Dışarıda güneş doğuyordu. Sen uyanmamakta dirensen de gün devam ediyordu. Günden kaçsan da sığındığın uyku bile kâbuslarla doluydu. Günün içinde yer almaman kimsenin umurunda mıydı? Dışarıda güneş var; sense battaniyeye sarılmış, üşüyorsun. Kurtulman gereken insan yığınları, katlanamadığın yüzler, aynı utanmazlıkla yürüyor, konuşuyor, gülüyor.
Seninse sabahtan beri midene vuran stresi bastırmak için yediğin elmayı kusarak atman kimsenin umurunda değil. İşi için arayan, işi olduğu zaman selam veren, iyi niyetini belki de ahmaklık sayan o insan suretindeki yamyamların umurunda mı? Biliyorum, gücüne gidiyor. Senaryoyu yazan senarist başka bir oyuncu seçmeliydi; sen bu rol için uygun kişi değildin. O rolün muhteşemliği, seni gün geçtikçe öldürüyor. Katlanamıyorsun.
Peki ya aşk? Sevgi diye sımsıkı sarıldığın o duygu da odanı ısıtmıyor. Aradığın sıcaklığı o da vermiyor. Belki de o da seni yarı yolda bırakmaya alıştırdı. Şimdi ne bir kalbe sığınabiliyor ne de bir söze inanabiliyorsun. İnsan, en çok sevildiğini sandığı yerde üşümeyi öğreniyor. Belki de bu rolü, başkasının maddiyatının altında ezilmemek için kabul ettin. Karşılığı nefesini tüketse de... Şimdi ne olacak, bilmiyorsun. Yatağında oturup, cezası hukuken verilmemiş ama kendi ellerinle kalemini kırdığın bir mahkûm gibi, kendi kendine hüküm giyiyorsun. Günün, güneşin, saatin, gülüşün olmadığı bir güne devam mı edeceksin? Bu, ruhunun çaresiz bir haykırışı. Dışarıdan duyulmayan...
“Hayır, bunları da konuşmamalıyım.” diyerek yine battaniyeyi başına çekiyorsun. Öyle ya, yarın sana doğmayan güne ve güneşe eşlik etmek zorundasın.
Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Ağustos 2026 / Sayı 43

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder