Hayat Nasıl Yaşanmalı?

Bu soru bilgiyle doğmaz. Başarıyla, unvanla, sahip olunanlarla da doğmaz. Çoğu zaman bir yorgunlukla gelir. İçten içe büyüyen bir boşlukla, anlamın sessizce çekilip gittiğini fark ettiğimiz bir anda… Lev Tolstoy bu soruyu bir düşünür soğukkanlılığıyla değil, her şeyi yaşamış bir insanın titreyen sesiyle sordu. Şöhreti gördü, serveti tanıdı, saygının ağırlığını taşıdı. Yine de kendini şu cümlenin karşısında buldu: “Yaşamın bir anlamı yoksa, yaşamak da anlamsızdır.”

Hayat Nasıl Yaşanmalı?

İnsanı asıl sarsan, yoksunluk değildir; her şeye sahipken içinin boş kalmasıdır. Tolstoy’a göre insanı yanlış yollara sürükleyen şey kötülükten çok daha sıradan bir şeydir: alışkanlık hâline gelmiş körlük. İnsan, başkalarının çizdiği hayatı yaşar; sonra buna kader der. Beklentilere uyum sağlar, kalabalığa benzer, sesi kısılır. Bir süre sonra kendi vicdanını duymamayı öğrenir. Ve bunu olgunluk sanır.

Oysa soru basittir, ama taşıması zordur: Başkalarının onayladığı biri mi oluyorsun, yoksa doğru olduğuna inandığın biri mi? Modern insan hızla yaşar, ama derinlemesine yaşamaz. Sürekli meşguldür, nadiren uyanıktır. Çok konuşur, az dinler. Çok tüketir, az hisseder. Hayatı doldurur, fakat içini boş bırakır. Günler dolar, insan eksilir. Tolstoy bu hâli bir ilerleme değil, bir hastalık olarak görürdü.

Ona göre gerçek yaşam; gösterişli değil, dürüsttür. Gürültülü değil, sadedir. Başkalarının alkışına değil, kendi vicdanına dayanır. Emeksiz temiz kalınmaz. Topraktan kopan insan, yalnız doğadan değil, kendinden de kopar. Tolstoy’un cevabı ahlaki bir çağrıdır; romantik değil, rahatsız edicidir: Şiddeti normalleştirme. Güce hayran olma. Sahip olduklarınla övünme. Vazgeçebildiklerinle insan ol. Çünkü insanın değeri, başkaları üzerinde kurduğu üstünlükte değil, başkalarının acısını duyabilme yeteneğindedir. “Nasıl yaşanmalı?” sorusu aslında başka bir sorudur: Nasıl bir insan olmalı?

Cevap nettir, fakat bedeli vardır. İnsan kendine yalan söylemeden yaşamalıdır. Kendi rahatını kutsallaştırmadan, başkasının emeğini görünmez kılmadan, adaletsizliği “düzen böyle” diyerek aklamadan…

İyilik bir süs değildir. Bir karakter özelliği de değildir yalnızca. Bir sorumluluktur. Bugün bu soru belki her zamankinden daha ağırdır. Çünkü gürültü çoğalmıştır, sessizlik azalmıştır. Bilgi her yerdedir, bilgelik nadir. Zaman hızlanmış, insan yavaşlamayı unutmuştur. Her şeye yetişiriz; kendimize geç kalırız. Tolstoy yaşasaydı, belki yine aynı cümleyi kurardı: “Hayatı düzeltmek istiyorsan, önce kendinden başla.”

Bu çağda dünya hakkında konuşmak kolaydır. Kötülükten söz etmek, düzeni eleştirmek, başkalarını suçlamak kolaydır. Zor olan, aynaya bakmaktır. Susarken neredeydin? Görürken neden görmezden geldin? “Sana dokunmadığı” için hangi adaletsizliği kabullendin?

Belki dünyayı kurtaramayız. Belki büyük cümleler kuramayız, büyük değişimler başlatamayız. Ama insan, kendi hayatının yönünü değiştirebilir. Daha yavaş yaşayarak. Daha azla yetinerek. Daha dürüst olarak. Ve her şeyden önce, vicdanını susturmadan. “Nasıl yaşanmalı?” sorusu can yakıyorsa, nedeni cevapsız olması değildir. Cevabın bizden bir şey istemesidir. Konforumuzu, alışkanlıklarımızı, bazı ayrıcalıklarımızı… belki de kendimize anlattığımız masalları. Çünkü insan, dünyayı kurtaramasa bile kendi ruhunu kirletmeden yaşayabilir. Ve bazen bu, yapılabilecek en büyük devrimdir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Bir Yalana Tutunmak

Geceyi yine uykusuz karşıladım. Pencerenin pervazında biriken karanlık, içimde büyüyen şüpheyle aynı renkti. Telefonum masanın üzerinde susuyordu; o suskunluk, senden daha çok şey anlatıyordu bana.Belki de hiç sevmedin. Ama ben, sevilmenin boşluğunu doldurmak için senin susuşlarını bile umut diye sakladım. Aynanın karşısında uzun uzun yüzüme baktım.

Bir Yalana Tutunmak

Gözlerimde, inanmak istediğim bir yalanın izi vardı. “Beni seviyor” demek, “yalnız değilim” demekten daha kolaydı çünkü. Kalbim, gerçeği bilmekten korkan bir çocuk gibi, en kırılgan oyuncağına sarılmış uyuyordu. O oyuncak sendin. Ama oyuncağın içi boştan ibaretti. Sabaha karşı, uykusuzluğun en ağır yerinde fark ettim: İnsan bazen birini değil, kendi kurduğu masalı severmiş. Ve ben, sevildiğimi sandığım yerde yalnızlığımı büyütmüşüm. Canımdan vazgeçecek kadar seni sevmişim, ama en çok kendimi kandırmışım. Sevilmek uğruna, kendimden eksilte eksilte yaşamışım. Meğer kaybettiğim sen değilmişsin… Ben, kendime inanmaktan vazgeçmişim.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Ab-ı Hayat

Gece, şehrin üstüne bir örtü gibi serilmiş, gökyüzü karanlığa bürünmüştü. Yıldızlar birbirinden uzak ama keskin bir titizlikle parlıyordu. Taşlar, yılların derin ağırlığını taşıyor, üzerine her basıldığında ayak izlerini hafızalarına kazıyordu. Atmosferde bir soğukluk vardı. İnsanın içi titremekteydi. Bu soğukluk sadece havadan değil taşların kendi tarihinden, kırık duvarların yıllar boyunca tuttuğu gölgelerden ve toprağın derinliklerinden geliyordu.

Fenerimi yaktım; titrek ışığı kalıntıların arasında süzülürken, duvarların arasında küçük gölgeler sanki sohbet ediyormuşçasına kargaşa yaratıyorlardı. Her ışık huzmesi bana bir zaman rehberi oluyor gibiydi: yıkılmış, zamana yenik düşmüş bir kalenin sessizlik uğultusu, uzun bir koridorda kaybolmuş ayak sesleri… Fenerimin ışığını biraz daha ileri taşıdığımda karanlığın içinden şekiller beliriyordu. İlk bakışta rastgele taş yığınları sandım. Ama ışık büyüyünce onların sıradan taşlar değil, Aşağı Hisar’ın kalıntıları olduğunu anladım. Aşağı Hisar’ın kalıntıları bir köşede tarumar durumda sadece taş yığınından ibaretti. Bazı duvarlar yarım bazıları ise yeraltına gömülmüştü. Her bir taş kendi içinde bir yaşam taşıyordu. Unutmanın, bilinmezliğin sessiz ve yorgun tanıkları…

Yıldızlar gökyüzünde, görünmez bir kalemin ucuyla göğe çizilmiş gibi işaretler bırakıyordu. Sanki “beni takip et” diyorlardı. Ve fener ışığım harabenin arasından göğe çıkıp yıldızlarla buluşuyordu. Artık sadece bir gece gezintisi değil geçmiş zamanın içine adım atmaktı. Bir an kendimi Aşağı Hisar’ın sağlam olduğu zamanda buluyorum. Adımlarım bir gizeme doğru gidiyordu. Orta meydana yaklaşıyordum. Kalıntıların arasında kalmış ve yosunlaşmış bir pınar belirdi. Su, sessiz ve belirgin bir ritimle hareket ediyordu; sessizliğin melodisine canlılık ekliyor. Ab-ı Hayat’ı daha önce Uzunçarşılı’nın Kütahya Şehri kitabından okumuştum. Dizlerimin üzerine çöktüm ve avuçlarımı suyla doldurdum. Soğukluk sadece fiziksel değildi; suyun berrak hafızasından mıdır bilinmez, geçmişin soğukluğunu taşıyordu. İlk yudumu içtiğimde tarifsiz bir huzur hissettim. Sanki binlerce yıllık susuzluğum dinmişti. Ardından içime bir boşluk doldu. Kendimden bir şeyler kaybolmuş gibiydi. Önce ismimi unuttum, sonra yüzümü…

Bir anda ruhum eskiye bir yolculuk yapmaya başladı. O devirdeki tüm yaşanmışlıkları benimsiyordum. Hepsi zihnimin farklı katmanlarında çoğalıyor, vücudumun hücrelerinde volkanik zelzeleler oluşuyordu. Suyun hafızası da bana yavaş yavaş geçiyordu; eski anılar, unutulmuş olan her şey, zaman ve bilinmezlikler de beraberinde geliyordu. Ab-ı Hayat, sadece su ihtiyacı için değil, hatırlatmak için oradaydı.

İkinci yudumu içtiğim anda, zamanın hızında ani bir değişiklik hissettim. Sanki taşların içinden geçen damlalar harekete geçmiş, gökyüzündeki yıldızlar bile yörüngelerini kaybetmişti. Nefes alışverişim bile ağırlaştı; havadaki nem, atmosferin soğukluğu ve suyun içindeki sessizlik birbirine karışarak beni içine çekti. İçtiğim her bir yudum, bana geçmişten bir anı veriyor, bunun karşılığında ise zihnimden bir parça koparıyordu. Ab-ı Hayat, ölümsüzlüğün kendisi değil, ölümsüzlüğün takas yoluyla kurulan yanılsamasıydı. Su bana yabancı hayatları ödünç veriyordu. Gözlerimin önünde binlerce yüz belirdi; hepsi bana aitmiş gibi tanıdık ama asla hiçbiri benim değildi. Kendimle başkaları arasında sınırlar siliniyor, ben yavaş yavaş çoğalırken aynı anda eksiliyordum.

Kendime gelmek için suya doğru eğilip yüzümü yıkadığım sırada, suyun üzerinde kimsenin gölgesi olmayan bulanık siluetler belirmeye başladı. İlk başta kendi yansımamın kırılması sandım. Sonrasında öyle olmadığını anladım. Yoksa benden başka birileri de bu esrarengiz yolculuğa çıkmıştı? Etrafıma bakındım kimse yoktu. İyice suyun yüzeyine odaklandım ve anladım ki o siluetler zamanın kenarında yaşayan, fark edilmeyen ne ayak seslerini duyduğumuz ne de görülen yolculardı. Bazı siluetler bana tanıdık geliyordu sanki çocukluğumda bir an gördüğüm sonra unuttuğum bakışlar, eski defterime yazıp yarıda bıraktığım cümleler, kum gibi avuç içinden kayan anılar ve zaman… Hepsi gölgesizlerin üzerinde yeniden şekilleniyordu. Benim oradaki varlığım ise onların sadece bir zerresiydi. Kulağıma gelen bir ses bana “ Her unutulan anı, gölgesizlerin hanesine yazılır.” dedi. Ve fark ettim: gölgesizler, zamanın boşluklarında değil, bizim içimizde saklanıyorlardı. Onlar bir su yansımasında değil suskun kaldığımız anlarda, yarım bıraktığımız cümlelerde, özümüze yuva yapmışlardı. Benim gördüklerim ise kendi iç dünyamdı. Görünmeyen yanımın keskin bir işaretiydi.

O işareti hissettiğim anda, ruhsal bir yolculukta olduğumu bildim. Zaman, sessizlik ve yol her an kendi dünyamda büyüyor büyüdükçe de içimde inanılmaz fırtınalar kopuyor, gizem büyüyordu. Geçmişte kaybolduğumu sandığım her şey aslında bende saklıydı. Yıldızların gökte çizdiği işaretler, benim içimdeki boşlukları dolduruyordu. Aşağı Hisar, sadece bir harabe değildi; kendi için aynasıydı. Adımlarım beni, kalenin taşları arasında beliren dar bir sokağa götürdü. Fenerin ışığı taşlara vurdukça, duvarlarda harflere benzeyen oyuklar görüyordum. Parmağımı taş duvara değdirince soğukluğu içimi ürpertti. O soğukluk, birdenbire tüm damarlarımda gezmeye başladı. Ve tekrar kulağıma gelen ikinci bir ses duydum. Ses bana “Unutulan her şey burada, taşların gövdesinde uyuyor. Ama sen hatırlamak için buradasın.” Dedi. Geçmişle bugünün arasındaki perde kalkmıştı. Bir an için gölgelerin arasında hareket eden bir siluet gördüm. Ona yaklaşmak istedim. Siluet geri çekildi. Ben her adım attıkça o da kalenin derinliklerine doğru çekiliyordu. Bir iz sürer gibi peşine düştüm. Koridorun sonunda, bir kapı belirdi. Bir cesaretle içeri adım attım. Pınarın suyu bu kapının ardında daha çoktu. Daha dikkatli bakınca taşların arasındaki nişler, gömülü kanallar ve yer yer ortaya çıkan havuzları gördüm. Bu yapı sadece savunma için yapılmamış aynı zamanda şehrin su ihtiyacını karşılamak, kaynağını güvenceye almak için tasarlanmıştı. Az ileride küçük ama dikkat

çekici kalenin duvarlarıyla bitişik bir yapı vardı. Mimari yapısı altıgen planlı, tuğladan örülmüştü. Yanına meraklı adımlarla yaklaştım ve kapısına geldim. Derin bir nefes alıp, kapıyı aralayınca bir mescid olduğunu gördüm. Altındaki su yapıları, o dönemin hem teknik hem de toplumsal zekâsının bir göstergesiydi. Bizans temelli bir çekirdek, Selçuklu ve Osmanlı dokunuşları, zamanın üst üste koyduğu tamirler ve eklemeler… Aşağı Hisar, artık sadece bir kale değil kent belleğinin, yaşam ve su düzeninin yazılı olduğu bir atlas gibiydi.

Fenerimi kapatıp taşlara yaslandım. Ruhum ve bedenim çok yorulmuştu. Mescide girip biraz dinlenmek istedim. Kafamın altına bir seccadeyi katlayıp yerleştirdim. Gözlerimi kaparken dışarıdan hâlâ suyun ritmi geliyordu. O ritim beni fark etmeden uykuya çekmişti. Tüm gece bana ninni olmuştu. Sabah olduğunda hemen uyanıp dışarıya çıktım. Yine günümüzdeki yerdeydim. Sabah güneşinin sıcak ve uzun kolları beni sarıyordu. Etrafıma baktığımda yine her şey normale dönmüştü. Kalenin duvarları yok olmuş, mescidin taş bedeninden başka bir şey kalmamıştı. Dün gece beni içine çeken o devasa pınardan geriye kalan incecik akan utangaç bir Ilıpınar vardı. Önce büyük bir hayal kırıklığı hissettim. Dün gece gördüklerim bir düş müydü? Yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun muydu? Ama sonra fark ettim ki gerçeklik suyun kendisiydi. Su, hem geçmişin hem de bugünün şahidiydi. Dün gece bana yüzyıllar öncesini fısıldayan oydu, sabah serinliğinde önümden usul usul akan da…

İnsan, hatırladığı kadar vardır. Su nasıl kaynağından doğup binlerce taşın arasından süzülerek yolunu buluyorsa, insanın hafızası da öyledir. İçimde bir karar büyüyordu. Biliyordum ruhum hâlâ o geceki kalenin burçlarında dolanıyordu. İyice kendime geldikten sonra düşündüm kendime çizdiğim yeni yörüngedeki hedefim bu bilinmez kalenin hikâyesini yazıya dökmek olacaktı. Böylece kentin belleği korunmuş olacaktı. Çünkü bir yerin suyu az da olsa korunmuşsa, o yerin hikâyeleri de susuz kalmazdı. Su, yalnızca bedenleri değil, hafızayı da beslerdi. İşte o yüzden Ilıpınar’ın incecik akışı bana bir teselli veriyordu. Zayıflamış, belki yorgun ama canlıydı. Kalktım, son kez suya baktım. O an şunu düşündüm: belki de biz, suyun yolculuğuna eşlik eden birer yolcuyuz. Su, bizden çok daha uzun yaşar, çok daha şey bilir. İnsan, unutur da suyun hafızası unutmaz. Bundan dolayı Ab-ı Hayat’ın bana hatırlattığı şey sadece ölümsüzlük değil, suyun hafızasıydı. Adımlarımı atıp uzaklaşırken suyun sesi kulaklarımdaydı.

“Unutma, senin hikâyen de bir gün bu suya karışacak…”

Hayrunnisa Aşiroğlu / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Çek Perdeyi

Evin en yorgun şahitleridir perdeler. Gün boyu sokağın gürültüsünü, yabancıların bakışlarını ve yakıcı güneşi göğüslerler; ama akşam olup da üzerimize kapandıklarında, asıl yükleri o zaman başlar. Dışarıyı kapatırken, bizi içerideki kendimizle baş başa bırakırlar.


Bazen bir vedanın ardından sımsıkı çekilirler. O andan itibaren kumaşın dokusuna sadece toz değil, yaşanmamış günlerin sızısı da siner. Rüzgâr hafifçe vurduğunda pencerelere, perdenin o ağır salınımı sanki evin içinde biriken kederi dışarıya üflemek ister gibidir. Ama nafile; hüzün ağır bir gazdır, tabana çöker ve perdenin eteklerine tutunur. Güneşin vurduğu o ince tüllerin üzerinde bazen bir el izi, bazen de yılların bıraktığı sarı bir leke kalır. O leke aslında geçip giden zamanın, bekleyişlerin ve pencere önünde tüketilen umutların nişanesidir. Kim bilir kaç gece, o perdenin arkasında bir yol gözlendi? Kaç kez el o kumaşa gitti de, dışarıda beklenen kimse olmadığı için vazgeçilip geri çekildi?

Ve bazen bir insan, o kumaşın ardındaki sessizliğe o kadar alışır ki, sabah güneşini içeri davet edecek gücü bile kendinde bulamaz. Çünkü bilir ki perdeyi açmak, hayata yeniden dahil olmaktır; oysa o, kendi karanlığının dokusuna sarınmayı seçmiştir. İşte size bugün anlatacağım hikaye de bunları dile getirecek:

Ayşe Teyze, mahallenin en güzel nakışlı perdelerine sahipti. Kar beyazı tülleri her sabah erkenden açılır, akşama kadar sokağı izlerdi. Ancak oğlu o uzak gurbete gittiğinden beri, perdeler sadece bir parmak aralığından dışarıyı görebiliyordu. Zamanla o beyaz tüller sararmaya, uçları tozlanmaya başladı. Ayşe teyze artık onları yıkamıyor, ütülemiyordu. Çünkü korkuyordu; eğer perdeleri yerinden çıkarırsa, oğlunun döndüğü anı kaçıracaktı. Pencere önündeki koltuğunda, perdenin o daracık boşluğundan sokağın köşesini izleyerek aylarını geçirdi.

Bir salı günü, sokağın başında yabancı bir araç göründü. Ayşe teyzenin kalbi hızla çarptı, eli titreyerek perdeye uzandı. Kumaşı sonuna kadar açmak, güneşi içeri buyur etmek istedi. Ama araç kapının önünde durduğunda ve içinden inenlerin yüzündeki o ağır ifadeyi gördüğünde, eli perdenin üzerinde asılı kaldı. O günden sonra o evde güneş bir daha hiç doğmadı. Komşuları, Ayşe teyzenin vefatından sonra evi boşaltmaya geldiklerinde bir şeyi fark ettiler: Diğer tüm eşyalar toz içindeydi ama pencerelerdeki o eski, sararmış perdeler sıkıca kapatılmıştı. Perdeleri sökmeye çalıştıklarında, kumaşın kat yerlerinin gözyaşından sertleştiğini ve adeta pencereye mühürlendiğini gördüler. Ayşe Teyze, dünyayı dışarıda bırakırken acısını o perdelerin kıvrımlarına hapsetmişti.

Bu hüzünlü hikayeyi bir şiirle noktalayayım:

Güneşin önünde ince bir tül, Işığı süzer, odaya böler. 

Bazen bir sırdaş, bazen bir engel, Rüzgâr değince canlanır perdeler.

Dışarıda hayat, içeride biz, Arada salınan o dilsiz kumaş. 

Ardında gizlenir her bir izimiz, Akşam olunca kapanır yavaş, yavaş.

Sokak lambası vurur yüzüne, Gölgeler raks eder desenlerinde. 

Dünyanın gürültüsü kalır geride, Hüzün birikir kıvrımlarında.

Perdeler kapandığında dünya küçülür, bir oda kadar kalır. 

Sarı bir ışık sızar kenarından, Yorgun bir günün son nefesi gibi. 

Sökülmüş dikişler, eski anılardan, Sallanır boşlukta bir ölü gibi.

Kapanınca dünya dışarıda kalır, İçeride yalnızlık, tozlu bir koku. 

İnsan her gece biraz daha azalır, Perdeler örterken bu derin uykuyu.

Rüzgâr mı ağlayan, kumaş mı bilmem, Hışırdayıp durur pencerelerde. 

Gidenler dönmez, ben hiç gülemem, Hüzün asılı kalmış her bir perdede.

Gözyaşı lekesi gibi her bir kıvrımı, Güneşi görmeye dermanı kalmamış.

 Sanki saklıyor tüm acılarımı, Sanki bu evde hiç sabah olmamış.


Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Bütün Edebiyatçılar Yalancıdır

Belki de bu, sadece benim değil, diğer edebiyatçıların da çoktan farkına varıp kabullendikleri bir gerçektir; ancak önemli olan, bunu şu ânda size, okurlara açıklamak. Bir edebiyatçı olarak saflığımı yitirmeden… Samimiyetle… 

İtiraf ediyorum: Ben size bugüne kadar yalan söyledim! Çoğunuzun bildiği üzere yıllardır hapishanedeyim. Duvarların, demirlerin, tel örgülerin; görünür olduğu kadar görünmezleri de barındıran engellerin daralttığı bir mekânda, “küçülttük, gayet güzel" denilen bir avuçluk gökyüzünden bir gün harfleri yakaladım. Hâlimi görmeliydiniz; nasıl da heyecanlıydım! Harfleri yakalayıp kendi renklerime boyadım. Soluk soluğa kaldım, nefesim neredeyse kesildi; ama öylesine baş döndüren bir oyunlu uğraştı ki ara vermedim. Hayatın renklerine dönüşen harflerimle sözcükler yarattım. Sözcüklerin ruhları olduğunun farkına varıp aralarında bir uyum, bir bağ inşa ederek cümleler kurdum. Bu cümleler sayesinde, içinde bulunduğum daracık mekânı, kendisi gibi küçük gökyüzüyle birlikte büyütüp genişleten sayfalara ulaştım. Emin olun, bunun “uçtukça” sınırlarını genişleten bir kuş gibi davranmaktan hiçbir farkı yok! Hayalî “uçuşlarımla” size rengârenk resimler çizdim; her bir manzarası apayrı, göz alıcı renklere sahip resimler... Oysa çok uzun bir zamandır gri bir kasvetten ibaret olan duvarların arasındayım. Buranın gökyüzü de aynı; nadiren de olsa uçuşan kuşların renklerini soğurarak öldüren, zamanla kendi gri kasvetinde silip yok eden derin bir çöl... Bir tür garip, tuhaf, şaşılası kuyu... Tanığı olsanız, kuşları içine çekip kanatsız, dahası örtüsüz bıraktığını görür, ürperirsiniz.

Ben onları, dediğim gibi, rengârenk bir gökyüzünde uçurdum. Harfler, sözcükler sayesinde hayalî rüzgârlar estirerek sınırsız yol almalarını sağladım. Ötüşleri büyülendi; avlu birden şarkılandı, kelebekler doluştu içeri. Uğurböcekleri renkli çiçekler üzerine kondular. Kadınlar geldi sonra; erkekler, çocuklar... En çok da onlar koşturur dururdu avluda; içerisini gülüşlere boyadılar. Duvarlar mavi-beyaz… Kupkuru yapraklar düştü sonra avluya; ama ben hepsini duvarın öbür yanında boy vermiş görkemli bir meşe ağacında resmettim. Envaiçeşit ağaç kondurdum yanına. Bir o kadar canlı… Hiç görmediğim patikalarda yürüdüm; hiç girmediğim nehirlerde yüzdüğüm gibi. Boyu bir karışı bulmayan otların gölgesinde uyudum, uyandım ve her defasında gündüz düşüne daldım. Karşılaştığım, etrafımda âdeta bir gölge, bir hayal gibi gezinen insanlara, içinde oldukları mekânlar ve o mekânları dolduran eşyalara isimler verdim. Bir ânda "şey" olmaktan kurtuldular; aldıkları isimle birlikte var oldular. Zamansız bırakılmış, kapatılarak "manzarasızlığa" mahkûm edilen birinin; etrafında gezinen gölgelerle, hayallere zamanın ipini tutturduğunu; onları var ve görünür kıldığını anlatmaya çalışıyorum. Bu sayede sadece onları değil, kendimi de var kılmaktı aslında. Onlara hayatın içinde bir yer açarken, bir yazar olarak kendime de mütevazı bir yer…

“Per ardua ad astra” (Lat.) Zorluklardan geçerek yıldızlara erişiriz. Sanırım vakti geldi. 

Giderek sayfaları dolduran; her biri ayrı bir rol kesip tavır alan; seven, sevişen, ölen, öldüren, iyilik ya da kötülük yapan, hava atıp çalım satan, susan ya da haykıran insanların kimliğine büründüm. Aynı ânda birkaç kişi oldum. Ne çok yüzüm var; ne çok kişiliğim ve karakterim, bilseniz! Aklım gidecek gibi oluyor bazen. Belki de gitti! Arada bir durup acaba yazmak mı uçuruyor insanın aklını, yoksa aklı uçtuğundan mı yazıyor insan, diye düşünüyorum… 

İnsanın kendi gerçekliğinden vazgeçmesi; başka kimlik ve kişiliklere bürünerek olur olmadık olayların içine dalması; hayalden gerçeğe, gerçekten hayale ulaşıyorum derken kendine yeni farklı dünyalar kurması bir bozukluk işareti olabilir mi? Kafa yoruyorum…

İtiraf ediyorum: Ben yıllardır dört duvarın arasında rahat durmayıp bu hikâyeleri uydurdum size! Beni "uydurukçu" biri hâline getiren edebiyattır! İnsanın duyuş, düşünüş ve davranış şeklini etkileyip dönüştürüyor; anlatabiliyor muyum? Çok fena bir illet, çok fena!

Artık gerçeği düpedüz, olduğu gibi yazamıyorum! Hakikati her seferinde başka türlü okuyor, yorumlayıp yazıyorum. Eskiden olmazdı fakat edebiyatın “bozduğu” bu yeni hâlimle gerçeği alıp silkeliyor, tozlarından arındırıyorum; eğip büküyor, çoğu kez sil baştan şekil veriyorum.

Eşyalar da başkalaştı gözümde. Rastladığım, dokunup temas ettiğim eşyaların nefes alıp verdiğini artık duyabiliyorum. Konuşanları da var üstelik! Dinlemeye hazır olduğumu görünce dillerinin zembereği çözülüyor; geçmişi olduğu gibi alıp bugüne taşıyorlar. Kaydetmedikleri hiçbir şey yok. Bazı kişilerin, evlerin ve odaların süregelen hayatlarının sırlarını onlardan öğreniyor, yazıp ifşa ediyorum! Güzel, anlamlı bağ kuranlara eyvallah! Kaybedilenin yokluğunu dolduruyorlar. Ancak bir de inkâr yoluna gidenler var; onlara dayanması güç!

Hele ki aynalar!

Daha önce, yani “edebiyat illeti”ne yakalanmadığım günlerde, aynalarda hiç kimseyle karşılaşmaz, çatışmazdım da. Buna kendimi de katabilirim. Fakat şimdi… Aynalara baktığımda yerimde duramayıp içerisine dalıyor; irili ufaklı koridorlarında geziniyorum. Bir tür labirentte… Perdeleri indirip kaldırıyor, her seferinde çıkışı bulmak için âdeta geberiyorum; canım çıkıyor. Ama bir merakın peşi sıra koşmak o kadar heyecanlı ki... Aynanın içinde kaybolduğumu sanıyorken bir de ne göreyim? Tastamam kendimi bulmuş, kendim olmuşum.

Yazarken yaralanmak neyse de, ölüyorum bazen! Bu ayrı bir felaket! Soluk alıp verirken, görürken, duyarken, hissedip yaşarken ölmek; bir ölümü bizzat yaşamak ve kendi kaleminle kazdırdığın derin bir mezara girmek beni her defasında ürpertiyor. Bir de herkesi bir biçimde uğurlayıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etsinler diyerek yolladıktan sonra, o mezarda ölülerin arasında durmuyor muyum; bu çok fena! Edebiyatın beni alıp indirdiği o karanlığı; oradan bakıldığında hayatın nasıl göründüğünü deneyimlemek ilginç, ürpertici olduğu kadar aydınlatıcı da...

Gündüz düşlerimdeki hâlimle olmadık absürtlükler yapıyorum. İçerideyken dışarıda oluyor; sınırları devre dışı bırakıp her türlü dayatmayı dayanaksız kılarak “uçuyorum”! Şehrin altını üstüne getirdiğimden kimsenin haberi yok! Nelere tanık olduğumu anlatsam... Aman Allah! Çünkü edebiyat, engel tanımaksızın beni alıp insanların en mahrem anlarının ortağı ediyor. Kapılarını çalıp izin istemeden odalarına dalıyorum. Yiyorlar, içiyorlar, yatıp kalkıyor ve giyiniyorlar. Fakat bir de sıçıp batırmıyor ya da çekinmeksizin sevişmiyorlar mı! Kalemin kudretine şaşırıyorum… Biri diğerini zalimce katlediyor sokak ortasında yahut bir diğeri öbürünü kucaklayıp yaşatmak için kendini parçalıyor. Biri akla sığmaz namussuzlukları hayata geçirirken, bir başkası erdem yumağına sarılıyor. Ve ben tüm bunları ayrıntılarıyla resmederken, her birinin meşrebine uygun mürekkepler içiyorum. Galiba edebiyat insanı her şeye karşı şerbetlendiriyor!

Bu arada şunu da belirtmeliyim: En güzeli çocuklarla delileri yazmak! Onlar sayesinde her şeyi akıllıca ele alabiliyorum; neyse o! Yazdıklarım derinlik kazanmış! Dahası onlarla birlikte bulunduğum odayla avluyu şenlikli kahkahalar dolduruyor. Şimdilerde unutulmuş oyunları oynuyor, gölgesine yer açıp yazarak görünür kıldığım delilerle birlikte sakınmadan konuşuyorum. Özgürce...

İşte tablo bu! Edebiyat bozdu beni! 

Yoksa ben gayet aklı başında biriydim! Öyle yalanım olacak, gerçeği elime alıp eğip bükeceğim, “muhayyel arkadaşlar”la zırt pırt münasebete geçip kendime has dünyalar kuracağım... Nerede! Yapmazdım. Fakat size az önce de itiraf ettiğim gibi, edebiyat illetine bulaşınca yalancının biri olup çıktım! Anlaşılan o ki bu kronik, yapısal illet bütün bünyemi sardığından yalan söylemeye bir ömür devam edeceğim. Bundan kaçmanın artık imkânı yok!

Sofistlerin şakasına sığınarak açıklarsam, kendimin olduğu gibi bütün edebiyatçıların hâl-i pürmelalini yansıtacak iki önermem var. Birincisi; “Bütün edebiyatçılar yalancıdır!” ve İkincisi; “Ben bir edebiyatçıyım!” Bu durumda eğer edebiyatçıysam yalan söylüyorum ve edebiyatçı değilim! Yok şayet edebiyatçı değilsem, bu kez doğruyu söylüyorum, dolayısıyla edebiyatçıyım! 

Buyurun buradan yakın!

Feride Çiçekoğlu’nun başka bir bağlamda söylediği "çizginin şiiri" nitelemesini (ç)alıyor (Bakın işte bu da edebiyattan bulaşan bir hastalık!) yazmanın şiiriyle başımın döndüğünü belirterek bu faslı kapatmak istiyorum. Çivi çiviyi söker. Şimdi uzanıp önüme aldığım harita metod defterimi açmalı; harflerle birlikte sözcüklerin tenine dokunarak zor fakat büyülü yolculuklara çıkmalıyım. Eh, yıldızlara da ancak zorluklardan geçerek ulaşılıyor.

Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Edebiyat-Siyaset İlişkisi Üzerine

Göktürk Devleti Dönemi’nin ürünleri olan Yazıtlar, Orhun ve Yenisey ırmaklarının çevresinde dikili dört tane taştır. Bugün Moğolistan sınırları içinde kalan bu taşlarda devlet adamları Bilge Kağan, Kül Tigin ve Vezir Tonyukuk, kendilerinden sonra gelen kuşaklara devlet yönetimi hakkında bilgi vermektedirler. Öğütleri veren siyasetçiler, taşlara yazan ise şair Yollug Tigin’dir. O günden beri edebiyatçılar ile siyasetçiler arasında kimi zaman dostluk ilişkisi, kimi zaman düşmanlık ortaya çıkmaktadır. Sanatçı, siyasetçinin istediklerini dile getirdiğinde dost, muhalefet yaptığında düşman olmaktadırlar.

Edebiyat-Siyaset İlişkisi Üzerine

Karahanlılar Dönemi’nde Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutadgu Bilig, dönemin hükümdarına sunulan ilk siyasetname kabul edilmektedir. Siyasetname isimli türün tanımı şudur: “Arap, Fars, Hint ve Türk edebiyatlarında devlet adamlarına yöneticilik sanatına ilişkin bilgiler veren yapıtların genel adı.” Selçuklular Dönemi’nde İranlı vezir Nizamülmülk, bilinen ilk siyasetname kitabını Siyasetname adıyla yayımlamıştır. Eserde dinî konuların yanında devlet işleri, devlete ve hükmetmeye dair temel ilke ve düşüncelere yer verilir. Her bölümde kısa hikâyeler ve hadislerden alıntılar bulunmaktadır. Amin Maalouf, Semerkant isimli romanında Nizamülmülk’ü Hasan Sabbah’ın öldürttüğünü ifade etmektedir. Farsça yazılmış olan Siyasetname, bugün İran’ın Tebriz şehrindeki kütüphanede muhafaza edilmektedir.

Osmanlı Devleti Dönemi’nde devlet adamı–sanatçı ilişkisi gelgitli olmuştur. Padişahlar, divan şairlerinin şiirlerini beğendiklerinde ödüllendiriyor, beğenmediklerinde cezalandırıyorlardı. Padişahlar aynı zamanda birer şairdiler. Fatih Sultan Mehmet’in mahlası Avni, Kanuni Sultan Süleyman’ın mahlası Muhibbî’dir. Fuzulî’nin şiirlerini beğenen Kanuni Sultan Süleyman, 9 kuruş maaş bağlamıştır. Bu maaşı bir türlü alamayan Fuzulî, padişahın Nişancıbaşısına Şikâyetname adlı eseri yazarak rüşveti eleştirmiştir. Ünlü rallici Renç Koçibey’in Osmanlı Dönemi’ndeki dedesi Koçibey, devlet düzenindeki aksaklıkları yazdığı Koçibey Risalesi ile siyasetname türüne güzel bir örnek vermiştir.

Tanzimat Dönemi’nde Batı’yı gezip gören, eserlerini inceleyen aydınlar, mutlakiyetten meşrutiyete geçmenin mücadelesini verdiler. Şinasi Bey, Ziya Paşa, Namık Kemal dönemin muhalif aydınlarıydı. Namık Kemal, yazdıklarından dolayı Malta Adası’na sürüldü. Sadece padişahlara değil, İttihat ve Terakki’ye muhalefet eden aydınlar da bedelini en ağır şekilde ödediler. Suikasta uğrayan gazeteciler, İbrahim Çiçek’in İttihat ve Terakki isimli eserinde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Toplumdaki aksaklıkları yazdıklarıyla dile getiren şairler, yazarlar her zaman baskıyla karşılaştılar. Cumhuriyet Dönemi’nde hapis yatan şairler, yazarlar görüşlerini her koşulda dile getirdiler. Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Orhan Kemal, Kemal Tahir hapiste yattılar; Sabahattin Ali canından oldu. Ahmet Arif, Enver Gökçe yıllarını hapiste geçirdiler. Her bir yazarın yönetimle ilişkileri ayrı birer yazı konusudur. Altmışlı, yetmişli yıllarda muhalif olup da hapse girmeyen sanatçı yok denecek kadar azdır.

Cumhuriyet Dönemi’nde devlet hizmetinde bulunmuş birçok sanatçımız bulunmaktadır. Atatürk’ün sofrasında bulunmuş sanatçılarımız meşhurdur. Yazdıkları anılarda Atatürk ile olan anılarını anlatan yazarlar, Atatürk’ü daha iyi tanımamızı sağladılar. Falih Rıfkı Atay, bir gazeteci olarak Atatürk’ün hep yanındadır. Çankaya isimli eseri bu konuda tarihe ışık tutmaktadır. Yahya Kemal, büyükelçilik ve milletvekilliği yapmış ünlü şairimizdir. Yakup Kadri, Politikada Kırk Beş Yıl ve Zoraki Diplomat isimli eserlerinde siyasetçilerle olan ilişkilerini anlatmaktadır. İstiklal Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy, ilk mecliste milletvekilidir. Halide Edip Adıvar, Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş bir yazar ve akademisyendir. Devlet adamları her zaman sanatçılarla yakın ilişki içinde olmuşlardır. Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, anılarını gazeteci Uğur Mumcu’ya anlatmıştır. Bu sayede Kurtuluş Savaşı hakkında farklı bilgilere ulaştık. Yetmişli yıllarda hem siyasetçi hem gazeteci hem şair olan bir aydınımız vardı: Bülent Ecevit. Şiirleri zaman içinde bestelenen Ecevit, siyasete ayrı bir renk kattı.

Günümüze kadar siyasetçiler ile sanatçılar arasında inişli çıkışlı ilişkiler sonucunda ortaya birçok güzel ürün çıktı. Bunların bir kısmını burada paylaşabiliriz.

Orhun Yazıtlarından örnek: 

Tanrı buyurduğu için, özüm kutum var olduğu için kağan oturdum. Kağan oturup yoksul boyları hep toplattım. Yoksul boyları varlıklı kıldım. Az boyları çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?

Namık Kemal’den örnek:

Görüp ahkâm-ı asr-ı münharif sıdk u selametten

İzzet ü ikbal ile çekildik bâb-ı hükümetten

(Çağın değer yargılarıyla uzlaşamadığımızı görüp izzet ve onurumuzla devlet kapısından çekildik.)

Neyzen Tevfik’ten örnek:

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler

Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler

Künyeni almak için partiye ettim telefon

Bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler

Ziya Paşa’dan örnek:

Çeşm-i ibret ile bak darbelere, hamlelere,

Çekmiş olsak da yekûn böyle kara cümlelere,

Bu hesaptan payımız haric-i kısmet gibidir

Nazım Hikmet’ten örnek:

Bugün Pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar

Ve ben ömrümde ilk defa

Gökyüzünün bu kadar benden uzak

Bu kadar mavi

Bu kadar geniş olduğuna şaşarak

Kımıldamadan durdum

Sonra saygıyla toprağa oturdum

Dayadım sırtımı duvara

Bu anda ne düşmek dalgalara

Bu anda ne kavga,

Ne hürriyet, ne karım

Toprak, güneş ve ben

Bahtiyarım


Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Teklik, Yokluk, Birlik

Teklik, Yokluk, Birlik

Hiçbir şeydeki her şey iken, her şeydeki hiçbir şey olmak 

Bütünün içinde eriyip, bütünle bir olmak  

Kendindeki her şeyin ve hiçbir şeyin, el ele tutuşarak samsarada ahenk içinde dans edişine şahitlik etmek

Tüm zamanların, mekanların ve olasılıkların ötesinde 

Her şeyin üstünde, her şeyden özgür olmak

Kaosun içindeki düzene âşık olup, düzendeki kaosa sevdalı olmak

Kalbindeki müziğin ritminde meyi de kadehi de bulmak

Ve tüm bunlar için müteşekkir olmak …

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Bir Şairin İtirafı

Belki de kimse yazdıklarımı anlamayacak; ama ben de herkes anlasın diye yazmak zorunda değilim. Belki de hiçbir zaman bulamayacağım bir kadını arıyorum. Nerededir o kadın? Ya da en azından, onun varlığı gerçekten mevcut mu? 

Habil Yaşar

Belki beş adım ötemdedir, belki de mesafelerin bile yetemeyeceği kadar uzaktadır—insanoğlu henüz o uzaklığın ölçüsünü kavrayacak kadar gelişmedi. Aradığım o kadın, şiirlerimin başlıca imgesi olsa da hayalidir, ütopyadır. İnsanlığın üzerinde duran bu kadını bulmak bugüne dek hiç kimseye nasip olmadı. Her insan—özellikle yaratıcı insanlar, şairler, ressamlar—dehasını taşıyan eserlerini onu düşünerek yarattı. Ama bana göre hiçbir sanatçı “onu buldum”, “ona yaklaştım”, “ona dokundum”, “sesini duydum” diyecek kadar cesur olamaz. Çünkü ona dokunmak, belki de doğacak bütün dahiyane eserlerin sonu demektir. Ve işte tam o anda şiir, şiirsellik, resim—her şey—bir göz kırpımında yok olabilir. Bu da facianın milyon katı bir faciaya dönüşür. Çünkü bazen arananın asla bulunmaması daha hayırlıdır.

O kadın inanılmaz derecede güzel mi? Bilmiyorum. O kadın tahayyül edilemeyecek kadar asil mi? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, o kadın ne güzelliğin ne de asaletin sembolüdür. Eğer onu yalnızca bu kavramlar içinde bulabilseydim, belki de hiç şiir yazılmazdı ve “ilham perisi” denilen o hayali varlık benden uzaklaşır, bir daha kalp evimin misafiri olmazdı. Büyük eserler yalnızca bulunması arzulanan ama bir ömür boyunca asla bulunamayacak birini düşünerek ortaya çıkar. Ve belki de bir sanatçının herhangi bir eseri ona başarı getirecek, onu tüm dünyada ebediyen yaşatacaktır. Ama o sanatçı bunun farkına bile varmayacaktır. Sebep? Sebep çok basittir. Çünkü hiçbir sanatçı hangi eserinin şaheser olacağını asla bilemez. Hiçbir eser de düşünülmeden yaratılamaz. Hiçbir şair, hiçbir ressam, hiçbir besteci—ve hiç kimse—Tanrı değildir.

Habil Yaşar / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Sınır

Sophia Jamali

Ayna… ah, ayna!

Gerçeğin son sığınağı

Derinliğinde

Giden o gençliği arıyorum

Yaralarla henüz sınanmamış

Bir duruşu

Her bakışımda

Şüpheye düşüyorum

Ben mi aynadayım

Yoksa ayna mı bende?

Beni içine bastıran

Bir karanlık

Ve dudaklarda kurumuş bir yalan

Sonunda

Kendilerini

Senin yansımanda bulacaklar

Yalnız değilim

Aynalar bile

Kendilerini görmekten yorulmuş

Ey anı!

Söyle, gerçek

Hâlâ

Kırık köşelerde yaşıyor mu

Yoksa bu da mı bir yalan

Bir düş karanlığında

Uyanışımı bekleyen?

Sophia Jamali / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Sophia Jamali Soufi Kimdir?

2001 yılında Reşt/İran’da doğdu. Mimarlık Lisans derecesine sahiptir. Moda tasarımcısı ve Leo giyim markasının kurucusudur. İranlı şair ve yazardır. Şiirlerinin ana dili Farsçadır. İki Farsça şiir kitabı İran’da yayımlanmıştır. Şiirleri İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Türkçe’ye çevrilmiş ve edebi dergi ve web sitelerinde yayımlanmıştır.

Akıbet

Azim Haybaroviç iki yardımcısını da yanına alarak amfiye girdiğinde, “Şimdi dekan geliyor,” diye fısıldaşan öğrenciler bir anda yerlerinden kalkıp hep bir ağızdan selam verdiler. Selam alındıktan sonra, az önce “205’e girin,” diyen öğretmen yönetimi tanıttı ve sözü ona bıraktı. Fakülte dekanı, öncelikle orada toplananların hepsini öğrenci olma mutluluğuna eriştikleri için tebrik etti; gelecek çalışmalarında başarılar dileyerek üniversitenin iç düzeni ve disiplin kuralları hakkında konuştu, amaçtan sapmamaları gerektiğini vurguladı. Ardından listedeki sıraya göre her biriyle tanışmaya başladı.

Azim Haybaroviç tanışma sırasında uzun boylu, yakışıklı, kapkara kaşlı gözlü, dinç yapılı bir gencin adını ve soyadını okuduğunda ona dikkatle baktı.

- Nazarov, nerelisiniz?

- Nurobod ilçesinin Tim köyündenim, - dedi genç, biraz çekinerek.

- Ğolib, anne babanızın mesleği nedir?

- Babam sıradan bir işçi, annem ev hanımı…

Diğer öğrencilerin aksine Ğolib, çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen, hiçbir yerde çalışmayan anne babasından söz ederken utanıp sırasının altına girecek gibi olmadı. Azim Haybaroviç, “Yoksa onun oğlu mu?” diye düşünerek bakakaldı. Sınıf çok sıcak olmamasına rağmen cebinden mendil çıkarıp boynunu ve alnını sildi. Ğolib şaşırmıştı: Fakülte dekanı neden ona böyle bakıyordu?

Anne babasının güvendiği dağ olan Ğolib, iki yılın sonunda öğrenci olma mutluluğuna erişmişti. O, oğlunun okumasını namus kadar kutsal sayan babasının ve ömrü köyden dışarı çıkmadan geçen annesinin tek umuduydu. O gün annesi gözyaşları içinde oğlunu bağrına basarak:

- Ğolibciğim, babanın içindeki ukdeler hatırına, seninle kardeşinin okuması için bir ömür evde, bahçede çalışmaya, hayvan bakmaya razıyım, - demişti.

Ğolib bu sözleri bir an bile aklından çıkarmaz, hafızasında bir bayrak gibi taşırdı. Ne iş yaparsa yapsın, arkasında babasının hüzünlü bakışını, annesinin mahzun yüzünü hisseder; ömrü emek ve zahmetle geçen ailesi için bir ışık olmaya çalışırdı.

Günlerden bir gün Azim Haybaroviç Ğolib’i odasına çağırdı.

- Dün yurda gitmiştim. Görevli Taşpolat abi akşamları tek başına zorlandığını, mümkünse bir yardımcıya ihtiyacı olduğunu söyledi. Aklıma siz geldiniz. Akşam altıdan ona kadar Taşpolat abiye yardım edin. Kaldığınız yeri göz kulak olun, yabancıların girmesine izin vermeyin.

Ğolib önce şaşırdı, biraz da tereddüt etti; fakat son cümleyi duyunca düşüncelere daldı.

- Peki…

Bunu duyan Azim Haybaroviç’in yüzünde bir tebessüm belirdi.

- Bugünden başlayın, ama bu derslerinizi etkilemesin. Sizden büyük beklentimiz var…

Ğolib dekanlıktan çıkarken daha da şaşkındı. Azim Haybaroviç neden ona bu kadar şefkatle davranıyordu? Oysa fakültede ondan başka dört yüz öğrenci daha vardı… Bunu iyilik olarak yorumladı; dekanın ailesinin durumunu bildiği için yardım ettiğini düşündü. O gün oda arkadaşlarına, “Bir uğrayıp nöbetçiye yardım edeyim…” diyerek Taşpolat abinin yanına gitti ve Azim Haybaroviç’in gönderdiğini söyledi.

Tam bir ay dolduğu gün Taşpolat abi, Ğolib’e bir tomar para uzattı.

- Bu ne? - diye şaşırdı Ğolib.

- Maaşın.

Günler, aylar bu şekilde geçiyordu. Ğolib üniversitede hocaların dikkatini çekiyor, yurttan maaş alıyor, ailesinden bir kuruş bile istemiyor; geçimini kendi emeğiyle sağlıyordu. Köye gittiğinde anne babasına ve kardeşlerine hediyeler getirdiğinde annesi gözleri dolarak:

- Evladım, kendini bu kadar yorup geceleri nöbet mi tutuyorsun? - diye üzülürdü.

Babası ise sanki bu işin ardında bir sır varmış gibi düşünür; ancak işin iç yüzünü anlayamayınca oğlunun tedbirli oluşuna ve Taşpolat abinin cömertliğine hayran kalırdı.

- Yeter ki yediğin ekmeği helalinden kazan, oğlum… - derdi.

Bir gün şehre gidip oğlunun okuduğu yeri ve yaşamını görmeyi düşündü, fakat hemen vazgeçti: “Oğlumu mahcup eder miyim?” diye. Çünkü bir bacağı dizinden itibaren yoktu. Sol yanında koltuk değneğiyle yürür; otobüs ve trenlerde insanların acıyan bakışlarına maruz kalmamak için genellikle evden uzaklaşmaz, işleri eşine bırakırdı. Ğolib’i şehre ilk getiren de annesi olmuştu…

Ğolib artık üniversitede düzenlenen bilimsel konferanslara katılıyor, bildiriler sunuyordu. Azim Haybaroviç ise ondan büyük umutlar beslediğini söylemekten ve onu yüreklendirmekten geri durmuyordu. Üçüncü sınıfa geçtiğinde onu yine yanına çağırdı:

- Ğolibciğim, biliyorsun, seni sürekli takip ediyorum. Derslerin, yurtta Taşpolat abiye yaptığın yardımlar, konferanslardaki sunumların… Hepsi gayet iyi. Çalışmaya devam et. Kısmetse seni fakültede bırakmayı düşünüyorum. Daha çok oku, bilimsel makaleleri de incele. Bunun için sana bir teklifim var. Üniversite gazetesinde bir iş varmış: düzeltmenlik. Düzeltmenin ne yaptığını biliyorsun, değil mi?

Dekan, düzeltmenliğin ne olduğu hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra:

- Şimdi gidersen gazetenin editörü seni bekliyor. Git, bu işle de ilgilen, - dedi.

Ğolib dekanlıktan çıktığında önceki hâlinden bile daha şaşkındı. Bazen kimsenin selamını almayan, sertçe bağırabilen bir dekanın kendisine bu kadar iyilik yapmasını bir türlü anlayamıyordu. Sonra, her hocanın kendine bir-iki güvenilir öğrenci seçip onları her yönden desteklediğini düşünerek üniversite gazetesinin yazı işleri bürosuna gitti. Editör onu bekliyordu; tanıştıktan sonra eline birkaç makale verip hatalarını düzeltmesini istedi.

Ğolib sonraki iki eğitim yılını fakülte ile gazete arasında geçirdi. Akşamları yurtta Taşpolat abinin yanında olurdu. Artık boş vakti azalmıştı; fakat düşünmeye ve okumaya daha fazla imkân buluyordu. Geçim sıkıntısı çekmeyen, iki yerden maaş alan ve ayrıca burs kazanan Ğolib, biriken parasını anne babasına gönderir; ileride yüksek lisansa da girme hayali kurardı…

Antrenmanda zorlanan, savaşta cesur olur.

Dört yıl boyunca hem okuyup hem de kendini yetiştiren Ğolib için yüksek lisansa girmek zor olmadı. Adını yüksek lisans öğrencileri listesinde görünce, bu sevinçli haberi bir an önce anne ve babasına ulaştırmak için köye döndü. Oğlunun başarısına sevinen baba, dört yıldır içinde taşıdığı niyetin kabul olduğunu anladı ve o gün, kendi imkânlarıyla bir koyun kestirip oğluyla birlikte şehre doğru yola çıktı…

Baba, fakülte dekanıyla bir an önce görüşmeyi arzuluyor, oğluna yaptığı karşılıksız yardımlar için teşekkür etmek istiyordu. Ancak şehre vardıklarında hava kararmıştı. Ğolib’in ise öğrenci yurdundan başka gidecek yeri yoktu.

Yurda girerken Ğolib, Taşpolat abiden torbadaki eti buzdolabına koymasını, ardından da misafir geldiğini söyleyerek sohbete çıkmasını rica etti.

- Aa, bu bey baban mı? - dedi görevli şaşkınlıkla.

Sonra hata yaptığını mı fark etti, yoksa başka bir şey mi düşündü bilinmez, kendi kendine mırıldanarak:

- Demek bütün mesele buradaymış…

dedi. Ğolib bunu duymadı.

- Taşpolat abi, buyurun çıkın. Babamla sohbet edersiniz, - dedi.

- Elbette çıkarım. Zaten babana söyleyeceklerim var.

Baba, uzun zamandır böyle merdiven çıkmamıştı; yorulmuş, nefesi kesilmişti ama oğlunun kitaplarla dolu odasına girince bütün yorgunluğunu unuttu.

- Şimdi oğlum, bir pilav yapın. Az sonra o amcanız da gelir…

Ğolib, yurttaki kızlardan rica ederek yemek hazırlattı. Oda arkadaşını pazara gönderip birkaç eksiği de aldırdı. Bu arada Taşpolat abi de geldi. Ğolib’in babasıyla tanıştıktan sonra oğluyla ilgili pek çok güzel söz söyledi.

Babanın:

- Oğlumla bunca yıl birlikte çalıştınız. Nasıl bir çocuktur?

sorusundan sonra, Taşpolat abi dört yıldır sakladığı sırrı ağzından kaçırdı…

- Adınızı Azamat abi demiştiniz, değil mi? - dedi Ğolib’in babasına bakarak. Onay aldıktan sonra sözünü sürdürdü:

- Azamat abi, bugün buraya gelmekle çok iyi yaptınız. Oğlunuzun nasıl yaşadığını gördünüz, arkadaşlarıyla tanıştınız. Yarın da okuduğu yeri görürsünüz. Ama beni asıl hayran bırakan şey oğlunuz değil, onun hocası oldu.

Herkes donup kaldı. Ğolib bir Taşpolat abiye, bir babasına baktı; sonra kendisine dikilen oda arkadaşının bakışlarıyla karşılaşınca omuz silkti.

- Azamat abi, size söyleyeyim… Ğolib’in hocası Azim Haybaroviç, sizin çok yakın bir dostunuzmuş, - dedi.

Sonra Ğolib’e dönerek ekledi:

- Ğolibciğim, artık saklayacak bir sır yok. Bugün babana her şeyi anlatacağım. Azamat abi, size söyleyeyim; aslında Ğolib yurtta bekçi olarak çalışmadı.

- Ne?! - diye irkildi Azamat abi. - Nasıl yani? Ama maaş alıyordu?

- İşin özü de bu zaten abi. O dostunuz Azim Haybaroviç, Ğolib’in sizin oğlunuz olduğunu öğrenince bana geldi ve dedi ki:

“Ğolib adında bir çocuğu sana yardımcı olarak göndereceğim. İşe girdiğini, omuzlarında bir sorumluluk olduğunu hissetsin ama onu çalıştırma.”

Nedenini sorduğumda da şöyle dedi:

“Bekçilikte ‘yardımcı’ diye bir kadro yok. Dostumun hatırı için ona yardım etmek istiyorum. Ama yardımı benim yaptığımı bilmesin. Bu yüzden yanına koyuyorum. Sen her gün sanki çalışıyormuş gibi yanında tut, sonra gönder.”

Ortadaki ağır sessizliği Ğolib bozdu:

- Peki, bana maaşı kim veriyordu?

- Maaş diye aldığın, dekanın verdiği yardım parasıydı… Zaten hiç maaş için bir belgeye imza attın mı?

- Estağfurullah! - dedi Azamat abi. Ğolib ise başından aşağı buz gibi su dökülmüşçesine sersemlemişti. Artık her şeyin aslını öğrenmek için bir an önce dekanla görüşmesi gerektiğini anladı.

- Dekan Azim Haybaroviç aslen nereli? - diye sordu Azamat abi aniden.

- O da Nurobodlu. Ama hangi köyden olduğunu bilmiyorum. Hiç ilgilenmedim. Bildiğim kadarıyla filolog değil, pedagojik fakülte mezunu.

Azamat abi birden irkildi.

- Sağ kaşının üstünde bir ben var mı?

- Evet.

Bundan sonra baba başka soru sormadı. Nedense içine kapandı, yorgun olduğunu söyledi ve sırtını dönerek uzandı.

- Ğolib, - dedi Taşpolat abi bekçi kulübesine dönmek için ayağa kalkarken, - galiba babanla Azim Haybaroviç arasında eskiden kalma bir mesele var.

- Ben artık hiçbir şey anlamıyorum… Acaba üniversite gazetesinden aldığım maaş da aslında yardım parası mıydı?

- Onu bilmiyorum, - dedi bekçi. - Bildiğim tek şey, dekanın mert bir adam olduğu. Ben de vicdanıma aykırı bir iş yapmadım diye düşünüyorum.

Bunları söyleyip çıktı. Ğolib ise kapıya yaslanarak, sofranın başında şaşkınlıkla oturan arkadaşını bile unutup, yatağında sırtı dönük yatan ve nedense omuzları titreyen babasına baktı…

“Babam ağlıyor mu?” diye düşündü; ama gidip bakmaya cesaret edemedi…

Azamat abi o gece oğluyla bir daha konuşmadı. Belli ki uyuyamamıştı; bütün gece yatağın demirleri gıcırdadı. Ertesi gün fakülteye doğru giderlerken nedense son derece heyecanlıydı; koltuk değneğini tutan elleri titreyerek sallanıyordu. Ğolib, babasında bir tuhaflık sezse de hiçbir şey soramıyor, yalnızca:

- Baba, yorulmadınız mı? - diyebiliyordu.

Azamat abi dekanlığa vardıklarında birden durdu.

- Önce bir bak bakalım, dekanın kendisi burada mı? - dedi.

Ğolib hızla içeri girip sekreterden dekanı sordu; odasında olduğunu öğrenince hemen geri döndü, babasını da alıp içeri girdi. Sekreter Azim Haybaroviç’in odasına başını uzattı:

- Hocam, sizi görmek isteyenler var.

Sonra dönüp:

- Buyurun, girebilirsiniz, - dedi.

Önce Azamat abi, ardından Ğolib içeri girer girmez Azim Haybaroviç yerinden fırladı; iki adım attıktan sonra birden durdu.

- Azamat!..

Azamat abinin dili tutulmuştu; sanki yürümeye bile gücü kalmamıştı…

- Dostum… - Azim Haybaroviç, Azamat abiye yaklaşıp onu kucakladı. Sanki bir anda bütün geçmişi hatırlamışlar gibi, koltuklarına oturmak yerine birbirlerine dert yanmaya başladılar.

- Azim, sana çok ama çok kırıldım! Ben oğlum çalışıyor, kendi parasını kazanıyor sanırken sen ona gizlice yardım ediyormuşsun! Neden böyle yaptın? Neden kendini ona tanıtmadın?! - dedi Azamat abi bir anda. - Hem ben seni affetmiştim ya?!

- Bekçi ağzından kaçırmış demek… - dedi Azim Haybaroviç. Sonra onu oturmaya davet etti. Karşılıklı oturduktan sonra, ayakta kalan Ğolib’i umursamadan, artık gizleyecek bir şey kalmadığını düşünerek açık açık konuşmaya başladı:

- Hayır. Sen beni affettin ama ben kendimi affedemedim. O gün sen beni kurtarmasaydın belki şimdi yatakta felçli yatıyor olurdum ya da… - Azim Haybaroviç sözünün devamını getiremedi. - O zamanlar… sevdiğim terk etmişti, dünya gözüme karanlık görünüyordu; kısacası deli divane bir hâlde ana yoldan geliyordum. Sen beni fark edip yoldan itmeseydin başıma ne gelirdi bilmiyorum. Sen beni kurtardın ama kendin arabanın altında kaldın. Tedavi gördün, sonra da okulu bırakmak zorunda kaldın. Ben ise seni arayıp soramadım. Dersler, işler derken savruldum gittim. Allah şahidim olsun, bacağını kestirmek zorunda kaldığını bilmiyordum. Beni affet, Azamat. Ğolib’e ne yaptıysam gönülden yaptım. Ama kendimi tanıtmadım. Çünkü kalbi incinmesin istedim. O iyi bir çocuk. Üniversite gazetesinde de kendi emeği çok.

- Orada da maaşı sen mi verdin?

- Boş ver bunu… Önemli olan bu değil. Önemli olan oğlunun bilgili, umut vadeden bir uzman olması. Kendi emeğiyle yüksek lisansa girdi. Artık yolu aydınlık. Ama Azamat, bütün bunlar için beni affet. Ne yaptıysam oğlunun iyiliği için yaptım. Kendimi tanıtmamamın bir nedeni daha var… Bazen gerçek ve iyilik, ancak gizli kaldığında insanı doğru hedefe götürür… Dostum, ben yine de sana karşı suçluyum. Son bir umudum da, bu yollarla günahımı biraz olsun hafifletebilmekti…

Azamat abi hiçbir şey söyleyemedi. Oğluna dönüp baktı; Ğolib ağlıyordu. Bu gözyaşlarının sevinç mi, hasret mi olduğu ayırt edilemiyordu. Ama babasının neden koltuk değneğiyle yürüdüğünü, yirmi üç yıllık bir sırrı bugün öğrenmişti…

Yazar: Xoliyor Safarov / Tercüman: Abdulaziz Rahim / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Gözlerin

Sessiz bir çareydi gözlerin.

Tek olan yerdir olan tekin,

Bu sokaklarda ve binalarda.

Sanki açıklanamazdı senin güzelliğin.


Buluştursun kader, olsa da o saç telin.

Umurumda olmaz kim görür, kim bilir.

Tek istediğim bu hayatta sensin.

Üzüyor beni bu sessizliğin.


Ayça Tunç / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Şehitler

Şehitler

Yücelttik ölmezlik saraylarını,

Bu yolda şehitler mimara döndü.

Vatanı ak güne çıkarmak için,

Her biri bir kara mermere döndü 


Onların yoluna bir nezer salın

Geçerken onların sokaklarını

Daha bıyık yeri terlemedi hiç

Ecel teri bastı nicelerini.


Askerî kuralı bozmazdılar hiç,

Her işte daima düz olmuş onlar

Şimdi  bozmuşlardır boy sırasını

Ölüm sırasında dizilmiş onlar


Arkadan gelenler birbirleriyle

Rahat çelik-çomak oynasın diye,

Azrail’le çelik-çomak oynayıp

Onlar yol  geldiler bu şehitliğe.


Titrettiler düşman ülkelerini

Birce kez de titremedi dizleri

Melekler  uçarken omuzlarından

Omuzlarda melek oldu özleri.


Zamansız bir ömre zaman ne yapsın?

Demeyin bu hükmü zaman vermiştir 

Bilinmez mezarda yatana bir bak,

Yurda ismini de kurban vermiştir 


Bahtiyar Hidayet Azerbaijan / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Belki Bir Gün

Belki Bir Gün

Sabahları

günü aydınlatan düşünceler içinde

seni ararım.

Gündüzleri

zihnimde geri dönen

anıları yakalarım.

Akşamları

sessizce özlerim;

kalbim tanıdık bir bakışı arar.

Ne kadar uzak olursan ol,

ısıtan anları hâlâ hatırlarım.

Gece

yalnızlığı getirse de,

umudun ışığını içimde saklarım

belki bir gün,

birbirimize yeniden gülümseriz.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Hayatınızı Değiştirmek İçin Mucizevi Bir Ana İhtiyacınız Yok

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, öncelikle bu keyifli röportaj için teşekkür ederim. Ben Oğulcan Onat. İngilizce öğretmeniyim ve aynı zamanda zihinsel, fiziksel ve finansal gelişim alanlarında çalışan bir yazarım. Akademik yolculuğum Amerikan Kültürü ve Edebiyatı üzerine şekillendi; eğitim hayatım boyunca farklı ülkelerde bulunma ve çok kültürlü bir bakış açısı kazanma şansı elde ettim.

Yazar Oğulcan Onat

Öğretmenlik benim için yalnızca bir meslek değil, insanlara düşünme biçimi kazandırma sorumluluğudur. Sınıf içinde olduğu kadar sınıf dışında da bireylerin potansiyelini açığa çıkarmayı önemsiyorum. Yazarlık tarafım ise bu birikimin daha kalıcı ve daha geniş kitlelere ulaşan bir yansıması oldu. “Yenilmezlik Rehberi” de bu yolculuğun doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. 

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Aslında yazma yolculuğum bir “yazar olma” hayaliyle değil, bir “anlama ve anlatma” ihtiyacıyla başladı. Yıllar boyunca hem kendi hayatımda hem de çevremde aynı problemi gözlemledim: İnsanlar ne yapmaları gerektiğini biliyor ama uygulamıyorlardı. Bilgi vardı, farkındalık vardı; fakat süreklilik, disiplin ve sabır yoktu. Bu noktada şunu fark ettim: İnsanların yeni bilgiye değil, bildiklerini hatırlatacak ve onları harekete geçirecek bir rehbere ihtiyacı vardı. “Yenilmezlik Rehberi” tam olarak bu boşluktan doğdu. Bu kitap bir motivasyon kitabı değil; bir yüzleşme ve uygulama kitabıdır. Yazmaya beni iten temel motivasyon, insanların “bir gün” diyerek ertelediği hayatı bugün inşa edebileceklerini göstermekti.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için bir statü değil, bir sorumluluktur. Yazdığınız her cümle bir insanın zihnine temas eder ve bu temas bazen bir düşünceyi, bazen bir alışkanlığı, bazen de bir hayat rotasını değiştirir. Bu yüzden yazarlığı hafife alınacak bir uğraş olarak görmüyorum. Ben yazarlığı; deneyimi süzmek, özü ayıklamak ve okuyucuya dürüst bir şekilde sunmak olarak görüyorum. Abartıdan, süslü vaatlerden ve boş motivasyon cümlelerinden özellikle kaçınıyorum. Çünkü gerçek gelişim rahatsız edicidir; insanı konfor alanından çıkarır. Yazarlık benim için tam da bu noktada anlam kazanıyor.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Alaska Yayınları ile çalışmak benim için ayrıca kıymetliydi. “Yenilmezlik Rehberi” klasik kişisel gelişim kalıplarının dışına çıkan bir kitap. Okuyucuları bekleyen en büyük sürpriz, kitabın onları pohpohlamaması. Bu kitap; zihinsel, fiziksel ve finansal gelişimi tek bir bütün olarak ele alıyor. Okuyucuya “her şeyi yapabilirsin” demek yerine, “neden yapmadığını” sorgulatıyor. Platon’un Devlet metaforundan yola çıkarak insanı bir sistem olarak ele alıyor ve bu sistemin güçlü olması için hangi ahlaki ve davranışsal temellere ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca kitap yalnızca okunmak için değil, uygulanmak için yazıldı. Not alanları, tekrar vurgular ve sade ama sert anlatımıyla okuyucuyu pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp aktif bir özneye dönüştürüyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Benim için başucu kitapları genellikle düşünceyi zorlayan ve insanı rahatsız eden eserlerdir. Platon, Marcus Aurelius, Seneca gibi Stoacı ve felsefi metinler bakış açımı derinden etkiledi. Özellikle Platon’un “Devlet” eseri ilham kaynağım oldu. Bunun yanında modern dünyayı anlamamı sağlayan düşünürler ve disiplin, irade, karakter üzerine yazılmış eserler de hayatımda önemli bir yer tutar. Bu kitaplar bana şunu öğretti: Hayat adil olmak zorunda değil ama insan tutarlı olmak zorunda. Okuduklarım beni daha “umutlu” değil, daha “gerçekçi” yaptı. Bu gerçekçilik ise uzun vadede insanı çok daha güçlü kılıyor.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda üzerinde çalıştığım yeni projeler var. İngilizce öğretmeni olduğum için öğrencilerime ve küçük yaştaki okurlarımıza İngilizceyi efektif şekilde öğretebilmek için kısa öykü kitapları yazdım ve yakında yayınlayacağımı umuyorum. Günümüz dünyasında bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, odaklanmak zorlaştı. Olabildiğince etraflarındaki odak dağıtıcı şeylerden kurtulsunlar ve kendilerini fiziksel, finansal ve zihinsel anlamda geliştirmeye baksınlar. Her gün bu bağlamda bir adım atsınlar ki yenilmez olsunlar.  

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu samimiyetle söylemek isterim: Hayatınızı değiştirmek için mucizevi bir ana ihtiyacınız yok. Disipline, sürekliliğe ve sorumluluk almaya ihtiyacınız var. Her gün yalnızca bir adım atmak, sizi dünyadaki insanların büyük çoğunluğunun önüne geçirir. “Yenilmezlik Rehberi” bir vaat kitabı değil; bir davettir. Eğer bu daveti kabul eder ve öğrendiklerinizi gerçekten uygularsanız, kimse sizi durduramaz. Çünkü yenilmezlik dış koşullardan değil, içeride kurulan sağlam bir sistemden doğar. Unutmayın: Kimse gelip sizi kurtarmayacak. Ama kendinizi inşa ederseniz, hiçbir şey sizi yıkamayacak.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447