Bütün Edebiyatçılar Yalancıdır

Dürüst olmalı ve size bir edebiyatçı olarak kendimle ilgili bir gerçeği açıklamalıyım...
0

Belki de bu, sadece benim değil, diğer edebiyatçıların da çoktan farkına varıp kabullendikleri bir gerçektir; ancak önemli olan, bunu şu ânda size, okurlara açıklamak. Bir edebiyatçı olarak saflığımı yitirmeden… Samimiyetle… 

İtiraf ediyorum: Ben size bugüne kadar yalan söyledim! Çoğunuzun bildiği üzere yıllardır hapishanedeyim. Duvarların, demirlerin, tel örgülerin; görünür olduğu kadar görünmezleri de barındıran engellerin daralttığı bir mekânda, “küçülttük, gayet güzel" denilen bir avuçluk gökyüzünden bir gün harfleri yakaladım. Hâlimi görmeliydiniz; nasıl da heyecanlıydım! Harfleri yakalayıp kendi renklerime boyadım. Soluk soluğa kaldım, nefesim neredeyse kesildi; ama öylesine baş döndüren bir oyunlu uğraştı ki ara vermedim. Hayatın renklerine dönüşen harflerimle sözcükler yarattım. Sözcüklerin ruhları olduğunun farkına varıp aralarında bir uyum, bir bağ inşa ederek cümleler kurdum. Bu cümleler sayesinde, içinde bulunduğum daracık mekânı, kendisi gibi küçük gökyüzüyle birlikte büyütüp genişleten sayfalara ulaştım. Emin olun, bunun “uçtukça” sınırlarını genişleten bir kuş gibi davranmaktan hiçbir farkı yok! Hayalî “uçuşlarımla” size rengârenk resimler çizdim; her bir manzarası apayrı, göz alıcı renklere sahip resimler... Oysa çok uzun bir zamandır gri bir kasvetten ibaret olan duvarların arasındayım. Buranın gökyüzü de aynı; nadiren de olsa uçuşan kuşların renklerini soğurarak öldüren, zamanla kendi gri kasvetinde silip yok eden derin bir çöl... Bir tür garip, tuhaf, şaşılası kuyu... Tanığı olsanız, kuşları içine çekip kanatsız, dahası örtüsüz bıraktığını görür, ürperirsiniz.

Ben onları, dediğim gibi, rengârenk bir gökyüzünde uçurdum. Harfler, sözcükler sayesinde hayalî rüzgârlar estirerek sınırsız yol almalarını sağladım. Ötüşleri büyülendi; avlu birden şarkılandı, kelebekler doluştu içeri. Uğurböcekleri renkli çiçekler üzerine kondular. Kadınlar geldi sonra; erkekler, çocuklar... En çok da onlar koşturur dururdu avluda; içerisini gülüşlere boyadılar. Duvarlar mavi-beyaz… Kupkuru yapraklar düştü sonra avluya; ama ben hepsini duvarın öbür yanında boy vermiş görkemli bir meşe ağacında resmettim. Envaiçeşit ağaç kondurdum yanına. Bir o kadar canlı… Hiç görmediğim patikalarda yürüdüm; hiç girmediğim nehirlerde yüzdüğüm gibi. Boyu bir karışı bulmayan otların gölgesinde uyudum, uyandım ve her defasında gündüz düşüne daldım. Karşılaştığım, etrafımda âdeta bir gölge, bir hayal gibi gezinen insanlara, içinde oldukları mekânlar ve o mekânları dolduran eşyalara isimler verdim. Bir ânda "şey" olmaktan kurtuldular; aldıkları isimle birlikte var oldular. Zamansız bırakılmış, kapatılarak "manzarasızlığa" mahkûm edilen birinin; etrafında gezinen gölgelerle, hayallere zamanın ipini tutturduğunu; onları var ve görünür kıldığını anlatmaya çalışıyorum. Bu sayede sadece onları değil, kendimi de var kılmaktı aslında. Onlara hayatın içinde bir yer açarken, bir yazar olarak kendime de mütevazı bir yer…

“Per ardua ad astra” (Lat.) Zorluklardan geçerek yıldızlara erişiriz. Sanırım vakti geldi. 

Giderek sayfaları dolduran; her biri ayrı bir rol kesip tavır alan; seven, sevişen, ölen, öldüren, iyilik ya da kötülük yapan, hava atıp çalım satan, susan ya da haykıran insanların kimliğine büründüm. Aynı ânda birkaç kişi oldum. Ne çok yüzüm var; ne çok kişiliğim ve karakterim, bilseniz! Aklım gidecek gibi oluyor bazen. Belki de gitti! Arada bir durup acaba yazmak mı uçuruyor insanın aklını, yoksa aklı uçtuğundan mı yazıyor insan, diye düşünüyorum… 

İnsanın kendi gerçekliğinden vazgeçmesi; başka kimlik ve kişiliklere bürünerek olur olmadık olayların içine dalması; hayalden gerçeğe, gerçekten hayale ulaşıyorum derken kendine yeni farklı dünyalar kurması bir bozukluk işareti olabilir mi? Kafa yoruyorum…

İtiraf ediyorum: Ben yıllardır dört duvarın arasında rahat durmayıp bu hikâyeleri uydurdum size! Beni "uydurukçu" biri hâline getiren edebiyattır! İnsanın duyuş, düşünüş ve davranış şeklini etkileyip dönüştürüyor; anlatabiliyor muyum? Çok fena bir illet, çok fena!

Artık gerçeği düpedüz, olduğu gibi yazamıyorum! Hakikati her seferinde başka türlü okuyor, yorumlayıp yazıyorum. Eskiden olmazdı fakat edebiyatın “bozduğu” bu yeni hâlimle gerçeği alıp silkeliyor, tozlarından arındırıyorum; eğip büküyor, çoğu kez sil baştan şekil veriyorum.

Eşyalar da başkalaştı gözümde. Rastladığım, dokunup temas ettiğim eşyaların nefes alıp verdiğini artık duyabiliyorum. Konuşanları da var üstelik! Dinlemeye hazır olduğumu görünce dillerinin zembereği çözülüyor; geçmişi olduğu gibi alıp bugüne taşıyorlar. Kaydetmedikleri hiçbir şey yok. Bazı kişilerin, evlerin ve odaların süregelen hayatlarının sırlarını onlardan öğreniyor, yazıp ifşa ediyorum! Güzel, anlamlı bağ kuranlara eyvallah! Kaybedilenin yokluğunu dolduruyorlar. Ancak bir de inkâr yoluna gidenler var; onlara dayanması güç!

Hele ki aynalar!

Daha önce, yani “edebiyat illeti”ne yakalanmadığım günlerde, aynalarda hiç kimseyle karşılaşmaz, çatışmazdım da. Buna kendimi de katabilirim. Fakat şimdi… Aynalara baktığımda yerimde duramayıp içerisine dalıyor; irili ufaklı koridorlarında geziniyorum. Bir tür labirentte… Perdeleri indirip kaldırıyor, her seferinde çıkışı bulmak için âdeta geberiyorum; canım çıkıyor. Ama bir merakın peşi sıra koşmak o kadar heyecanlı ki... Aynanın içinde kaybolduğumu sanıyorken bir de ne göreyim? Tastamam kendimi bulmuş, kendim olmuşum.

Yazarken yaralanmak neyse de, ölüyorum bazen! Bu ayrı bir felaket! Soluk alıp verirken, görürken, duyarken, hissedip yaşarken ölmek; bir ölümü bizzat yaşamak ve kendi kaleminle kazdırdığın derin bir mezara girmek beni her defasında ürpertiyor. Bir de herkesi bir biçimde uğurlayıp hayatlarına kaldıkları yerden devam etsinler diyerek yolladıktan sonra, o mezarda ölülerin arasında durmuyor muyum; bu çok fena! Edebiyatın beni alıp indirdiği o karanlığı; oradan bakıldığında hayatın nasıl göründüğünü deneyimlemek ilginç, ürpertici olduğu kadar aydınlatıcı da...

Gündüz düşlerimdeki hâlimle olmadık absürtlükler yapıyorum. İçerideyken dışarıda oluyor; sınırları devre dışı bırakıp her türlü dayatmayı dayanaksız kılarak “uçuyorum”! Şehrin altını üstüne getirdiğimden kimsenin haberi yok! Nelere tanık olduğumu anlatsam... Aman Allah! Çünkü edebiyat, engel tanımaksızın beni alıp insanların en mahrem anlarının ortağı ediyor. Kapılarını çalıp izin istemeden odalarına dalıyorum. Yiyorlar, içiyorlar, yatıp kalkıyor ve giyiniyorlar. Fakat bir de sıçıp batırmıyor ya da çekinmeksizin sevişmiyorlar mı! Kalemin kudretine şaşırıyorum… Biri diğerini zalimce katlediyor sokak ortasında yahut bir diğeri öbürünü kucaklayıp yaşatmak için kendini parçalıyor. Biri akla sığmaz namussuzlukları hayata geçirirken, bir başkası erdem yumağına sarılıyor. Ve ben tüm bunları ayrıntılarıyla resmederken, her birinin meşrebine uygun mürekkepler içiyorum. Galiba edebiyat insanı her şeye karşı şerbetlendiriyor!

Bu arada şunu da belirtmeliyim: En güzeli çocuklarla delileri yazmak! Onlar sayesinde her şeyi akıllıca ele alabiliyorum; neyse o! Yazdıklarım derinlik kazanmış! Dahası onlarla birlikte bulunduğum odayla avluyu şenlikli kahkahalar dolduruyor. Şimdilerde unutulmuş oyunları oynuyor, gölgesine yer açıp yazarak görünür kıldığım delilerle birlikte sakınmadan konuşuyorum. Özgürce...

İşte tablo bu! Edebiyat bozdu beni! 

Yoksa ben gayet aklı başında biriydim! Öyle yalanım olacak, gerçeği elime alıp eğip bükeceğim, “muhayyel arkadaşlar”la zırt pırt münasebete geçip kendime has dünyalar kuracağım... Nerede! Yapmazdım. Fakat size az önce de itiraf ettiğim gibi, edebiyat illetine bulaşınca yalancının biri olup çıktım! Anlaşılan o ki bu kronik, yapısal illet bütün bünyemi sardığından yalan söylemeye bir ömür devam edeceğim. Bundan kaçmanın artık imkânı yok!

Sofistlerin şakasına sığınarak açıklarsam, kendimin olduğu gibi bütün edebiyatçıların hâl-i pürmelalini yansıtacak iki önermem var. Birincisi; “Bütün edebiyatçılar yalancıdır!” ve İkincisi; “Ben bir edebiyatçıyım!” Bu durumda eğer edebiyatçıysam yalan söylüyorum ve edebiyatçı değilim! Yok şayet edebiyatçı değilsem, bu kez doğruyu söylüyorum, dolayısıyla edebiyatçıyım! 

Buyurun buradan yakın!

Feride Çiçekoğlu’nun başka bir bağlamda söylediği "çizginin şiiri" nitelemesini (ç)alıyor (Bakın işte bu da edebiyattan bulaşan bir hastalık!) yazmanın şiiriyle başımın döndüğünü belirterek bu faslı kapatmak istiyorum. Çivi çiviyi söker. Şimdi uzanıp önüme aldığım harita metod defterimi açmalı; harflerle birlikte sözcüklerin tenine dokunarak zor fakat büyülü yolculuklara çıkmalıyım. Eh, yıldızlara da ancak zorluklardan geçerek ulaşılıyor.

Metin Turan / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447