculuk artık Amerika gibi Türkiye’de de büyük ve bütçeli bir sektör. Bu gelişimden de çok mutluyum. Turizm bizim gelir kapımız Antalya da turizmin başkenti bir şehrimiz. Umarım Antalya’da gerçekleşen çekimlerle kültür ve görsel zenginliğimizi de dünyaya göstermiş oluruz.” dedi.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447