Bu soru bilgiyle doğmaz. Başarıyla, unvanla, sahip olunanlarla da doğmaz. Çoğu zaman bir yorgunlukla gelir. İçten içe büyüyen bir boşlukla, anlamın sessizce çekilip gittiğini fark ettiğimiz bir anda… Lev Tolstoy bu soruyu bir düşünür soğukkanlılığıyla değil, her şeyi yaşamış bir insanın titreyen sesiyle sordu. Şöhreti gördü, serveti tanıdı, saygının ağırlığını taşıdı. Yine de kendini şu cümlenin karşısında buldu: “Yaşamın bir anlamı yoksa, yaşamak da anlamsızdır.”
İnsanı asıl sarsan, yoksunluk değildir; her şeye sahipken içinin boş kalmasıdır. Tolstoy’a göre insanı yanlış yollara sürükleyen şey kötülükten çok daha sıradan bir şeydir: alışkanlık hâline gelmiş körlük. İnsan, başkalarının çizdiği hayatı yaşar; sonra buna kader der. Beklentilere uyum sağlar, kalabalığa benzer, sesi kısılır. Bir süre sonra kendi vicdanını duymamayı öğrenir. Ve bunu olgunluk sanır.
Oysa soru basittir, ama taşıması zordur: Başkalarının onayladığı biri mi oluyorsun, yoksa doğru olduğuna inandığın biri mi? Modern insan hızla yaşar, ama derinlemesine yaşamaz. Sürekli meşguldür, nadiren uyanıktır. Çok konuşur, az dinler. Çok tüketir, az hisseder. Hayatı doldurur, fakat içini boş bırakır. Günler dolar, insan eksilir. Tolstoy bu hâli bir ilerleme değil, bir hastalık olarak görürdü.
Ona göre gerçek yaşam; gösterişli değil, dürüsttür. Gürültülü değil, sadedir. Başkalarının alkışına değil, kendi vicdanına dayanır. Emeksiz temiz kalınmaz. Topraktan kopan insan, yalnız doğadan değil, kendinden de kopar. Tolstoy’un cevabı ahlaki bir çağrıdır; romantik değil, rahatsız edicidir: Şiddeti normalleştirme. Güce hayran olma. Sahip olduklarınla övünme. Vazgeçebildiklerinle insan ol. Çünkü insanın değeri, başkaları üzerinde kurduğu üstünlükte değil, başkalarının acısını duyabilme yeteneğindedir. “Nasıl yaşanmalı?” sorusu aslında başka bir sorudur: Nasıl bir insan olmalı?
Cevap nettir, fakat bedeli vardır. İnsan kendine yalan söylemeden yaşamalıdır. Kendi rahatını kutsallaştırmadan, başkasının emeğini görünmez kılmadan, adaletsizliği “düzen böyle” diyerek aklamadan…
İyilik bir süs değildir. Bir karakter özelliği de değildir yalnızca. Bir sorumluluktur. Bugün bu soru belki her zamankinden daha ağırdır. Çünkü gürültü çoğalmıştır, sessizlik azalmıştır. Bilgi her yerdedir, bilgelik nadir. Zaman hızlanmış, insan yavaşlamayı unutmuştur. Her şeye yetişiriz; kendimize geç kalırız. Tolstoy yaşasaydı, belki yine aynı cümleyi kurardı: “Hayatı düzeltmek istiyorsan, önce kendinden başla.”
Bu çağda dünya hakkında konuşmak kolaydır. Kötülükten söz etmek, düzeni eleştirmek, başkalarını suçlamak kolaydır. Zor olan, aynaya bakmaktır. Susarken neredeydin? Görürken neden görmezden geldin? “Sana dokunmadığı” için hangi adaletsizliği kabullendin?
Belki dünyayı kurtaramayız. Belki büyük cümleler kuramayız, büyük değişimler başlatamayız. Ama insan, kendi hayatının yönünü değiştirebilir. Daha yavaş yaşayarak. Daha azla yetinerek. Daha dürüst olarak. Ve her şeyden önce, vicdanını susturmadan. “Nasıl yaşanmalı?” sorusu can yakıyorsa, nedeni cevapsız olması değildir. Cevabın bizden bir şey istemesidir. Konforumuzu, alışkanlıklarımızı, bazı ayrıcalıklarımızı… belki de kendimize anlattığımız masalları. Çünkü insan, dünyayı kurtaramasa bile kendi ruhunu kirletmeden yaşayabilir. Ve bazen bu, yapılabilecek en büyük devrimdir.
Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37















Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.